Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün2357
mod_vvisit_counterDün8605
mod_vvisit_counterBu Hafta63306
mod_vvisit_counterGeçen hafta77717
mod_vvisit_counterBu Ay84654
mod_vvisit_counterGeçen Ay254358
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar15979643

IP'niz: 35.172.233.215
Bugün: 07 Ağu 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 11886249

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

 ADIL DUZEN 150x
 INSANIN YOZLASMASI 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINLARI

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0532 335 08 50

 

Reklam
Reklam

İsrail ve Barzani İşbirlikçisi Bir İktidar BAĞIMSIZ DIŞ POLİTİKAYI BAŞARIR MI?

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfMükemmel 

 ABD’nin 5 saat gecikmesi PKK’yı nasıl kurtarmıştı?

“14 Şubat 2016 tarihiydi. Türkiye, Fırtına obüsleriyle Suriye’deki Miniğ Hava Üssü’nü vurmaya başlamıştı. Türkiye’nin Miniğ Hava Üssü’nü vurmasının nedeni PKK-YPG’ye mensup teröristleri kaçırtmaktı. Miniğ Hava Üssü’nü ele geçirmeye çalışan YPG’liler, Fırtına obüslerinin etkili atışları karşısında zor durumda kalmıştı. Henüz ABD’li askerlerin YPG üniformasıyla dayanışma görüntüsü vermediği zamanlardı. O sırada; ABD’nin İncirlik Üssü’ndeki koordinasyon merkezinden “Miniğ Havaalanı’nın bulunduğu bölgede keşif amaçlı İHA uçuşu yapacakları, bu nedenle top atışlarının durdurulması” talebi ulaştı. Uçuşun 1.5 saat süreceği bildirilmiş, Türkiye top atışlarını durdurmuştu. ABD’nin 1.5 saat dediği keşif uçuşları o gün tam 5 saat sürmüştü. Böylece bu süreden yararlanan YPG’liler zayiat vermeden bölgeden kaçıp kurtulmuşlardı.

DAEŞ’le mücadele adına koalisyon oluşturmuşlardı. Türkiye, ABD ile 22 Temmuz 2015 tarihinde İncirlik Üssü’nü DAEŞ’le mücadeleye açmıştı. Türkiye, DAEŞ’e karşı Suriye topraklarında Fırat Kalkanı operasyonuna başlamıştı. El Bab’da bir günde 16 askerimiz şehit olmuş, ama DAEŞ’le mücadele adına İncirlik Üssü’nü kullanan ABD’den destek çıkmamış, Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, “Hava desteğinin verilmemesi kabul edilemez” diye sızlanmıştı. Ama El Bab operasyonunun başladığı 9 Aralık tarihinden bu yana, ABD’den destek alınamamıştı. Hani DAEŞ’le mücadele etmek için koalisyon güçleri oluşturulmamış mıydı? Biz El Bab’da DAEŞ’le savaştığımız halde, El Bab operasyonunun başladığı tarihten bu yana ABD’den tek bir uçak desteği alınmamıştı. DAEŞ’e yönelik operasyonlarda ABD’ye sabit hedeflerin koordinatları ve teyitli bilgiler iletildiği halde, bize yardıma yanaşmamıştı. Cerablus ve Dabık’ta DAEŞ’e yönelik operasyonlarda kimi zaman ABD’den hava desteği sağlanmıştı. Sembolik düzeyde de olsa koalisyonun katkısı anlamlıydı. Ancak ne zaman ki El Bab operasyonu başlamış, koalisyona ait tek bir uçak kaldırılmamış, ülkemiz yalnız bırakılmıştı. Tabii Türkiye haklı olarak, “Siz DAEŞ’le mücadele için burada değil misiniz, neden destek vermiyorsunuz?” diye sormaktaydı”[1] diyen yandaş yazar Abdülkadir Selvi, Amerika’nın küstahlığını ve kahpelik tavrını yazıp duracağına, bu dindar ve kahraman iktidara “Yahu halâ bu İncirlik’i ABD ve AB’li gavurlara niçin kapatmıyorsunuz?” sorusunu niye hiç gündeme taşımamaktaydı?

Bu zavallılar, AKP Türkiye’sinin halâ bir zamanlar resmen eşbaşkanlığını üstlendiği BOP’un, yani 26 İslam ülkesinin ve Türkiye’nin parçalanıp Büyük İsrail’e zemin hazırlanmasının taşeronluğunu yaptığını acaba bilmiyorlar mıydı, yoksa gizliyorlar mıydı?

Siz 2. İsrail olacak Barzani Kürdistanının kurulmasına taşeronluk yaparak ve Barzanistana resmen Devlet statüsü tanıyarak bugünkü felaketlerin kapısını açtınız!

Yıl 1995 ABD Saddam’ı devirmek için İsrail yanlısı ve Barzani taraftarı Kürtlerle anlaşmaya varmıştı. Özel seçilmiş 5000 Kürt pasaportsuz ve kimliksiz olarak Türkiye sınırından içeri alınmıştı. Batman-Guam Adası köprüsünde nakliye uçaklarıyla taşınan 2500 kişi Guam adasında özel eğitime tabi tutulmuşlardı. Türkiye bu 2500 kişinin tek tek parmak izlerini almıştı. Ve Yıl 1998. Türk istihbaratçıları bir koli çay bardağı ile Kürt aşiret liderleriyle K. Irak’ta bir toplantıya katılmışlardı. Tek bir amaçları vardır; Toplantıya katılanlardan kaçı ve kimler Guam Adası’na gidenler arasındaydı? Hatırlayacaksınız; birinci Körfez Savaşı’nda Saddam Hüseyin’i deviremeyen ABD, içten darbe başlatmak için hazırlıklara başlamıştı. Washington’un bu konudaki en büyük müttefiki sınır komşusu Türkiye ve K. Irak’taki yerleşik Kürtler sayılmaktaydı. Türkiye zaman zaman sınır ötesi harekatlarla K. Irak’a dalmakta, güya Peşmergeler de o dönemde Türk askerine yardımcı olmaktaydı. Hatta zaman zaman çatışan Barzani ve Talabani güçleri Türkiye’nin araya girmesiyle ateşkes yapılırdı.

