ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün2184
mod_vvisit_counterDün8387
mod_vvisit_counterBu Hafta23343
mod_vvisit_counterGeçen hafta58521
mod_vvisit_counterBu Ay101488
mod_vvisit_counterGeçen Ay122941
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar17552427

IP'niz: 3.236.231.14
Bugün: 15 Nis 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12485473

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam
Reklam
Reklam

KADINLARLA İLGİLİ; YOBAZLAŞMA VE YOZLAŞMA SÜREÇLERİ

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 52
ZayıfMükemmel 

 

KADINLARLA İLGİLİ; YOBAZLAŞMA

VE

YOZLAŞMA SÜREÇLERİ

        

Kadın Hakları Konusunda Hz. Muhammed’in (SAV) Vefatından Sonra Yaşanan Bozulma:

“İslam, kadınlara, o güne kadar hiçbir toplumda görülmemiş hak ve özgürlükleri vermiş; kadınlar, dilediğiyle evlenebilir, mirastan pay alabilir, istedikleri gibi mülk edinebilir, çalışabilir, mehirlerini aileleri değil kendileri alabilir duruma gelmişlerdir. Ancak İslam’ın kısa zamanda çok geniş bir alana yayılmasıyla, Kur’ani reformlar, dine yeni giren kültürlerin gelenekleriyle çarpışmış ve bu çarpışmalar ile yeni “melez” kültürler meydana gelmiştir. Oluşan yeni kültürel yapıların kadınların durumunu kötüleştiren uygulamalar barındırması, kadınların kazandıkları haklarını kaybetmelerinde önemli bir etken olmuş, kadın düşmanı uygulamalar, İslam kültürüne sızıp kural olarak kabul edilince doğal olarak zaman içinde İslam ile özdeşleştirilmişler ve İslam ile özdeşleşince de artık değişmez hükümler zannedilmişlerdir. Buna ek olarak hemen hemen hepsi erkek olan hadisçiler ve fıkıhçıların, cinsiyetlerini merkeze alan yorumlarıyla da yavaş yavaş eski düzen geri getirilmiş ve kadınlar kazandıkları haklarından mahrum bırakılıvermişlerdir.”[1]

Saptamaları doğrularla yanlışların harmanlaştırılmasıdır. Evet Hz. Peygamberimizden sonra, güya takva perdesi altında, kadınlara yönelik kısıtlamalar yaşandığı ve bu konudaki temelsiz fetvaların Dini esaslar sanıldığı maalesef bir vakıadır. Ancak bu bahane ile bütün “Erkek hadisçilerin ve fıkıhçıların, cinsiyetçi bir yaklaşımla” kadınlarla ilgili dini gerçekleri ve özgürlükleri saptırmak ve yok saymakla suçlamak insafa aykırıdır. Çünkü kadınlarla ilgili yobazlaşma kadar, yozlaşma girişimlerinin de tehlikeli ve tahrip edici olduğu gözden kaçırılmıştır. Bugün ailevi ve ahlâki yapımızı temelinden sarsan ve tamamen istismar ve suistimal konusu yapılan İstanbul Sözleşmesi ve tek başına kadınların beyanının yeterli ve geçerli sayılıp nice erkeklerin mağdur edilmesi gibi yanlışlık ve haksızlıklar meşrulaştırılmaya mı çalışılmıştır?

(Hz. Ömer’in oğlu olan ve Sahabenin büyüklerinden sayılan) Abdullah bin Ömer’den rivayet edilen, Buhari’deki şu hadis, meseleyi güzel tarif etmektedir:

“Peygamber devrinde hakkımızda ayet iner korkusuyla kadınlarımıza elimizi ve dilimizi uzatmaktan sakınırdık. Peygamber vefat edince, dilimizi ve ellerimizi onlara uzatmaya başladık.”

“Bu bağlamda; dört halife döneminden hemen sonra başlayan Emevi dönemiyle (661-750) ciddi bozulmalar yaşanmış, cahiliye dönemindeki yapıya dönülmeye başlanmıştır. Kadınların toplum içindeki aktif yaşamları, fikirlerini açıkça söylemeleri, yeri geldiğinde savaş alanlarında bile bulunmaları Peygamberin ölümünden sonra değişmeye ve Muaviye’nin (602-680) yönetime gelmesiyle birlikte yok edilmeye çalışılmıştır.

Abbasi dönemine (750-1258) gelindiğinde de kadınlar sosyal hayatın birçok alanından çekilmişlerdir. Bu dönemle birlikte başlayan Sasani kültürünün de etkisi ile haremlik-selamlık sisteminin uygulanmaya başlanması, kadınların evlere hapsedilmesi, hatta fitne sebebi olduklarına dair iddiaların toplumda yerleşmesi, yine Sasani ve Bizans imparatorluklarındaki kadınların peçe takması gibi uygulamaların Müslümanlarca da benimsenmesi, kültürlerin birbirlerini etkilemelerine örnektir. Netice olarak bir taraf İslam ve Arap kültürünün etkisinde kalırken, diğer taraf da yeni fethedilen bölgelerdeki kültürlerden etkilenmiş ve İslam dinine yeni giren toplumların kültür ve gelenekleri Müslüman toplumlara taşınmıştır.

Peygamberimizin dönemine kıyasla kadınların haklarında gerileme olmasına rağmen, Müslüman kadınların o dönemin dünyasındaki birçok toplumdan daha çok hak sahibi olduklarını da belirtmek zorundayız. Örneğin; İslam dini ve tarihi alanındaki en önde gelen isimlerden Ebu Cafer Taberi (839-923), kadınların mahkemelerde hâkim olarak görev yapabilecekleri hükmünü vermiş, İmam Şafi (767-820) medresede kadınlardan eğitim aldığını söylemiştir. Halife Reşid (763-809) zamanında kadınların ata bindikleri, Muktedir (895-932) zamanında Divan-ı Mezalimi başkanlığına atanmış olan bir kadının her Cuma yakınma dilekçelerini kabul edip, davaları karara bağladığı kaynaklarda aktarılmaktadır. Fatma el Fihri (800-880) Fas’ın Fes şehrinde Karaviyyin Camii ve Medresesi’ni kurmuş ve dünyanın bilinen ilk üniversite kurucusu unvanını almıştır. Üniversiteye o günkü dünyanın her yerinden öğrencilerin gelip İslami konularda, astronomi ve bilim alanlarında eğitim aldıkları bilinmektedir. Kordobalı Hanım Lübna da (ö. 984) Müslüman bilim insanlarına başka bir örnektir. Endülüs’te yaşamış olan Lübna, geometri ve cebir alanlarında uzman bir matematikçi olmanın yanında bilim ve edebiyat konularında da eğitimliydi. Bu birikimi ile Kordoba Halifesi’nin yardımcılığına kadar yükselmişti. Meryem el Usturlabi olarak bilinen Meryem el-İcliyye başka bir 10. yüzyıl bilim insanıdır. Usturlab’a eklediği yeni özelliklerle adını bilim dünyasına katkıda bulunan “ilk Müslüman kadın” mucitlerden biri olarak kaydettirmiştir. Yaptığı usturlab ile gök cisimlerinin yüksekliğini ölçmeyi başarmış, Güneş, Ay, gezegenler ve yıldızların yerini ölçmüştür. Tarih ve hadis uzmanı olan İbn Asakir de (1105-1175) Orta Çağ’da erkekler gibi eğitilen kadınların olduğunu, hatta kendisinin bile seksen değişik kadın hocadan ders aldığını belirtmiştir. Aynı dönemde Zeynep bint al-Şari (ö. 1219) de birçok konuda icazet almış ve birçok insana diploma vermiştir. Buna benzer örneklere ve o dönemde dünyanın geri kalanında kadınlar için daha kötü şartların mevcudiyetine rağmen, Müslümanlar için bazı yönlerden “Altın Çağ” olarak bilinen Abbasi dönemi kadınlar için “Altın Çağ” olmamış, genelde kadınlarla ilgili kısıtlamaların arttığı bir dönem olmuştur.”[2] gibi çarpıcı ve ufuk açıcı saptamaları takdire şayandır. Ancak başta Mezhep imamlarını, müçtehit ulemayı ve Hadis kaynaklarını hepten töhmet altına alıcı ve saf zihinleri bulandırıcı yorum ve yaklaşımların, imani ve itikadi kuşkulara ve laçkalıklara yol açacağı da unutulmamalıdır.

30 sene önce yazdığımız “Adil Düzen ve Yeni Bir Dünya” kitabımızda, Kur’an’da Kadın-Erkek eşitliğini maddeler halinde ve belgeleriyle yazmıştık.

Adil Düzen'de Kadın-Erkek Eşitliğinin Sağlanması

Bazılarının zan ve iddia ettiği gibi; İslam, kadını asla ikinci sınıf bir varlık gibi düşünmemekte ve onu temel insan haklarından mahrum etmemektedir. Aslında her şeyi çift yaratan (Zariyat: 49) ve bu çiftlerle birbirini tamamlayan ve bir bütün oluşturan Cenab-ı Hak, insanı da erkek ve dişiden ibaret, ikili bir bütün olarak var etmiştir. (Necm: 45) Yaratılış hikmetlerine uygun şekilde fizyolojik ve psikolojik (bedeni ve ruhi) yapılarında, tabii olarak bazı farklılıklar bulunmakla beraber, Kur’an nazarında kadın ve erkek eşittir.

Evet, kadın ve erkek:

1- “Kulluk”ta ve “Kıymet”te eşittir:

“Şüphesiz Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar, mü'min erkekler ve mü'min kadınlar, itaatkâr erkekler ve itaatkâr kadınlar, sadık erkekler ve sadık kadınlar, sabırlı erkekler ve sabırlı kadınlar, (Allah'tan) saygıyla korkan erkekler ve saygıyla korkan kadınlar, sadaka veren ve oruç tutan erkekler ve kadınlar, (Allah'ı) çokça zikreden erkekler ve çokça zikreden kadınlar. İşte bunlar için Allah, hem bir bağışlanma hem de büyük bir ecir hazırlamıştır.” (Ahzab: 35) ayetinde açıkça ifade edildiği gibi, erkek ve kadın Allah katında, hem kullukta hem de her türlü hayır ve hizmetlerinden dolayı alacakları mükâfatta eşittir. Hiçbir ayrıcalık ve haksızlık söz konusu değildir.

2- Hatadan dönmede özür ve mazeretlerinin kabulünde de kadın ve erkek eşittir:

“Allah, mü’min erkeklerin ve mü’min kadınların tövbesini kabul edecektir.” (Ahzab: 73) ayeti bu gerçeği dile getirmektedir.

3- Kadın ve erkek, ilim öğrenmede ve eğitim görmede eşittir:

“İlim, kadın ve erkek her Müslüman üzerine farzdır.” (Hadis-i Şerif) Başörtülü kızlarımıza okuma hakkını çok gören çağdaş yobazlara, bu Hadis bir ibret dersidir.

4- Her türlü hayır hizmetlerinde ve salih amellerde kadın ve erkek eşittir:

“Erkek olsun, kadın olsun, her kim inanmış olarak salih bir amelde (hayırlı ve yararlı bir hizmette) bulunursa, onlar cennete girecek ve asla haksızlık edilmeyecektir.” (Nisa: 124) ayeti buna işaret etmektedir.

5- Erkek ve kadın, sosyal hayatta ve hürriyette eşittir:

“Erkek ve kadın, salih amel işleyen mü’minleri, hiç şüphesiz güzel bir hayatla (huzur ve hürriyetle) yaşatırız ve iyi hallerinin ve hizmetlerinin karşılığını, en güzel biçimde veririz.” (Nahl: 97) ayeti bunu göstermektedir.

6- Kadın ve erkek, temel insan haklarında ve insanlık onurunda eşittir:

“Mü'min erkeklere ve mü'min kadınlara işlemedikleri bir suç nedeniyle hakaret ve zahmet edenler (ve onların haklarına ve onurlarına tecavüze yeltenenler), gerçekten büyük bir iftira ve açık bir günah yüklenmişlerdir.” (Ahzab: 58) ayeti erkekler kadar, kadınların da temel haklarını ve onurlarını garanti etmektedir.

7- Kadın ve erkek, ekonomik girişimlerde ve ticarette eşittir:

“Erkeklere kazandıklarından bir pay olduğu gibi, kadınlara da kazandıklarından bir pay vardır.” (Nisa: 32) ayeti buna işaret etmektedir.

8- Kendi malını hayır yolunda dilediği gibi harcamada kadın ve erkek eşittir:

“Gerçek şu ki, sadaka veren erkeklerle, sadaka veren kadınlar ve (böylece) Allah'a güzelce borç verenler için, şerefli bir karşılık vardır.” (Hadid: 18)

9- Kadın ve erkek hem siyasette (seçme ve seçilmede), hem de toplumun ıslahı için ortak sorumlulukta eşittir:

“Mü'min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin velileridirler. (Birbirlerinin koruyucuları ve yöneticileridirler.) İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar.” (Tevbe: 71) ayeti bu durumu haber vermektedir.

10- Kadın ve erkek hukuk ve adalette eşittir:

“Kim bir kötülük (suç) işlerse, kendi mislinden başka ceza görmez. Erkek olsun, kadın olsun, kim de mü’min olarak salih bir amelde bulunursa, işte onlar, içinde hesapsız rızıklandırılmak üzere cennete girerler.” (Mü’min: 40)

11- Erkek ve kadın evlilikte eşittir:

a- Nikâhta hürriyet: Erkeğin kadını seçme hakkı olduğu gibi, kadının da evleneceği erkeği seçme ve tercih etme hakkı vardır. Kadın istemediği ve beğenmediği insanla evlenmeye zorlanamaz. Evlilikte “denk”liğe, yani ekonomik, sosyal, kültürel, fiziksel ve yaş cihetinden yakınlığa ve uygunluğa önem verilecektir. (Nur: 26)

b- İslam’da aslolan tek evliliktir. Kur’an’ın tavsiyesi de bu yöndedir. “Şayet adalet sağlayamayacağınızdan korkarsanız, o zaman bir eşle yetinin.” (Nisa: 3) ayeti bunu emretmektedir. İkinci evlilik ise, çok özel mazeret ve mecburiyetler halinde ve sadece ruhsat şeklinde geçerlidir. Bu duruma, çağdaş hukuk sistemlerinde de izin verilmektedir.

c- Kadın; evlenirken kocasının üzerine kendi izni olmadan ikinci bir eş alamayacağını, eğer buna uymazsa boşanma hakkını kullanacağını şart koşabilir.

d- Kadınlarla güzel geçinmeyi, kusurlarını hoş görmeyi ve onlara eziyet ve hakaret etmemeyi Kur'an istemektedir. (Nisa: 19)

e- Kadının huysuzluğu halinde; erkeği önce öğüt verir ve tatlılıkla uyarır, olmazsa bir müddet küser ve yatağını ayırır, bu da olmazsa üzüntüsünü ve kızgınlığını göstermek üzere hafifçe sıkıştırır. Bütün bunlar sonuç vermezse veya tam tersine erkek kadınına hakaret ve eziyet ederse, o takdirde erkek ve kadının ailelerinden birer hakem seçilerek, aralarını bulmaya ve uyuşturmaya çalışılır. (Nisa: 34-35) Bütün bu girişimler de hayırlı bir sonuç vermezse ve bu birlikteliğin devamından ümit kesilirse, yine iyilik ve güzellikle boşanmaya gidilir.

f- Nikâhta aleniyet ve resmiyet şarttır. İki şahit bile bulunsa, yakın çevrelerinden ve toplumdan saklanan "gizli nikâh" geçersizdir ve caiz değildir.

12- Mirasta da kadın erkek arasında adalet gözetilmiş ve dolaylı bir eşitlik yerine getirilmiştir:

a- Evlenirken, düğün masraflarını erkeğin karşılamak zorunda kalması,

b- Hanımın ve çocuklarının bakımını ve eğitim giderlerini erkeğin üstlenecek olması,

c- Evinin diğer bütün ihtiyaçlarını erkeğin hazırlamak mecburiyetinde bulunması,

Bunlara karşılık, kızların, genellikle;

d- Evlenirken masraf yapmak durumunda bulunmaması,

e- Evinin giderlerini karşılamak zorunda olmaması, gibi nedenlerden dolayı mirasta erkek kardeşe iki, kız kardeşe bir hisse verilmesi bir denge kurmak, adaleti ve eşitliği sağlamak amacına yöneliktir.

Ve hatta: “Ana-babanın ve (yakın) akrabaların geriye bıraktıkları mirastan erkekler için bir hisse vardır, kadınlar için de bir hisse vardır” (Nisa: 7) ayeti bu konuda adalet ve eşitliği açıkça öngörmektedir.

13- Aynı suça aynı ceza konusunda da, erkek ve kadın arasında yine bir eşitlik söz konusudur:

“Zina eden erkekle kadından her birine (öldürecek ve kırıp dökecek şekilden ve tehlikeli bölgelerinden sakınarak) yüz celde (ince çubuk) vurun” (Nur: 2) ayeti buna açık bir örnektir.

Hasan Basri Hz'lerine göre zina işlediği, 4 (dört) adil şahitle ispatlanan kadınlar hakkında önce; “Sizden fuhşu irtikab edenlerin her ikisini de eziyete koşun, (el ve dil ile zahmete ve zillete tâbi tutun.)” (Nisa: 16) ayeti gelmiş ve uygulanmış,

Daha sonra ölüm kendilerini alıp götürünceye kadar, evlerde (özel yerlerde) hapsedilmeleri” (Nisa: 15) hükmüne göre davranılmıştır. (Bak. Meal Hasan Basri Çantay) Ve nihayet yukarıda mealini verdiğimiz “yüz celde” ile dövülmesiyle ilgili Ayet-i Kerime nazil olmuştur.

Bazı âlimlere göre ise, “İslami hayatın ve Kur’an ahlâkının, ne denli yürürlükte olduğu ve mevcut şartların genel ahlâka ne oranda uygun bulunduğu göz önüne alınarak; bu hükümlerden mümkün ve münasip olanı tercih ve tatbik edilebilir. Ancak bu cezaların tatbiki, zina olayını bizzat gören dört adil şahidin itirafını gerektirdiği, bunun da pratikte pek mümkün görülmediği için Kur'an; karısını suçlayan kocanın iddialarının doğru olduğuna dair dört sefer Allah adına yemin ettikten ve “Eğer yalan söylüyorsam Allah’ın laneti üzerime olsun!” denildikten ve karşı taraf da aynı şekilde bu isnadı reddettikten sonra, hâkim tarafından boşanmalarını” (Nur: 6, 7, 8, 9) öngörmektedir.

Velhasıl erkek ve kadınlardan bir kısmı ötekilerine, nizam-ı âlemin yürümesi ve imtihanın gereği olarak güzellik, akıl, yetenek, sosyal ve ekonomik seviye bakımından farklı ve faziletli kılındığı gibi,

a- Bin türlü zahmetle çalışıp kazanması,

b- Eşinin ve çocuklarının bakımına mecbur tutulması,

c- Ailesini her türlü saldırıya karşı korumakla yükümlü bulunması,

d- Yurt savunmasına, barış ve huzur ortamının sağlanmasına fiilen katılması,

e- Bütün bu yükleri kaldıracak biçimde, bedeni yapı olarak genellikle daha güçlü ve dirayetli yaratılması nedeniyle, erkekler hanımlar üzerine, hizmet eden makamında hâkimdir.

Ayette “Erkekler kadınlar üzerine “kavvam”dır.” buyruluyor. (Nisa: 34) Kavvam ise; hanımlarının hizmeti ve çocuklarının huzuru için, devamlı ayakta ve atakta olan ve sorumluluğu nispetinde de selahiyeti bulunan kimse anlamındadır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır)

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, kadına gerçek değerini veren yalnız İslam’dır ve kadınlar ancak İslami bir ortam içinde, huzur ve hürriyetine kavuşacaktır. Kadını orta malı ve şehvet hamalı haline getiren bugünkü bozuk ve bâtıl düzenler ise, yine şuurlu ve onurlu mücahide hanımların gayretiyle yıkılacaktır.

“Herkese ve her hususta mutlak eşitlik” ise, sadece bir safsatadır ve imkânsızdır!

“Herkese ve her hususta eşitlik” sloganı, insanları aldatmak ve oyalamak için uydurulmuş bir sahtekârlık kılıfıdır. Çünkü eşitlik: a- Aynı suçu aynı şartlar içinde işleyenlere; aynı cezayı uygulamak gibi kanun ve adalet karşısında... b- Aynı işi yapanlara aynı ücreti vermek gibi; hakkaniyet konusunda... c- Eğitimde, meslek seçiminde ve hür teşebbüste, herkese aynı fırsatları sağlamak hususunda... d- Din, dil, ırk ve renk ayırımı gözetmeden herkesi, can, mal ve namus emniyeti, din ve düşünce hürriyeti gibi temel insan haklarından yararlandırmada, ancak uygulanabilir.

Yoksa erkeklik ve kadınlık gibi durumlarda ve değişik cinsiyette... Akıl ve anlayış gibi hususlarda ve farklı kabiliyette... Bilgi ve beceri konularındaki değişik seviye ve yetenekte olan insanları aynı kalıba koymak ve eşit saymak, hem yanlıştır hem de böyle mutlak bir eşitliği sağlamak zaten imkânsızdır. Nizam-ı âlemin kurulması ve yürümesi için, Ezeli Kudret, insanları hem cinsiyet, hem milliyet, hem feraset, hem kabiliyet, hem servet, hem de rütbe ve etiket bakımından farklı yaratmıştır.

“Mutlak Eşitlik” safsatasını savunanlar, yoksa “Rabbinin rahmetini (ve nimetlerini) kendileri mi bölüştürüyorlar? Hâlbuki onların dünya hayatındaki geçim şartlarını (maişet farklılıklarını) Biz tayin ve taksim ettik. Ve onlardan kimisini kimisine (çeşitli) derecelerle üstün kıldık ki, biri diğerine iş görebilsin...” (Zuhruf: 32)

Bir ordu komutanıyla bir onbaşı, bir Devlet Başkanıyla bir odacı, ancak kanun karşısında ve temel insan haklarında ve görevlerindeki gayret ve samimiyet ölçüsünde İlahi adalet ve uhrevi mükâfat konusunda eşit olabilirler. Yoksa bunları yetki ve sorumluluk bakımından eşit saymak, elbette haksızlıktır ve imkânsızdır. Çünkü nimet külfet dengesi esastır.

“Sizi yeryüzünün halifeleri (adil devlet düzeninin görevlileri) yapan, sizi verdiği şeylerde, kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O'dur.” (En’am: 165)

“Allah dilediğinin rızkını genişletir, (istediğini) kısar, fakirleştirir.” (Ra’d: 26)

Bu durum hem imtihan içindir, hem de devlet ve cemiyet düzeni için gereklidir. İnsanlar aynı fabrikada üretilen robotlar olmadığına göre, aralarında mutlak eşitlik de söz konusu olamaz. Hele hele haksız ve ahlâksız girişimlerle, hayırlı ve yararlı hareketlere, aynı imkân ve fırsatları tanımak, hatta İslami ve insani hizmetlerin yolunu tıkayıp, insanları şerli ve şeytani işlerde yarıştırmak ve bunun adını da eşitlik koymak, çağdaş münafıklığın bir alâmetidir.

“De ki, pislikle temizlik eşit olamaz.” (Maide: 100)

Bu eşitlik anlayışı daha doğrusu bu “eşitlik hastalığı” nedeniyle, pek büyük riskleri ve külfetleri göze alarak; çeşitli yatırım ve üretim tesisleri gerçekleştiren bir girişimciyle… Milyarlarını bankaya koyup, bedavadan faiz alan ve hak etmediği halde milyarlar kazanan adama eşit imkânlar tanımak, hem haksızlık hem de ahlâksızlık değil midir? Alimle cahili, zalimle adili, hizmet edenle hıyanet edeni, tesbih çekenle tetik çekeni eşit tutmak!.. Hatta huysuzları ve hırsızları daha üste çıkarmak şeytani bir düşüncedir.

Hâlbuki “Körle gören eşit olamaz”, “Karanlıkla aydınlık bir tutulamaz”, “Gölge ile hararet de aynı değildir”, “Dirilerle ölüler de eşit olmaz.” (Fatır: 19, 20, 21, 22)

İstikamet ve doğruluk üzerinde bulunup, adalet ve hakkaniyetle iş yapan kimseler, hayırsız, beceriksiz kimselerle eşit sayılabilir mi? (Nahl: 76)

Görülüyor ki, “Eşitlik” ve “Özgürlük” sloganları, sömürü ve zulüm düzenini yürütmek ve insanları uyutmak için birer sahte makyajdır ve zehirli birer çikolatanın dışındaki parlak ambalajdır.

Ey, okullarda ve resmi kurumlarda herkese tanıdığınız özgürlüğü, başını örtenlere uzun yıllar tanımayan ikiyüzlüler!.. Vatan haini katil anarşistlerin “Hapishanede yerleri dar geliyor” diye haklarını savunup, bir dönemler namaz kıldığı için kurumundan, başörtüsü taktığı için okulundan atılanlara sahip çıkmayan yüzsüzler! Hani eşitlik? Hani insan hakları? Hani demokrasi? Hani özgürlük? Ve hani, nerede kalmıştı kadın hakları? Artık herkesin inanması ve anlaması gerekir ki, kadına gerçek değerini veren ve ona mutluluk yollarını gösteren İslam’dır. İnsanı sadece maddi yönüyle ele alan ve bâtıl düşünceler üzerine kurulan materyalist Batı medeniyeti, kadını Orta Çağ cehaletinden daha beter bir esaretin kucağına atmıştır.

Kadın bugün maalesef servetin kölesidir. Basit bir reklam aracı olarak şehvetin kölesidir. Hanımlık onurunu yitiren zavallı kadın, moda mostrası ve sosyete soytarısı durumuna getirilmiştir. Her gün bir başka erkeğin kollarında oynamayı, her gece bir başka erkeğin koynunda sabahlamayı hürriyet zanneden, açılıp saçılmayı medeniyet zanneden, bu ruhen ölmüş ve ahlâken çürümüş zavallıları yeniden hayata ve huzura kavuşturacak İslam düşüncesine ne kadar muhtacız!..

Kadınımızı kocasından ve sıcak aile yuvasından koparıp, sokaklara düşürmek, fuhuş bataklığında çürütmek ve herkesin ortak malı haline getirmek için; televizyonlar, sinemalar, gazeteler, modaevleri, sosyete salonları ve fuhuş simsarları yarışmaktadır. Üç-beş yıl sonra gençliği ve güzelliği kaybolacak, her yerden kovulacak ve dışlanacak olan bu kadınlar, ya bunalımlara düşüp akıl hastanelerine veya modern hapishane diyebileceğimiz huzurevlerine kapatılacak, mutsuz ve umutsuz bir zindan hayatına mahkûm olacaklardır. Analık şefkatinden, hanımefendilik şerefinden, çocuk sevgisinden, akraba ve arkadaş ilgisinden ve samimi bir koca himayesinden ebediyen mahrum kalacaklardır. Bunların geride bıraktıkları çocuklar da haliyle, huysuz, huzursuz ve soysuz bir nesil oluşturacak ve böylece milletimiz; içinden yozlaşmış ve yıkılmış olacaktır. İşte sahte kadın hakları savunucularının varmak istedikleri netice bunlardır.

İslam, kadın-erkek eşitliğinden de öte, her ikisini bir bütünün bölünmez parçaları kabul etmiştir. Hazreti Havva anamızın ayrı bir çamurdan değil de, Hazreti Âdem’in vücudundan bir parça olarak yaratılması bunun içindir. Hazreti Peygamberimiz, “Evlenen kişi dininin yarısını korumuş ve kurtarmış olur...” buyurmakla, kadınsız erkeğin her yönden yarım ve eksik olduğuna işaret etmiştir. “Gerçekten erkeği ve dişiyi (birbirine) eş yaratan O (Allah)dır.” (Necm: 45) ayeti de, erkek ve kadının bir bütünün ayrılmaz parçaları olduğu gerçeğini ifade etmektedir.

“Allah’ın ayetlerinden (vahdet ve rahmet alâmetlerinden) birisi de, kendileriyle huzura kavuşmanız (ve kaynaşmanız) için, size kendi içinizden eşler yaratması ve aranıza muhabbet ve merhamet koymasıdır. Şüphesiz bunda düşünen bir topluluk için, ne büyük hikmet ve ibretler vardır.” (Rum: 21)

Elbette kadınlar da, bütün temel insan hak ve hürriyetlerine sahiptir. Okumak, eğitim yapmak, fıtratına uygun iş ve meslek sahibi olmak, onların da hakkıdır ve bu haklar İslam’da asla kısıtlanmamış, hatta teşvik edilmiş ve garanti altına alınmıştır.

“Bir kimse sakın hanımına kızmasın ve haksızlık yapmasın. Eğer onda hoşlanmadığı huyları varsa, buna karşılık mutlaka seveceği ve beğeneceği halleri de vardır.” (Riyazü’s- Salihin: 1-318)

“Şunu iyi biliniz ki, kadınlarınız üzerinde sizin haklarınız olduğu gibi, kadınlarınızın da sizin üzerinizde hakları vardır.” (Riyazü’s- Salihin: 1-319)

“Sizin en hayırlı olanlarınız, kadınlara karşı en iyi davrananlarınızdır.” (Riyazü’s- Salihin: 1-320)

“İlim Çin'de de olsa arayıp alınız. Çünkü ilim erkek-kadın her Müslümanın üzerine farzdır.” (Keşfu’l-Hafa: 1/138, no: 397) emirleri Avrupa'nın henüz “Kadınlar insan mıdır, şeytan mıdır?” münakaşasını yaptığı bir dönemde, İslam Peygamberinin Hadisleri ve hükümleridir.

Sırf inancından dolayı başını örtüyor diye yıllarca okullardan atılan, eğitim ve öğretim hakkından mahrum bırakılan ve yine başını örtüyor diye işyerlerinden, hatta hastane kapılarından kovulan kızlarımıza ve kadınlarımıza bu zulmü reva görenler; çağın değil, insanlığın bile dışındadırlar.

Üstelik bütün bunları yaparken laiklik perdesi altına saklanan ve Atatürkçülük istismarı yapan sahtekârlara, Atatürk'ün şu sözlerini hatırlatalım. “Eğer kadınlarımız İslam’ın tavsiye ve dinin emrettiği bir kıyafetle ve faziletin icab ettiği bir tavr-u hareketle içimizde bulunur, milletimizin ilim, sanat ve içtimaiyat faaliyetlerine iştirak ederlerse, bu hali, emin olunuz, milletin en mutaassıbı dahi takdir etmekten geri durmaz.”[3]

Ama artık yalvarmakla, ağlamakla gasp edilen hak ve hürriyetlerimizi geri alamayacağımızın farkına varmalıyız. Bir ülkede namuslu insanlar, en az namussuzlar kadar gayret ve cesaret sahibi değillerse, ezilmeyi ve üzülmeyi hak etmişler demektir. Moda ve medeniyet adına kadınlarımızı; neslimizin ve milletimizin devamı için çocuk yapmaktan ve çocuğuna bakmaktan nefret eder hale getiren soysuzlar, onları finolara hizmetçi yapmıştır... Bebeklerini kreşlere, yurtlara terk edenler, gecede birkaç kere kalkıp köpeklerini çişe götürmektedir. Resmi istatistiklere göre, sayıları yüz binleri bulan kadınımız, fahişe belgesiyle sokaklarda sürtmekte ve sürünmektedir.

Bütün bunların tek suçlusu ve gerçek sorumlusu ise, elbette bu bâtıl düzendir ve bu düzeni devam ettirenlerdir. Adil bir Düzen kurulmadan ve Adil bir Düzen’in kurulması için çalışıp yorulmadan, bu dertler devam edecektir. Ve korkarım asıl günah da herkesin gaflet uykusunda bulunduğu bir sırada, uyanık bulunup bu yangını görüp de söndürmek için ciddi bir gayret göstermeyenlerin sırtına binecektir!...

“İslam’ın içine, uydurulan hadislerle ve geleneğin dinselleştirilmesi suretiyle kadın karşıtı birçok unsur sokulduğu gibi hiç şüphesiz Yahudilik ve Hristiyanlıkta da benzeri süreçler yaşanmıştır. Örneğin Yahudilikte kadının erkeğe göre ontolojik olarak daha düşük yaratıldığı, erkeği baştan çıkarıp Cennet’ten kovulmasına sebep olduğu söylenmekte, kadın sosyal hayattan dışlanmakta, erkeklerde olan hak ve özgürlüklerin önemli bir kısmı kadınlara verilmemekte, kadın erkekler için tehlike olarak görülmekte ve kadının bu dünyadaki görevinin erkeğe yardım etmek olduğu ileri sürülmekteydi. Ortodoks Yahudi erkeklerin, her sabah kalktıklarında, Allah’a, onları kadın olarak yaratmadığı için şükretmeleri, kadına biçilen değeri gösteren çarpıcı bir uygulamadır. Yahudi toplumun çoğunluğu için önemli bir kaynak olan Talmud’da, kadınlar aleyhine izahlara rastlamak mümkündür. Kimi hahamlar, kadınların tembel, kıskanç, kibirli, obur, dedikoducu, büyüye ve büyücülüğe yatkın olarak yaratılmış olduklarını ileri sürmüşlerdir. Yine dini kaynak olarak kabul edilen ve evli olmayan erkek ve kadının bir arada olma sınırlarını belirleyen Yikud yasalarına göre bir erkeğin üç yaşından büyük bir kız çocuğu ile veya bir kadının dokuz yaşından büyük bir erkek çocuk ile yalnız kalması yasaktır; bu durumdan karı-koca, anne-oğul, baba-kız, dede-kız torun, büyükanne-erkek torun istisnadır. Kız kardeş ve erkek kardeşin aynı evde yaşamamak kaydıyla, kısa süre için aynı ortamda olmasında sakınca yoktur. Bir adamın yabancı iki kadınla aynı ortamda kalması sakıncalıdır. Bir kadın evlatlık oğluyla dokuz yaşından sonra, bir erkek de evlatlık kızıyla üç yaşından sonra evde yalnız kalamaz.

Hristiyanlık dininin ilk dönemlerinde kadınlarla erkekler arasında bir ayrım uygulanmazken, zaman içinde bu durum değişmiş ve kadınlar toplumun ikinci sınıf vatandaşları olarak yaşamaya zorlanmışlardır. Bunun en önemli sebebinin Hristiyanlığın yayıldığı bölgelerdeki yerleşik kültürlerin bu dinin içine sızması olduğu kanaatindeyiz. Hz. İsa’nın yaşadığı dönem incelendiğinde, kadınların da erkek inananlar gibi dini yaymada aktif rol aldıklarını görüyoruz. Yeni Ahit’ten Hz. İsa’nın 72 öğrencisi olduğunu ve bunlardan bazılarının kadın olduğunu anlıyoruz. Zira Yeni Ahit’te; Hz. İsa’nın annesi Meryem, teyzesi, Klopas’ın karısı Meryem, Yakup ve Yose’nin annesi Meryem, Mecdelli Meryem ve Salome, Hirodes’in kâhyası Kuza’nın karısı Yohanna, Suzanna, Mary, Marta gibi kadın isimleri anılır ve bunlar Hz. İsa’nın öğrencileri olarak tanımlanır. Bu kadınlar, Hz. İsa ile şehirden şehre gezer ve dini tebliğ ederlerdi. Bunlara ek olarak adı anılmayan birçok kadın olduğunu yine Kutsal Kitap’tan öğreniyoruz.

Hristiyanlığın Roma İmparatorluğu’nda yayılma döneminde, ilk başlarda dinin tebliğinde aktif rol alan ve sosyal hayatın içinde erkeklerle beraber yaşayan kadınlar, Hristiyanlığın 391 yılında resmi din ilan edilmesiyle birlikte bu haklarını kaybetmeye başlamışlardır. Zira Roma’nın imkânlarına kavuşan Hristiyanlar, kadınları evlere kapatmaya, kamusal alandan dışlamaya başlamışlardır. Böylece Kilise’de de erkek egemen bir yapı oluşmaya başlamıştır. Bu bağlamda, örneğin Tertullian, Ambrose ve Augustine gibi kilise babaları, kadınları aşağı varlıklar olarak görmüş, günahkârlığın ve ahlâksızlığın sebebi olan şeytansı varlıklar olarak tasvir etmişlerdir.

Kadınlar için olumsuz bir tablonun hâkim olduğu bir dönemde ve bölgede vahyedilen Kur’an, kadınların hak ve özgürlüklerini, kişisel tercihten ve belli bir sınıfa ait olmaktan çıkararak, dini ve hukuki boyutta garanti altına almış, toplumun hangi sınıfından gelirse gelsinler tüm kadınları özgürleştirmiş ve erkeğin adeta kölesi oldukları bir konumdan çıkarmıştır. Bu, çok büyük bir devrimdir.”[4]

Mason kuruluşu Rotary Kulübü yıkım oklarını kız çocuklarına doğrultmuşlardı.

Rotary’nin hedefi kız çocuklarıydı!

İcraatları ve uluslararası gizli bağlantılarıyla çokça konuşulan Mason kuruluşu Rotary Kulübünün 2021 Mart ortasında Dokuz Eylül Rotary ve Rotaract kulüplerinin düzenlediği online toplantıya katılan Uluslararası Rotary Gelecek Dönem Başkanı Shekhar Mehta, yeni dönem hedeflerini açıklamıştı. Son dönemin manipülasyona en açık konusu olan anne ve çocuk alanında faaliyet göstereceklerine işaret eden Mehta, bu dönemde özellikle kız çocuklarına odaklanacaklarını açıklamıştı. “Kız çocuklarının hayatlarına dokunacaklarını” ifade eden Mehta, yeni dönem üye hedeflerini ise 1 milyon 300 bin olarak duyurmuşlardı. Shekhar Mehta, kulüpteki her kişinin yanında bir kişiyi getirmesi gerektiğini söyleyerek, “Yeni dönemde 1 milyon 300 bin üye hedefliyoruz. Birleştiğimizde en büyük hayalleri gerçekleştirebilecek gücümüz var” ifadelerini kullanmıştı.

“Rotary” Kulübü Nedir?

23 Şubat 1905 günü ABD’de kurulan kulüp, 1922’de “ROTARY INTERNATIONAL” adını almıştır. Türkiye’de ise 1956’da kurulan kulüp, eğitim (üniversiteler ağırlıklı) ve siyasi hayatta aktif birçok kişiyi bünyesinde barındırmaktadır. Aynı zamanda ilk Rotary kulübünde kabul edilmiş, her iş ve meslekten bir faal üye bulundurma kararı gereği farklı meslek dallarından üyeleri bulunmaktadır. Üyeleri genellikle siyaset, bürokrasi, eğitim, ekonomi ve sosyal alanlarındaki etkin kişilerden oluşmaktadır. Bir toplumu yönlendirmenin en kolay yolunun, kilit kişileri kontrol altına alarak kendi istekleri doğrultusunda kararlar aldırmak olduğunu bilen Roteryanlar bu yüzden etkili insanlarla çalışmalar yapmaktadır. Rotary Kulübü, daha önce de Milli Eğitim Bakanlığı’nın yönetmeliğine aykırı olmasına rağmen Türkiye’deki birçok okula İngilizce kökenli “Rotary” ismini koydurmuşlardı. Masonluğun ilkokulu sayılan Rotary’ler Siyonist bir yapılanmadır.

AKP Kurmayları: “Aile yapımızı ifsat etmeyi amaçlayan her türlü girişim ve söylemin karşısında durmaya, kadın ve erkek bir bütün olarak ailenin kutsiyetini korumaya devam edeceğiz” diye hava atmaktaydı. İyi de ya bu İstanbul Sözleşmesi gibi bir ucubenin imzasını kim atmıştı? LGBT’lilere dernek kurma gibi imtiyazları kim sağlamıştı? Kadın cinayetleri en çok bu iktidar döneminde artmamış mıydı? Aile mefhumunun temeline dinamit koyan televizyonlardaki kadın programlarının yapılmasına kimden izin çıkmıştı? Zinanın suç olmaktan çıkarılması ve buna bağlı olarak da boşanmaların bu iktidar döneminde artması kimin eseri olmaktaydı? Evlilik dışı gayrimeşru doğan çocuk sayısının dudak uçuklatıcı rakamlara ulaşması neyin sonuçlarıydı?

Atatürk’ün yararlı adımları ve yarım bıraktıkları:

Evet, sanki kader Atatürk'ü; "Cihat" (Milli Savunma ve Ahlâki Dayanışma) ruhunu ve "İçtihat" (İlmi Araştırma ve Yerli Kalkınma) şuurunu yitirmeye başladığı için çürümeye ve çözülmeye başlayan ve 1. Dünya Savaşıyla yıkılan Anadolu arsasındaki Osmanlı enkazını kaldırmak ve kurulacak yeni bir dünya medeniyetine zemin hazırlamakla görevli kılmıştır. Ne var ki bu tarihi devrim ve değişim programını uygularken, bize göre yararlı kararları yanında, tartışma konusu olan ve eksik bırakılan tarafları da vardır.

Örneğin; giderek yozlaşmış ve genellikle istismar ocağına çevrilmiş bulunan tekke ve zaviyelerin kapatılmasıyla bir adım atılmış, ama yeni ve yeterli manevi eğitim kurumlarının oluşturulamaması önemli bir boşluğa yol açmıştır. Çünkü bu boşluğu sonradan ya sahte şeyhler, ya da dinsiz şebekeler doldurmaya çalışmıştır.

Önemini ve özelliğini tamamen yitiren ve artık çağın şartlarına intibak edemeyen medreselerin kaldırılması bir mecburiyet halini almış, ama gerekli ve gerçekçi dini eğitim kurumlarının açılması konusunda gevşek davranılmıştır. Öyle ki bir ara dini bilgiler yönünden ülkeyi koyu bir cehalet bulutu kaplamıştır.

Harf devrimiyle Latin alfabesine geçilmesi yerinde ve yararlı bir girişim sayılmakla beraber, eski harflerin tamamen yasaklanması doğru olmamıştır. Çünkü bunun sonucu milletimiz tarihi mirasından tamamen koparılmış ve eski harflerle yazılmış önemli evrak ve eserleri okuyamaz, anlayamaz hale gelmiştir. Dedelerimizin yazdığı çok kıymetli kitap ve kaynakları çözmek için bir ara Batıdan uzmanlar getirilmeye mecbur kalınmıştır. Halbuki bugün birkaç yazıyı birden kullanan pek çok ülke vardır.

Kadınların toplum hayatındaki etkin konumuna kavuşması hususundaki gayretler faydalı olmuş, ama bu arada sonradan ahlâki yozlaşmaya neden olan birçok davranışların önünü tıkayacak tedbirler yeterince alınamamıştır.

Türkiye'de yaşayan ve İslam potasında kaynaşıp mutlu ve Milli bir mozaik oluşturan Yörük, Kürt, Çerkez, Abaza, Laz, Zaza gibi farklı kökenden insanlarımızın tamamını tanıtan bir üst etiket yerine Milli birlik ve dirlik temsili olarak "Türk kimliğinin" kullanılması yerinde ve yararlı olmuş; ama bu kavramın, dönmeler ve masonik kesimlerce ırkçılık ve kafatasçılık hesabına kullanılmasını önleyecek şekilde, milliyetçiliğin dozu, kavram ve kapsam olarak iyi ayarlanamamıştır. Gerçi “bu devleti kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” diyen Atatürk, hem söylemleriyle hem de eylemleriyle ırkçılığa karşı olduğunu sürekli vurgulamıştır. Hatta bir ara Atatürk'ün berberi olan Selanikli Rıdvan, diğer hizmetçilere: "Biz olmasaydık, siz kurtulamazdınız" diye şaka yapmış, onlar da: “Hadi oradan, Selanik’ten çıksa çıksa Yahudi çıkar” diye takılmışlar. Bu sözleri duyan Atatürk, bir yemek esnasında ve bunları konuşanların da bulunduğu bir sırada, Nuri Conker'e sormuşlar:

"Nuri Bey, söyle bakalım Selanik'ten en çok ne çıkar?" Atatürk'e yakınlığı ile bilinen ve nazı çekilen Nuri Conker ise şu cevabı yapıştırmışlar:

"Bol Yahudi çıkar Paşam!.." Bunun üzerine Atatürk alaylı bir gülümseme ile şunları hatırlatmışlar:

"Benim için de bazı kimseler (Selanik'te doğduğumdan) Yahudi olduğumu söylemek istiyorlar. Ama şunu unutmamak lazımdır ki, Napolyon da Korsikalı bir İtalyan’dı. (Yani aslen Fransız değildi) Ama Fransa'ya hizmet etti ve Fransız olarak öldü ve tarihe Fransız olarak geçti. (Bu nedenle) İnsanların içinde bulundukları cemiyete çalışmaları lazımdır..."[5]

Ve yine Atatürk bugün yanlış uygulanan ve zorbalığa kayan bir laiklik anlayışının sahibi ve savunucusu olmamakla beraber, din hizmetleriyle devlet işlerinin ayırımını esas alan ve halk iradesine dayanan Cumhuriyet konusundaki kararları yerinde ve yararlıdır. Ancak Türkiye'yi bütün dünya Müslümanlarının manevi merkezi ve mümessili konumunda tutacak "Hilâfet" kurumunun lağvedilmesi, bize göre tarihi bir fırsatın kaçırılmasıdır. Ve bunun hikmeti hâlâ bazılarınca anlaşılamamıştır. Atatürk, Anadolu’yu parçalanmaktan kurtarmak ve bağımsız Türkiye Cumhuriyetini kurmak hatırına, daha önce hararetle savunup sahip çıktığı “Hilafet” kurumunu, ilga’ya mecbur kalmış, ancak yine bir diplomasi dehasıyla, hilafeti Osmanlı hanedanından alıp, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin uhdesine bırakmıştır. Yeri gelmişken şu hususu da özellikle belirtelim ki "Laiklik" maddesini anayasaya, Atatürk'ün ölümcül hastalığının pençesine yakalandığı 1937 yıllarında İnönü koydurmuş ve Şeflik döneminde bu madde bir zulüm ve kıyım mekanizmasına çevrilmiştir. Yoksa hem Atatürk'ün 3 Ciltlik Nutuk’unda hem Onunla ilgili hatıra kitaplarında tek bir kelime olsun "Laiklik" kelimesinin kullanıldığını kimse gösteremeyecektir. Anlaşılıyor ki Atatürk Laiklik kurumunun ve kavramının istismar edileceği endişesi içindedir.

Yeri gelmişken önemli bir tespiti de hatırlatalım:

“Bu arada; Hilafet'in nasıl ve daha doğrusu ne kadar kaldırıldığını da iyi biliyor değiliz. Atatürk'ün 'ilga' ile gerçekte tam olarak ne yaptığını kavrayabiliyor muyuz? Aslında Gazi, Hilafet'i doğrudan kaldırıp yok etmiş değildir... Dâhiyane bir çözümle; Hilafet'i TBMM'nin hükmi şahsiyetine mal etmiştir. Atatürk demek istiyor ki:

“...Hilafet, bir hanedan süsü değil, İslam dünyasının liderlik kurumudur. Lakin bu unvan, hâlâ Haçlı kuşatması altında ve zor durumda olan Türk milleti için, şimdilik bir yüktür. Onu üstümüzden atmıyoruz, demokrasi çağının gereklerine uygun şekilde güncelleştiriyor, halkın iradesinin tecelli ettiği makam olan Meclis'in, kurum misyonu çerçevesine dâhil ediyoruz. Dolayısıyla biz hâlâ İslam âleminin doğal lideriyiz. Başka bir Müslüman ülke Hilafet'i üstlenemez.” Şimdi mukayese edelim: Böylesine ilerici bir hamledeki devlet adamlığı çapı nerede, Hilafet'in kaldırılışının yıldönümünde geçmişi karalamak için yeni bir vesile arayanların toplantısını fırsat edinip dinimize küfretme talihsizliği nerede?..

Oysa Atatürk inançlı ve kararlı bir insandır. O İslam’a değil; din istismarına, akıl ve vicdan dışı safsatalara ve zamanla yozlaşıp koflaşmış kurum ve kurallara karşıdır. Tarihi devrimlerine de işte bu yüzden kalkışmış ve elbette doğru adımlar yanında, eksik bırakılan hatalar da yapılmıştır. Yukarıda da belirttik; Batı medeniyetinin hem İslam’dan, hem bilimsel çalışmalardan kaynaklanan bazı doğru verilerinden yararlanmak, böylece önce aramızdaki mesafeyi kapatıp sonra onları aşmak (Muasır medeniyetin fevkine çıkmak) için, harf inkılâbı lazımdı, yararlıydı; ancak eski yazıyı tamamen yasaklamak ve unutturmak yanlıştı ve zararlıydı. Çünkü yetişen yeni nesil, muhteşem bir medeniyet birikimi olan kitaplarımızı, tarihi belge ve kaynaklarımızı okuyup anlamaz hale sokulmuşlardı. Oysa Latin harflerine geçilmekle beraber, eski yazımızın da öğretilmesinde hiçbir sakınca bulunmamaktaydı.

Ve yine çoğu meskenet yuvasına çevrilmiş, asli özelliğini ve işlevini yitirmiş, hatta bir kısmı Sabataist (Gizli Yahudilerin) güdümüne girmiş tekke ve zaviyelerin kapatılması bir zaruret halini almıştı. Ancak toplumun manevi ve ahlâki eğitim ihtiyacını karşılayacak yeni ve yeterli kurumların hizmete sokulmaması, bu boşluğun din istismarcılarınca ve ehil olmayan insanlarca doldurulmasına yol açmıştı. Ve tabi önce Sultan Abdülhamid’e karşı haksız bir muhalefet bayrağı açanların ve mason ittihatçılarla ortak safta bulunan İslamcı aydınların, daha sonra Mustafa Kemal’e karşı da aynı olumsuz tavrı takınmalarının, psikolojik yanılgıları ve günümüze yönelik politik yansımaları üzerinde de, dikkatle durulmalıydı.

Ve asla unutulmasın ki, Atatürk de nihayet bir insandı. Haliyle Onun da yanlışları ve yanılgıları olacaktı. Elbette Onun da “keşke yapmasaydım” dediği pişmanlıkları, isteyip de başaramadıkları, başlayıp da yarım bıraktıkları vardı. Ama her şeye rağmen, şanlı Kurtuluş Savaşı’mıza önderlik yapan ve bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’ni bize miras bırakan zattı. Kaldı ki Onun yaşadığı dönemdeki şartları, imkânları, zorlukları ve dengeleri gözetmek zorunda olduğu güç odaklarını hesaba katmak lazımdı. Bu nedenle Onu tabulaştırıp tanrılaştıranlar da, Ona düşmanlık yapanlar da haksızdı ve kötü maksatlıydı.

İsimlere ve ideolojilere takılmamalı, sistemlere ve milli stratejilere bakmalıdır!

Hangi dinden ve kavimden olursa olsun;

●Ülkemiz ve halkımız için kötü şeyler düşünmeyen, ●Siyonizm’in Dünya hâkimiyeti ve Büyük İsrail hayali peşine düşmeyen ve Türkiye’yi kendi vatanı gören, ●Yurt içinde ve dışında gizli ve kirli hıyanet odaklarıyla ilişkiye ve işbirliğine girişmeyen, ●İyi niyetli, kabiliyetli ve karakterli olanlarla; birlikte çalışma, sorumluluklarımıza ve sonuçlarına beraber katlanma, ülkemizin nimetlerini de, külfet ve zahmetlerini de ortak paylaşma siyaset ve stratejisini benimseyen... Erbakan Hocamız haklıdır.

Bunun yanında; ●Vatanımızı, halkımızı ve ülke imkânlarımızı İsrail’in hesabına kullanmak, yıpratmak ve yıkmak isteyen, ●İslami inancımızı ve Milli ahlâkımızı bozmak, laytlaştırmak ve yozlaştırmak isteyen... ●Mason locaları ve hıyanet odaklarıyla birlikte çalışıp, ekonomik, teknolojik, politik ve psikolojik alanda bizi kuşatmak ve geleceğimizi karartmak isteyen; niyeti ve tıyneti bozuk olanlara ise, mesafeli durma, gözaltında bulundurma, stratejik noktalardan uzak tutma ve sürekli dikkatli davranma... Siyaset, feraset ve dirayetini gösteren, M. Kemal’den sonraki tek lider Erbakan Hoca’dır. Evet, Erbakan Hoca, Yahudi’ye veya dönmelere değil, şeytani ve gayri insani amaçlar taşıyan Siyonizm’e ve ülkemize hıyanet düşünenlere karşıdır ve elbette haklıdır. Ülkemiz, Milletimiz, güvenliğimiz ve geleceğimiz üzerinde kötü niyet taşıyanların ve onlara taşeronluk yapanların: Çok ayrı inanç ve kafalarda... Farklı konum ve kulvarlarda bulunmalarına rağmen, Erbakan karşıtlığında ve Milli Görüş korkaklığında, hep ortak tavır almaları boşuna mıdır?

Ama, korkunun ecele faydası olmayacaktır!... Kader, Atatürk’e; Siyonistlerin güdümündeki bütün emperyalist güçlerin “Hasta Osmanlı’yı öldürme ve Müslüman Türk’ü tarihe gömme siyaset ve saldırılarına karşı “Anadolu’yu kurtarma ve Türk varlığını koruma” gibi çok şerefli, ama çetrefilli bir misyon yüklemişti. Erbakan ise; bütün insanlığın bünyesine, kanser urları gibi yerleşen Siyonist çıbanlarını deşmek... Her din ve düşünceden... Değişik köken ve kültürden bütün insanlığın barış ve bereket içinde yaşayacağı, Türkiye merkezli yeni ve adil bir medeniyeti kurma şuuruna, onuruna ve sorumluluğuna sahiptir... Unutmayın ki; Atatürk de, resmi apoletleri söküldükten, tüm siyasi yetkileri elinden gittikten sonra, tarihi devrimini gerçekleştirmiştir!..

 


[1] (İslam ve Kadın – Caner Taslaman – Feryal Taslaman. İstanbul yy. 6. Baskı Sh: 42)

[2] Age. Sh: 43-44

[3] Mustafa Kemal. Prof. Afet İnan, “Atatürk ve Kadın Haklarının Kazanılması Tarih Boyunca Türk Kadınlarının Hak ve Görevleri. 1968

[4] Age. Sh: 28-32

[5] Cemal Granda Sh: 205-206

Abdullah AKGÜL -

Karşılaştırmalı İslam ve Batı Hukuku araştırmacısı.

El-Ezher Üniversitesi Usuliddin Fakültesi Mezunu.

Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Mezunu

Devami
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

ASIL KUR’AN; MANASI VE MESAJIDIR (ŞİİR)
ASIL KUR’AN; MANASI VE MESAJIDIR        Kur’an’ı Kerim lafzı da, mucizedir...
Devami
İsmailağa Cemaati'nin Anayasa Taslağı KUR'AN TEMELLİ Mİ, AVRUPA MENŞELİ Mİ?
  A: 1- Daha ilk maddesinde, bu anayasa taslağını: Türkiye'yi parçalama, kavim...
Devami
Suriye Konusunda: HAKK’ÇA DÜŞÜNEBİLMEK VE DOĞRU YORUM ÜRETMEK!
  Mısır Kahire’de bulunduğumuz sırada, Ezher Hocalarından bazısı bize; “Hocam biz...
Devami
“PROTESTAN İSLAM” VEYA “SİYONİST MÜSLÜMAN”!
AKP iktidarının bu millete yaptığı en büyük kötülük; ekonomik, sosyal...
Devami
DEĞERLİ DİYANET İŞLERİ BAŞKANIMIZIN VE DUYARLI HALKIMIZIN DİKKATİNE!
  DEĞERLİ DİYANET İŞLERİ BAŞKANIMIZIN VE DUYARLI HALKIMIZIN DİKKATİNE!          Bütün camilerimizin-cemevlerimizin ve Kur’an...
Devami
YENİ ANAYASA HAZIRLIĞINDA UYULMASI GEREKEN GENEL PRENSİPLER
Anayasalar, bir ülkedeki toplumla devlet arasında ortak konsensüsle oluşan ve...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 254

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR