Stratejik hedeflere, İslami ve insani modellere ulaşmak için; günümüzde siyasi hizmetlerin ve buna bağlı girişim ve gayretlerin ne kadar gerekli, hikmetli ve isabetli olduğu giderek daha iyi anlaşılmaktadır. Şunu peşinen belirtelim ki; İnandığımız haklı ve hayırlı bildiğimiz için sahip çıktığımız bir kısım gerçekleri başkalarına zorla kabul ettirmek gibi bir kastımız ve sıkıntımız yoktur; amacımız tarihi ve Kur’ani gerçekleri ortaya koymaktır.
Öncelikle hatırlatalım ki, herhangi bir hizmet ve hareketin başarıya ulaşması için, onun Sünnetullah‘a uygun olması şarttır. Nasıl ki Cenab-ı Hakk; gece-gündüzün dönüşümünü, mevsimlerin dolaşımını, ekinlerin oluşumunu, belli esaslara ve kurallara bağlamıştır, “Tabiat Kanunu” olarak bilinen bu doğal düzene “Sünnetullah” ve “Adetullah” denir ve bunlar asla değişmez İlahi kanunlardır. “Ve la tecidü li sünnetillahi tahvila. Ve la tecidü li sünnetillahi tebdila” gibi ayetler Sünnetullah’ta hiçbir değişiklik bulunamayacağını vurgulamaktadır.
Örneğin; Cenab-ı Hakk’ın adeti, ekinleri baharda bitirmek yazın olgunlaştırmaktır. Biz, zamanı gelmeden, tarlayı istediğimiz kadar sürelim, en verimli gübreyi atıp ve en seçme tohumu ekelim, yine de kışın ortasında ekin yeşermeyecek hasat ve harman olmayacaktır. Baharı ve yazı beklemek zorundayız. Doğan bir bebeğin olgun insan seviyesine gelmesi için yine çocukluk ve ergenlik çağlarını geçirmesi ve uzun yıllar beklemesi gerekli kılınmıştır. Hiçbir suni gayret ve zorlama ile, birkaç ay içinde çocuğun olgunlaşması sağlanamayacaktır. Çünkü, Allah’ın adeti ve tabiat sistemi neyse öyle olacaktır. Öyle ise biz Adetullah’a, yani doğal kurallara, uygun iş yapmak zorundayız. Allah’ın bizim keyfimize, kendi sünnetini, kural ve prensiplerini değiştireceğini sanmak saflıktır.
Bu durum, her asırdaki tevhid ve tebliğ hareketinin hizmet metodunda da böyle olmaktadır. İlim ve ibret nazarıyla, tarih boyunca devam eden Hak-Batıl mücadelesine baktığımızda, her çağda insanların en çok rağbet ettikleri, ve kıymet verdikleri ne ise, Peygamberlerin o cins mucizelerle, müceddid ve mürşitlerin de, o gün için gerekli ve geçerli olan hizmet ve hareketlerle halkın karşısına çıktıkları anlaşılmaktadır. İşte bu gerçek, hizmet ve faaliyetlerimizde başarılı olmak için mutlaka uyulması gereken bir Adetullah ve Sünnetullah olduğunu ortaya koymaktadır.
Şimdi meseleyi daha iyi kavrayabilmek için bizzat Kur’an-ı Kerim’de Peygamberlerle ilgili kıssalara bir göz atalım.
Tarihi kaynaklardan anlıyoruz ki, Hz. Davut (as) zamanında, halkın en çok ilgi gösterdiği ve öğrenmek istediği meslek, demircilik sanatıydı. Herkes bu sahada yarışıyor, herkes çocuğunu bu sanatta yetiştirmek istiyordu. Güncel sohbetlerin konusu bile, “Filan demirci ustası şöyle bir ev gereci veya av aletini yapmış” gibi şeyler oluyordu. İşte bu yüzdendir ki Cenab-ı Hakk, Hz. Davud (as)’a, demiri avucunda hamur haline getirip yoğurmak ve istediği şekle sokmak gibi, hiçbir demirci ustasının erişemeyeceği bir mucize ve marifetle onların karşısına çıkarıyordu. Ta ki dikkatleri üstüne çekebilsin, merak ve menfaat damarıyla insanları etrafına toplayabilsin ve asıl tebligata zemin hazırlayabilsin.
Cenab-ı Hakk Sebe suresi 10-11. ayetlerinde “Andolsun, Biz Davud’a Tarafımız’dan bir fazl (üstünlük) verdik. “Ey dağlar, onunla birlikte (Beni tesbih edip) yankıyla ses verin (ve tüm gizli hazine ve madenlerinizi hizmetine verin” dedik) ve kuşlara da (aynısını emrettik). Ve Ona demiri yumuşatıp (emrine verdik). “Geniş zırhlar imal et; (onları) düzenli bir biçime sok (ölçülü şekilde üret) ve hepiniz salih ameller yapın. Gerçekten Ben, sizin yaptıklarınızı görenim” (diye vahyettik)”, buyurmakla bu gerçeği ifade ve ispat etmektedir.
Ayrıca Enbiya suresi 80. ayetinde:
“Bir de size harbin şiddetinden korunmanız için elbise (zırh) yapma sanatını (ve tekniğini) öğrettik (ki) bunlara karşılık siz şükredenlerden misiniz? (Deneyip görelim)”, buyrularak harp sanatı ve silahlarının yapımına ve ağır sanayiye teşvik ve işaret edilmektedir.
Yine tarihe ve Kur’an-ı Kerim’e bakıp anlıyoruz ki; Hz. Yusuf (as) zamanında insanların en çok merak ve dikkat ettikleri konuların başında rüya tabiri gelmektedir. En çok hürmet ve rağbet ettikleri kimseler de rüya tabircileri oluyordu. Kur’an’da Yusuf suresinde sık sık görülen rüyalardan ve bu rüyaların tabirlerinden bahsedilmesi, anlattığımız konuya açık bir örnektir. İşte böyle bir ortamda Cenab-ı Hakk’ın Hz. Yusuf’u “Görülen rüyaları en doğru ve doyurucu olarak yorumlamak” şeklinde bir mucize ile desteklemesi ve göndermesi Adetullah’ın icabı ve duyulan ihtiyacın bir sonucuydu. Önce Hz. Yusuf’un kendi gördüğü rüyayı babası Hz. Yakub’un tabiri ve doğru çıkması, sonra zindan arkadaşlarının rüyalarını Hz. Yusuf’un isabetli tabiri, derken kralın 7 semiz ineği, 7 cılız ineğin yemesi, yine 7 yeşil başağı, diğer 7 kuru başağın yutması şeklindeki rüyasını tabir için, bilge kişileri toplayıp;
“…Ey önde gelen (kâhin-bilginler), eğer rüya tabir ediyorsanız benim bu rüyamı çözüverin” demişti.[1] “Onlar da, “Bu gördükleriniz karmakarışık rüyalardır. Biz böyle karışık rüyaların tev’il ve tabirini bilemeyiz” diyerek (acizliklerini itiraf etmişlerdi).”[2] İşte tam bu sırada Hz. Yusuf’un: “Bu Rabbimin bana ilettiği ve öğrettiği ilimlerdendir”, diye ifade ettiği bir mucizeyle kralın rüyasına isabetli bir yorum getirmesi ve Mısır’a Hazine Bakanı olmaya zemin hazırlaması, mevcut şartların tabii neticesiydi ve böyle olması gerekiyordu.
Yine bunun gibi, Hz. İsa (as)’ın, abraşlık gibi tedavisi çok zor ve sıkıntı verici bir deri hastalığını iyileştirmek, kör gözleri açmak ve ölüyü diriltmek gibi, tıbbın, değil o gün, bugün bile erişemediği mucizelerle gönderilmesi, yine halkın dikkatini ve rağbetini çekmek ve asıl tevhid davasını izah ve ispat etmek içindi. Maide suresinin 110. ayetini birlikte okuyalım:
“…İznimle çamurdan kuş biçiminde (bir şeyi) oluşturuyordun da (yine) iznimle ona üfürdüğünde bir kuş olup (uçuverdi). Doğuştan kör olanı ve (deri hastalığı olan) alacalıyı iznimle iyileştirdin, (yine) Benim iznimle ölüleri (tekrar hayata) çıkarıverdin…” Zaten halkın da Hz. İsa’dan istediği mucize ve marifetler genellikle bu cins şeylerdi.
Hz. Musa (as) döneminde en çok ilgi duyulan ve rağbet edilen meslek ve marifet ise sihirbazlıktı. Firavun, Hz. Musa’yı halkın huzurunda, bütün ülkeden topladığı seçme sihirbazlarla yarışmaya çağırdığı zaman, Hz. Musa; “Ben bir peygamberim. Hokkabazlıkla işim yok,” demiyordu. Sihirbazlık sahnesinde davasını tebliğ ve Hakk’ı temsil için bulduğu bu fırsatı değerlendirmeye koşuyordu. Cenab-ı Hakk da, Sünnetullah gereği orada, o anda lüzumlu ve geçerli olan sihirbazlık cinsinden bir mucizeyle peygamberini destekliyor ve ona Asa’yı gönderiyordu. Çünkü, halkın rağbeti ve dikkati sihirbazlığa idi ve o konudaki başarılar alkışlanıyordu ve herkes o konuda yarışıyor, o konuları konuşuyordu. Taha suresinde Cenab-ı Hakk buyuruyor: “(Artık herkes meydana toplanınca, sihirbazlar Hz.) Musa’ya, “Sen mi (önce marifetini ortaya) atacaksın, yoksa biz mi atalım?” diye (sormuşlardı).”[3]
“(Hz.) Musa da “siz atın” da (marifetinizi görelim) buyurmuşlardı. (Bunun üzerine sihirbazlar öyle acayip hünerler ortaya dökmüşler ve halkın gözlerini büyülemişlerdi ki, onları dehşet ve korku kaplamıştı. Böylece büyük bir sihirbazlık gösterisi yapmışlardı.) Sihir olarak yere attıkları ipleri ve değnekleri gerçekten koşuyormuş gibi göstermeyi (başarmışlardı).”[4]
Tam bunun üzerine Cenab-ı Hakk Hz. Musa’ya; “Şimdi sağ elindekini yere bırak, onların yaptıklarını (tek tek) yutacaktır; çünkü onların yaptıkları yalnızca bir büyücü hilekârlığıdır. Sihirbazlar hangi hünerle ortaya çıkarsa çıksın, nereye varırsa varsın, iflah olmayacak (ve başarıya ulaşamayacaktır).”[5]
“(Artık gerçek anlaşılmış böylece onların bütün yaptığı numara ve hileler boşa çıkmıştı. İşte orada hem sihirbazlar -dolayısıyla Firavun- yenilgiye uğramışlardı ve küçülüp, mağlup şekilde çekilmek zorunda kalmışlardı.) Bunun üzerine (gerçeği öğrenen) sihirbazlar hep birden secdeye kapanmışlar; “Biz Harun’un ve Musa’nın Rabbine iman ettik” diyerek (herkesi şaşkınlığa uğratmışlardı).”[6]
“De ki: “(Artık) Hakk geldi, batıl zail oldu. Hiç şüphesiz batıl yok olucudur. (Çünkü Hakk gelince batıl batacak, güneş doğunca karanlık kaybolacaktır).”[7]
İşte Hz. Musa sihirbazlık sahasında, Firavun’un oyunlarını bozduğu gibi; Bizler de, Allah’ın izniyle, siyaset arenasında oynanan hile ve hıyanetleri boşa çıkaracağız. Bugünkü siyaset cambazlarının Hakk’ın karşısında secdeye kapanacakları dönem de yakındır. Medya sihirbazlarının, halkın gözünü büyüleyen ve gönlünü kirleten TV yayınlarının sihirlerinin de bozulacağı günler yaklaşmaktadır. Elbette her Firavun’un bir Musa’sı, her Musa’nın da bir asası mutlaka bulunacak ve mazlumların ahı, zalimlerin saltanatını yıkacaktır.
Şimdi gelelim bizim peygamberimiz, Hz. Muhammed (sav) dönemine: Efendimizin göreve başladığı zaman ve mekânda, Araplar arasında şiir ve edebiyata rağbet oldukça yüksek ve yaygındı. Şair ve hatiplere, “Yarı Tanrı” nazarıyla bakarlardı. Güzel konuşmak, akıcı ve etkili şiir okumak bir tutku halini almıştı. İşte Peygamber Efendimize, her peygambere verilen mucizeler yanında, en önemli ve en büyük mucize olarak verilen Kur’an-ı Kerim’in, erişilmez belâgat ve fesahatı (akıcılık ve tatlılığı) karşısında müşrikler, Arapların yarışmaları ‘sonucu yaldızlı harflerle yazıp Kâbe’ye astıkları meşhur şiirlerini, “Kur’an geldikten sonra, bunların asılı durması yakışıksızdır. Güneş doğduktan sonra mumları halâ yanık tutmak manasızdır” diyerek kendi elleriyle indiriyor ve yırtıyorlardı. Hatta, “Artık Ey Resulüm, emrolunduğun şeyi kafirleri çatlatırcasına açıkla, cahillerden yüz çevir!” ayetini duyan meşhur bir şair hemen secdeye kapanıyor. “Ne oldu, yoksa iman mı ettin?” diye soranlara da, “Hayır, bu sözün belâgatına secde etmekten kendimi tutamadım” itirafında bulunacaktı.
Evet, mademki o çağın insanı şiir ve hitabete özellikle rağbet ediyor ve o konuda yarışıyordu. O konuda ilgisi ve bilgisi vardı; o halde o cinsten bir mucizeyle dikkatlerinin çekilmesi gerekiyordu. Efendimiz (sav)’le artık nübüvvet kapısı kapanmıştır. Yeni bir Peygamber gelmeyecektir. Ancak İslam, sadece belli bir asrın değil, kıyamete kadar değişen ve gelişen bütün çağların ve topyekün bütün insanlığın maddi ve manevi bütün ihtiyaçlarına cevap verip doyuracak bir hayat programı olarak, zaman zaman tecdid, yani yeniden doğuş ve diriliş hareketlerine sahne olacaktır.
İşte devr-i saadetten kısa bir zaman sonra, hatta daha bir kısım sahabe hayatta iken, “Kur’an’ı ve Sünneti herkes kendi keyfine göre yorumlama, aynı ayet ve hadislerden değişik hükümler çıkarma”, rahatsızlığı ortaya çıkmıştı. Siyasi tarafgirlik ve mezhep taassubuna, İslam’ı yozlaştırmak isteyen zındıka hareketleri de karışınca, durum daha da kötüleşip karmaşık bir hal almıştı. Müslümanlar bir şaşkınlık ve perişanlık içinde kıvranmaktaydı. Evet, kim haklıydı? Kimlerin sözlerine uyulacak; kimlerin tarafında olunacaktı? Halkın kalbi ve kafası bu sorular ve kuşkularla meşgul bulunmaktaydı. İşte böyle bir zamanda İmam-ı Azamlar, İmam-ı Malikler, İmam-ı Şafiiler gibi büyük müçtehid imamların çıkmaları, Kur’an ve Sünnetteki en uygun manayı, en ilmi metotlarla ortaya koymaları, bir kuru heves ve tesadüfün eseri değil, ciddi bir ihtiyacın neticesi olmaktaydı. Ve Sünnetullah böyle bir hizmeti gerekli kılmaktaydı.
Yine, Emeviler elinde giderek saltanata ve zorbalığa dönüşen hükümet yönetimi ve İslami kuralların terk edilmesi, Müslüman toplumu ciddi ciddi düşündürdüğü ve artık herkesin her yerde “Halimiz nedir, gidiş nereyedir, sonumuz ne olacak?” diye üzüldüğü bir dönemde, bir Ömer İbni Abdülaziz Hazretlerinin çıkıp yeniden “İslami adaleti devlet yönetimine hâkim kılma” şeklindeki değişim ve düzelme hareketini yapması, yine o günkü ihtiyacın ve Sünnetullah’ın icabıydı.
Daha sonra, tarikat ve tasavvuf hareketinin hızla yayıldığı, ahlaki disiplin ve düzenin bu sayede sağlandığı, ama giderek bu sefer tarikatlar içinde bid’at ve sapıklıkların baş gösterip, hızlı ve tehlikeli bir yozlaşmanın ortaya çıktığı bir ortamda, İmam-ı Rabbani hazretlerinin zuhur edip tarikat mesleğinin ıslahını esas alan tecdit hareketini yapması, elbette Adetullah’ın bir gereği sayılmalıydı. Çünkü o gün insanların büyük çoğunluğunun dikkati ve rağbeti tasavvuf ve tarikatlar üzerinde yoğunlaşmıştı. Zaten bozulma ve yozlaşma da, o noktada başlamıştı. Öyle ise ıslah ve irşad hareketi de o cinsten olmalıydı.
Daha sonraları, eski Yunan felsefelerinin, Bizans ve Roma’nın safsata dolu eserlerinin tercümeleri sonucu, İslam aleminde, güya ilim ve hikmet perdesi altında, itikadi sapıklıkların yayılmaya başlaması üzerine, bu sefer bir İmam-ı Gazali Hz.lerinin çıkıp Kur’ani ve İslami ilimleri yeniden ihya ve felsefeyi fikren ve ilmen imha yoluyla tecdit hareketini ve hizmetini yürütmesi doğal ve sosyal bir ihtiyacın neticesi olarak algılanmalıydı.
Nihayet, ehli tarikat ve ehli şeriatın birbirine cephe açtıkları ve birbirini küfür ve sapıklıkla suçladıkları, medrese ile tekkenin birbirlerinden uzaklaştıkları bir sırada, Mevlana Halidi Bağdadi Hz.lerinin ortaya atılıp “Tarikat, şeriati yaşamaktır. Maksadı ve manası aynıdır. Tarikat, şeriatın şahsi hayatımıza en güzel tatbikatıdır” diyerek bu lüzumsuz düşmanlık ve dedikoduyu kaldırarak, tefrika ve tecavüzleri önlemek üzere yaptığı tecdit hareketi, yine mevcut şartların ve tabii ihtiyaçların zaruri neticesi olarak yaşanmıştı. Ona “Zülcenaheyn” yani “Çift kanatlı” denmesi de; hem Kadiri, hem Nakşi tarikatına bağlı olmasından değil, medreseyle tekkeyi, ilim ile ameli, şeriatla tarikatı meczedip birleştirmesinden dolayı idi.
Ve derken, Siyonist odakların ve Mason localarının siyasi entrikaları sonucu yıkılan, I. Dünya Harbi sonunda fiilen parçalanan Osmanlı’dan arta kalan ve Kurtuluş Savaşı sonunda Cumhuriyet olarak ortaya çıkan Türkiye’mizde, fen ve felsefe kılıfıyla yaygınlaştırılan, ilim ve ilericiliğin bir gereği gibi sunulan ve sanılan bir “inkârcılık ve din dışılık” akımı karşısında, üstad Bediüzzaman Hz.lerinin çıkıp, şüphe ve vesveselerle bulanmış kafaları ve bunalmış gönülleri, bizzat Kur’an’dan çıkardığı, hikmetli ve ibretli iman dersleriyle huzura ve itminana kavuşturmak üzere yaptığı Risale-i Nur hizmeti ve eserleri, yine ciddi bir ihtiyacın ve iştiyakın neticesi yazılmıştı. Çünkü Sünnetullah böyle istiyordu; önce imansızlık cereyanının önlenmesi, sağlam bir imanın kalplere yerleştirilmesi gerekiyordu.
Bu kadar uzun bir izahtan sonra, şimdi asıl günümüzde nasıl bir yöntem ve sistemle ortaya çıkılmalıydı?
Mademki Allah’ın sünnetinde ve ezeli takdirinde bir değişiklik olmayacaktı. Mademki Allah’ın iradesine ve rabbani prensiplere uygun olmayan hiçbir hizmet ve hareket başarıya ulaşmayacaktı. Mademki devr-i Adem’den beri süregelen Hak-Batıl mücadelesinde, bütün peygamberler kendi zaman ve mekânlarına halkın en çok ilgi ve ihtiyaç duyduğu konular cinsinden mucizelerle ortaya çıkmıştı. Çünkü, “Hakk’a çağıran ve halkı uyaran bir Resul göndermedikçe hiçbir kavme azap etmemek” Allah’ın hükmü ve rahmetinin gereği durumundaydı. Mademki davetin ve tebliğin en önemli şartı da, o hizmete uygun bir ortam ve fırsat hazırlamaktı. Elbette halkın merak ettiği, kıymet verdiği ve dikkatle takip ettiği konularla, onlara yaklaşmak ve her seviyeden, herkesin ilgi gösterdiği bir sahadan halkın karşısına çıkmak, davamızda başarılı olmak için mutlaka uymamız gereken Allah’ın değişmeyen sünneti ve âdeti olmaktaydı.
İşte bu nedenle mademki, günümüzde köylü-şehirli, alim-cahil, zengin-fakir, genç-ihtiyar, herkesin doğrudan ve dolaylı, mutlaka bulaştığı ve hiç kimsenin ilgisiz kalmadığı şey, siyaset ve particilikti. Mademki, Siyonizm’in güdümündeki zulüm ve sömürünün bütün dehşetiyle hüküm sürdüğü günümüzde, inancını ve amacını icraata çevirebilmenin en geçerli yolu yine siyaset ve particilikti. Öyleyse, haksızlık ve ahlaksızlık saltanatını yıkacak olan hizmetin siyaset sahasında ortaya çıkması bekleniyordu, böyle gerekiyordu ve öyle oldu. Evet evet; her şey kaybedildiği yerde aranmalıydı. Nasrettin hocamızın ibretli fıkrasını hatırlayalım:
Hoca karanlık ve karışık samanlıkta kaybettiği anahtarını, evin önünde ve ay ışığında aramaktadır. Ne aradığını öğrenen konu komşu da hocaya katılır. Hep birlikte uzun süre anahtarı ararlar, ama bir türlü bulamazlar… İçlerinden birisi “Hocam anahtarını burada düşürdüğüne emin misin, başka yerde düşürmüş olmayasın?” diye sorunca, Hoca “Hayır anahtarı samanlıkta düşürdüm, ama o karanlıkta deve bile bulunmaz diye aydınlıkta arıyorum” der ama, bir ömür aransa anahtarı bulmak mümkün olmayacaktı.
Evet, bu millet, savaş meydanlarında kazandığını maalesef, siyaset sahasında kaybetmiştir. Siyasette kaybettiğini yine ancak, siyasette arayıp bulmak mecburiyetindedir. Bu uğursuz kuyuya hangi merdivenle indirildi ise, yine aynı merdivenle çıkılmak gerekmektedir. Siyasette kaybettiklerimizi başka yerde aramak bizi boşuna oyalayacak bir gayrettir. Elbette başka hizmetlerin de ayrı bir önemi ve kıymeti vardır; ama kaybedilen ve gasp edilen haklarımız başka yerdedir. Siyasette kaybedilen şey sokak kavgalarında ve macera meydanlarında aranmakla da asla ele geçmeyecektir. İşte bu nedenle Siyonist güçler ve Masonik çevreler, Müslümanları siyasetten ve dolayısıyla yönetimden uzak tutmak için, bütün gayretlerini sarf etmekte ve “Müslüman siyasetle uğraşmaz” demektedir.
Oysa bu ülkede milli ve yerli düşünce, bir siyasi parti olarak ortaya çıkmasaydı, Anadolu insanın hamallıktan kurtulması mümkün değildi. Sağcılar inecek, solcular binecekti. Masonlar binecek, Komünistler sürecekti. Müslüman camide -güya- Allah’ın karşısında eğilip bükülecek, ardından gidip masonların karşısında eğilip bükülecek, sonra patronların karşısında eğilip bükülecek ve bu perişanlık ve şaşkınlık içinde ömürleri tükenip gidecekti.
Artık bugün sürdürdüğümüz siyasi cihadımızda, metot olarak en uygun ve en geçerli olan yolu takip ettiğimizi anlamış olmalıyız. Mevcut kurum ve kanunlar çerçevesinde geçerli sayılan vasıtalarla bir hedefe varmak mümkün oluyorsa, bu aracı bu fırsatı değerlendirmek üzerimize şarttır. Gerçek demokrasiye ve örnek bir laikliğe de ancak böyle ulaşılacaktır.
Dikkat ediniz, şimdi kendi kuracağımız bir matbaada en lüks kâğıtlara özel paralar bastığınızı düşünün, üzerine de Kâbe resmini ve Kelime-i Tevhid’i yazmış olalım. Bu parayla, Allah aşkına, Türkiye’de herhangi bir şey almamız mümkün olur mu? Hayır, çünkü geçersiz ve yapmacıktır. Üzerinde kadın resmi, köprü resmi bulunan bugünkü paraları ise hep koynumuzda taşıyoruz. Çünkü onlar geçerlidir, ihtiyacımızı onlarla karşılıyoruz. Zulmün sistemleştiği ve Siyonizm’in siyasi, iktisadi ve kültürel yönden dünyayı ele geçirdiği böyle bir dönemde, elbette ve sadece siyasi teşkilatlanma da yeterli olmayacaktı.
Hükümet ve devlet imkânlarını halkın hizmetinde kullanabilmek için, nasıl partiye ihtiyaç vardı, öyle de işçi haklarını savunmak için de sendika kurulmalıydı. Bu da yetmiyordu, toplumu yönlendirmede ve kamuoyu oluşturmada çok etkili olan basın sahasına da el atılmalı, Hakk’ın gözü, kulağı, dili olacak bir gazete çıkarılmalıydı. Yurt dışında, özellikle Almanya’da ve Avrupa’daki işçi ve öğrencilerimize sahip çıkılmalıydı. Ayrıca çeşitli vakıflar kurulmalı, dernekler açılmalı, giderek İslam Birleşmiş Milletleri, İslam Ortak Pazarı, İslam Ortak Dinarı, İslam Ortak Savunma Paktı gibi evrensel dayanışma unsurları hazırlanmalıydı.
Bu ne muazzam bir beyin, bu ne tükenmez bir enerjidir ki, bu hizmetlerin her birisi ayrı ayrı ilim, ihtisas, kabiliyet isteyen şeyler olduğu halde, bu hizmetlerin bir tanesinin altında bile yüzlerce insan ezildiği halde, tek başına hepsinin üstesinden gelebilmek, ancak Cenab-ı Hakk’ın özel lütfuna mazhariyetle elde edilecek bir başarıydı.
Bir de “Efendim, batılın kanun ve kurumlarıyla Hakk’a hizmet edilmez. Bunların emrinde ve himayesinde görev yürütülemez” gibi tutarsız ve dayanaksız iddialarda bulunanlara Kur’an’dan bir ayetle cevap verelim: Yusuf suresi 54. ayetinde: “Kral; “getirin onu bana”, diyerek (Hz. Yusuf’u yanına istemişti). “O’nu kendime özel (dost ve danışman) yapayım” demişti. Kendisiyle konuşup (ondaki olgunluğu görünce Yusuf’a) “Sen artık bugün yanımızda mevki sahibi, güvenilir (bir kimse)sin ve artık emniyettesin” (diye teminat vermişti).”
Açıkça görülüyor ve anlaşılıyor ki, Firavunlardan biri olan Mısır Meliki, yine kendi saltanatını ve hükümranlığını sürdürüyor olmalı ki, Hz. Yusuf’u koruması altına aldığını söylüyor. Çünkü ancak etkili ve yetkili yüksek bir makamda olan, zayıf ve güçsüz birini himayesine alabilir. Şimdi bizim kalkıp devletin valisine veya emniyet müdürüne giderek, “Efendi rahat uyu, endişe etme benim emniyetim ve himayem altındasın” dememiz gülünç olmaz mı? Zaten Hz. Yusuf (as) da bu güven veren sözler karşısında:
“(Bunun üzerine Hz. Yusuf) “Öyleyse beni memleketin hazinelerine (bir nevi Maliye ve Sanayi Bakanlığı görevine) memur etsene, çünkü ben gerçekten (hazineyi ve serveti) iyi korurum, (ticaret ve ziraatı çok) iyi bilirim” dedi.”[8]
Bu ayetten Hz. Yusuf’un Melikin hükümetinde bir bakanlık seviyesinde görev talep edip aldığı kesin olarak anlaşılmaktadır. Aksini iddia etmek, eğer cahillikten gelmiyorsa, kuru bir inattır. Zaten Kur’an’ı bir sayfa daha çevirdiğimizde, Hz. Yusuf’un Hakk’a ve halka hizmet imkânı bulabilmek ve dinini yerleştirmek için Kralın mevcut kanun ve kurallarına uyarak hizmetini yürüttüğü anlaşılmaktadır. Uzun yıllar geçtikten sonra, buğday almak üzere Mısır’a gelen kardeşleri arasında bulunan öz kardeşi Bünyamin’i yanında alıkoymak için, Hz. Yusuf’un bizzat yetkisi bulunmadığından, Allah’ın vahyettiği ve öğrettiği hile ile O’nun yüküne devlete ait bir kabı bırakarak, güya çalınmış gibi önce kardeşlerinin yükünü, sonra da Bünyamin’in yükünü arayıp, kaybolan kabı ortaya çıkarmaktadır. Ve bu hırsızlık suçunun kardeşlerinin ülkesindeki cezası ne ise, -ki kendisi babasının şeriatını bildiği için- öyle muamele edeceğini önceden onlara hatırlatmaktadır.
“…İşte biz, Yusuf’a bu şekilde bir “Keyd” (hile-tedbir, plan) öğretmiştik. Aksi halde Melikin dinine (Kralın Kanunlarına) göre kardeşini tutamayacaktı (tutsa da ağır cezadan kurtaramayacaktı)…”[9] buyrularak, Hz. Yusuf’un uzun müddet kralın hükmü ve himayesi altında kaldığı da kesinlik kazanmaktadır. Bu konuda müfessir Mehmet Vehbi Efendinin “Hulesatü’l Beyan fi Tefsiri’l Kur’an” adlı kıymetli eserinin, 7. cildinin 2450 / 2451. sayfalarında geniş ve güvenilir bilgiler aktarılmaktadır.
[1] Yusuf: 43
[2] Yusuf: 44
[3] Taha: 65
[4] Taha: 66
[5] Taha: 69
[6] Taha: 70
[7] İsra: 81
[8] Yusuf: 55
[9] Yusuf: 76

Asrın Lideri Erbakan
Tarih boyunca Hak davalarının karşısında , küfür hareketlerini gözden geçirecek olursak , o dönemin şartları içerisindeki yapılanma ve organizeleri ,genelde bir bölge ve kabile içerisinde yaşanmış bulunmakta. Çağımızda bu yapılanma ve organizenin bütün dünya çapında düşünüldüğünde nasıl bir güçle mücadele edildiğini ve bu küfrün karşısındaki hak dava Liderinin nasıl bir organizeyle mücadele etmekte olduğu ortaya çıkmakta .Aziz Erbakan Hocamız : Çıktığı günden itibaren ,bütün hak dava önderlerinin başından geçen (yok sayma gizlem,alay etme ,işkence ,iftira ,uzlaşma ,imha ,hiçret ,hazırlık ve sonunda fetih olacak olan ) dönemleri başarıyla atlatmış ve bütün dünyada siyonizmin planlarını boşa çıkartacak karşı tedbir ve organizeleri gerçekleştirmiştir . Muhterem Erbakan Hocamız : Ya bütün dünyada sistemi ele geçireceksin ,yoksa bir köyde bile sana Adil Düzeni uygulatmazlar .Bunu gören ve siyonizmi en iyi tanıyan ve bütün planlarını boşa çıkardığı içindirki , Onu öldürmek yetmez ,üzerine beton dökmeliyiz demişlerdir .Muhterem Erbakan hocamız : Dünya çapında çağın sorunlarını bilip ,insanlığın ihtiyaçlarını karşılayacak ,ilmi Adil Düzen projelerini hazırlayarak yeni bir Adil Düzen medeniyetinin temellerini atmıştır .Tarih boyunca hiç bir liderin karşısında küfür bu kadar güçlü değildi .Ve hiç bir lider: Makam sahibi yaptıkları ve yakın çevresinden böylesi bir ihanete uğramış değildir .Ve bütün dünyada şer cephesi ittifakla karşısına çıkmıştır .Bu mücadelesini tek başına yapmış ve başarmıştır . Gelecekte öyle bilinmez ve hayret verici çalışma ve hazırlıklarıda görüldüğünde şaşkınlıkla ve hayranlıkla izlenecektir .Erbakan Türk Tarihinde çok büyük ve önemli etkili şeyler yapmıştır . a ) Türklerin örgütlenmesine öncülük etmiştir . b )Türkiye de sanayii halka taşımıştır . c ) kurduğu siyssi partileri okul yapmıştır . d )Türkiye nin İslamlaşmasını sağlamıştır . DÜNYA Çapında da özetle yaptıkları : a )Avrupanın tekel sanayisini dünyanın halk sanayisine taşımıştır . b )Sağ ,sol çatışmasına (çalışmasına ) son vermiş ,bunları din ile barıştırmıştır . c ) Din ile müsbet ilim çatışmasına son vermiştir . d ) Hakkı üstün tutan Peygamberin Adil Düzen ini dünyaya duyurmuştur.Ve Liderde aranan (ilim ,ehliyet ,siyasi kabiliyet ve cismani selamet ) özelliklerini eksiksiz üzerinde bulunduran asrımızın Lideridir . Ancak Erbakan Hocamızıı bütün yönleriyle anlayan ve sadıklara tanıtıp olgunlaşmalarını sağlayan ,hayatı boyunca aynı şer güçler tarafından saldırıya uğrayan ve engellenmeye çalışılan Üstadımız Ahmet Akgül Hocamız dır. İşte Erbakan Hocamız bunların üstesinden gelmiş ve kendinden sonra sistemini ve davasını yürütecek beklenen değişim ve dönüşümle birlikte yürülüğe konulacak olan Adil Düzen ve Milli Görüş Medeniyetinin bütün yer yüzünde insanlığı huzura kavuşturacak muhteşem bir dönemin başlayacağı mutlu günlerde buluşmak dileğiyle .
Sayın Konevi
[i][b]Yazının sonuna geldiğimde bende sanki bir şeyler daha yazılacakmış da sonraya saklanmış gibi bir his oluştu.[/b][/i]
Sayın Konevi
Yazıyı okuduğumda benzer şekilde düşündüm, Sayın Yazar, sanki kafalarda soru işareti bırakmak ve okuyucuyu beyin fırtınasına zorlamak amacıyla; [i]”Kur’an ve Sünnet ışığında; Tarihi akış içinde ve bundan sonraki süreçte neler olabilir, insanlık hangi aşamaya- döneme gelmiştir… Sünnetullah nasıl tecelli edecektir?”…[/i]
Bunun tefekkürünü okuyucuya bırakmıştır…
Çok temiz ve sürükleyici bir yazı
Makalenizi okumaya başladığımda, kaleminizin akıcı, yalın ve doyurucu olması beni yazdıklarınızı merakla sonuna kadar okumama vesile kıldı. Yazının sonuna geldiğimdebende sanki birşeyler daha yazılıcakmış da sonraya saklanmış gibi bir his oluştu. Benim için imanı, itikadı ve insani birçok şeyi düşünmemi sağladı. Elinize, fikrinize, kaleminize kuvvet.
AMAÇSIZLARIN ARAÇLARA İTİRAZI
Amaçları olmayanlar, bir hedefe ulaşma ideali bulunmayanlar bunu gizlemek için menzile götürecek araç ve yönteme itiraz ederler! Efendin hedefe bu araç ve yöntemle gidilmez miş gibi bahaneler öne sürerek kaytarma yolunu seçerler. Gerekli, hikmetli ve isabetli alternatif de ortaya koymazlar.
Erbakan Hocamızın hizmet metodu ve stratejisine yani SİYASİ mücadelesine itirazların arkasında gerçekte; stratejik hedeflere, İslami ve insani modellere ulaşmak gibi bir amaçlarının bulunmaması yatmaktadır, yani AMAÇSIZLIK!
Halkın merak ettiği, kıymet verdiği ve dikkatle takip ettiği konularla, onlara yaklaşmak ve her seviyeden, herkesin ilgi gösterdiği bir sahadan halkın karşısına çıkmak, davamızda başarılı olmak için mutlaka uymamız gereken Allah’ın değişmeyen sünneti ve âdetine itirazlar başka nasıl izah edilebilir?
Cihad Etmede Nebevi Yöntem
Makale Hakka dayalı medeniyetlerin ve Ahir zaman İslam medeniyetinin süreçlerini, iniş ve çıkış sebeplerini, kırılma noktalarını ve doğru yöntemlerle ivme kazandığı dönemleri çok ilmi ve tarihi olarak Kuran ve Sünnet penceresinden değerlendirilmesi açısından kaynak bir yazı niteliğinde. Allah razı olsun.
İki temel tespit ; 1-Herhangi bir hizmet ve hareketin başarıya ulaşması için, onun Sünnetullah’a uygun olması şarttır, 2-Herşey kaybedildiği yerde aranmalıdır.
Müslümanların, bulunduğu çağdaki zulüm ve sömürü sistemine karşı uygulayacağı tebliğ ve cihat metodunun tespit edilmesinideki iki mihenk taşı.
Günümüzde ahir zamanın bir özelliği olan tüm dönemlerin medeniyetleri yok eden toplumsal hastalıklarının ve hataların tamamı bulunmakta, bununla birlikte zalim ve despotik düzen sahiplerine karşı kullanılan tüm yöntemlerin de kullanılması ihtiyacı hasıl olmakta. Dolayısıyla tüm bu hataların ve toplumsal hastalıkların ekarte edilmesinin ötesinde, tağuti yani zalim düzenlerin sahiplerini yenecek, sistemlerini yıkacak bir yönteme, tedbirlere ve projelere gerek vardır. İşte makalenin son paragraflarında isim verilmeden eserleriyle işaret edilen bu muhteşem projelerin ve icraatların sahibi ve yeni dönem medeniyetinin mimarı aziz Erbakan Hocamızdır.
Malesef tarih yaşanırken farkedilmediğin den bu farkındalığa sahip üstün feraset sahiplerine selam olsun…
Selam Olsun
Sondan başlamak gerekirse Siyasetle yenildik; Erbakanla dirildik.
Ağır sanayi ve Teknolojide yenildik; Erbakan Hocamızın
Ağır Sanayi Hamlesi ve Yüksek teknoloji harikalarıy destanlar yazıyoruz…
Din yozlaştırıldı, Adil ilmi ve Ahlaki Düzenle dirilmek mecburiyetindeyiz.
İşte bu noktada aslından koparılan İlahi hakikatler Muhterem Ahmet Akgül Hocamızın 50 yıllık Gayretleri Kaleminin nurani mürekkebiyle Siyasetin Yozlaşması , Kur anın keyfi Yorumu, Akli selim, müsbet ilim, tarihi birikim, vicdani tatmin, Kuran ve sünnetin süzgecinde İlmi delillerle düzenli prensipler haline getirildi.
Dindarla-dinci
Laikci ve laiklik kavramları
Kemalizm-Atatürkçülük
Hatta Erbakan, Milli Görüş Kavramları yerli yerine oturtuldu.
Zaten Erbakan Hocamızın Hayattayken her Türlü teveccühüyle onayladığı ADİL DÜZEN kitabı..
80 nin üzerinde Yakın tarihin en güncel Siyasi bilgi, belge ve yorumları, bunalımdaki asrın idrakine sunulmuştur.
Yüce Mimmar,Aziz Erbakan Hocmızın ADİL DÜZEN projeleri ve onun öngörüsü olan Milli Çözüm Stratejileri Büyük Usta Muhterem Ahmet Akgül Hocamızın ellerinde Sadıklarıyla Zafere doğru ilerlemektedir.
Selam olsun…
Küresel Islah Hamlesi
Makalede, yüksek bir bilgelikle,ikna edici pek cok örnek ve hikmetli misallerle de anlatılıp ispat edildiği gibi;Harhangi bir hareketin hedefe ulaşabilmesi:SÜNNETULLAH denilen TABİİ VE SOSYAL YASALAR’a uygunlukla doğru orantılıdır.Elçiler sorumlu bulundukları mücadeleyi yürütürken,”Arazinin Şartları”,toplumlarının ilgi,ihtiyaç ve meşguliyetlerine göre uygun araçlar,yöntemler ve stratejiler geliştirip uygulamışlardır.Ayrıca bozulma ve yozlaşmalar hangi alanlarda yoğunlaşmış sa, o sahalarda ıslah ve irşat yöntemleri geliştirmişlerdir!
Asrımızın büyük bilgesi,müslim-gayrimüslim tüm insanlığın saadetini kendine dava kılmış Aziz Erbakan Hocamız da, Elçiler’in metodolojisi üzre bir mücadele sergileyerek en doğal,tabi,gerekli kurum,yöntem ve araçları kullanmışlardır.SİYASİ ALAN MERKEZLI ve AGIRLIKLI fakat ,insan yaşamını ilgilendiren neredeyse tüm sahalarda etkin-yetkin kurum ve organizeler oluşturmuşlardır!..
Siyonizm bilinçli ve organizeli tahribat ve yıkım çabalarının bir sonucu olarak;tarihte eşine rastlanmamış ölçüde,bütün alan ve sahalarda meydana gelen IFSAD engellenip sonlandırılacaktır!..Ve yine ,hayatın tüm alanlarına ve evrensel düzeyde hitap edecek şekilde,planlanıp yürütülen devasa ISLAH ÇALIŞMALARI’yla inşallah insanlık kurtulacaktır!..
Bırakınız bir insan ömrünü,çok kuvvetli ve birikimli pek çok topluluğun bile normal şartlar altında yapabilmesi-kaldırması mümkün olmayan;ancak Allah’ın lutfuyla, Aziz Erbakan Hocamızın çok fazla sahada, büyük planlama ve etkinlikle kurup yönettiği organize ve teşkilatlar, insanı hayrete düşürmektedir!..
Sünnetullah’a en uygun bir biçimde organize edilerek günümüze kadar getirilen bu KUTLU Mücadele;inşallah finale gelmiş bulunmaktadır!..Belki zahiren zayıflamaya hatta yokolmaya yüz tutmuş gibi görünen bu şerefli hareket,yine Allah’ın inayetiyle Aziz liderinin bilge bir talebesi,sadık bir takipçisi eliyle,Milli bir restorayon vemutabakatla , mutlaka ve pek yakında hedefine ulaşacak,ADİL DÜZEN’le insanlık saadete kavuşacaktır!..
Açık Metot; Gizli Strateji
Yazıyı okuyunca, aklıma yıllar önce izlediğim bir Türk filmi geldi. 🙂
Filmde: Çok bilge ve zengin bir Babanın akılsız, hayırsız ve hain evlatları, babalarının korkusundan, serkeşliklerini ve hainliklerini rahatça açığa vuramamaktadırlar. İçinde bulundukları zenginlik ve nimetleri, nefsani arzuları doğrultusunda kullanamamaktadırlar. Aralarında; bir de, Babasına gönülden bağlı, sadık ve hayırlı bir kardeşleri bulunmaktadır. O kardeşlerinden ise hiç mi hiç hazzetmemektedirler. Nihayetinde bir gün Baba hastalanıp ölür ve evlatları debdebeli bir cenaze merasiminin ardından, eve dönerler. Artık bütün servetin sahibi onlardır. Bu büyük mirası; Babalarına sadık olan kardeşleri hariç, aralarında paylaşmak ve tarumar etmek arzusundadırlar. Ama öncesinde bu durumu kutlamalıdırlar. Daha Babalarının toprağı soğumadan, evde parti vereceklerdir. Sadık evladın dışında kimse bu duruma itiraz etmez çünkü zaten herkes bugünleri beklemedeydiler. Hatta bu hayırsız hain evlatlar, öylesine gözü dönmüş tiplerdir ki; Babalarına ömür boyu düşmanlık edenleri “heykeli dikilecek kahramanlar” ilan etmekten dahi sıkılmazlar. (Tamam, itiraf ediyorum. Filmdeki bu son sahne çelebinin eklemesidir.) 🙂
Derkeeeen; tam parti esnasında, kapı çalınır ve ellerinde şarap şişeleriyle ve kahkahalarla kapıyı açan hain evlatlar, karşılarında Babalarını görürler. (İşte bu sahne görülmeye değerdir.) Herkes dehşetten donakalmıştır. Baba aslında ölmemiştir. Sadece hain evlatlarının, ayarlarının ortaya çıkması için; bunlara müsaade etmiştir. Kendisinden sonra, o muazzam servete konmaya layık ve ehil olmadıklarını da kendilerine böylece göstermiş ve hepsini evlatlıktan reddedip, evinden kovmuş ve servetinden de mahrum etmiştir. Evde bir kişi kalmıştır. Muhterem Babasının yaşadığını gören, gözü yaşlı, bağrı yanık, hayırlı ve sadık evlat, Babasına hasretle ve sevinçle sarılmış ve film orada bitmiştir.
Evet; Aziz Erbakan Hocamızın her işi hiç şüphesiz ki; Kur’an ve Sünnet kaynaklı idi. Hizmet metodu da elbette Sünnetullah’a uygun olacaktı. Lakin; O, siyasete atılarak işe koyulduğu zamanın şartları ile, günümüz şartları arasında bir takım değişimler yaşandı ve yaşanması da zaten gerekli idi. Bizler, Milli Görüşçüler olarak; Aziz Hocamızın, çalışma esaslarını ve teşkilatlanma metodunu, Milli Görüş partileri ve MİLKO’lar bünyesinde, Onun rehberliği ve öncülüğünde yaşayarak öğrenme imkânına kavuştuk. İyi de; Erbakan’ın çalışma esaslarını ve metodunu öğrenmek yeterli miydi?…
Peki ya; Onun Siyasi Dehasını ve Stratejisini Milli Görüş camiası (veya “talebeleri” de diyebiliriz) içinde kaç kişi önemseyip öğrenmeye ve anlamaya çalıştı?
Aziz Hocamızın vefatıyla birlikte, bu Milli Görüş camiası içinde, esasen bir mü’min için sadece “araç” olması gereken “parti”yi “amaç” haline getirenler; ve bu “amaç”larını da, daha vefatının ilk günlerinde bile çekinmeden açığa vuran çapsız, basit ve bayağı zevatın da aslı ve ayarı böylece ortaya çıkmış oldu. Ve maalesef; bugünlerde Vakıfçılar ile Saadetliler arasında yaşananları, basından, sosyal medyadan takip ediyor, her iki tarafın da aslını ve ayarını üzülerek ve ibretle izliyoruz.
Şimdi; Erbakan gibi bir dehanın, bunların aslını ve ayarını bilmiyor olmasını ve Kendisinden sonra, bu çapsızların neler yapacaklarını (ve yapamayacaklarını) hesaplayamamış olmasını düşünmek; elbette Onun zekâsına hakarettir.
Dünyalık mal ve makam derdiyle onlar birbirlerini yerken; Onun “Asıl Serveti ve Mirası” olan “Nebevi Siyaseti ve Stratejisi”ni anlayan Bilge Üstadım Ahmet Hocamın; Aziz Hocamızın vefatından sonra yazdığı bir yazıdaki şu müthiş öngörülü cümle beynimde çınlıyor:
“Artık partiyle mücadele dönemi bitmiştir.”
Evet, Türkiye’de 40 yıl öncesinin şartları değişmiştir. Ve artık görüldü ki, bu saatten sonra, particilik sadece bir oyun ve oyalanmadan ibarettir. Ahmet Akgül Hocamızın, ısrarla üzerinde durduğu bir Milli Mutabakat hükümetinin kurulması şarttır. Türk milleti, tıpkı Kurtuluş Savaşındaki gibi akl-ı selim ile düşünmek ve birlik ve beraberlik içinde hareket etmek zorundadır. Çünkü bereketsiz ve beceriksiz siyasilerin elinde, Türkiye, hem içten hem dıştan kuşatılmış, tarihinin en zor günlerinden geçmektedir. 3. Dünya savaşının arefesinde olduğumuz bu tarihi günlerde, Aziz Hocamızın, Aziz Ordumuz TSK için hazırladığı altyapı hazırdır. Erbakan’a ve Onun Kutlu davasına, Türk Ordusuna, vatana, millete hainlik eden herkes yakında bilecek, görecek ve gözleri dehşetten yuvalarından fırlayacaktır!
İşte O müthiş günde, herkes Onun Stratejisini de böylece anlamış olacaktır.
Ve Aziz Erbakan’ın tüm prensipleri ve Adil Düzen projelerini hayata geçirme liyakati, şerefi ve sevabı da, yine “Sünnetullah” gereği, Aziz Ahmet AKGÜL Liderliğinde; sadık Milli Çözüm ekibinin olacaktır… İnşaallah…
Risale-i Nur’un İşaret ve Beşaretleri
Siyonizmin zulüm ve sömürüsünün bütün dehşetiyle hüküm sürdüğü günümüzde, bütün bu zulüm ve sömürü düzenini değiştip Adil bir Düzeni tesis edecek olan “Hak Davanın”, Sünnetullah ve Adetullah gereği siyaset sahasından çıkması gerekiyordu. İşte Prof. Dr. Necmettin ERBAKAN Hocamızın ve Milli Görüş Hareketinin böyle bir dava olduğuna kanaat getirmemiz ve bu yönde çalışmamız hususunda Risale-i Nur’da da bazı işaretler vardır.
Çünkü Üstat Hazretlerinin “Batı (alemi) Fen ve Sanayi silahı ile bizi istibdad-ı manevi (baskı ve esaret) altında eziyor. Onlara karşı maddeten terakki etmek ve sanayileşmek şarttır.” (Hutbe-i Şamiye)
“İ’la’yı kelimetüllah ise, şu zamanda maddeten terakkiye mütevakkıftır. (İlahi kelamın ve adalet nizamının hâkimiyeti ekonomik yönden kalkınmaya bağlıdır)(Münazarat sh. 30)
Diye haber verdiği, ağır sanayi ve ekonomik kalkınma hamlesini başlatan Prof. Dr. Necmettin ERBAKAN’dır.
Risale-i Nur’larda “Nev-i beşeri (insanlık alemini) umumi felaketlere sürükleyen ve Bolşevikliğe (komünistliğe ve anarşistliğe) sevk edip, terakkiyatı ve asayişi (çok yönden gelişmeyi ve genel huzuru ve emniyeti) mahveden (her türlü haksızlık ve ahlaksızlığın) kökünü kesecek iki şeydir: 1-Vücub-u zekât 2-Hurmet-i Riba” (Zekâtın mecbur tutulması ve faizin yasaklanması) diye anlatılan gerçeği:
1- Sermaye ve üretimden alınacak tek cins verginin (zekât) uygulanacağı
2- Ve faizin her türlüsünün kaldırılacağı Adil Ekonomik Düzen programları ile ortaya çıkan, Prof. Dr. Necmettin ERBAKAN’dır. (İşaretül İcaz sh. 48)
Bediüzzaman’ın (RA) “İnşallah ileride, Cemahir-i müttefika-i Amerika gibi, Cemahir-i müttefika-i İslami’ye de meydana gelecektir.” (Hutbe-i Şamiye) (Yani 50’ye yakın ülke bir araya gelip Amerika Birleşik Devletlerini kurduğu gibi, inşallah ileride Müslüman ülkeler birliği de oluşacaktır) diye işaret ettiği “İslam Birleşmiş Milletleri, İslam Ortak Pazarı” gibi vahdet ve kuvvet unsurlarını savunan, İslam’ın ittihad ve ittifak şartlarını amaçlayan ve hazırlayan, Prof. Dr. Necmettin ERBAKAN’dır.
İşte bunun gibi hüccet derecesine ulaşan pek çok işaret gösteriyor ki, Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin: “İleride geniş dairede ve siyaset aleminde gelecek mesudane vaziyetler…” (Kastamonu Lahikası sh. 20) diye müjdelediği ve O mutlu ve mes’ut gelişmelere zemin hazırlamakla görevli olduklarını söylediği hareket, Milli Görüş ve Necmettin ERBAKAN’dır.