PKK’dan usanan Barzani ve Talabani’nin yardımına Türkiye koşardı. Sınır bölgelerinde peşmergelerin kullanacağı karakollar ve yollar yapılır, silahlar aktarılırdı. İki peşmerge lideri sınırın öteki yakasında Türkiye’nin müttefiki olmuşlardı. Ancak Saddam Kürtler üzerindeki baskıyı arttırınca, bunun üzerine ABD kimine göre 5 bin kimine göre 7500 seçilmiş Kürt asıllı Iraklıyı alarak Guam Adası’na taşımıştı. ABD bu faaliyetini “müttefiklerine sahip çıkmak ve onlara yeni bir yaşam kurmak” olarak açıklamıştı. Tabi bu faaliyetlerin yapılması için tek bir yol ve yardımcı ülke vardı; TÜRKİYE. Ve iki ülke arasında görüşmeler başlamıştı. ABD, nedense Türkiye’den Guam Adası’na götüreceği kişilerin adını saklamıştı. Bu Ankara’da kriz yaşanmasına yol açmıştı. Sonra Pasaport Kanunu’ndaki bir maddeye istinaden kimliksiz ve pasaportsuz kişilerin Türkiye’ye girişi için bir yöntem bulunmuştu. Kimlikler beyana dayalı olacaktı ama, Türkiye sınırdan geçecek herkesin parmak izini alacaktı. ABD bunu kabule yanaşmıştı. Bunun üzerinde Ankara’dan giden 5 kişilik uzman bir ekip, sınırdan konvoylarla gelen Guam yolcusu seçilmiş 5000 Iraklı Kürt’ün parmak izlerini almıştı. Sonra bu parmak izleri Emniyet dosyasına konmadan MİT arşivlerine kaldırılmıştı.

ABD Guam adasında eğittiği seçilmiş Kürtleri zaman içerisinde yeniden K. Irak’a taşımış, bunlar da Saddam rejimini devirmek için altyapı çalışmalarına başlamıştı. Bu kez ellerinde kapı gibi ABD pasaportları vardı ve Türk sınırından rahatlıkla girip çıkmaktalardı. Kimisi Irak’ın güneyine kadar giderek oradaki Arap aşiretleri ile ABD’nin temasını sağlamaya yönelik çalışmalar yapmaktaydı. Amaç Saddam’ı kuşatarak silah bile kullanmadan teslim almaktı. Bu sırada PKK’nın Irak’taki faaliyetlerinden rahatsız olan Türk istihbarat birimleri 1998 yılında Kürdistan Demokrat Partisi lideri Barzani’den Kürt aşiret liderleriyle bir toplantı ayarlamasını istemiş ve Barzani Bölgedeki aşiretlerin liderlerini toplantıya çağırmıştı. Türk istihbaratının amacı hem PKK faaliyetlerini öğrenmek hem de gelinen durumla ilgili bilgi sahibi olmaktı. Ankara’dan yola çıkan istihbaratçılar Habur Sınır Kapısı’ndan geçerek görüşmeye katılmıştı. Arabaların bagajında aşiret liderlerine verilecek hediyelerin yanı sıra bir koli çay bardağı vardı.

Barzani’nin davetiyle gelen aşiret liderleri Türk istihbaratçıları coşkuyla karşılamış. Tek tek tanışma faslı yapılmıştı. Tanışılanların hepsi tek tek kayda alınmıştı. Ardından garson olarak görevli Türk istihbaratçıları toplantıya katılanlara çay servisi yapmıştı. Çay içilen bardaklar daha sonra içen kişilerin adlarıyla etiketlenerek yıkanmadan özel korumalı kolilere geri konulmuşlardı. Toplantı salonunda bilgi akışı dışarıda ise gerçek kimlikleri öğrenme telaşı vardı. İki grup da toplantıdan mutlu bir şekilde ayrılmış, aşiret liderleri Türkiye’nin de desteğini kazanmanın sevincini yaşamışlardı.

Türk istihbaratçıları özel kolide saklanan bardaklarla birlikte yeniden karayoluyla Habur Sınır Kapısı’ndan Türkiye’ye dönüş yapmışlardı. O koliler Ankara’ya gelir gelmez hemen Emniyet Genel Müdürlüğü Kriminal Daire Başkanlığı’na gönderilip, burada bardaktaki parmak izleri alınmıştı. Daha önce seçilmiş olarak Guam’a” götürülen 5000 Kürt’ün parmak izleriyle mukayesesi yapılmış ve toplantıya katılan 17 aşiret liderinin Guam’da eğitimden geçen kişiler olduğu ortaya çıkmıştı. Bu bilgi de devletin arşivlerindeki yerini almıştı.

Peşmerge, Kürdistan Ordusu mu, gönüllü CIA-MOSSAD militanları mıydı?

Peşmerge Kürtçe; savaşçı veya fedai anlamındadır. Pêş, Kürtçede Önce; merg ise ölüm. Peşmerge, ölümün önünde koşanlar, ölümüne savaşanlar anlamındadır. Silahlı Kürt güçleri Peşmerge diye tanınmaktadır.

1920'lerde İsrail’in kışkırtmasıyla Kuzey Irak'ta özgür Kürt devleti hedefine ulaşmak için ilk kez tarih sayfasında ortaya çıkmış bağımsızlıkçı Kürt hareketinin silahlı bir kanadıdır. 2003 yılında Amerika Birleşik Devletleri destekli tekrar faaliyete geçen birim Kürdistan Bölgesel Yönetimi Ordusu olarak resmiyet kazandırılmıştır. 2003'te başlayan Irak'ın İşgalinde ABD ile birlikte koalisyon güçlerine destek sağlamışlardır.

Peşmerge komutanları özel CIA elamanları ve İsrail ajanlarıydı!

1995 yılına kadar Irak içinde 7.500 kadar Peşmerge ve Kürt STK görevlileri CIA operasyonu ile ülkeden kaçırılarak ABD ordusunun Guam Üssü'ne taşınmıştır. Irak'ın işgali sonrasında bu peşmergelerin eğitilerek Irak'ta önemli görevlere getirildiği bilinip durmaktadır. 2015 yılı itibari ile 35 bin Kürt askerin yanı sıra Irak ordusundan ve güvenlik güçlerinden ayrı olarak 80 ile 300 bin arasında Peşmerge bulunmaktadır. İki yıl önce bir Kürt Generali Mesrur Barzani, Peşmergelerin sayısını roket sistemleriyle donatılmış 5 bin zırhlı araç, 550 tank ve 25 savaş helikopterine sahip 270 bin kişi olarak açıklamıştı. Gönüllü savaşçıların sayısı bilinmemekle birlikte sıklıkla Amerika, Avrupa ve Avustralya'dan Peşmerge'ye katılım olmaktadır. Peşmerge'ye Amerika, Avrupa ve Avustralya'dan silah ve lojistik destek sağlanmaktadır.

Bu Peşmergeleri “Bob” diye çağrılan Siyonist Yahudi asıllı Amerikalı diplomat ve CIA ajanı Robert Booker Baer, teşkilatlandırmıştı. Irak'tan önce Fransa'da, Hindistan'da, Lübnan'da, Sudan'da, Fas'ta, Tacikistan'da görev yapmıştı. Anadili seviyesinde Arapça, Farsça, Fransızca, Almanca, Rusça, Tacikçe konuşmaktaydı. 1995'te Saddam'ı devirmek için Peşmergeleri kullanıp darbeye kalkıştı. Başaramayıp çuvalladılar, fiyaskoyla sonuçlandı. CIA apar topar tahliye operasyonu başlatmış, maşa olarak kullandığı 7500 civarında peşmergeyi kaçırıp, aileleriyle birlikte Habur'dan Türkiye'ye sokmuşlar, sonra Batman'dan nakliye uçaklarına bindirip, Pasifik okyanusundaki Guam adasına taşımış ve orada Barzanistan devletini kuracak şekilde uzun bir eğitime tabi tutmuşlardı.

1996’da Saddam’ın devrilmesi için ABD’nin destek verdiği ve sonrasında can güvenlikleri kalmadığı gerekçesiyle Türkiye üzerinden Pasifik’teki Guam adasına götürdüğü seçilmiş Kürtlerin bir kısmı şimdi ABD’de yaşamaktaydı. Michigan’lı Kürtlerden Hikmet Piromavi, ‘Biz ABD’lilerle aynı kanı taşıyoruz. Saddam’a karşı iki taraf da kan döktü. İki tarafın kanı birbirine karıştı’ diyorlardı. Ve İsrail Büyükelçiliği ile sürekli irtibat halinde bulunuyorlardı.

Türkçesi Guam Adası’na beş bin PKK’lı taşınmıştı!

Evet, 1991 Yılı’nda baba Bush’un Başkanlık döneminde gerçekleştirilen 1. Körfez Savaşı’nda 5 bin peşmerge aileleriyle birlikte CIA tarafından Pasifik Okyanusu’ndaki Guam Adası’na taşınıp, özel bir eğitime tabi tutulmuşlardı. Şimdi Kuzey Irak’ın sözde kurmayları da, devlet kurmayları da, peşmerge komutanları da bu 5 bin kişi arasından atanmıştı, PKK’nın mayıncıları da bunlardandı.

Taktik manevralarla stratejik amaçlara ulaşılamazdı!

Lütfen dikkat! Cumhuriyet tarihimiz boyunca Ankara’ya atanan bütün ABD büyükelçilerinin istisnasız tamamının Yahudi kökenli olması sadece bir tesadüfle izah edilemezdi. Çünkü Türkiye İsrail’in varlığı için hayati önemdeydi ve Ankara’ya atanacak Amerikan büyükelçilerinin çok özel seçilmesi ve güvenilmesi gerekliydi. Üstelik ABD’nin Ankara büyükelçilerini buradan ayrıldıktan sonra, ülkelerinde en yüksek stratejik görevlere getirilmesi ve Amerikan yönetimindeki etkinlikleri bu iddialarımızı ispatlar nitelikteydi.

ABD'li Eski Büyükelçiler deyip geçmeyin! Çünkü başımıza ne geliyorsa onların Türkiye'deki çalışmalarından ve Türkiye-ABD ilişkilerine "katkılarından" geliyor. Bu kapsamda, ABD'li mevcut ve eski büyükelçilerin Türkiye hakkında sağanak halinde gelen açıklamalarını fazlasıyla önemsemek ve dikkate almak gerekiyor. Bununla ilgili çok sayıda örneği birçoğumuz hatırlıyordur. Çünkü bunun için çok fazla geriye gitmeye bile gerek yok. Sadece son iki-üç hafta bile fazlasıyla yeterlidir. Washington'da BipartisanPolicy Center (Partilerüstü Siyaset Merkezi) tarafından düzenlenen Türk Amerikan ilişkilerinin ele alındığı bir panelde ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Eric Edelman'ın yaptığı konuşmaya dikkatleri çekmiş ve Washington'un Edelman üzerinden Ankara'ya şu üç önemli mesajı verdiğinin altını çizmiştim: 1)Türkiye'deki gelişmeler ABD'nin bölgedeki çıkarlarını tehdit etmektedir. Dolayısıyla Türkiye ABD açısından riskli bir ülke haline gelmektedir. 2)ABD, Türkiye'den gelecek hiç bir şantajı kabul etmeyecektir; 3)Türkiye iç savaşa doğru gitmektedir. Son cümle oldukça önemli! Çünkü Edelman "iç savaş" tespiti/uyarısı ile ABD'nin "başarısız bir devlet" kategorisine sokmaya başladığı Türkiye'ye "Yeniden Devlet İnşası" adı altında bir müdahalede bulunabileceğini ima etmişti. (15 Temmuz'un hemen ardından Türkiye'nin önce NATO, ardından ABD açısından "riskli bir ülke" olarak ilan edilmesi bu açıdan oldukça önemli diye de altını çizmiştik.)

Bass ve Kirby'den "Şişenin Tıpası Rolü"ne Devam Çağrısı

Bu kapsamda ABD'nin Ankara Büyükelçisi John Bass'ın Türkiye'ye yönelik Rusya uyarısı, daha doğrusu tehdit niteliğindeki çıkışı fazlasıyla dikkate almak gerekiyor. Bass'ın konuşması, ABD'ye yönelik son zamanda ön plana çıkartılan tüm iddialara bir cevap olmanın ötesinde, aba altında bir sopa gösterme olarak da kendisini hissettiriyor. Bass'ın bu kapsamdaki şu cümlesi not edilmeli: "Türkiye'nin Rus hükümetinin diğer birtakım politikaları ve bölgedeki davranışlarıyla ilgili temkinli davranmasını da beklerim." İşte bu cümleyi, ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü John Kirby tarafından yapılan açıklama ile birlikte değerlendirdiğimizde, açıkçası Türk-Amerikan ilişkileri adına fazlasıyla kırılgan bir döneme girildiğini söyleyebiliriz. Kırılganlık ve kriz elbette sadece Türkiye ile sınırlı değil. Suriye ve Irak merkezli olarak Ortadoğu'da yeni bir mücadele ve ittifaklaşma sürecine dikkat çekmesi açısından da önemli. Bunun için Kirby'nin kullandığı cümleler üzerinde biraz daha yoğunlaşmak gerekiyor.

Bu bağlamda Kirby'nin; Türkiye, Rusya ve İran Dışişleri Bakanları'nın Suriye'de çözüm için Moskova'da gerçekleştirdiği üçlü görüşmeye ilişkin olarak kullandığı şu cümlelere dikkatlerinizi çekmek istiyorum: 1)"ABD'nin davet edilmeyerek dışarıda tutulduğunu biliyoruz. Ancak ABD, Suriye'de kenara atılmadı, hâlâ Suriye'deki sürecin bir parçası"; 2)"Moskova'daki toplantıdan bir yol haritası çıkıp çıkmadığını anlamak için çok erken"; 3)"ABD Ortadoğu'da hâlâ etkin bir ülke"; 4)"ABD, Suriye'nin geleceğine dair çözüm arayışlarına devam edecek”; 5)"Türkiye ABD'nin Suriye'deki rolüne ihtiyaç duyabilir." Bu ifadelerin öz Türkçesine gelince: 1)ABD Suriye-Irak merkezli BOP'da kararlı ve buradan çekilme niyetinde değil; 2)Karşımızdaki oyunu halen bozma kapasitesine sahibiz. Çünkü karşımızda kırılgan bir ittifaklaşma arayışı söz konusu; 3)Türkiye mevcut durumunu devam ettirirse, onu kendimize mecbur kılacak birtakım yöntemlere başvurabiliriz. Evet... Türkiye bölgede kendisine yüklenen rolleri reddettikçe, buna karşı direndikçe ve daha da önemlisi kendi milli menfaatleri çerçevesinde oyunu bozucu bir aktör olmanın ötesinde, çok kutuplu bir dünyada Türk-İslam dünyası adına bir kutup olma hedefini ortaya koydukça "birileri" buna çok fena kızıyor. Kızsınlar!” diyen Sn. Mehmet Seyfettin Erol’un tespitlerinde haklılık payı vardı. Ancak böylesi taktik manevralarla stratejik amaçlara asla ulaşılamazdı.

İsrail’in Kürt Kartı ve Barzani Belası!

Ortadoğu’da sinsi ve şeytani hesapları olan İsrail’in yandaş medyada çok fazla gündeme taşınmaması acaba bilgi noksanlığı mıydı, yoksa kasıtlı mıydı? Oysa Amerika’dan ziyade İsrail bu işin içinde bulunmaktaydı. Amerika’daki güçlü Yahudi ağırlığı hesaba katılmadan burada yapılacak yeni oluşumların ne anlama geldiği asla anlaşılmayacaktı. Nil’den Fırat’a uzanan ‘Büyük İsrail hülyası, İsrail’in direkt olarak Irak’ın Kuzeyindeki hesaplarına yansımaktaydı. Tevrat’ta (Tekvin 16/12) “Hz. Musa’ya ‘Nil nehrinden, Fırat ırmağına kadar bu diyarı senin zürriyetine verdim” denilerek, bölge Doğu Anadolu ile birlikte kutsal Yahudi toprağı sayılmaktaydı. Bu mistik ibare İsrail’in doğal refleksine dönüşmüş durumdaydı. Irak’ın Kuzeyi üzerinde doğal bir müdahale hakkını kendisinde gören İsrail uzun süreden beri Barzani ailesinin denetiminde bir ‘Kürt Devleti’ne yani ikinci İsrail’e taraftardı ve bunu başarmıştı. 1897’de toplanan Dünya I. Siyonist Kongresi’nde Yahudilere ‘Nil’den Fırat’a İsrail Devleti’ hedefini işaret eden modern Siyonizm’in babası Theodor Herzl, siyasi Kürtçülerle de ilk temas kuran Yahudi lider olmaktaydı. Herzl bu durumu hatıralarında açıkça yazmıştı. Türkiye Kürtlerinden Abdullah Cevdet ile bağlantıya geçen Herzl’in bu girişiminden sonra Irak’ın kuzeyine Yahudilerin ilgisi artmıştı. Bu bağlamda en önemli temasları İsrail Devleti kurulunca MOSSAD’ın ilk başkanı olacak olan Reuven Zoslanski (1949-1952) yapacaktı. Zoslanski Filistin’de kurulacak Yahudi Devleti için ‘Shiloah’ (vazifeli) kod adıyla Ortadoğu’da çeşitli milletler nezdinde zemin hazırlamaktaydı. İsrailli yazar Hagai Eshed’in One-Man Mossad: Reuven Shiloah, Father of Israeli Intelligence (Tek Adamlık Mossad: İsrail İstihbaratının Babası) adlı uzun makalesinde belirttiği gibi, Shiloah, İsrail’in ilk 10 yılı boyunca istihbarat servisinin yapılanmasında olduğu kadar, dış politikanın oluşumunda da büyük payı vardı. Reuven Shiloah, 1930’lu ve 40’lı yıllarda yaptığı Ortadoğu gezileri sırasında (1931-1934 yılları arasında Irak’ta yaşadı. Kürtlerle ilişkiye başladı) edindiği istihbarat birikimini MOSSAD’ın liderliğini üstlendiğinde yoğun biçimde kullanmaya çalıştı.

Yahudi istihbaratı bu dönemde özellikle Kürt hareketinin Avrupa Temsilcisi olan Kamuran Ali Bedirhan ile ciddi işbirliği kurmuşlardı. Bedirhan Türkiye Kürtlerindendi, 1940’ten beri Paris’te yaşamaktaydı. Ve orada Polonyalı Yahudi bir bayanla evli bulunmaktaydı. Bedirhan 1948’de kurulan İsrail yönetimi ile temas kurarak İsrail Dışişleri Bakanlığı Ortadoğu İşleri Bölümüne sunduğu bir raporda Suriye ve Lübnan’ın İsrail’e karşı etkisiz kalması için buradaki Kürtlerden yararlanılmasını tavsiye buyurmuşlardı. Hayfa Üniversitesi Modern Ortadoğu Tarih Bölümü’nden İsrailli Prof. Dr. Amatzia Baram ‘İsrail ve Irak’taki Kürt Sorunu’ isimli kitabında, 1963 yazında İsrail İstihbarat Örgütü (MOSSAD) Başkanı General Meir Amit, İran istihbarat örgütü SAVAK’ın başkanı ile görüşerek, SAVAK yolu ile Kürtlere silah gönderme konusunda anlaşmıştı. Kürt İsrail işbirliğine İran da katılmış ve İran üzerinden Irak’ın Kuzeyine geçen İsrailli subaylar burada Kürt Peşmergeleri eğitmeye başlamıştı. 8 Şubat 1963’te Baasçılar’ın Irak’ta bir ay sonra da Suriye’de başa geçmesi ve 17 Nisan 1963’te Irak, Mısır, Suriye arasında yapılan üçlü Birlik Antlaşması ile Nasır’ın öncülük ettiği Pan Arabizm fikrinin birliğe hâkim olmasını tehdit olarak algıladığı için İsrail Kürt meselesine daha sıkı sarılmış ve Kürt isyancıları desteklemeye başlamıştı.

Jo­nat­han C. Ran­dal’ın “Bun­ca Bil­gi­den Son­ra Ne Ba­ğış­la­ma­sı” ad­lı ki­ta­bın­da yazdığına göre: İs­ra­il­li yet­ki­li­ler 1963 yı­lı­nın ba­ha­rın­da Pa­ris’ten ya­ban­cı bir ga­ze­te­ci­yi Irak’ın ku­ze­yi­ne yollamışlardı. Ga­ze­te­ci, Bar­za­ni ve Ce­lal Ta­la­ba­ni’nin ka­yınpe­de­ri KDP Ge­nel Sek­re­te­ri İb­ra­him Ah­med ile buluşmuşlardı. Ve bugünkü Kuzey Irak Kürdistanının temelleri böyle atılmıştı.

Uğur Mumcu, MOSSAD-Barzani bağlantısını açıklayınca suikasta uğramıştı!

“Uğur Mumcu, bu yazısından 17 gün sonra 24 Ocak 1993 Pazar günü arabasının altına konulan C-4 tahrip kalıbının patlaması sonucu ortadan kaldırılmıştı.  Mum­cu ya­zı­sın­da “Kürt­ler ba­ğım­sız­lık sa­va­şı ya­pı­yor­lar­sa ne işi var CIA ve MOS­SAD’ın Kürt­le­rin ara­sın­da? Yok­sa CIA ve MOS­SAD antiemperyalist sa­vaş ve­ri­yor­lar da dün­ya bu sa­va­şın far­kın­da de­ğil mi? di­ye sor­muşlardı. Uğur Mum­cu, Türk ba­sı­nın­da ilk kez MOS­SAD-Bar­za­ni iliş­ki­si­ni de­şif­re et­miş, ba­ba Mol­la Mus­ta­fa Bar­za­ni’den oğul Bar­za­ni’ye ka­dar sü­ren MOS­SAD bağ­lan­tı­sı­nı or­ta­ya ko­ya­rak bir il­ke im­za at­mış­tı. Uğur Mum­cu ölü­mün­den bir­kaç gün ön­ce bir şey da­ha yap­mış­tı; MOS­SAD’ın Ce­lal Ta­la­ba­ni’ye yap­tı­ğı mad­di yar­dı­mı ve bu­nun yıl­lık mik­ta­rı­nı yaz­mış­tı. İs­ra­il­li ya­zar Ben­ja­min Be­it Hal­lah­mi ise “The İs­ra­el Con­nec­ti­on: Who İs­ra­el arms and why / İs­ra­il bağ­lan­tı­sı: İs­ra­il Ki­mi Ne­den Si­lah­lan­dı­rı­yor” ad­lı ki­ta­bın­da Bar­za­ni ile İs­ra­il ara­sın­daki bu giz­li iliş­ki­yi şöy­le an­la­tmıştı: “Irak’ta­ki Kürt­ler her za­man İs­ra­il’in il­gi ala­nındaydı… MOS­SAD’ın Kürt­le­re des­te­ği 1958’de baş­la­dı. As­ke­ri da­nış­man, si­lah ve cep­ha­ne­yi kap­sa­yan da­ha ge­niş çap­ta­ki yar­dım ise 1963’te uy­gu­la­ma­ya koymuşlardı. Ağus­tos 1965’te İs­ra­il­li as­ke­ri uz­man­lar Kürt peş­mer­ge­ler için Irak’ın ku­ze­yin­de dağ­lık bir böl­ge­de eği­tim kamp­la­rı oluş­tur­muşlardı. Ha­zi­ran 1966’da İsrail Baş­ba­kanı Le­vi Esc­hol, Kürt yet­ki­li­ler ile gö­rüş­me­ler yap­mış, 1967 Arap-İs­ra­il sa­va­şı sı­ra­sın­da Kürt­ler İs­ra­il’in de teş­vi­ki ile Irak Hü­kü­me­ti’ne sal­dı­rı­lar dü­zen­le­yip, Irak or­du­su­nun di­ğer Arap ül­ke­le­ri­ne yar­dım et­me­si­ne en­gel olmuşlardı. Sa­vaş sı­ra­sın­da Mı­sır ve Su­ri­ye bir­lik­le­rin­den ele ge­çi­ri­len Sov­yet ya­pı­mı si­lah­lar Kürt­le­re aktarılmıştı. Her ay İs­ra­il ta­ra­fın­dan yak­la­şık 500.000 Do­lar­lık bir pa­ra yar­dı­mı da Kürt peş­mer­ge­le­re ulaş­tı­rı­lmıştı. Mol­la Mus­ta­fa Bar­za­ni ön­ce 1968 ve 1973 yıl­la­rın­da İs­ra­il’e iki kez zi­ya­ret yapmıştı. Ta­bi ki İs­ra­il’e giz­li­ce girip çıkmıştı. O si­lah­lar­la kaç bin Iraklı genç öl­müş­tür, an­ne­ler göz­ya­şı dök­müş­tür, ço­cuk­lar ba­ba­sız ve eş­ler dul kal­mış­tır. Sev­gi­li­ler sev­gi­li­le­ri­ni kay­bet­miş­tir. İnsanlarımıza kan, ölüm ve gözyaşı getirmiştir?” bunların hesabı sorulmamıştır.

İsrail, İran yoluyla Irak’ın kuzeyine yaptığı yardımla yetinmemiş, doğrudan Barzani’nin karargahına ulaşarak, bizzat onunla işbirliğini konuşmaya başlamıştı. İlk olarak Kamuran Ali Bedirhan ile İsrail Savunma Bakan Yardımcısı Şimon Peres arasında yapılan bir antlaşmanın sonucu ‘Merved’ (Halı) adı verilen gizli bir operasyonla Ağustos 1965’te Irak’ın Kuzeyine gelen İsrail istihbaratının en gözde elemanları Tuğgeneral Tsuri Saguy (Irak Kürtlerinin ilan edilmemiş Genel Kurmay Başkanıydı ve onu Molla Mustafa Barzani oğlu gibi severdi), Yarbay Haim Levakov (Irak’ın Kuzeyinde MOSSAD heyetinin başkanıydı) ve Albay Arik Regev, üç ay boyunca isyancı Kürt peşmerge subaylarını eğitip danışmanlık yapmışlardı.

Şimdi ey AKP sever yazar ve yorumcu takımı! Halâ tamamen bir İsrail kurgulaması olan Barzanistana, hukuksuz ve şuursuz bir tavırla Devlet statüsü sağlayan, yetmez İslam coğrafyasındaki çıbanbaşı İsrail’le normalleşme anlaşması imzalayan bir AKP iktidarının, etkili, Milli hedefli ve stratejik temelli atılım ve açılımlar yapacağını sanmak, nasıl bir saflık ve hatta safsatadır?

Dünyanın nasıl yönetildiğini kavramadan ve Siyonizm gerçeğini hesaba katmadan ülke ve bölge sorunları anlaşılamazdı ve aşılamazdı!

ABD Başkanı seçilen Donald Trump, “BM'nin büyük bir potansiyele sahip olmasına rağmen şu anda sadece insanların bir araya gelerek, konuşup iyi vakit geçirdiği bir kulüpten ibaret olduğu” itirafında bulunmuşlardı. Trump, Twitter hesabından paylaştığı bu açıklamayı; BM Güvenlik Konseyi'nde İsrail'in işgal altındaki Filistin topraklarındaki yasadışı yerleşim birimlerine son vermesini talep eden kararın kabul edilmesinin ardından yapması anlamlıydı.

Bu sözlerin anlamı: BM Siyonist Yahudilerin güdümündeki bir teşkilattır. İsrail aleyhine hiçbir karar alınamayacaktır, alınsa da uygulanmayacak ve ciddiye alınmayacaktır!

Evet, BM, NATO, Dünya Bankası gibi kurumlar eliyle dünyayı Siyonist odaklar yönetiyorlardı. Masonik çevreler ve işbirlikçi hükümetler vasıtası ile ülkeleri de aynı odaklar kendi güdümlerine almışlardı.

Örneğin: Güney Amerika’daki Bolivya’yı, uluslararası ciddi bir toplantıda bile cep telefonundan porno izleyen Evo Morales’in yönettiğini sanmak, yaygın bir saflıktı.

Güney Amerika ülkesi Bolivya'nın devlet başkanı Evo Morales, uluslararası avukatlarla yapılan bir toplantı esnasında cep telefonuyla uğraşırken, cihazdan bir anda inlemekte olan pornocu bir kadının sesleri yükselmeye başlamıştı. Şoka uğrayan Morales, panikleyince cep telefonu elinden kaymıştı. Hızla oturduğu koltuktan kalkan 57 yaşındaki devlet başkanı, zemine düşürdüğü cep telefonunu olaya tanık olanların kahkahaları eşliğinde yerden almıştı.

Peki 5 yıl önce Büyük İsrail’e zemin hazırlamak üzere ABD, AB ve Rusya’nın Suriye’de yaktıkları Arap Baharı ateşine benzin döken, Esed’in birkaç hafta içinde devrileceğini öngören, ama 600 bin masum Müslüman katledildikten ve Suriye baştan başa harap edildikten ve 3 milyon mülteci, Türkiye’ye sürüldükten sonra tutup Esed yönetimini destekleyen Rusya ve İran’la barış masasına oturuveren kafaların Türkiye’yi yönettiğini söylemek ne denli tutarlıydı ve akıllıcaydı?

Yeri gelmişken şu gerçeği de vurgulayalım ki, ne Yahudi toplumuna, ne Hristiyanlara ve ne de diğer din ve düşünce mensuplarına peşin bir düşmanlığımız bulunmamaktadır, bu yaklaşım inancımıza da, insanlığımıza da aykırıdır. Kur’an’a göre “Zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur” (Bakara: 193) yapılmayacaktır. Ancak Yahudilerin “Kendileri dışındaki herkesi ve her milleti ezilecek, sömürülecek ve kendilerine kölelik edecek insan görünümlü hayvanlar” kabul eden SİYONİST takımı ve onların Şeytani Kurumları ayrıdır. Nasıl PKK’ya karşı olmak bütün Kürt kardeşlerimize düşmanlık anlamı taşımazsa… Nasıl Nazilere karşı olmak bütün Almanlara düşmanlık sayılmazsa… Nasıl FETÖ’cülere karşı olmak bütün Nurculara ve dindarlara düşmanlık gibi yorumlanamazsa… Bunun gibi Siyonizm’e karşı olmak da bütün Yahudilere düşmanlık gibi algılanmamalıdır.

Ancak Siyonizm tehdidi ve gerçeği de, öyle asılsız komplo teorisi sanılıp savuşturulmamalıdır. Bu tür iddiaları, Ahmet Hocanın veya Erbakan’ın saplantıları ve hayali kuruntuları sayanlar da, ya cahilliklerini ortaya koymaktadır veya saptırma amaçlıdır. Çünkü Siyonist Yahudi tehdidi hem bizzat Kur’an’ın uyarısıdır, hem zaten tarihi bilgi ve belgelerle ispatlanmıştır.

Önemli bir davanın avukatının: “AKP milletvekili Şaban Dişli'nin, Tümgeneral olan kardeşi Mehmet Dişli nerede biliyor musunuz?” soruları neden halâ yanıtsızdı. Sanki, Mehmet Dişli sanıldığı gibi cezaevinde bulunmuyormuş ve o avukatın çok farklı şeyler biliyormuş izlenimi kafaları karıştırmıştı. Daha sonra aynı kişiyle yüz yüze konuşulduğunda: “FETÖ’den ve kahpe darbe girişiminden tutuklu Mehmet Dişli'nin Sakarya'dan hemen her hafta cezaevi ziyaretine gelen karı-koca iki avukatı vardı. Son dönemde ikisini de görmüyorum. Bu işte bir gariplik var” uyarıları anlamlıydı. Tümgeneral Mehmet Dişli, bazı ifadelere göre darbe girişiminin en kilit isimlerinin başındaydı. İfadelere göre Genelkurmay Başkanı'nı Akıncı Üssü'ne götüren de, onu girişimin başına geçmeye ikna için çalışan da, bir gün sonra helikopterle Çankaya'ya getiren de o komutandı. Son olarak Özel Kuvvetler Komutanı Korgeneral Zekai Aksakallı'nın ifadesini okuyunca soru işaretleri daha da artmıştı.

Gazeteci Saygı Öztürk; Resmi belgelere dayanarak yazdığı Doğan yayınlarından çıkan “Kod Adı Mürted” kitabında Mehmet Dişli ile ilgili şunları aktarmıştı:

“Saat 21.00'e geliyordu. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar'ın odasına gelen, karargâhta görevli Proje Yönetim Daire Başkanı Tümgeneral Mehmet Dişli'ydi. “Komutanım, operasyon başlıyor” dedi. Hulusi Akar, önce Güneydoğu'da yürütülen operasyonlardan söz edildiğini sanmıştı. Dişli, “Herkesi alacağız. Taburlar, tugaylar yola çıktı. Biraz sonra göreceksiniz” dediğinde, bu operasyonun farklı bir şey olduğunu anlamıştı. Akar, elindeki kalemi sertçe masaya attı, “Ne diyorsun ulan? Ne operasyonu, sen manyak mısın? Bunlar ne demek, nasıl konuşma?” diyerek elini masaya vurmuşlardı.”

İşte bu, AKP Milletvekili Şaban Dişli’nin kardeşi ve 15 Temmuz darbe girişiminin kilit ismi Tümgeneral Mehmet Dişli, yoksa kayıplara mı karışmıştı?

Pensilvanya’daki FETÖ malikânesine ABD koruması

İzmir Katip Çelebi Üniversitesindeki (İÇKÜ) FETÖ/PYD yönelik soruşturmada ifadesine başvurulan bir tanığın anlattıkları, örgüt elebaşının Pensilvanya’daki malikânesinin nasıl korunduğunu, bazı akademisyenlerin FETÖ’nün karşısındaki acizlik durumunu ortaya koymaktaydı.

İzmir Cumhuriyet Savcısı Ayhan Yılmaz tarafından FETÖ/PDY soruşturması kapsamında İl Emniyet Müdürlüğü Mali Suçlarla Mücadele Şubesinde ifadesine başvurulan tanık H.O, örgütle temasını ve bu süreçte şahit olduğu bazı olayları anlatmıştı. Pensilvanya'da örgüt elebaşı Fetullah Gülen ile yaptıkları görüşmeden detaylar veren H.O, şunları anlatmıştı: "Örgüt elebaşıyla daha önce yüzyüze görüşmeler yapan ev arkadaşımın aracılığıyla Eylül 2013'te Pensilvanya'ya gittik. Burada örgüte ait araziler gezdirildi. ABD resmi polislerinin burayı koruduğunu gördüm. Tatil köyü gibi tasarlanan malikanenin oldukça geniş bir ormanlık alan içerisinde yürüyüş parkuru da vardı ve yüksek güvenlik tedbiri alınmıştı. FETÖ'nün malikanesine girişte detaylı üst araması yapılıyor, cep telefonları dışarıda bırakılıyordu. Güvenlik noktasında ise FETÖ mensupları ABD polisiyle görev yapıyordu."

Şimdi iz’an ve vicdan sahiplerine soruyoruz; FETÖ elebaşını stratejik müttefiki Amerika’dan geri alamayan, darbeci general Mehmet Dişli’yi doğru dürüst sorgulayamayan bir iktidar, nasıl bağımsız ve başarılı bir dış politika planlayıp uygulayacaktı?

30 Aralık’ta Türkiye ve Rusya’nın garantörlüğünde Suriye rejimi ve muhalefet arasında imzalanan anlaşmanın detayları ortaya çıkmıştı.

Anlaşmanın adı, “Suriye krizinin çözülmesinde siyasi müzakerelerin başlaması için heyetlerin oluşturulması” şeklinde saptanmıştı. İki sayfa ve 5 maddeden oluşan anlaşma metninin giriş bölümünde, “Taraflar, 30 Aralık tarihinden itibaren düşmanlıkların azaltılması ve krizi barış içinde çözmek için taahhüt altına girerler” ifadesi yer almıştı. Suriye krizinin askeri yolla aşılmasının mümkün olmadığı vurgulanan anlaşma metninde, “Taraflar, 2012’deki Cenevre Bildirisi ve BM Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı kararı doğrultusunda, siyasi geçiş sürecinin hızlı bir şekilde başlaması için hazırlıklar yapacak” kaydı vardı.

Suriye halkının tamamını kapsayacaktı

Metinde, uzlaşı ile şekillenecek “yeni Suriye” devletinin parametrelerine işaret edilerek, “Suriye devletinin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne tam saygı içinde Suriye halkının çıkarlarını koruyacak, akan kanı durduracak, devlet hâkimiyetini sağlayacak, Suriye halkının tamamını kapsayacak bir devlet yapısı olacak” şartı koşulmaktaydı. Habertürk'ün haberine göre, anlaşmanın 5 maddesi şöyle yazılmıştı:

“16 Ocak 2017 tarihine kadar taraflar, Suriye krizinin barışçıl bir şekilde çözülmesi ve siyasi geçişin sağlanması hedefiyle kendi heyetlerini belirlemiş olacaktı.” Taraflar, 23 Ocak 2017’de Birleşmiş Milletler’in de katılımıyla Kazakistan’ın başkenti Astana’da buluşacaktı. Ortak çalışma sonunda taraflar, Suriye krizinin çözümü için kısa süre içinde bir yol haritası oluşturacaktı. Taraflar, garantörlerin (Rusya ve Türkiye’nin) desteğiyle çalışacaktı. Anlaşma, muhalefet ve Suriye devleti temsilcileri tarafından imzalandıktan sonra yürürlüğe girip uygulanacaktı.

Şimdi soruyoruz: 600 bin masum insan ölmeden ve Suriye harabeye çevrilmeden bu girişimlerin beş yıl öncesinden yapılması gerektiğini hatırlattığımız için bizi ESAD’ÇI ve ERGENEKON KAFALI olmakla suçlayan soytarıların bugün, bütün milletimizden ve milyonlarca mağdur Suriyeliden çıkıp özür dilemeleri gerekmez miydi?

 


[1] Hürriyet / 27 12 2016

Necati AKGÜL -
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

DİNCİ’LERLE DİNSİZ’LERİN VURUŞTURULMASI VE SEFERBERLİK KOVUŞTURMASI
  "Dinsizin hakkından imansız geliyordu!" Bu çok bilinen atasözümüze bakınca karşımıza şöyle...
Devami
AHMAKLIK; ÇELİŞKİLERİN FARKINA VARMAMAKTIR!
 İnsana verilen AKIL; “şunlar doğru ise şunlar da doğrudur, bunlar...
Devami
İSLAM’DA İNSAN HAKLARI VE İSYAN AHLAKI
  İslam’da devlet başkanına ve diğer emir ve yetki sahibi makamında...
Devami
AKDENİZ’DEKİ HAÇLI KUŞATMASI VE ERDOĞAN’IN G-20 TUTARSIZLIĞI
  AKDENİZ’DEKİ HAÇLI KUŞATMASI VE ERDOĞAN’IN G-20 TUTARSIZLIĞI        İstanbul hezimeti, AKP iktidarını sarsmıştı. HDP’ye “İmralı’yla...
Devami
Din İstismarcıları ve BÜYÜK İSLAM İNKILÂBI!
Maalesef Allah’ın Dinini, kendi nefsi heves ve hedeflerine alet etmek,...
Devami
GDO’LU GIDALAR VE TAHRİBATI!
  Türkiye'nin GDO gerçeği Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı Gökhan Günaydın, Gıda Tarım...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 499

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR