ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün1712
mod_vvisit_counterDün3864
mod_vvisit_counterBu Hafta5576
mod_vvisit_counterGeçen hafta27382
mod_vvisit_counterBu Ay82690
mod_vvisit_counterGeçen Ay119131
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar17839537

IP'niz: 3.236.170.171
Bugün: 15 Haz 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12602640

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam
Reklam

DAVUTOĞLU SONRASI VE ERDOĞAN'IN HÜLYASI!

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfMükemmel 

 

Sonunda AKP kongre kararı almıştı!

04.05.2016 tarihli Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile Başbakan Ahmet Davutoğlu arasındaki kritik görüşmenin ardından gündeme gelen olağanüstü AKP kongresinin 22 Mayıs Pazar günü yapılacağı ve artık Ahmet Davutoğlu’nun Kongrede genel başkanlık için aday olmayacağı kulislere yansımış, sonra bunu kendisi de açıklamıştı.

Zaten Erdoğan'ın adamı Nasuhi Güngör 14 gün önce: “AK Parti Davutoğlu ile yoluna devam edemez" çıkışını yapmıştı

TRT'de kısa süre önce görevine son verilen Nasuhi Güngör büyük yankı uyandıran "Artık AK Parti Davutoğlu ile yoluna devam edemez” sözlerinden sonra Star gazetesinden kovulmuş, ardından Güngör'e TRT'ye giriş yasağı uygulanmıştı. Nasuhi Güngör şöyle konuşmuşlardı:

"Siyasi boşluk var, Başkanlık sistemi ile ilgili sahici gündeme geçemediğimiz için, iki başlılık var. Daha da açık konuşacağım, Türkiye'nin paralel yapı ile mücadelesinde gayret etmesi gerekenler bunu yeterince yapmıyor. Siyasiler de bunu gündemlerine yeterince almıyor. Hükümet yeterince gündemine almıyor. AK Parti de almıyor gündemine. Çok daha aktif gündemlerine almak zorundalar. Davutoğlu, dışişleri bakanı olarak çok önemli hizmetler gördü. Türkiye'nin Suriye ile de Rusya ile de devam eden ve niye devam ettiğini halâ anlamadığım gerginlik ile ilgili hala çözüm üretilemiyor. Türkiye bu ikili yapıyı kırmak zorunda. Ve açık söyleyeyim Sayın Ahmet Davutoğlu ile artık bu mesele devam edemeyecek bir hale gelmiştir. AK Parti kendine yeni bir yol aramak durumundadır."

Sayın Başbakan, görevi bırakma gerekçesini kendisini genel başkan ve başbakan yapan parti içi desteğin veya mutabakatın ortadan kalkmasına bağlamıştı. Davutoğlu, MKYK üyelerinin 29 Nisan’daki toplantıda parti teşkilatlarına atama yapma yetkisini 48 imzayla iç tüzükte yer aldığı biçimiyle tekrar MKYK’nın tasarrufuna alma girişimini, kendisine olan desteğin ortadan kalkması olarak yorumlamış ve devre dışı bırakıldığını anlamıştı. Davutoğlu, göreve başladıktan kısa bir süre sonra ülkenin en temel meseleleri konusunda Cumhurbaşkanı Erdoğan ve partinin ileri gelenleriyle görüş ayrılıkları yaşamaya başlamıştı. Kamuoyuna da yansıyan bu sorunların başında, “Dolmabahçe zirvesi” ve “İzleme heyeti” vardı.

Sn. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Hükümetin İmralı’ya göndermeyi düşündüğü “İzleme heyeti” listesini gazetelerden okuduğunu açıklamış, hükümetin en üst düzeyde bir temsille HDP’lilerle Dolmabahçe’de yan yana gelerek fotoğraf vermesini ve Öcalan’ın hazırladığı bir bildirinin burada canlı yayında okunmasını doğru bulmadığını vurgulamıştı. Çünkü PKK ile görüşmeler, kendi döneminde olduğu gibi gizli yapılmalıydı!? Ancak dönemin Hükümet Sözcüsü Bülent Arınç’ın, Erdoğan’ı yalancılıkla suçlayan açıklamalarda bulunması, Başbakan Davutoğlu’nun Cumhurbaşkanına sahip çıkmaması Çankaya ile Beştepe'nin arasını açmıştı. Başbakan Davutoğlu’nun, MİT Müsteşarı’nı milletvekili yapmak istemesi de Erdoğan’ın itirazına takılmıştı. 7 Haziran ve 1 Kasım seçimleri öncesi hükümete yakın bazı isimlerin Cumhurbaşkanı Erdoğan’a “Bir adım geri çekil ve artık Partiye karışma” gibi çağrılar yapması, Erdoğan'ı iyice kızdırmıştı. Davutoğlu’na yakın bazı isimlerin, PKK’nın silahları yeniden konuşturmaya başlamasının sebebinin, “Erdoğan’ın başkanlık hesapları” olduğunu dile getirmesi de bu kızgınlığı artırmıştı.

Davutoğlu’nun “Kamuda Şeffaflık Yasası”nı Meclis’e sevk etmesi ve 17-25 Aralık Yargı darbesi sırasında adı gündeme gelen bakanların Yüce Divan’da “aklanmalarını” istemesi, bardağı taşıran asıl damlaydı. Hükümetin bu hamleleri, yolsuzlukla mücadele kararlılığından daha çok, parti içinde Erdoğan dönemiyle Davutoğlu dönemi arasına kalın bir ayrım çabası olarak yorumlanmıştı.

Fiili Başkanlık hazırlığı!

AKP Ankara Milletvekili Aydın Ünal, "Güçlü cumhurbaşkanı ve güçlü başbakan ile yürümüyor. Bundan sonra gelecek başbakanın profili daha düşük olacak" diyerek Sn. Erdoğan'ın asıl niyetini açığa vurmuşlardı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bir dönem konuşma metinlerini hazırlayan ve Erdoğan ile görüşme yapan Aydın Ünal’a göre: Cumhurbaşkanı Erdoğan-Başbakan Davutoğlu ilişkisinde “Güçlü Cumhurbaşkanı Çalışkan Başbakan” modeli vardı. Davutoğlu’ndan sonra Başbakanlık görevini üstlenecek isimle Cumhurbaşkanı Erdoğan ilişkisinde yeni bir model ortaya konulacaktı. Tek ve yetkin BAŞKAN - emir eri Başbakan.

