Reklam
Reklam
Reklam

Siyasi Sorumluluğun Manası ve CUMHURBAŞKANLIĞI ADAYLIK MUAMMASI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 50
ZayıfMükemmel 

 

Siyasi Sorumluluğun Manası

ve

CUMHURBAŞKANLIĞI ADAYLIK MUAMMASI

      

Toplum fertlerine ve mü’minlere, siyasi şuur ve sorumluluk bilinci aşılamak en önemli konuların başındadır. Çünkü hem Milli bağımsızlık duygusu, hem de İslam’ın bütün kurum ve kurallarıyla uygulanma arzusu, bu siyasi şuuru gerekli kılmaktadır. “Biz siyasetle uğraşmıyoruz!” iddiası, “Biz bu ülkedeki, Anayasadan kanunlara… Milli Eğitim programlarından, televizyon ve internet yayınlarına… Ekonomik kararlardan, dış politikaya… Ailevi ve ahlâki yıkımlardan, Din tahribatına aldırmıyoruz!.. Böyle Devlet, Millet ve hükümetle ilgili hiçbir konuyla ilgilenmiyoruz ve merak etmiyoruz.” demekle aynı anlamı taşır… Oysa pek çok insanın bu hususların hemen hepsiyle alâkalı şikâyetlerini ve beklentilerini sıkça ve her fırsatta konuştukları halde, yukarıdaki iddiaları boşta kalmaktadır. Hem zaten kendimizi, ailemizi, çevremizi ve tüm milletimizi elbette ilgilendiren bu konularla… Ve bunların tamamına yegâne çözüm üretme fırsatı sunan siyaset kurumlarıyla ilgilenmemek, öyle sanıldığı gibi bir fazilet değil, tam aksine mes’uliyetsizlik sayılır.

Erbakan Hoca anlatmıştı: İsviçre’deki bir toplantıda Ahmet Bin Bella (1916-2012) ile karşılaşmıştı. Bu zat, 1830 yılında ülkelerini işgal eden ve soykırım derecesinde Müslüman katliamına girişen Fransızlara karşı, Cezayir Ulusal Kurtuluş Hareketi’ni başlatan liderler arasındaydı. Sosyalist, ama antisiyonist fikirli Ahmet Bin Bella, bağımsızlık mücadelesini kazandıktan sonra Cezayir’in ilk Cumhurbaşkanı seçilmiş, ama 3 yıl sonra Savunma Bakanı Bumedyan tarafından devrilip İsviçre’ye sürgüne yollanmıştı. İşte bu zat sohbet sırasında Erbakan Hoca’ya: “Hem Kurtuluş Mücadelesi ortamında, hem sonraki seçimler sırasında, bazı tarikat büyüklerinin ve güya şeriat âlimlerinin, maalesef Fransızlara destek çıktıklarını, bağımsızlıktan sonraki siyasi hareketlerde de işbirlikçi partilere çalıştıklarını” anlatıp dert yanmıştı. Bunun üzerine Erbakan Hoca: Ben ise kendilerine, ‘maalesef bizdekilerin birçoğu hâlâ öyle davranmaktadır!..’ diyecek oldum, ama dilim varmadı!..” buyurmuşlardı. Evet “Biz nefsi cihadımızla uğraşıyoruz, siyaset işlerine bulaşmıyoruz!..” dedikleri halde, her seçim geldiğinde Faiz, Fuhuş ve Kumar serbestçisi, Haçlı Avrupa Birliği ve Siyonist İsrail işbirlikçisi partilere oy verip iktidara taşıyanlar ve bunların bütün talan ve tahribatlarına ortak olanlar, hiç mi Allah’tan korkmaz ve ahirette hesap vereceklerini dikkate almazlardı!? Çünkü siyasi şuur ve sorumluluk bilinci taşımayanların, hem İslami onurları, hem de insani huzurları ayaklar altına alınmaktaydı.

Ebû Hanife’nin Siyasi ve İlmi Cihadı![1]

İslam siyasi tarihinde Sasani yönetim geleneğinin etkisiyle “din” ve “devlet” ikiz kardeş olarak sayılmıştır. Bu perspektifte, dinin “temel”, devletin ise bu temeli koruyan “bekçi” olarak sunulması, İslam siyasi düşünceler tarihinde “din-ü devlet” anlayışının ortaya çıkmasına yol açmıştır. Başka bir deyişle, birlik, bütünlük ve nizamın korunması adına devlet, din/düzen üzerinde baskın konuma çıkmıştır. Hz. Muhammed (SAV) ve dört halife döneminde din/düzen ve devlet ayrımı ortaya çıkmamışken, Emevi saltanatı ile birlikte, ilmi temsil eden “ulema” ile iktidarı temsil eden “ümera” arasındaki ilişki ve mücadele önem kazanmıştır.

Ulema-ümera ilişkisi bağlamında Ebû Hanife’nin Emevi ve Abbasi zulüm yönetimlerine karşı, Hakkı ve adaleti temsil eden duruş ve direnişi çok önemli ve dikkate değer bir tavırdır. İslam siyasi düşünceler tarihindeki bilgi-iktidar ilişkisi, Ebû Hanife’nin duruşu ve “siyasal fıkhı” ekseninde ele alınmalı; İslam siyasi tarihindeki ulema-ümera ilişkisi sorunlarının almış olduğu biçim ortaya konularak, bazılarınca, biraz da alâkasızca İslam dünyasının Sokrates’i olarak nitelenen Ebû Hanife’nin kasten öne çıkarılmayan siyasal cihadı ve İslami dayanakları topluma anlatılmalıdır.

Ebû Hanife’nin Siyasal Fıkhı ve İlmi Cihadı!

Ebû Hanife, siyasi alanda İslam’ın emir, hüküm ve ilkelerinin terk edilmeye, saltanatın ve Arap ırkçılığının güçlenmeye, nepotizm (akraba veya adam kayırma) ve yozlaşmanın hızla yaygınlaşmaya başladığı dönemlere şahit olmuşlardır. O süreçte İslam toplumuna hükmeden idareciler Allah’ın hükümlerinden ve adaletli yönetimden uzaklaşmaya başlamış, bunu örtbas etmek için ise gözle görülür ibadet ve ritüellere vurguyu artırmışlardı. Büyük İmam Ebû Hanife’nin yaşadığı dönemin idarecileri; maalesef âlimleri, kendi zalim yönetimlerini meşru göstermek ve halk tabanında itibar ve onay elde etmek için bir araç olarak kullanıyorlardı. Ebû Hanife bunun farkına varmış, bu nedenle de idarenin hangi makamından gelirse gelsin, ister Kadılık olsun, ister Hazine Bakanlığı, her türlü görev teklifini geri çevirmekten sakınmamıştır.

Ebû Hanife, ümeranın tabir caizse “Makyavelist” ilkesizliğine karşı gerçek ulemanın bağımsız ve onurlu duruşunu göstermiş, despotizme boyun eğmeyerek ferdi bir mücadele vermiş ve BUNU HAYATIYLA ÖDEMİŞ bir fakih, ilim insanı ve örnek bir mücahit konumundadır. Sorgulayan aklı ve özgür iradeyi ‘cebir ideolojisi’ bağlamında ortadan kaldıran, zaman zaman zulme, keyfiliğe ve Arap kavmiyetçiliğine dayalı Emevi ve Abbasi yönetimlerine karşı, Ebû Hanife’nin ahlâk, adalet, hakkaniyet, liyakat, vicdan ve erdeme dayalı siyasi muhalefet ciddiyeti ve hak, adalet ve hukukun yanında duran dili, söylemi ve eylemi ile derinlikli ilmi, dönemin seçkin uleması ve Müslüman toplumu tarafından benimsenmiş ve kendisine “İmam-ı Azam” (büyük/yüce imam) demeye başlamışlardır.

Ebû Hanife, gerek Emevi ve gerek Abbasi halifeleri tarafından kendisine teklif edilen kadıyu’l-kudatlık/başkadılık (en yüksek yargı organı başkanlığı) mevkiini; Emevi ve Abbasi yönetimlerini meşru saymadığı, zulümlerine ve keyfi yönetimlerine kendisi aracılığı ile kılıf aradıkları ve Arap ırkçılığı yaptıkları gerekçesiyle reddetmiş bir ilim adamıdır. Kendi dönemindeki bazı Emevi ve Abbasi halifelerinin zulme meyleden, adaletsiz ve keyfi yönetimlerine karşı muhalefet edenleri, modern siyasal teorinin kavramı ile ifade edecek olursak bir tür, ‘sivil itaatsizlik’ eylemini, malıyla, canıyla ve fetvalarıyla desteklemiş bir cihat erbabıdır.

Ebû Hanife’nin muhalif kimliği ve adalet merkezli siyasal fıkhının en önemli dinamikleri; adalet, şûra ve rıza merkezli bir yönetim anlayışı, zulme rıza göstermeyen muhalif ve hakperest tavrı ve hayatı pahasına da olsa doğruyu ve hakikati dile getirmekten korkmayan tavizsiz tarzıdır. Bu tutumu gereği, iktidar sahiplerinin Ebû Hanife’nin muhalefetini susturmak ve meşruiyetlerini sağlamak adına sunmuş oldukları her türlü imkân, para, makam, mevki, şöhret, zenginlik ve itibar tekliflerini, Büyük İmam, hakikati savunma ve ayakta tutma ideali uğruna reddetmiş bir kahramandır. Ebû Hanife’nin Emevi ve Abbasi halifeleri tarafından sunulan görevleri kabul etmemesindeki temel faktör, hukuku siyasetten bağımsız saymaması, saraya eklemli bir âlim konumundan ve kendisini hukuk ile kayıtlı saymayan saltanat düzenine alet olmaktan kaçınmak çabasıdır.

Emeviler döneminin meşhur Irak Valisi İbn Hübeyre, Ebû Hanife’ye defalarca kadılık teklifi sunmuş, fakat Ebû Hanife bunu reddetmiştir. İbn Hübeyre tarafından yapılan teklif şuydu: “Üzerine imza koymadığın hiçbir kanun yürürlüğe konmayacak, sen izin vermeden devlet hazinesinden kuruş çıkmayacak.” Bu, en yüksek yargı ve yürütme gücünün onun eline verilmesi demekti. Ama Büyük İmam, bazı âlimlerin can attığı bu teklifi şiddetle geri çevirdi. Vali, Ebû Hanife’yi zindana atarak işkence etmeye yöneldi. Onu her gün kırbaçlatıp türlü eziyetler ettirmekteydi. Dönemin diğer fakihleri, “Kendine yazık etme; biz nasıl istemeyerek kabul etmişsek sen de öyle yap!” dedilerse de Ebû Hanife bu teklifi şu kesin sözlerle reddetmişti: “Eğer Vali benden Vasıt Mescidi’nin kapılarını saymak gibi sıradan bir iş istesin, yine kabul etmem. Çünkü o, bir insanın zulmen katline hükmedecek, ben mühür basacağım ha? Yahut haksız yollarla (topluma ait) malları gasp edecek, ben onaylayacağım öyle mi? Vallahi, Allah şahidim olsun ki, bu asla mümkün değildir ve hiçbir şey beni bu zillet ve teslimiyete mecbur edemeyecektir!..”

Bu, onun zalim olarak nitelendirdiği bir iktidarla asla beraber çalışmak istemediğinin ifadesi idi. Zira Allah katında bundan kesinlikle sorumlu olacağının bilincindeydi. Bu nedenle Valinin teklif ettiği hiçbir görevi kabul etmemişti. Vali de onu hapse attırıp, orada Ebû Hanife’ye her gün işkence ettirmekteydi. Nihayet hapishane görevlisi, böyle giderse Ebû Hanife’nin bu işkenceden öleceğini fark ederek İbn Hübeyre’ye durumu iletti. İmamın ölmesi Valinin işine gelmezdi, çünkü halk Ebû Hanife’yi Valinin öldürdüğünü düşünerek ona karşı bilenecek, belki de durum iyice kontrolden çıkıp bir isyana evrilecekti. Ama yemininden de dönemezdi, zira bu kendisi için önemli bir itibar kaybı olurdu. Nihayet orta bir yol buldu. Ebû Hanife’ye, “Mühlet istesin ki mühlet verelim” diye haber yolladı. Ebû Hanife de, “Arkadaşlarımla bir istişare yapayım” deyince İbn Hübeyre onu salıverdi. İmam-ı Azam, hapisten kurtulunca Mekke’ye kaçtı ve Emevî hilafeti sona erene dek yaklaşık olarak altı yıl burada kaldı.

Bu arada bir hatırlatma ve kıyaslama yapmamıza da ihtiyaç vardı. Emevi ve Abbasi yöneticilerinin yaptıkları Din istismarı ve suiistimal icraatları, bugünkü AKP hükümetlerinin yaptığı ekonomik, dini, ahlâki ve ailevi talan ve tahribatlar yanında hiç kalırdı. Erdoğan iktidarının bu Milli ve manevi yıkımlarına ve bunları meşrulaştırma kurumlarına Dini fetvalar üreten ilim adamlarının gerçek ayarını ve amacını anlamak için de İmam-ı Azam ne mübarek ve muhteşem bir örnek sunmaktaydı…

Abbasilerin Emevilere muhalefet tavrını ve Abbas Oğulları ile Ali Oğullarının birlikte ayaklanmasını ve Abbasi hilafetinin iktidara taşınmasını destekleyen Ebû Hanife’nin, bu sefer Abbasiler aleyhine dönmesi, ikinci halife Ebû Cafer el-Mansur’un Ehl-i Beyt’e eziyet etmeye başlaması ile gerçekleşti. Abbasi devletinin kuruluşundan hemen sonra, amca çocukları olan Abbas Oğulları ile Ali Oğulları arasında ihtilaflar baş gösterdi. İlk halife Ebu’l Abbas, Ali Oğullarına yumuşaklıkla muamele ettiği için onun döneminde şiddetlenmeyen ihtilaflar, Halife Mansur döneminde çatışmaya dönüşmüş vaziyetteydi. Ebû Hanife, Abbasilerin Ehl-i Beyt’e zulüm, işkence ve baskıları ile meşruiyetini kaybettiğini belirterek, artık onlara itaati de reddetmişti. Bu yüzden Ehl-i Beyt’ten Abdullah bin Hasan’ın oğulları Muhammed Nefsü’z-Zekiyye ve İbrahim bin Abdullah’ın muhalefetine hem maddi hem de sözlü olarak destek vermişti. Kendisinden bu muhalefete katılmak hakkında fetva soranlara hiç çekinmeden fetva vermiş ve insanları teşvik etmişti. Muhammed Nefsü’z-Zekiyye’ye destek verenlerden biri de İmam Malik idi. Hatta bu yüzden hapsedilmiş ve işkencelere maruz kalmış birisiydi.

Ebû Hanife’nin emir sahipleri karşısındaki ilkeli ve tavizsiz tutumunu Abbasi ikinci halifesi Ebû Cafer el-Mansur’un teklifinde de görmekteyiz. Ebû Hanife, Cafer el-Mansur’un kadılık teklifini de münasip bir üslupla reddetmiş, fakat Mansur’un ısrar etmesi sonucunda şöyle demiştir: “Allah’tan kork. Bu görevi kabul etsem bile size yaranmam mümkün değil. Sizin aleyhinize olacak bir karar verebilirim. Bu durumda gazabınızdan emin olamam. Beni Fırat Irmağı’nda boğmakla tehdit edersiniz. Boğulurum, fakat kararımı geri almam. Senin etrafındaki insanlar kendi arzu ve keyiflerine göre hüküm verecek birini istiyorlar. Vallahi buna da ben asla yanaşmam. Onun için bu görevi kabul edemem.”

Ebû Hanife’nin kamu mallarının kullanımı konusunda fetvaları

İmam-ı Azam’a göre, yöneticiler tarafından kamu mallarının gayri meşru kullanımı halifeliğin hükmünü geçersiz kılmaktadır. Dahası yabancı devletlerden halifeye gönderilen hediyelerin bile halifenin kişisel mülkü olmasını caiz görmemiş -ki Devlet Başkanı olmasaydı bu ilgiyi celbetmeyecekti- aynı zamanda kamu malının halifenin şahsi ihtiyaçları için kullanılmasına ve hediye olarak sunulmasına karşı çıkmıştır. Hatta kendisine sunulan Kadılık ve Hazinedarlık şeklindeki görevleri reddettiği gibi, Emevi ve Abbasi yöneticileri tarafından gönderilen hediyeleri de kabul etmeyip geri yollamıştır. Halife Mansur’un kendisine gönderilen hediyeleri neden kabul etmediği sorusunu ise şöyle yanıtlamıştır: “Şahsi malınızdan bana bir hediye gelmedi ki onu kabul edip alayım. Siz bana ümmetin hazinesinden aldığınızı yolladınız. Oysa ümmetin malında benim bir hakkım ve iddiam olamaz. Ben silah altında savaşan bir asker de değilim, böyle bir askerin çocuğu da değilim. Fakir de değilim ki hazinenin tahsisatından yararlanayım.”

İmam-ı Azam Ebû Hanife’nin Emevi ve Abbasi yönetimlerinin meşruiyetini sorgulaması!

Ebû Hanife, adaletten ve istikametten ayrılan bazı Emevi ve Abbasi yönetimlerinin meşru olmadıklarını ve yöneticilerin hakiki anlamda rızaya dayalı olarak biat almadıklarını iddia etmiş ve bu düşüncesini emir sahiplerine ifade etmekten çekinmemiştir. Ebû Hanife, rey ekolüne mensubiyetinin de katkısıyla rıza, şûra ve meşverete dayanmayan bir yönetimi bâtıl kabul etmiş ve böyle bir yönetime halk tarafından itaat yükümlülüğünün olmadığını ifade ederek, gelenekselci tutumun aksine farklı bir tavır sergilemiştir. Ebû Hanife, Emevi ve Abbasi yönetimlerini, Kur’an, Sünnet, İcma-i Ümmetle ve ilmi kanaat ve dirayetiyle meşru olarak kabul etmemiş, hatta emir ve hükümlerinin geçersiz olduğunu söylemiştir. Ayrıca İslami ölçülere uymayan ve insani özgürlükleri kısıtlayan böyle bir düzene ve yönetime halkın itaat yükümlülüğü olmadığı gibi yeterli ve gerekli koşullar sağlandığında yöneticilerin azledilebileceğini ifade etmiştir. Bu sebeple döneminin despotizmine karşı ‘zalim yöneticiye karşı direnme’ söylemini geliştirerek başlatılan tüm muhalefet hareketlerini desteklemiş, bunlara ekonomik yardımlar göndermiş ve fetvalarıyla onlara katılımı teşvik etmiştir.

Ebû Hanife Sosyal, Siyasal ve Ekonomik Hayatı Düzenleyen Bir Şûra Kurumunun/Meclis Olması Gerektiğini Savunmuşlardır!

Ebû Hanife’ye göre, halife tüm Müslümanların ortak aklı (meşveret ve biat) ile seçilmeli ve yönetim tek bir ailenin veya grubun tekeline verilmemelidir. Halife adil olduğu ve İslami emir ve hükümleri uyguladığı müddetçe hükmetmeye devam etmelidir, aksi takdirde halk biate sadık kalmayıp tiranlaşmış yöneticiyi azledebilme hakkına sahiptir. Bir kimsenin veya zümrenin ya da ailenin, cebir ve baskı ile iktidarı ele geçirmesi meşru olmadığı gibi, Ebû Hanife’ye göre halife, görüş bildirme yetkisi ve ehliyetine sahip kişilerden oluşan bir danışma kurulunca seçim ile belirlenmelidir. Cessas’ın, “Benim ahdime zalimler nail olamazlar” (Kur’an; Bakara Suresi, 124) ayetini yorumlayış tarzı gereğince Halife, Vali, Kadı ve diğer yöneticilerin de mutlak surette adil ve erdemli olması gerektiği, bu koşulları sağlamadığında emirlerinin geçersizliğini ve azledilebileceğini söylemekten çekinmemiştir.

Nitekim önce hilafet tahtına oturup sonra kendi hilafetinin meşruiyetini ulemaya onaylatmak isteyen Ebû Cafer el-Mansur’a Ebû Hanife şöyle demiştir: “Doğru yola ulaşmayı arzu eden öfkeden kaçınır. Vicdanına danışırsan göreceksin ki, bizi buraya Allah için çağırmadın. Fakat utanmadan, bize senin hoşuna gidecek ve halka da ulaşacak bir şeyler söyletmek için çağırdın. Doğrusu şu ki, fetva ehlinden iki kişinin bile ittifakı olmadan halife yapıldın. Oysa halifenin Müslümanların müşaveresi ve muvafakati sonucu seçilmesi lâzımdır. Biliyorsun, Ebu Bekir (Sıddık RA) Yemenlilerin biati ulaşıncaya kadar, altı ay süreyle genel kararlar almaktan kaçınmıştır.” Daha sonraları yaygın bir şekilde benimsenecek olan, “Ulü’l-emre her koşulda itaat şarttır” görüşünü İmam-ı Azam kesinlikle reddetmiştir. Ona göre, “Zalim ve fasık bir kimse halife olursa onun halifeliği geçerli sayılmaz. Halkın da böyle bir halifeye itaat zorunluluğu yoktur. Emirleri geçerli değildir.” Dolayısı ile Kur’an’a, Sünnet-i Resulüllah’a, icmaya ve toplumun maslahatına aykırı ve keyfi olarak çıkardığı kanunlar da geçersizdir. Evet, “Allah’a karşı bir günah söz konusu olunca, mahlûka itaat gerekmez.” Çünkü zulüm yapma, yani adaletli olmama, Allah’a karşı büyük bir suç işlemektir; zira Allah’ın koymuş olduğu İlahi kanunları/kuralları çiğnemektir. Böyle bir kimse, bir de iktidara hukuk dışı yollarla gelmişse, ‘gaspçı’ olarak anılır ki, bu durumda meşruiyeti tamamen düşecektir.

Ebû Hanife Her Şart ve Koşul Altında Yargının Bağımsızlığından Yanadır

İmam-ı Azam’a göre yargının hükümlerini halife bile kabul etmek zorundadır, yargı üzerinde baskı kurmaya çalışmamalıdır. Zira adalet ancak böyle yerini bulacak ve yaygınlaşacaktır. Hukuk erbabının (fakihlerin) verilen hükümler lehine veya aleyhine konuşması yasaklanmamalıdır. Ne var ki, çoğu zaman iktidarın şerrinden çekinen fakihler; Halifenin, Sultanın, Başkanın, yargıçların veya onlara bağlı kadıların verdiği kararları eleştirmekten korkmuşlardır. Hatta halife tarafından atanan kadılar halifenin hoşuna gitmeyecek hükümler vermekten bile kaçınmışlardır. Oysa Ebû Hanife, iktidar tarafından sıkı gözetim altında tutulduğu ve hayatının ciddi tehlike altında olduğu bir ortamda bile öğrencilerine şunu söylemekten sakınmamıştır: “Eğer halife kamu haklarını gasp suçunu işlemişse, en yetkili kadı onu şeriatın hükmüne boyun eğdirmeye çalışmalı, haksızlığa alet olmamalıdır!..”

Kendisine teklif edilen kadılık vazifesini ısrarla reddetmesinin altında yatan asıl sebep; mevcut halifeyi ve devlet yöneticilerini şeriata (hukuka) boyun eğdiremeyeceği kanaati taşımasıdır. Ebû Hanife çok iyi bilmektedir ki, o günkü yargı bağımsız değildir; bundan dolayı eğer kadılık makamına gelirse halifenin baskısı ile onun istediği kararları çıkarmak zorunda kalacağının farkındadır. Yani Ebû Hanife hâlihazırda meşru görmediği bir halifenin meşru bulmadığı emirlerini onaylamak durumunda kalarak onun hukuksuzluklarına ve gasp suçuna ortak olmak zorunda kalmaktan sakınmıştır. Böyle bir şey yaparsa Allah huzurunda sorumlu olacağı için Başkadılık görevini almamıştır.

Artık bugün Türkiye’deki ve İslam âlemindeki ilim erbabının da, İmam-ı Azam’ın yüksek inancından ve içtihadından yararlanarak, bugünkü şartlara ve ihtiyaçlara uygun; gerçek bir demokrasinin ve örnek bir laikliğin nasıl oluşturulup uygulanacağını ortaya koymaları lazımdır. Bunu hazırlarken de, Kur’an ayetlerini, Resulüllah’ın sünnetini, icma-i ümmeti ve çağdaş gereksinimleri dikkate alarak çalışmaları şarttır. En azından Erbakan Hocamızın hazırlattığı ve dünyaya tanıttığı:

• Adil Ekonomik Düzeni,

• Adil Siyasi Düzeni,

• Adil Yargı Sistemini,

• Adil İlim ve Eğitim Düzenini,

• Adil Dini ve Ahlâki Düzeni;

a) İyice ve dikkatlice okuyup anlamaları,

b) Kısa ve kapalı konuları açıklamaları,

c) Noksan kısımları tamamlamaları,

d) Bu olgunlaşan metinleri topluma ve insanlığa tanıtmaları,

e) Bu maksatla bilimsel araştırmalar ve tartışmalar başlatmaları, hem ilim adamı sorumluluğunun bir icabıdır. Hem de İslam toplumlarının ve insanlığın böylesine ilmi ve İslami bir programa acilen ihtiyacı vardır. Bu konuda Milli Çözüm Ekibinin hazırladığı ve binlerce hikmet erbabına ve devlet adamına ulaştırdığı: “Adil Düzen ve Yeni Bir Dünya” kitabı önemli bir kaynaktır.

Siyasette kendi davasına ve temel esaslarına bağlılığı bulunmayanların, başka partiler ve kesimler nazarında da ağırlığı ve saygınlığı kalmayacaktır!..

Şimdi SP’nin başındaki, Oğuzhan Asiltürk’ün sağ kolu ve dünürü Temel Karamollaoğlu da, Oğuzhan Asiltürk’ün bıraktığı noktadan, ama farklı bir metotla aynı tahribatlara devam ediyorlardı.

Evet siyasette, hele ki Milli Görüş gibi tabii ve tarihi bir istikamette ise; duyarlılık ve tutarlılık en önemli ve öncelikli vasıfların başında sayılır. Bu vasıfları yıpranan şahsiyetlere itibar ve itimat haliyle azalacaktır. Hatırlayınız AKP ve MHP, yeni seçim kanununa “artık oylar” maddesini eklediğinde kalkıp:

“Şu anda şartlar değişti... Seçim kanunlarıyla birlikte görüşlerimiz de değişti!?.. 6’lı masa aslında muhalefetin diyalog ortamını oluşturuyor. İlle de her noktada birlikte hareket etme mecburiyeti yoktur. Zaten bu durum, yeni çıkan seçim kanunuyla ortadan kalkmış oldu…” (Nisan: 2022) buyurursanız…

Şimdi tekrar: “6’lı masanın eskiden olduğu kadar büyük bir önemi kalmadı... Yeni seçim kanunundaki değişiklikle, (partiler olarak) beraber olmanın (ve seçim ittifakı kurmanın) avantajı da ortadan kalktı!?” şeklinde gereksiz ve güven yitirici açıklamalar yaparsanız… Ardından: “Yanlış anlaşıldım, sözlerim çarpıtıldı…” gibi mantıksız mazeretlere sığınırsanız; sizi ülke çıkarları ve toplumun huzur ve refahı için çırpınan birisi olarak değil de, birkaç milletvekilliği için fırsat kollayan ve siyaseti basit hesaplar için kullanan biri olarak tanır ve ona göre tavır alırlardı!..

Temel Karamollaoğlu’nun Gönlündeki Cumhurbaşkanı Adayı Abdullah Gül Olmaktaymış!..

Bu yetmezmiş gibi, şimdi Temel Karamollaoğlu’nun: “6'lı masanın ortak Cumhurbaşkanı adayının Abdullah Gül'ün olmasına sıcak baktığını” açıklaması, talihsizlikten de öte bir art niyeti yansıtmaktaydı. Hatırlanacağı gibi Karamollaoğlu, son seçimde de Gül'ün adını masaya taşımıştı.

Altılı masada Cumhurbaşkanı adayının kim olacağı hâlâ belirsizliğini korumaktaydı. Temel Karamollaoğlu, TV5'te Mustafa Yılmaz'ın sunduğu “Gündem Türkiye”de 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün adaylığına dair görüşlerini aktarmıştı. Karamollaoğlu, "Geçen sefer Abdullah Bey'in adaylığını ben teklif etmiştim ve kabul görmüştü. Ancak o günkü şartlar altında önceden Cumhurbaşkanı adayı olduğunu ilan edenler olduğu için başta Meral Hanım olmak üzere, bir ittifak sağlanamadı.” ifadelerini kullanmıştı. “Bugün Abdullah Bey'in böyle bir intibah doğuracak adımlar atması, bence menfi değil müspet bir şeydir, düşünülür. Abdullah Bey'in de bir tecrübesi var. Bu konudaki tavrı da net. Geçen sefer ‘İttifak olursa aday olabilirim’ demişti. Adaylığı konusu da gündeme gelebilir, bunu garipsemem” diyenlere sormak lazımdı: “Abdullah Gül’ün adaylığını Yahudi Lobileri istemiş olmasındı!?”

Çünkü Rahmetli Erbakan Hoca Abdullah Gül İçin Şu Uyarıları Yapmıştı

Milli Görüş hareketinin tek ve gerçek lideri Necmettin Erbakan Hocamızın Abdullah Gül için söylediği sözler yıllar sonra ortaya çıkmıştı. Ankara Havadis'in haberine göre, o süreçte İslam Konferansı'nda konuşma yapan Abdullah Gül'ün açıklamalarını eleştiren Necmettin Erbakan Hocamız; Abdullah Gül’e, “İsrail’i hoş görmek, bütün zulümlerini desteklemek anlamını taşır!” diye çıkışmıştı. Erbakan Hocamız şunları aktarmıştı: “İslam Konferansı’nda yapılan iki konuşma dikkat çekicidir. Önce; Mahathir Muhammed Malezya’da İslam Konferansı’na ev sahipliği yaparken önemli açıklamalarda bulunmuştur. “İsrail yeryüzündeki huzursuzluğun asıl müsebbibidir. Haksız tecavüzleriyle bütün Ortadoğu’yu perişan etmektedir. İsrail’in bütün dünyayı huzursuz yapmasına rıza gösterilmemelidir” demiştir ki, tamamen haklıdır. Bu açıklamalar hemen tahmin olunacağı üzere Amerikan ve İngiliz yöneticiler tarafından kınanmıştır. Oysa İslam âlemindeki bütün duyarlı yazarlar ve gazeteler demişlerdir ki: “Mahathir bununla İslam ülkelerinin bütün yöneticilerine ve İslam âlemine tercüman olmaktadır.”

İkincisi ise, buna mukabil Sayın Abdullah Gül’ün konferansta yaptığı konuşmadır. Abdullah Gül beyefendi ne buyuruyor? “Efendim İsrail’in bu yaptıklarına hoşgörüyle bakmalıyız!” Haydaa. Kim bu? Güya eski Milli Görüşçü Abdullah Gül!?.. Yahu İsrail tankla 12 yaşındaki çocuğu eziyor. Evini başına yıkıyor. Katliamlar yapıyor, yapmadığı zulüm bırakmıyor!.. Ne hoşgörüsü yahu… Bunlara karşı hoşgörü göstermek, İsrail'in bütün zulümlerini desteklemek anlamını taşır… Bir insanı ameliyat edip kafasını yarsanız ve bütün beynini çıkarsanız, o insan ancak böyle bir konuşma yapar. İslam Konferansı’na katılıp bugünkü İslam âlemine yapılmış olan zulümlerin önlenmesi için öncülük yapacak fikirler verecek insanın haline bakın… Bunun anlamı: “Gelin İsrail’e teslim olalım; biz olduk siz de teslim olun.” Bunun tercümesi budur. Allah ıslah etsin. Allah şifa versin.”

Şimdi Sn. Karamollaoğlu’na tekrar soralım: Abdullah Gül ve R. Tayyip Erdoğan’ların, hem de Dilipak’ın itirafıyla; dış güçlerin (Siyonist merkezlerin) bir projesi olarak, Erbakan’ı ve Milli Görüş davasını engellemek amacıyla, bizden ayrılıp ayrı parti kurmaları “Hıyanet”ini unutmak ve üstelik yeniden Cumhurbaşkanlığına hazırlamak gafletine nasıl bir gerekçe uydurulacaktı? 20 yıldır, ülkemizde maddi ve manevi büyük tahribatlar yaptıktan sonra, şimdi aynı sömürü arabasını Abdullah Gül atıyla sürdürmek isteyen malum ve mel’un odaklara taşeronluk yapmak, Sn. Temel Karamollaoğlu’na mı kalmıştı?

Oysa Sn. Kemal Kılıçdaroğlu, her bakımdan, ama her bakımdan Sn. Abdullah Gül’den on kere daha duyarlı ve tutarlı bir insandı. Bu nedenle onun Cumhurbaşkanı adayı sunulması çok daha olumlu ve onurlu bir yaklaşım olacaktı.

Abdullah Gül’e Sığınmak mıydı, Yoksa Siyonist Hedeflere Katkı Sunmak mıydı?

Bu yanlışlıklar sadece bizim zorumuza gidiyor sanılmasındı! Independent Türkçe’de şu uyarılar yapılmıştı.

“Sayın Temel Karamollaoğlu'n un, 'altılı masa'ya cumhurbaşkanı adayı olarak, içlerinden bir tanesini değil, Abdullah Gül'ü önermeye çalışması hem yanlıştır, hem saygısızlıktır. Zira Abdullah Gül, Milli Görüş'teki kırılmanın baş sorumlularındandır. Nitekim Cumhurbaşkanı olmadan, kendi lehine ve merhum Necmettin Erbakan aleyhine, yaptığı temaslarla içte ve dışta zemin aramaya başlayan kişi olduğunu herkes hatırlayacaktır. İşte bu temaslar sonucunda 'Yenilikçiler' türemeye başlamıştır. Güç haline geldikten sonra da, Erbakan'a başkaldırmışlardır.

Abdullah Gül'ün Milli Görüş'ün kırılmasındaki aktif hıyanet çabalarından bazıları şunlardır:

1- (Yahudi lobileri güdümündeki) Amerikan Müslim Council (Amerikan Müslüman Konseyi) genel sekreteri Abdurrahman Alamond, "Genç, dinamik ve İngilizceye hâkim RP'liler, liderlerinden ayrı olarak ABD'ye sık sık gelmeli. Örneğin bu gezide Erbakan'a eşlik eden Abdullah Gül'le çalışmak istiyoruz…" görüşünü açıklamış, Milli Görüş içinden Abdullah Gül'ü öne çıkarmaya çalışmış; Abdullah Gül de yaptığı konuşmalar ve tavırlarıyla bunlara uygun davranmıştır. Böylece Fazilet Partisinin 14 Mayıs 2000 tarihindeki kongresinde Milli Görüş geleneğine karşı çıkarak, genel başkan olma yarışına girmiş, böylece Milli Görüşe ilk darbeyi indirmiş insandır.

2- Abdullah Gül, 27 Ağustos 2001 tarihinde Milliyet gazetesi yazarlarından Derya Sazak'a "Dini ağırlıklı siyaset yapmanın dindar insanlara ve Türkiye'ye bir faydası olmadığını gördük… Doğrusu bir iktisatçı olarak hiçbir zaman 'Adil Düzen'i işleyebilir bir model olarak görmedim" açıklamasında bulunmuşlardır. Böylece Milli Görüş’e inanmadığını ve ayrılmak için fırsat kolladığını kanıtlamıştır.

3- Diğer taraftan Anti-Defamation League (ADL) Yahudi kuruluşu başkanı Foxman Türkiye'yi ziyareti esnasında Abdullah Gül ile yaptığı görüşmede, ABD yönetiminin önemli taleplerini kendisine aktarmıştır. Bunun üzerine Abdullah Gül "Türk halkı Yahudi vatandaşlarına karşı hoşgörülü ve dosttur. Antisemitik çalışmalar kıyıda köşede kalmıştır, halk arasında yankı bulmamaktadır" beyanından sakınmamış, böylece Yahudi kuruluşlarına kendisini kabul ettirmek için selam çakmış, Milli Görüş'ün iç ve dış politikalarına karşı da açıkça tavır almaya başlamıştır.

4- Daha sonra AKP iktidarında ülkemizde yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Cumhurbaşkanı seçilen Abdullah Gül, eşinin başörtüsü yasağını kaldırmak için müracaat ettiği AİHM'deki davayı, 2 Mart 2004 tarihinde geri çekmiş, böylece başörtüsü meselesindeki samimiyetini(!) ortaya çıkarmıştır.

5- Cumhurbaşkanı seçildikten sonra ilk defa ve öncelikle, Milli Görüş'ün parçalanması ile ilgili yazılar yazan Mason Talat Halman'ı 'Çankaya Sofrası'na davet ederek onurlandırmış, böylece Milli Görüş'ün en büyük hasmı olan adamı bir nevi taltif buyurmuşlardır. Abdullah Gül'ün, sadece bu tutumu bile, kişiliğine ve tabanına verdiği zararı anlatmaya yeterli sayılır.

Zira Talat Halman 30 Nisan 1997 tarihli Milliyet gazetesindeki makalesinde aynen; "Hükümetin akıbeti ne olursa olsun, RP'nin bir parti olarak bölünmesi, daha iyisi parçalanması, ülkemizin siyasal geleceği için hayırlı uğurlu olacaktır. Zaten Din partilerinde de görüş farkları yüzünden bölünmeler olması doğaldır. RP'nde yakın gelecekte çatlamalar, kopmalar olması olağandır ve olumlu sonuçlar doğuracaktır. Ya da yepyeni bir parti kurulursa… Milletçe okuyalım, üfleyelim de birleşik din cephesi delinsin, bölünsün, parçalansın. Demokrasi denememizin hayırlı bir gelişme göstermesi, Refah'ın zayıflamasıyla din partisine giden oyların bölünmesiyle olacaktır" ifadelerini kullanmıştır.

6- 9 Kasım 1997 tarihinde, Londra'nın Güneybatısındaki Surrey kentinde yapılan ve katılımcıları, ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Marc Grossman, ayrıca Ankara eski büyükelçilerinden Mordon Abromowitz, yanı sıra, G. Craig ve P. Carley, ABD'nin Ankara büyükelçisi Mark Paris, Londra büyükelçimiz Özden Sanberk, Dışişleri Bakanlığından bir heyet, gazeteci Sedat Ergin, yanı sıra Cumhurbaşkanlığı Askerî Danışmanı, MGK Genel Sekreteri Emekli Orgeneral Nezihi Çakar ile MGK Genel Sekreteri Orgeneral Ergin Celasin, DYP milletvekili Ayfer Yılmaz, ANAP milletvekili İlhan Kesici ve Refah Partisi milletvekili Abdullah Gül olan bu toplantıda konuşulanlar meçhul olmakla ve bu toplantıda Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanlığı meselesinin gündeme gelip, gelmediği net olarak anlaşılmamakla birlikte, bu tür toplantılara katılarak, Fazilet Partisi genel başkanlığına hazırlandığı sır olmaktan çıkmıştır.

7- Hatta Prof. Erol Manisalı da, yazdığı bir makalesinde, Abdullah Gül hakkında şu açıklamaları yapmıştır: “ABD'nin güvenini kazanmış bir ılımlı İslam temsilcisidir. Washington'un Ortadoğu politikalarına şov yapmadan en güçlü desteği sessiz ve derinden sağlayan kişidir… Batıya güven veren bir kimlik yanında, Sünni Arap dünyasının da bel bağladığı birisidir. İngiltere, ABD, Arap üçgeninde de önemli bir kişiliktir. Rand Corporation 1996'daki Türkiye öngörüşünde… adı geçen şahsiyettir!..” Evet, bu özellikleri taşıyan ve Milli Görüş'ün parçalanmasına taşeronluk yapan Abdullah Gül, üzerine aldığı (sinsi) görevleri ziyadesiyle yerine getirmiş, böylece yılların Milli Görüş birikimlerini berheva etmiş bir insandır.

Buna rağmen hâlâ Abdullah Gül'den bir nevi medet umar bir anlayışı ortaya koymaya çalışanların fikrine elbette iştirak etmemiz mümkün değildir. Sadık Milli Görüşçülerin de böyle bir fikri onaylamaları da asla mümkün değildir.” hatırlatmaları da haklıydı.

Abdullah Gül’le ilgili bu gerçekleri saptadıktan sonra, şimdi asıl şu konu üzerinde kafa yorulmalıydı:

Sn. Temel Karamollaoğlu, Abdullah Gül gibi, Milli Görüş’e hıyanet edip parçalayan ve Yahudi Lobilerince alkışlanıp öne çıkarılan bir ismi her fırsatta gündeme taşıyarak, aslında kimlerin adamı olduğunu ispata mı çalışmaktaydı?

Ve yine Sn. Meral Akşener, özellikle kurmayları aracılığıyla Mansur Yavaş’ı öne çıkarıp, Kemal Kılıçdaroğlu’nun adaylığını sabote etmeye uğraşarak, yoksa bilinçli ve stratejik bir tavırla, Sn. Erdoğan’ın kazanmasına dolaylı destek mi sağlamaktaydı?!..

Güya HDP’ye şiddetle karşıymış rolü oynayan Sn. Erdoğan ve Sn. Akşener, bu HDP ve PKK’nın asıl patronları olan ABD, AB ve özellikle İsrail’e yaranmak için çırpınmalarını hangi mazeret ve mecburiyetlerle açıklayacaklardı? Üstelik bu PKK’nın siyasi taşeronu HDP, mevcut Anayasa ve kanunlarımıza göre elli kere kapanmayı hak ettiği halde, neden bu yönde hiçbir ciddi adım atmazken, bazı muhaliflerini HDP’ye yanaşmakla suçlayıp dururlardı?

Bu sıkıntıların asıl sebebini ise şu ayet-i kerimeler ışığında anlamaya çalışalım:

“Böylece bütün Nebilere (ve Hakk dava elçilerine), insan ve cinn şeytanlarından düşmanlar kıldık. Onlar birbirlerini aldatmak için yaldızlı sözler fısıldaşırlar. (Hakka davetçilerle onların yakın çevrelerine yerleşmiş bazı şeytani ekipler, sanki birbirlerine güveniyormuş tavrıyla sahte iltifatlar yağdırırlar.) Rabbin dileseydi (izin vermeseydi, elbette) bunu yapamazlardı. Öyleyse onları (Hakk dine ve hizbe sızmış insan suretli şeytanları) yalan olarak uydurmakta oldukları iftiralarıyla baş başa bırak. (Seyret ki sonları nasıl olacaktır!) [Not: Kur’an-ı Kerim’de birçok ayette belirtildiği gibi, insanlar; 1- Ya Hizbullah=Allah’ın Tarafgirleri, Destekçileri, Partisi ve Ekibi olmaktadır. (Bak: Maide: 56), 2- Ya da; Hizbüşşeytan=Şeytanın Tâbileri, Destekçileri, Partisi ve Ekibi olmaktadır. (Bak: Mücadele: 19)]” “Ta ki ahirete inanmayanların (dini ve davayı bile dünyalarına araç yapanların) kalpleri ona (marazlı münafıklara) meyletsin de, ondan (bu yaldızlı ve saptırıcı iddia ve iftiralardan) hoşlansınlar ve yüklenmekte olduklarını (suçlarını ve sorumluluklarını) yüklenedursunlar (diye Allah CC bu fırsatı onlara tanır).” (En’am: 112-113)

 


  [1] https://www.milligazete.com.tr/makale/11657142/resat-nuri-erol    

     https://ocakmedya.com/author/mehmetgundogdu/

  [2] (08 Eylül 2022 - Independent Türkçe – İ. Müftüoğlu - Özetle ve bazı eklemelerle.)


Bu yazarin diger makaleleri

  ABD yönetimine yakınlığı ve muhafazakârlığı ile tanınan Heritage Foundation'ın...
Devami
AKP TÜRKİYE’Sİ; 18 ALTINDA KALAN “Rıza Yaşındaki” Çocukların Çarpık Cinsel İlişkilerine İZİN VEREN ANLAŞMAYI NASIL İMZALADI?
OSMAN ERAYDIN . MİLLİ ÇÖZÜM DERGİSİ          AKP TÜRKİYE’Sİ; 18 ALTINDA...
Devami
Kasıtlı ve küstah anlamlı bir mesaj olarak bir tek olsun...
Devami
  Ahmet Özcan'ın şu önemli tespitlerini birlikte takip edelim. "ABD istihbarat...
Devami
  Hz. Peygamber Efendimiz: "Men sabere, zafere" buyurmuştur. Yani "Kim...
Devami
 Recep T. Erdoğan, 30 Mart 2014 Yerel Seçim sonrası yaptığı...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 325

SON YORUMLAR