Mahçupyan'a göre Tarzan(lar) zor durumdaydı!

Karar gazetesi yazarı Etyen Mahçupyan, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve Başbakan Ahmet Davutoğlu arasında anlaşmazlık yaşandığına dair iddialar içeren ve kendi adının da geçtiği "Pelikan dosyası" adlı blog yazısıyla ilgili olarak, "Benim anladığım, Tarzan(lar) zor durumda…" yorumunu yapmıştı. Mahçupyan, "Güven ve istikrar ortamına muhtaç iş dünyasının Kürt meselesinde çözümden yana olması doğaldır. Bunlar çatışma bitsin istiyor ve taleplerini her fırsatta seslendiriyorlar. Ne var ki bu ‘şikâyet’ diliyle bir yere varılamayacaktır. Türkiye’nin ‘yapıcı itirazlara’ ihtiyacı vardır." diyerek PKK ile yeni çözüm sürecinin başlatılması gerektiğini imaya çalışmıştı. Ve tabi eski Erdoğancı yeni Davutoğlu yanlısı Etyen Mahçupyan'ın her ikisini de Tarzan'a benzetmesi ilginç bir yaklaşımdı.

Beyaz Saray'dan yapılan açıklamada "Davutoğlu'nun ABD için iyi bir ortak olduğu" vurgulanması anlamlı bir mesajdı!

Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun görevden ayrılacağını açıklamasının ardından ilk açıklamayı ABD yapmıştı. Beyaz Saray'dan yapılan açıklamada Davutoğlu'nun ABD için iyi bir ortak olduğu vurgulanmıştı. Ayrıca "Davutoğlu'nun gidişinin IŞİD'e karşı ABD-Türkiye işbirliğini etkilemeyeceğinin umulduğu" da hatırlatılmış, Sn. Erdoğan üzerinden TSK'ya dolaylı bir mesaj yollanmıştı.

Hatırlanırsa Sn. Erdoğan erken-tekrar seçim sonuçları için: "Davutoğlu'nu millet seçti ve iktidara getirdi. Bu milli iradeye saygı duymak gerekir" buyurmuşlardı. İyi de şimdi milletin seçtiği Başbakan'ı resmen ayrılmaya zorladığına göre milleti ve milli iradeyi hiçe mi saymıştı?

Artık her şey açıktı; seçimle yani milli iradeyle gelen başbakan dönemi kapanmış, onun yerine atamayla gelen başbakan yani bürokrat başbakan sistemi fiilen başlatılmıştı. Hatta Erdoğan yandaşı bir yazarın TV'deki yorumuna göre "Sn. Davutoğlu'nun en büyük hatası 'başbakan gibi davranmaya' çalışmasıydı. Çünkü O'ndan istenen Türkiye'nin başbakanı değil, Beştepe'nin boş kâhyası olmasıydı. Tarafı ve tarzı malum Güneri Civaoğlu bile; "Değişmeyen iki kural vardır: 1- Patron her zaman haklıdır. 2- Patronun açıkça haksız olduğu durumlarda yine 1. madde uygulanır!?" buyurarak Davutoğlu'na Başbakanlığı bıraktıran Erdoğan'ı haklı bulmuşlardı.

Daha açık konuşalım: Acaba bütün bu yaşananlar Sn. Erdoğan’ın planı mıydı, yoksa çok daha başka odakların aylar öncesinden hazırladığı bir senaryonun uygulanması mıydı? "AKP İçindeki İktidar Kavgası" yazımıza "Çelebi" rumuzuyla yorum gönderen değerli ve ferasetli kardeşim şunları hatırlatmıştı:

ABD Başkanlarından Rooswelt’in meşhur sözüdür… “Siyasette hiçbir şey tesadüf değildir. Bir şey vuku buluyorsa o şeyin önceden planlandığından emin olabilirsiniz… ” "Artık dış güçler nezdinde son kullanma tarihleri geçtiği için köşeye sıkışanların TSK’dan başka gidecek kapısı kalmamıştı. Yoksa TSK’ya yaranmak yarışı; elbette hain işbirlikçilerin; pişman olup; gerçekleri görüp, vicdana ve insafa gelip, hidayete ermelerinden filan sanılmasındı. Öyle olsaydı; herhalde hâlâ el altından biri birilerinin ayağını kaydırarak; Obamalar’dan, lobilerden randevu alma yarışına kalkışmazlardı. Ama ne yazık ki(!) artık yıpranmışlardı ve Türkiye’de siyaset tıkanmıştı… Şimdi Türkiye’de siyasetin yeniden dizayn edilmesi lazımdı ve Siyonistlerin planları da zaten hazırdı. İşte bu günlerde ‘olan-biten’lerin de çok önceden kurgulandığı da aslında sır sayılmazdı. Siyonist medyanın baş gazetesi Hürriyet’in Eski Ankara Temsilcisi yaklaşık iki ay önceden 26 Şubat tarihli “Başkent’ten 5 Kulis” yazısında: “Mayıs’ta Ne Var? Yaz ayları bu yıl da siyaseten sürprizlerle dolu geçeceğe benzemekte.. Büyük bir parti, bir takma isimle bir adamını göndererek, Mayıs’ta dev bir spor salonuna gizlice ön rezervasyon yaptırmış bile... (Düşünün hangisi olabilir?!) CHP yeni kurultay yaptı. Peki geriye sizce kim kalıyor? Size ipucu; Tahmin ettiğiniz (MHP) değil. Daha büyük sürpriz olan… Hiç ummadık isimler koltuğundan olabilir.” diyordu. (www.lojiblog.com/.../ )

Bunların iktidar hırsından dolayı burnunun ucunu göremeyecek durumda olduklarını da Binali Yıldırım’ın: ”Siyaseti aile üzerinden, çocuklar üzerinden yapmaya kalktığınız zaman bunun bedeli herkes için ağır olacaktır.” sözlerinden anlamak mümkündü. Anlaşılan ortaya daha çok pis kokular saçılacaktı. Bunlar herkesin gözü önünde biri birini yerken de Milli Türkiye; AZİZ ERBAKAN’ın projeleriyle; derin, sessiz ve emin adımlarla, zalim Siyonist Emperyalistlerin ve işbirlikçi hainlerin hesabını görmek; defterini dürmek ve tarihe gömmek üzere BÜYÜK DEVRİM’in son hazırlıklarını yapıyor olmalıydı... Ve artık finale çok yaklaşılmıştı…

Erdoğan’ın haklılığını kanıtlamak için Atatürk'e sığınılmaktaydı!

AKP'de Cumhurbaşkanı-Başbakan kapışması Cumhuriyet tarihinde Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk ile Başbakan İsmet İnönü arasındaki tartışmayı hatırlatmıştı. Atatürk 18 Eylül 1937’de, Atatürk Orman Çiftliği’nde yapılması planlanan fabrika hakkında çiftlik müdürü Tahsin'den ve Hasan Rıza Soyak’tan bilgi almıştı. Bu kişiler, fabrikanın verimli olabilmesi için devletin işin içine girmesi gerektiğini, hatta İstanbul’daki Bomonti fabrikasının da devletçe satın alınmasını gerekli görüyorlardı. Ancak Başbakan İnönü buna baştan beri karşıydı. O sırada orada bulunan Dâhiliye Vekili Şükrü Kaya konuşmaları İsmet Paşa’ya aktarınca buna oldukça alınmıştı. O akşam Atatürk'e: “Ne oldu paşam size? Eskiden böyle değildiniz. Artık emirlerinizi hep sofradan mı alacağız? Aramıza Kara Tahsinler giriyor. Konuşmamıza meydan vermiyorlar...” diye yakınmıştı. Yanındakilere alçak sesle “Yahu İsmet Paşa’ya ne olmuş, kendisini çok asabi görüyorum” diyen Atatürk, olayın büyümemesi için sofrayı erken dağıtmıştı. Gece olaysız kapanmıştı, ama konuklar gittikten sonra olanları, Salih Bozok’la birlikte köşkte kalan Kılıç Ali şöyle anlatmıştı: 

Önce Atatürk’ün sesi duyuldu: ‘Neydi o sofradaki afra tafranız Paşa Hazretleri? Ne demek istediğinizi açıkça söyleyin bakalım!’

İsmet Paşa ise, çok yavaş sesle konuşuyordu. Dediklerini iyice duyamıyordum. Tek tük kulağıma ‘hükümet işleri’, ‘azarlanmak’ gibi kelimeler çarpıyordu. Atatürk’ün sesi tekrar yükseldi:

‘Ne demek hükümet azası? Ya benim Devlet Reisi olarak görevim nedir? Yaaa! Demek öyle! Siz bildiğiniz gibi  işleri yürüteceksiniz, ben de sizin işlerinizin mühürcü başısı olacağım! Öyle mi? Sen böyle mi anlıyorsun Başvekilliği? Böyle mi memleket idare edeceksin? Başvekil demek layüsel (dokunulmaz) demek değildir. Elbette yaptığı işler tenkit edilecek. Tenkit edeceklerin en başında da ben geliyorum! Beğenmediklerimi söyleyeceğim, düzelteceksiniz. Sizin göreviniz bu.’

Yine İsmet Paşa konuşmaya başladı. Hükümeti savunmaya çalıştığını anlayabiliyordum. Atatürk on dakika kadar kendisini dinledi, sonra: ‘Siz yorulmuşsunuz Paşa!... Sinirleriniz bozulmuş!.. Yalnız sinirleriniz olsa yine de zarar vermez ama düşünce selametini de kaybetmişsiniz! Acele dinlenmeğe ihtiyacınız var! Size izin veriyorum, yerinize kimin vekâlet edeceğini yarın ajanstan öğrenirsiniz!’...” 

İsmet Paşa’nın bulduğu formül, yorgunluk mazeretiyle iki haftalık bir doktor raporu almak, ardından da istifa edip ayrılmaktı. Salih Bozok, Atatürk’ü uyandırmış ve bu teklifi ulaştırmıştı. Atatürk önce, “Hadi de ya! Sofrada poz üstüne poz atıyordu. Neden âmâna düştü bakalım!” demiş ama sonra teklifi onaylamıştı. Erdoğan yandaşı yazarlar bu olayı şöyle yorumlamıştı: "Bu Cumhuriyetin kurucusu iki kader arkadaşının ilginç anısıydı. Aslında başvekil başbakan İnönü'ye karşı Reisi Cumhur Mustafa Kemal Atatürk başkanlık dersi veriyor gibi davranmıştı."

Davutoğlu, davultozu gibi dağılmıştı!

Evet, sonunda Davutoğlu defteri kapatılmıştı. “Pelikan Dosyası” Davutoğlu’nun Saray’a karşı suçlarının sayılıp dökülmesi ve işinin bitirilmesi için hazırlanmıştı. Artık AKP Genel Başkanlığından ve Başbakanlıktan uzaklaştırılması lazımdı. Zaten Davutoğlu son grup toplantısında, dolaylı olarak Saray’ın tetikçilerine “kişiliksiz, karaktersiz, korkak, anonim, yüzsüz, sanal şarlatan, müfteri, maskeli tetikçi” diye saydırırken, başına geleceklerin farkındaydı ve bu bir istifa konuşmasıydı! Davutoğlu’nun “Tam başkanlığa destek verirsem kendimi inkâr etmiş olurum” sözünü Sn. Erdoğan’ın kendisine açılan bir savaş olarak algılayıp gereğini yapacağını hiç hesaplamamıştı. Sn. Davutoğlu'nun veda konuşmasında "samimiyetten, sadakatten, itaatten" bahsetmesi çok gizli ve sinsi bir çıkışa hazırlık niyetini mi yansıtmaktaydı? Çünkü Cumhurbaşkanı Erdoğan, bir hafta önce, daha fazla palazlanmasını önlemek amacıyla, Başbakan Davutoğlu’nun AKP il ve ilçe başkanlıkları üzerindeki yetkilerini elinden almış, kendisini etkisiz ve yetkisiz bırakmıştı. Sn. Davutoğlu'nun Sn. Erdoğan’a “Sen başbakan iken sahip olduğun bir gücü ben başbakan olunca neden benden alıyorsun” itirazları da işe yaramamıştı. Oysa Davutoğlu’nun teşkilat ile ilgili yetkilerin elinden alınması bir antrenörün takım kurma yetkisinin elinden alınıp kulüp başkanına verilmesinden farksızdı. Ancak Davutoğlu’nun başbakanlıktan azli belki de AKP’nin bir bölünme sürecinin başlangıcı olacaktı.

Ahmet Davutoğlu'nun veda konuşmasının satır araları ve ayrıntıları iyi okumak lazımdı!

“Er Refik Kablet Tarik-Yol arkadaşı, yoldan önce gelir” sözü ile kendisini MKYK’da, Başkanlık Divanında ve Bakanlar Kurulu’nda yalnız bırakan arkadaşlarına sitem eden Davutoğlu, MKYK’yı değiştirmektense Genel Başkanı değiştirmenin daha doğru olacağı kararını açıkladı. Peki Davutoğlu bundan sonra ne yapacaktı? “Bir milletvekili ve üniversite hocası olarak partisinde kalacaktı” Davutoğlu, kendisine yapılanlara karşı, bir hareket başlatmayacağını, partisinden ayrılmayacağını da kesin sözlerle vurgulayıp kendisini bağlamıştı. Acaba bunlar samimi itiraflar mıydı, yoksa stratejik hamleleri saklı tutma hesabı mıydı?

Bu dönem güçlü Cumhurbaşkanı güçlü Başbakan dönemi idi. Ben o gün Sn. Cumhurbaşkanımızın prensibini hayata geçirdim, Sayın Cumhurbaşkanımız 'emanetçi başbakan istemiyoruz' demişti. Ben emaneti üstlendim, koltuğumun hakkını vermek için gece gündüz çalıştım. Hiçbir yerde, son tartışmalardan bahisle söylüyorum, herhangi bir il ve ilçe teşkilatları atamasında dahil şahsı müdahalem olmamıştır. 12 yıl içinde nasıl olmuşsa, öyle olmuştur.

Bazen bana sorarlar 'en güçlü insan kimdir?' Benim için kendisiyle barışık olanlardır. Hayatta inanmadığım hiçbir şeyi savunmadım, inandığım hiçbir yerden geri adım atmadım. Kimseyle pazarlık yapmadım, pazarlık esasına dayalı bir mevkii ve makam vizyonu içinde de olmadım. Ben yola çıktığım arkadaşlarımın birlikte olduğumuzdan emin olmak istedim. Benimle olmadığı andan itibaren bunun bana söylemelerini arzu ederim. Son MKYK'da yaşananlar, takip edilen yöntemi refik olmak özelliğini kendimle bağdaştıramadım. Refik önemliyse hedef önemliyse hepimizin bir muhasebe yapması gerekiyordu.

Yaptığım muhasebe, istişareler, cumhurbaşkanımız dahil siyasi tecrübesine güvendiğim dostlarımla yaptığım istişare neticesinde refik değişmesindense genel başkanlığın değişimi kanaati bende hasıl oldu. Bu bağlamda önümüzdeki olağanüstü kongrede bu şartlar altında aday olmayı düşünmüyorum. AK Parti'nin kaderi Türkiye'nin kaderidir, gönül coğrafyamızın kaderidir.

Nefsimi ayaklar altına alırım, bir faninin terk etmeyeceği düşünülen her makamı elimin tersiyle iterim, bu ak yürekli insanların üzülmesine sebebiyet vermem. Ben verdiğim söze sadığım, Cumhurbaşkanımızla son nefesime kadar vefa ilişkisini sürdüreceğim. Sayın Cumhurbaşkanı aleyhinde tek bir söz şimdiye kadar duyulmadı bundan sonra da duyulmayacak. Onun onuru benim onurumdur, onun ailesi benim ailemdir.

Ben akademisyen olarak yürüttüğüm çalışmalar yanında, doğrudan siyasete girme kararını 2007 seçimlerinde Sayın Cumhurbaşkanımız lütfedip milletvekili teklifinde bulunmuştu. Siyasete girme kararını ben AK Partimizin kapatılma davası açıldığı gün verdim. Sonuna kadar yanınızdayım demiştim. Bundan sonra da Türkiye'ye içeriden ve dışarıdan tehditler söz konusuyken AK Parti milletvekili ve neferi olarak yürütmekte olduğum siyaset ve demokrasi mücadelesini son ana kadar sürdüreceğim.”

Acaba bu sinsi tehdit ve tehlike sezildiği için mi AKP'nin tüm parti faaliyetleri askıya alınmıştı?

Alınan kongre ve Davutoğlu'nun bırakma kararıyla büyük bir şok yaşatan AKP'de bütün faaliyetlerinin durdurulduğu açıklanmıştı: Davutoğlu son kez kapalı grup toplantısında konuşacak ve vekillere veda edip ayrılacaktı.

AKP'nin 22 Mayıs tarihinde yapılacak olan kongre öncesinde tüm parti faaliyetlerini durdurma kararı kafaları karıştırmıştı. Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun, Olağanüstü Kongre’de aday olmayacağını açıklamasının ardından, artık parti faaliyetlerini gerçekleştirmeyeceği anlaşılmıştı. Ayrıca 22 Mayıs Pazar günü yapılacak olan AKP’nin 2. Büyük Olağanüstü Kongresi’ne kadar Meclis grup toplantısı da yapılmayacaktı.

Sn. Davutoğlu veda konuşmasında açıkça mağdurları-mazlumları oynamıştı. Asla tehditkâr değil sitemkâr bile davranmamıştı. Bu ilerisi için hesap yapanların tavrıydı. Eh bütün bunlardan sonra Sn. Davutoğlu herhalde Sn. Erdoğan'ın vefasını da, vasfını da, siyaset ve riyaset saplantısını da ve tabi zaaflarını da bilerek davranacaktı… Yoksa "O'nun onuru benim onurumdur, O'nun ailesi benim ailemdir" taltiflerine saklı gizli tehditleri sıralar mıydı?

Sn. Erdoğan'ın ilk başta "Ne işi var NATO'nun Libya'da?" çıkışının 3 gün sonrasında Haçlı Batı'yla anlaşıp Libya'yı bombalattığını ve önceleri her fırsatta “Kardeşim” dediği Kaddafi'nin kafasını taşla ezenlere bavul içinde paralar yolladığını unutmuş olamazdı. Önceleri “Kardeşim” dediği Esad'a “o şeytandır” diyerek, Suriye'nin cehenneme çevrilmesine taşeronluk yapıldığını unutmuş olamazdı.

“Mesai arkadaşım” dediği Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ “silahlı terör örgütü başı” olarak hapishaneye kapatıldığında nasıl çark edip “savcı” kesildiğini unutmuş olamazdı.

“Gurbet hasrettir… Hasret bedeli çok ağırdır… Biz, gurbette olup, şu vatan topraklarının hasreti içerisinde olanları aramızda görmek istiyoruz… Diyoruz ki, bu sıla hasreti artık bitmelidir, bitsin istiyoruz…” dediği Fetullah Gülen'e “Hainin inine gireceğiz” deyip savaş açtığını unutmuş olamazdı.

Olamazdı, çünkü hepsinde O'nun icraat ortağıydı ve bu tutarsız ve duyarsız tavırlara mazeret fetvası uyduranlardan birisi konumundaydı. Ve bilirdi ki Erdoğan'ın "Kardeşim" dedikleri hep O'nun kahrına uğramış ve cayır cayır yanmışlardı.

Sn. Davutoğlu her ne kadar “Her makamı elimle iterim, hiçbir dava arkadaşımın kalbini kırmam çeker giderim” dese de, ipin ucunu bırakmayacağını ima etmekten de çekinmiyorlardı. Sn. Davutoğlu, Erdoğan'ın arkasına saklanıp “Türkiye'nin kaymağını yemeye koyulmuşlara” sitemler ederek örtülü mesajlar yağdırıyorlardı. Evet, Davutoğlu belki AKP'nin 14 yıllık iktidarında; “dolar dolu ayakkabı kutularından ve döviz dolu bakan oğlu kasalarından” ortaya dökülen çirkeflere bulaşmamıştı. Öyle oğluna, kızına gemi şirketi kurdurma, Suudi Arabistan Kralı'nın 100 milyon dolar bağış gönderdiği vakıf peydahlatma haberlerine konu olmamıştı. Ama bunların üstüne de varamamıştı.

Kalleşlik tavırlara "kardeşlik" kılıfı!

"AKP'de, özellikle 2011'den sonra su yüzüne vuran çatlaklara ilişkin her gözlemi 'AKP'de kardeşlik hukuku var...' edebiyatıyla sıvamaya çalışan ezber bozulacak mıydı? Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın kararıyla 27 Ağustos 2014'te toplanan 1. AKP Olağanüstü Kongresi'nde genel başkan seçilen ve Başbakan olarak atanan Ahmet Davutoğlu, yine Erdoğan'ın kararıyla toplanması kararlaştırılan 2. Olağanüstü Kongre'yle aşağı alınacaktı. Abdullah Gül, Bülent Arınç, Ali Babacan, Nihat Ergün, Sadullah Ergin ve Hüseyin Çelik'ten sonra Davutoğlu'na da kıyan bir 'kardeş katliamı' yaşanmaktaydı" diyenler haksız mıydı?

Tüzüğündeki kısaltılmış adıyla AK Parti, 14 Ağustos 2001'de, Milli Görüş'ün müteveffa ve Muhterem lideri Necmettin Erbakan'ın Fazilet Partisi'ndeki (FP) güya "tek adam sultası"na isyan eden Milli Görüş içindeki "yenilikçiler" tarafından kurulup yola çıkmıştı. Yenilikçiler önce, Erbakan'ın adayı Recai Kutan'a karşı Abdullah Gül'ü FP'nin genel başkanlığına aday göstermiş, Gül seçilememiş; ancak 620 oy alan Kutan'a karşı 570 delegenin desteğini sağlayarak, "Erbakan'ın partisi"nin artık bölündüğünü de ortaya koyan önemli bir başarı kazanılmıştı. Yenilikçiler, daha sonra Milli Görüş'ün o günkü partisi olan FP'den ayrılarak AKP'nin temelini atmışlardı.

Ancak 15 yıllık tarihinin 13,5 yılını iktidarda geçiren AKP'de artık vazo çatlamış ve kurucu "kurtçuk" ekipteki üç isimden ikisi, Arınç ile Gül Erdoğan'la yollarını ayırmışlardı. Ayarı malum Bülent Arınç, yol ayrımına ilişkin süreç için "Biz'dik 'ben' olduk" diyerek Erdoğan'ı suçlamıştı. Bir dönem kendisine bağlı TRT ve Anadolu Ajansı'ndan da ambargo gördüğünü belirten Arınç'ın: "Adımın üzerine soru işareti koymaya utanmıyor musunuz? Yeni yetme zıpır güruh!" diye çıkışmıştı. "AKP'ye alternatif yeni parti" işareti de veren Arınç: "Yeni yetmeler, diye tabir ettiğim zıpır bir grup, bunlar Ali Babacan'ı, beni, Hüseyin Çelik'i, Abdullah Gül'ü güçsüz hâle getirmek için, trollerden de istifade ederek, sahip olduğu gazetelerden yaylım ateşe tutuyorlar. Çatapatlar göğsümüze geliyor bazen. Ama bunun ülkeye ve partiye hiçbir faydası yok. Yalnız şununla bizi imtihan etmesinler. 'Onlar zaten böyle bir şey yapmazlar' diye üstümüze geliyorlar. 'Zaten bunların toplumda bir karşılığı yok, bir araya gelseler ne olacak, parti kursalar ne olacaklar' demeye kalkarlarsa başka türlü bir tepki verebiliriz." tehditleri savurmuşlardı.

AKP'deki çatlağın, artık "yıllar"la tarif edeceğimiz bir mazisi vardı, sandığın tartışmasız en büyük partisi, bu yıllara dayanan birikimin basıncını da taşımaktaydı" yorumları da anlamlıydı.[1]

Erdoğan ile Abdullah Gül arasındaki soğukluk Gül'ün Cumhurbaşkanlığı dönemi boyunca vardı. Gül, özellikle Cumhurbaşkanı olarak son iki TBMM'yi açış konuşmasında, Erdoğan'ın hükümetine, başta ifade ve basın özgürlüğü, tutuklu milletvekilleri ile dış politika çizgisi olmak üzere çeşitli konularda göndermeler içeren eleştiriler yapmıştı. Bugün Ergenekon davasının savcılığından mecburen vazgeçen ve artık "milli orduya kumpas" olarak değerlendiren Erdoğan'ın, o davada tutuklu olan milletvekillerinin durumunu gündeme getiren Abdullah Gül'e verdiği yanıtı hatırlamak lazımdır. Gül, 1 Ekim 2012 tarihinde yaptığı Meclis'i açış konuşmasında "Seçimlere yasal olarak katılmış, halkın oyunu almış, milletvekili sıfatını taşımaya hak kazanmış herkesin, haklarında kesin yargı kararları ortaya çıkana kadar yasama faaliyetine katılması gerektiğini düşünüyorum" sözlerini Erdoğan: “Cumhurbaşkanı ile polemiğe girmek istemem. Bu düşünceyi paylaşmadığımız ortada” şeklinde yanıtlamıştı. Ergenekon davaları sürecindeki diklenmeleri ve Gülen cemaatiyle serüveni, Erdoğan'ın "Dün dündür, bugün de bugün" anlayışında Süleyman Demirel'i geride bıraktığının kanıtıydı.

Erdoğan'ın yaklaşık 2,5 yıl önce, Kasım 2013'te kız ve erkek öğrencilerin aynı evde kalamayacakları, karma evlerde "gayrimeşru hayat yaşandığı" sözlerini bazıları AKP iktidarının "hayat tarzına müdahale" eğiliminin en somut yansımaları olarak yorumlamıştı. O sırada henüz kayyumun yönetmediği Zaman gazetesi, 4 Kasım 2013'te, partinin Kızılcahamam'daki toplantısının basına kapalı bölümünde "Erdoğan'ın kız ve erkek öğrencilerin aynı evlerde kalmasını önleyecek denetimler için talimat verdiğini" yazmıştı. Aynı akşam, Bakanlar Kurulu toplantısından sonra "Hükümet Sözcüsü" olarak soruları yanıtlayan Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, haberin "asparagas" olduğunu, toplantıda böyle bir konunun konuşulmadığını, zaten evleri denetlemek gibi bir "yetkilerinin de bulunmadığını" açıklamıştı. Bu tavır, Erdoğan'a karşı AKP ve kurucu ekip içinde kamuoyuna açık olarak çekilen ilk restin kaynağı sayılmıştı. Zira Erdoğan hem AKP grubunda, hem de Finlandiya, İsveç, Polonya gezisine çıktığında: "konuştuğunu inkâr edecek bir karakterde olmadığını" belirtip Arınç’ı yalanlamış, üstelik "kız-erkek öğrencilerin aynı evde kalamayacağını, önlem alacaklarını, gerekirse yasal düzenleme yapacaklarını" tekrarlamıştı. Bunun üzerine Avrupa Konseyi Medyadan Sorumlu Bakanlar Toplantısı'na katılmak üzere gittiği Belgrad'da kendisine bağlı TRT Türk kanalına çıkan Arınç, "Erdoğan'a sesleniyorum" diyerek "aralarında doğan çelişkinin sorumlusu olarak bu çelişkiyi izah etmesi" gerektiğini hatırlatmıştı. O’na göre Sn. Başbakan ikili mi oynamaktaydı?

Erdoğan’la Davutoğlu arasındaki ilk büyük çatlağın, 17-25 Aralık sürecinde yolsuzluk ve rüşvetle suçlanan bakanların Yüce Divan'da yargılanarak aklanmaları konusunda yaşandığı, ardından Davutoğlu'nun Erdoğan'dan gelen tepki üzerine "şeffaflık" paketinde geri adım attığı defalarca konuşulup yazılmıştı. Davutoğlu'nun, anayasa uyarınca Cumhurbaşkanı’nın yetkilerinin belli olduğu, siyasi sorumluğun hükümette bulunduğu yolundaki açıklamaları da, her ne kadar Erdoğan'ı idare etmeye çalışan ifadelere sarılsa da, elbette Erdoğan'ı rahatsız eden çıkışlardı. Sonunda Ahmet Davutoğlu'nun AKP teşkilatına ilişkin bazı tasarrufları Erdoğan'ı "yeter artık" noktasına taşımış ve 29 Nisan'da düğmeye basılmıştı. Erdoğan'ın 12 Eylül 2015'teki AKP Kongresi'nde dizayn ettiği 50 kişilik MKYK'da, ani bir operasyonla teşkilata ilişkin bütün yetkiler Davutoğlu'ndan alınmıştı. Artık Genel Başkanı da, Bakanlar Kurulu'nu da Erdoğan bizzat seçip atayacaktı.

Bundan sonra AKP Genel Başkanı ve Başbakanın kim olacağının artık hiçbir önemi kalmamıştı. Zira yeni Bakanlar Kurulu'nu da, AKP teşkilatını da, devletteki önemli atamaları da, milletvekili adaylarını da bizzat Erdoğan kararlaştıracaktı. İşte bunun için gözlerini kapayıp kulaklarını tıkayıp Erdoğan’ın talimatlarına odaklanacak bir figüran aranmaktaydı. 7 Haziran seçiminden önce MİT Müsteşarı Hakan Fidan'ın Erdoğan'a rağmen Davutoğlu ile anlaşarak AKP'den milletvekili adayı olduğunu, ancak Erdoğan'ın tepkisi üzerine adaylıktan çekilmek zorunda kaldığını hatırlatmakta fayda vardı. Yani Türkiye’de “Güçlü Başkan güdük Başbakan” dönemi resmen ve fiilen başlamıştı. Asıl soru ve acil sorun: O güçlü Başkan hangi odakların yanında duracaktı? Ve bu çalkantılar hangi çatlaklara ve çıkmazlara yol açacaktı!?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun ayrılmasından sonra göç ve vize anlaşmaları konusunda işbirliği çağrısı yapan Avrupa Birliği’ni sert bir şekilde yanıtlamıştı: Kusura bakma biz yolumuza gidiyoruz, sen de yoluna git![2] Eyüp Belediyesi hizmet binası ve toplu açılış töreninde konuşan Cumhurbaşkanı, vize konusuna değinerek AB'ye sert çıkmıştı. Ama nasıl inanacaktık? Daha önce one minute çektiği İsrail’le sonunda uzlaştıkları hatta İsrail’e NATO daimi temsilciliği yolunu açtıkları bile ortaya çıkmıştı!

“Bizans’ın Çocukları”

Zaman Gazetesi AKP’yi yüceltmek ve Saadet Partisi’ne ağır bir darbe indirmek için 16 Temmuz 2007 tarihinde tamamen saptırma ve iftiraya dayalı, yalan-yanlış bir haber yayınlamıştı. Bu iftira haber öyle etkili olmuştu ki; Saadet Partisi’ne verilecek oylar bile bu sayede AKP’ye kaymış ve orada kalıcılık kazanmıştı. Olay şöyle yaşanmıştı.

Sıcak bir yaz günüydü. 22 Temmuz’da genel seçimler yapılacaktı. Seçime bir hafta kala, Pazar günü, İstanbul/Çağlayan’da Saadet Partisi’nin mitingi vardı. Muhteşem bir kalabalık ve coşku vardı. Ancak dönemin “Zaman Gazetesi” öyle bir manşet attı ki; bu coşkuyu boşa çıkardı. İşte, Zaman Gazetesi’nin 16 Temmuz 2007’de miting haberi için kullandığı başlık: “Erbakan şaşırttı: Fatih’in torunları Çağlayan’da, Bizans’ın çocukları Kazlıçeşme’de buluştu” O gün mitingde olanlar da dâhil - özellikle “bizim” diyebileceğimiz seçmen ve çoğu kimse maalesef bu haberin doğru olduğuna inandıklarından, sırf tepki olsun diye oylarını AKP’ye atmışlardı. Oysa Erbakan Hoca bu sözü; Fransa Cumhurbaşkanı’nın “Hepimiz Bizans’ın çocuklarıyız.” sözüne AKP yöneticilerin “tepki göstermemesini eleştirmek” amacıyla hatırlatmıştı. Hoca aynen şöyle konuşmuşlardı: “Biliyorsunuz ki şu tepenin arkasında Kazlıçeşme’de narkoz meydanında da toplananlar var. Oraya gidenler, ‘Biz hepimiz Bizans’ın çocuklarıyız’ diyor Sayın (Fransız) cumhurbaşkanı, bunu iltifat sayıyorlar. Bizans’ın çocuklarıymış, onun için orada toplanıyorlar. Biz Fatih’in torunlarıyız...” (Dileyenler Erbakan Hoca’mızın ağzından ‘Milli Kurtuluş Mitingi’ YouTube’dan izleyebilirler.)

Bunun gibi 2002 genel seçimleri öncesinde de benzer bir algı operasyonu yapılmıştı. Bu defa Abdurrahman Dilipak sahneye çıkarılmış, “Saadet Partisi de bizim AK Parti de bizim. Her ikisinin de Meclis’e girmesi lazım. Her evden bir oy Saadet Partisi’ne bir oy AK Parti’ye...” Bu söylem de o dönemde çoklarını kandırmıştı. Milli Görüşçülerin oy algısını değiştiren ifadelerdi bunlar. Sonunda bunların hepsi AKP’ye yaramıştı.[3]

Pervasızlığın tehlikeli sonuçları

“Eğer Türkiye’de demokratik bir hukuk düzeni söz konusuysa, anayasal rejimin esasına aykırı olacak, onun siyasi dengelerini bozacak ve güç temerküzüne yol açacak konularda “farklı, geniş, esnek” yorumlar getirilmesi ve yanlış icraatlara girişilmesi tehlikelidir. Bunlar “anayasayı ihlal sınırları”na girmektedir. Örneğin Cumhurbaşkanının siyasi partiler karşısında tarafsız olması bunlardan birisidir, halk tarafından seçilmiş olmak bu ilkenin keyfi olarak değiştirilmesine bahane değildir. Burada fiili durum dediğimiz gelişme, diğerinden farklı olarak keyfileşmeye işaret etmektedir. Şimdi açıkça soralım: Cumhurbaşkanının bir siyasi partinin başkanı gibi hareket etmesi, o siyasi partinin lideri, teşkilatı, iç iktidar yapısını şekillendirmesi açıkça keyfilik değil midir?

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın AKP üzerinde belli ağırlığa sahip olması doğal kabul edilebilir. Ancak siyasal ve kurumsal denge değişimi ve güç temerküzü söz konusu olduğu zaman, yaşanan gelişmeler “sosyoloji ve siyaset merkezli” bakışla ele alınması ve doğrulanması ülkeyi kaosa sürükleyebilir. Zira bu tür durumlarda hakemler, kurumlar, kurallar, bunların konulma, kaldırılma ve değiştirilme usulleri, varoluşsal siyasi bir önem arz etmektedir. Bunlar demokrasinin sosyolojik ayağı karşısında kurumsal ayağını oluşturan değerlerdir. ABD'deki gibi sert kuvvetler ayrılığına dayanan, yasama ile yürütmenin siyasi bağlarını koparan bir sistem bu sorunları kısmen giderebilir. Ama kuvvetlerin iç içe girdiği, başkanlık şemsiyesi altında güç yoğunlaşmasının yaşandığı bir model tam tersi sonuçlar üretir. Başkan hem yürütmeyi hem yasamayı ve yasamanın seçeceği yüksek yargıyı etkisi altında tutuyorsa, bu model otoriterleşmeye dönüşecektir.

Cumhurbaşkanının veya Başkanın, hem iktidar partisinin teşkilatına, hem yürütmeye ve yasamaya “patron” olmasının, bizim seçim sosyolojimizdeki tercümesi, yasama çoğunluğu ile yürütme organının tek liderlik altında birleşmesidir. Daha önemlisi devlet ve iktidar partisi arasında bir özdeşlik halinin meydana gelmesidir. Son gelişmelerin işaret ettiği fiili durum buysa, ki onu andırıyor, bu çok yanlış ve tehlikeli bir gidiştir.”[4]

Yaklaşık 20 ay önce Milli Çözüm Dergisi Ekim 2014 sayısında “Yeni Türkiye mi, Deli Gömleği mi?” başlıklı yazımızda Davutoğlu’nun Başbakanlığıyla ilgili şu yorumlar yapılmış ve şimdi aynen çıkmıştı!

“(Ya Rabbi) Bizden-içimizden sefihlerin (beyinsiz, beceriksiz ve hain yöneticilerin ve şuursuz destekçilerinin) yaptıkları nedeniyle, hepimizi helak edecek misin?” (Araf: 155)

Çatı adayı Ekmelettin Beyin yetersizliği sayesinde ve BDP’nin 1. turda aday çıkartıp çatı adayının %50’yi bulamayacağı kanaatini pekiştirmek suretiyle sağladığı dolaylı destekle Cumhurbaşkanı seçilen Sn. Recep T. Erdoğan artık kendi güdümünde bir başbakan arıyor ve fiilen başkanlık sistemini yürütmeye hevesleniyordu. Daha doğrusu, bölgemizde sinsi ve Siyonist projelerini daha kolay gerçekleştirmek isteyen malum odaklar, Meclis ve hükümet engeline takılmadan sözde Başkan marifetiyle bazı kararlarını kotarmak ve uygulatmak istiyordu… Anlayacağınız hiçbir şey tesadüfen ve kendiliğinden olmuyordu! İşte bu nedenle İngiliz Ekonomist Dergisi haftalar öncesinden, Karaim kökenli şanslı Türklerden ve aslı ve astarı malum Ülker’lerin dünürlerinden Ahmet Davutoğlu’nun Başbakan olacağını açıklıyordu. Oysa Türkiye’de rejim başkanlık değil Başbakanlık sistemine göre düzenlenmiş, bütün kurum ve kurallar buna göre şekillenmiş bulunuyordu.

Sn. Erdoğan Ahmet Davutoğlu gibi, hem kendi kontrolünde kalacak hem de malum odakların işine yarayacak birisini Başbakanlığa taşısa bile, üç-beş ay sonra baskılardan bunalacağını ve “davulun kendi boynunda, tokmağın ise Erdoğan’ın avucunda, yani bütün sorumlulukların kendi sırtında ama kahramanlığın Erdoğan’da bulunduğu” ortamdan sıkılıp usanacağını söylemek için kâhin olmak gerekmiyordu.

Zaten Sn. Erdoğan, Abdullah Gül’ün bunlara razı olmayacağını bildiği için, onu devre dışı bırakacak yollara başvuruyor ve AKP kongresini alelacele 28 Ağustos’a alıyordu. Hatta bu arada Milletvekilleri farklı ve aykırı formüller üretmesin, ayrı yönelimlere girişmesin diye, henüz torba yasa bile tamamlanmadan Meclisi tatile sokuyordu. Erdoğan aylar öncesinden Ahmet Davutoğlu’nu kafasına koyuyor, daha doğrusu onun ismi malum merkezlerce kulağına fısıldanıyor, ama bir sürü göstermelik istişare ve görüşmelerle buna “demokratik tercih” kılıfı geçiriliyordu. Çünkü Beşir Atalay, Cemil Çiçek, Salih Kapusuz, Bülent Arınç gibi isimler “Sn. Başbakan, siz köşke çıkın kongreyi doğal sürecine bırakın” diyordu, yani Abdullah Gül’e zemin hazırlıyordu. Bunun üzerine “Olmaz, böyle durumlarda şeytan devreye girecektir. Bizler nefsimizi dinlersek partimizin birlik ve bütünlüğüne zarar gelecektir!” diyen Erdoğan’a sormak gerekiyordu. 1- Bu durumda şeytan Sn. Abdullah Gül mü oluyordu? 2- Daha önce Milli Görüş’ü dağıtmak ve tarihi projelerini aksatmak üzere, Erbakan’a başkaldırırken kendileri nifak çıkarıyor ve şeytanlık mı yapıyordu? Çünkü çok iyi hatırlıyoruz, Sn. Erdoğan iktidara taşınma sürecinde Mehmet Ali Birand’ın 32. Gün programına çıkarılıyor ve gençlere önceden ezberletildiği sırıtan soruları yanıtlarken: “Erbakan’ın malum MGK’da askerlere karşı ürkek davrandığını, kendisinin Başbakan olması halinde böyle bir haksızlığa kesinlikle karşı çıkacağını” söylüyor, ayrıca “Mücahit Erdoğan!” sloganı yerine “Demokrat Erdoğan!” şeklinde çağrılmaktan hoşlandığını belirtiyordu. Yani böylece malum odaklara: 1- Erbakan’ın “İslam Birliği ve Faizsiz Adil Düzen projelerini” askıya alacağı, 2- TSK’nın burnunu kırıp hizaya sokacağı mesajını veriyordu. Ve bütün bu tahribatlarını 12 yıl boyunca suç ortağı Cemaatle birlikte yürütüyor, ama makam ve menfaat hırsı ağır basınca sonunda iki taraf kıyasıya birbirine düşüyordu.

 


[1] t24.com.tr, 5 Mayıs 2016

[2] http://www.hurriyet.com.tr/abye-rest-biz-yolumuza-siz-yolunuza-40100363

[3] Milli Gazete, Sadrettin Karaduman

[4] http://www.yenisafak.com/yazarlar/alibayramoglu/gidis-nereye-2028863

Makale Paylaşım Sayısı: 896

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR