YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
697fc34e178ce
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 2 9 1
Bugün : 465
Dün : 57744
Bu ay : 58209
Geçen ay : 1625042
Toplam : 48761522
IP'niz : 216.73.216.146

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

AKP Hükümeti, IMF ile 3 yıllık bir “Yola devam” anlaşması daha imzaladı… İçeriği ve topluma hangi zehirler içireceği özellikle gizlenmeye çalışılan bu ” teslimiyet belgesi”yle ilgili bilgilerin, zamanı geldikçe ve gerekli görüldükçe açıklanacağı vurgulandı…

“IMF ile yollarımızı ayıracağız, ülkemizi onlara mahkûmiyetten kurtaracağız” diye hava atan Recep T.Erdoğan’ın ve AKP iktidarının, ekonomik Bakanı Ali Babacan “gerçekçi olmak gerektiğini” hatırlattı..

Bu IMF anlaşmasının gizli maddesi:

 

“Türk Lirası, Dolar karşısında, bizim öngördüğümüz zamana kadar, değer kazanmaya devam edecek!…”

Böyle olunca, yurt dışından getirilen yabancı mallar daha rahat ve ucuz pazarlandığı için, ithalat artıyor, yerli sanayi ve zirai ürünlerin ihracatı azalıyor…

Yabancı ülkeler ve uluslararası şirketler “son kullanma tarihi yaklaşmış ve ellerinde şişip kalmış” mallarını Türkiye’ye gönderip, halkımız çok yönlü sömürülüyor… Milli ekonomi çökertiliyor… Bu sistemle, bir yandan Türkiye, yabancı tüketim mallarının ve lüks eşyanın bir nevi çöplüğü haline sokulurken, aynı zamanda yerli üretim duruyor, yatırım yapılamıyor, işsizlik sorunu da giderek artıyor…

Diğer taraftan, ithalat için sürekli borçlanmak zorunda kalan ve yeniden borç alabilmek için IMF tuzağına daha fazla kapılan hükümetler; bu sefer bağımsızlığımızdan ve milli çıkarlarımızdan taviz vermeğe… Geleceğimiz ve güvenliğimizle ilgili haysiyet ve hassasiyetlerimizden vazgeçmeye mecbur bırakılıyor!.. Kısacası “Borç alan, buyruk almaya” da başlıyor!..

Böylece bütün ülkeler, kovboyu Amerika olan Siyonist sömürü canavarının kurbanı haline getiriliyor..

İşte bunun için diyoruz ki:

Beyni Yahudi Siyonizm’i, bedeni ise Haçlı Hrıstiyan Emperyalizmi olan ve Batı Medeniyeti diye anılan Barbarlık uygarlığı; başta İslam ülkeleri olmak üzere Asya, Afrika ve Güney Amerika’nın yani bütün dünyanın öz kaynaklarını, hem de zorla sindirme ve sömürme yoluyla Avrupa ve Amerika’ya taşıyarak…

Ve Rockefeller, Rotschild gibi birkaç Siyonist Yahudi ailesinin tekelindeki ” Faizci finans oligarşisi”nin, IMF ve Dünya Bankası aracılığıyla, ülkeleri ağır borç batağına sokup esir alarak kurulmuş bir vahşet medeniyetidir.

Bu borç kıskacını sadece ABD’nin tüm dünyadan çektiği kaynakların yarattığı olumsuz koşullar veya uluslar arası finans oligarşisinin katlanarak büyüyen faiz oranları oluşturmuyor. Bunun yanı sıra, emperyalist merkezlerin başta ABD olmak üzere uyguladığı “korumacı tedbirler” de kıskacı sıkılaştırıyor. Yeni korumacılığın, gümrük vergileri ve kotalar yoluyla uygulanan geleneksel korumacılıktan en önemli farkı, tespit edilmesinin ve ölçülebilmesinin son derece güç olmasıdır. Ayrıca, gümrük vergileri ile ilgili kararlar, yasama organlarınca alındığı için politik nitelik taşımalarına karşılık, yeni korumacılık uygulamaları idari karalarla yürütülmektedir. Türk tekstil ürünlerine Amerika’nın uyguladığı “kota”lar bunun en çarpıcı örneğidir.

Bu “yeni korumacılık” yıllar içinde daha da yoğunlaşmıştır. Az gelişmiş ülkelerin mukayeseli üstünlüğe sahip oldukları tarımsal ürünlere karşı ise her zaman korumacılık uygulanmıştır. ABD, Latin Amerika ülkelerinin ihraç ettiği 1.051 tür mamul maldan 400’üne, AB ise, 479 tür maldan 100’üne tarife dışı engel koymaktadır. “Gelişmiş ülkelerin uyguladıkları sanayi politikaları ve teknik standart zorlamaları ise, az gelişmiş ülkelerin ihracatını çok olumsuz etkilemektedir… Yeni korumacılık önlemleri, azgelişmiş ülkelerin ve bu arada yoğun borçlu ülkelerin ihracat kapasitesini düşürmekte, borçlarını geri ödemelerini çok zorlaştırmaktadır… İlginç ve çelişkili olan, IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşların bu gerçekliğe rağmen, az gelişmiş ülkelere ihracata yönelik kalkınma politikalarını önermeleri ve borçlarını, ihracatlarını artırarak ödemelerini empoze etmeye çalışmalarıdır!?..

Sermaye Kaçışı: 

Az gelişmiş ülkelerin ödemeler bilançosu açıklarını yoğunlaştıran etkenlerden birisi de, bu ülkelerden yurtdışına çıkarılan ve kaçırılan sermayedir. Emperyalist merkezler, az gelişmiş ülke fonlarını çekmek için özel faaliyetler yürütmekte ve bu kaçışı özendirmektedir. Uluslararası bankalar ile emperyalist devletler, bu konuda büyük kolaylıklar sağlamaktadırlar. “Bu bankalar arasında başı çeken Citibank’tır. Bir tahmine göre, söz konusu bankanın az gelişmiş ülkelerden çektiği mevduat, açtığı krediye eşittir. Uluslararası bankalar mevduatı özendirici kolaylıklar yapmakla kalmayıp, az gelişmiş ülkelerden, bizzat sermaye de kaçırmaktadırlar. ABD Dışişleri Bakanlığı’nda görev yapmış olan ve halen uluslararası bankacılık üzerine yazılar yazan Karen Lissakers’in, bir bankacıyla yaptığı görüşmeden aktardığına göre, sermaye kaçışını engellemek üzere alınan önlemlerin çok arttırıldığı 1986 yılında bile bu Yahudi bankası Meksika’ya düzenli ve sürekli olarak iki boş valiz taşıyan memur göndermiş ve paraları Amerika’ya taşıtmıştır… 1985 yılında, Meksikalılar ve Arjantinlilerin yurtdışında tuttukları dövizler, bu ülkelerin dış borçlarında fazladır. Araştırmacılar, yurtdışındaki bu varlıkların salt gelirlerinin bu ülkelere dönmesi halinde, Arjantin ve Meksika’nın, ithalâtlarını iki katına çıkarabilecekleri gibi, borçları için geri ödeme de yapabileceklerini hesap etmektedirler. Sermaye kaçışı ile ilgili bir başka şaşırtıcı veri de, 1980 yılının sadece ilk yarısında, Arjantin, Brezilya, Filipinler ve Venezüella’dan toplam 100 milyar dolarlık sermaye çıkışı olduğudur.”

Yukarıda belirtilen ülkeler yanında Hindistan, Endonezya, Güney Kore, Nijerya, Türkiye, Güney Afrika, Filipinler, Pakistan gibi çok sayıda ülkeden dışarıya büyük miktarlarda sermaye çıkarılmaktadır. “Aşırı borçlanma ve borç krizinin en önemli nedenlerinden biri de şüphesiz sermaye kaçışıdır… “Borç olarak alınan fonların özel kişiler tarafından yurt dışına kaçırılması” demek olan sermaye kaçışı, bir ülkenin kendi parasını yeniden borç olarak geri getirerek, faiz ve anapara ödemeleri yoluyla tekrar dışarı transfer etmesi gibi mahvedici bu mahkûmiyeti ifade eder…

Zengin Latin Amerikalıların kaçırdığı yaklaşık 180 milyar doların, o yıllardaki  (1979-1982 arası) toplam borçların yarısına eşit olduğu ileri sürülmüştür… Eğer sermaye kaçışı olmasaydı, 1985’te Arjantin’in dış borcu 50 milyar dolar yerine sadece 1 milyar dolar olacaktı. Meksika’nın borcu 97 milyar dolar yerine 12 milyar dolar, Venezüella’nın 31 milyar dolar borç yerine, emperyalist ülkelerden 12 milyar dolar alacağı söz konusu olacaktı… Türkiye’den kaçırılan sermayenin miktarı hakkında resmi veriler mevcut olmamakla birlikte, sadece 1970’lerin ikinci yarısından 1980’lerin başına kadarki dönemde, yaklaşık 40 milyar doların yurtdışına kaçırıldığı iddiaları söz konusudur. Eğer bu iddia doğru ise, son dönemde her yıl yaklaşık 7 milyar dolar dış borç ödeyen Türkiye’nin, böyle bir kan kaybına ne pahasına katlandığı daha iyi anlaşılır.”

Yeni Dünya Düzeni

“Yenidünya düzeni”, “tarihin sonu”, “uygarlıklar çatışması” türünden ideolojik yaftalar, ancak emperyalist merkezlerin Orta Doğu’dan başlattıkları küresel yerleşme stratejilerinin askeri-politik-ekonomik sonuçlarıyla gerçek anlamlarını ortaya koydular: Siyonist Merkez, Çevre’yi dış borçlar yoluyla denetimine alıp, kendi sermayesinin kârlılığını artıracak biçimde şekillendirmekle kalmadı, 1990’lı yıllarda siyasal alanda geçirdiği Yeni Dünya Düzeni ile tam denetime aldı. Bunun anlamı şuydu: Bir Çevre ülkesi Merkez’in çıkarlarını tehdit etmeğe kalkıştığında, tek vücut olarak karşısında bütün Merkez’i bulacaktı.1990’da Irak’ın işgaline bahane hazırlamak için Saddam! ın kışkırtılarak Kuveyt’i işgalinden sonra; siyasal düzeyde Yeni Dünya Düzeni’nin nasıl olacağı ortaya çıktı. Eski düzende Merkez’e karşı gelmekte olan ülkelerinin taleplerine aracılık eden Birleşmiş Milletler örgütü yeni siyasal düzende, hizaya getirilmesi gereken Çevre ülkelerine karşı Merkez’in (Yani Siyonist Yahudi sermayesinin ve küresel çetenin) örgütleşmesine aracılık etmeye başladı.

ABD, İngiltere ve Fransa, Irak’a karşı silahları konuştururken, bunun malî yükünü büyük ölçüde Suudi Arabistan ve Kuveyt’e yıktı. Merkez, yeni bir petrol ambargosu, ya da Saddam’ın Euro’ya geçme arzusu gibi tatsız olgularla karşılaşmak istemiyordu. Ayrıca ABD’de ekonomik durgunluk sürerken, üstün teknolojili yeni silahların kullanımı için yeni bir alan açılmış, Doğu Bloku’nun yıkılışıyla rakipsiz ve gereksiz kalan pek çok silah için deneme olanağı ortaya çıkmıştı. Bundan Kuveyt ve Suudi Arabistan’a düşen malî yükün büyüklüğü, bu ülkeleri neredeyse iflasın eşiğine getirdi; yıllardır sermaye ihraç eder durumdan, dünya piyasasından borç arar duruma düşürdü. Ancak CNN’de savaşı, günün “gerçek benzeri” (virtual reality) imgeleriyle seyreden dünya, Merkez’in silah gücünün düzeyini anladı. Bu arda, geçmişte Sovyet silah gücünün çok şişirilmiş olduğu gerçeği iyice ortaya çıktı!

 Ancak, Körfez’e yönelik emperyalist müdahale yeni bir dönemin başlangıcı olmakla birlikte, ne ABD’nin hegemonya krizini ne de kapitalizmin yapısal sorunlarını çözebildi. Sadece askeri zorbalığın, egemen güçlerin tek etkili silahı haline geldiğini kanıtladı. Daha önce Emperyalizme karşı verilen mücadelelerde; yoğun bir dönüşüm ve umut ideolojisiyle demokrasi ve refaha göndermeler yapılırdı. Dünyanın dört bir yanında, bozuk sisteme karşı yürütülen mücadelelerin göründüğünden daha az militan ve radikal olduğu anlaşıldı. ABD’nin güçlü görünen konumunun, sömürme ve sindirme düzeninden kaynaklandığı ortaya çıktı. İşte bu bağlamda, “Saddam Hüseyin liberal ideolojik kabuğun bu çöküşünden ders çıkardı. Ulusal kalkınmanın Irak gibi petrol zengini ülkeler için bir tuzak ve imkânsızlık olduğu sonucuna vardı. Dünya iktidar hiyerarşisini değiştirmenin tek yolunun Güney’de büyük askeri güçlerin inşasından geçtiğine inandı ve bu yönde, ABD’yi telaşlandıran adımlar attı.

ABD bu süreçten, Avrupa ve Japonya karşısındaki konumunu güçlendirme açısından yararlandı. Ayrıca sisteme yönelik olarak Üçüncü Dünya’dan gelecek meydan okumalar karşısında, vahşi bir güç gösterisi de yaptı. Yeni Dünya Düzeni, ideolojik bir saldırıdan, bombalar eşliğinde yürütülen bir soykırıma dönüştü. Kapitalist sistemin Siyonist patronları, bütün ülkelere: ekonomik sömürü zincirine bağlı kalmanın yetersiz olduğunu; aynı zamanda ABD öncülüğündeki emperyalist egemenlik sisteminin hiyerarşisine de uymanın zorunluluğunu Irak’a yönelik imha savaşlarıyla, göstermeye çalıştı. Özünde masum birer formülasyon gibi görünen “Tarihin Sonu” tezleri, küresel kapitalizmin dünyadaki dengesizliği korkunç boyutlarda derinleştiren ve dünyanın bütünüyle köleleşmesini öngören ideolojik tehdidinden başka bir şey değildi.

Bu anlamda Tarihin Sonu’nu ilan F.Fukuyama şunları söylüyor: “Doğu bloku ve özellikle de Sovyetler Birliği’nin dağılması ile birlikte, kapitalist sistemin üstünlüğü ve alternatifsizliği tarih tarafından tartışmasız bir biçimde kanıtlanmıştır. Artık dünyada tek başına egemen olan ekonomik sistem kapitalizm, politik sistem ise liberal demokrasidir. İnsanlık tarihi bundan sonra kapitalizmin tarihi olarak yaşayacaktır. Kapitalizmin önünde duran görev ise: gelişmek, yayılmak, pekişmek, zaaflarından arınmaktır. İnsanlık ise başka alternatif olmadığından, kapitalist sisteme uyum sağlama, onun kurallarını en iyi bir biçimde uygulama görevi ile karşı karşıyadır. Bu sürecin önünde engeller olacak, sorunlar çıkacaktır. Fakat kapitalist sistem ve liberal demokrasinin zaferi alternatifsizdir ve bu konuda oluşacak milli ve İslami çıkışlar, her halükârda yerel ve cüz’î kalacak ve ABD bu engelleri aşmakta zorluk çekmeyecektir. İnsanlık tarihi artık kapitalizmin eşliğinde tek düzen bir gelişim ve ilerleme seyrine girmiştir. Ve tek engel görünen İslam sorunu da halledilecektir.” (F.Fukuyama, Tarihin Sonu, National İnteret, 1989, Yaz sayısı)

Bu Japon asıllı Avengelist Siyonist Francis Fukuyama’nın şimdi rektörlüğünü yaptığı Washington’daki SAIS Üniversitesi’nin, Fetullah Gülen’in güdümündeki Yazarlar Vakfı’nın; Milli Görüşü parçalamak, AKP’yi kurup iktidara taşımak ve Layt (ılımlı) İslam’ı yaygınlaştırmak amacıyla başlattığı Abant Toplantısına bu sene ev sahipliği yaptığı ve bütün masraflarını karşıladığı hatırlanırsa, bunların kime hizmet ettikleri de kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Kapitalizmin ebediliğini savunan bu anlayış, dünyanın bugünkü bozuk ve barbar haliyle olduğu gibi kalması için; soykırım, savaş, ırkçılık, işgal ve sömürüyü “demokratikleşme” olarak sunmaktadır! Oysa Siyonist saldırı çağında, emperyalist tekelciliğe dayalı vahşet demokrasisi dışında bir demokrasinin varlık şansı ve ortamı bulunmamaktadır. Somut gerçek Irak Savaşı: Sermaye ve üretim hareketleri üzerindeki Siyonist tekelleşmeyi dayatmaya ve bu esarete karşı çıkan bir İslam’a yönelik vahşi bir saldırıdır. Bu saldırıya Büyük İsrail hayalini de katmak lazımdır… Dünya sisteminin sürekli artan ve giderek barbarlaşan bu saldırıları , artık ekonomik ve sosyal bağımsız bir kalkınmayı imkânsız kılmayı amaçlamaktadır..

Bu totalitarizm, küresel kapitalist sistemin kabul edilebilir bir kavramla yani “İmparatorluk”la tanımlanmasını doğrulamaktadır. “İmparatorluk” formülasyonu konusunda uluslararası spekülatör Soros’un yazdıkları, küresel faşizmin egemenler safından nasıl göründüğünü ortaya koymaktadır. Soros’a göre: “Küresel kapitalist sistemin” (Yani Siyonizm’in) soyut bir kavram olması onu daha az önemli hale getirmez. Bu sistem herhangi bir rejimin, vatandaşlarının yaşamlarına hükmettiği biçimde, bütün insanlığa hükmetmektedir. Bu kapitalist sistem gelmiş geçmiş bütün imparatorluklardan daha büyük ve daha etkin bir hâkimiyet sürdürmektedir. Bütün bir uygarlığa hakimdir ve diğer imparatorluklarda olduğu gibi, sistemin dışında kalanlar barbar olarak nitelenir. Bu belirli bir toprak parçası içinde yer alan bir imparatorluk gibi değildir; çünkü resmi varlık ve bağımsızlığı ve egemenliğin gerektirdiği klasik koşullar yoktur. Hatta bu Siyonist sistemin gücünü ve etkinliğini sınırlayan başlıca unsur, bünyesindeki devletlerin egemenlik haklarıdır… Sistemin resmi bir yapısı olmadığından, neredeyse gözle görünmez. Etkisi altındakilerin çoğu ona bağlı olduklarını bile fark etmez; daha doğrusu, belki zaman zaman bazı yıkıcı güçlerin etkisi altında olduklarını sezer, ama bu güçlerin ne olduğunu bilmezler.

Bu Gizli Dünya Devletine İmparatorluk benzetmesi çok yerinde bir benzetmedir. Çünkü küresel kapitalist ve Siyonist sistem kendi kapsamı altındakileri yönetir ve etkisinden kurtulmak kolay değildir. Dahası onun da tıpkı bir imparatorluk gibi bir merkezi ve çevre birimleri vardır. ABD, Siyonist sermaye imparatorluğunun Merkez Üssü, IMF ve NATO yoluyla emrine soktuğu ülkeler ise eyaletleridir. Merkez, çevre birimlerin sırtından yarar sağlar, onları sömürür. Daha da önemlisi, küresel kapitalist sistem bir takım emperyalist eyilimler sergiler. Denge aramaktan çok genişlemek peşindedir. Kendisine katılmayan piyasaları ve kaynakları mutlaka ve ele geçirmek istemektedir. Bu bakımdan Büyük İskender’den, ya da Hitler’den hiç farkı yoktur. Çünkü Firavunların, Romalıların devamıdır. Yayılma derken coğrafi anlamda değil; insanların yaşamları üzerindeki etkinlik bağlamında söylüyorum… Siyonist sistemin bölgeler ve ülkeler üstü yapısına rağmen bir merkezi ve çevresi vardır… Oyunun kuralları, sömürü merkezinin lehine olacak şekilde hazırlanmış ve çarpıtılmıştır. Başkentleri New York ile Londra’dır. Çünkü uluslararası finans piyasaları buradadır. Dünyanın para arzının belirlendiği Washington, Frankfurt, Tokyo ise eyalet merkezleri ve kontrol odaklarıdır.

Siyonist Spekülatör Soros, “Küresel kapitalist sistem, ne yeni ne de orijinal değildir.” tespitini yapıyor ve onu “eksik bir rejim” olarak tanımlıyor. Yani Gizli Dünya Devleti’nin sadece ekonomik işlevlere sahip olmasını yeterli bulmuyor. Ve bu Yahudi spekülatör George Soros’un geçen sene Davos toplantısında Recep T.Erdoğan’a akıl hocalığı yaptığı… Ve yine Kıbrıs’taki referandumda Denktaş aleyhinde ve “Evet” çıksın diye bol miktarda para harcadığı, hatırımıza geliyor… Bu bağlamda küresel kapitalizmin hukuk kodları ön plana çıkıyor. Uluslararası Siyonist şirketlerin ihtiyaçlarına cevap verecek tarzda, bütün dünyada geçerli olacak bir hukuk düzenlemesi;  özgürlük ve insan hakları şemsiyesi altında ortaya sürülüyor. “Küresel hukuk”, emperyalizmin, finans ve döviz piyasalarının “zavallı” bir oyuncağı oluyor. Hizmet ettiği Siyonist sermayenin sömürme işini kolaylaştırıyor. Hükümetler bu şeytan imparatorluğunun vergi tahsildarlığını yapıyor… Hopbes’in büyük tespiti bugün de geçerliliğini koruyor. ‘Kılıçsız akitler’ hala laftan öteye geçmeyen şeylerdir ve dolayısıyla insanları veya ülkeleri güvence altına almak konusunda hiçbir işe yaramıyor. BM ve NATO gibi Uluslararası kuruluşları, üye ülkelerin askeri ve siyasi güçlerini Siyonizm’in hizmetinde; hatta bazen kendi ülkelerinin aleyhinde kullanıyor!

Tek merkezli bir dünya düzeni amaçlayan, halkları köleleştirip yoksullaştıran… Bütün ahlaki ve manevi değerleri yozlaştıran… Milli devletleri zayıflatıp yıkan ve kendilerinden başkasına hürriyet, haysiyet , huzur ve insan hakları tanımayan bu soysuz ve sorumsuz Dünya Düzeni şimdi içten içe çatırdıyor ve yıkılmaya hazırlanıyor!..

Savaş çıkarma, ülkelere saldırma, terör ve anarşiyi yayma, iç savaşları kışkırtma, işgale kalkışma, katliam ve soykırım yapma, ambargo uygulama gibi her türlü zulüm ve günahı mübah sayan bugünkü Siyonist barbarlık uygarlığının “amentü”sü (inanç esasları) şunlardır:

  • 1. Yeryüzünde ekonomik, sosyal ve askeri bütün kuralları, Gizli Siyonist Yahudi Krallar koyacak ve kurumsallaştıracaktır.
  • 2. Amerikalı ve Avrupalı Haçlı Emperyalist kâhyalar bunları uygulayacaktır.
  • 3. Farklı dinden ve kavimden diğer bütün insanlık, Siyonizm’in kulları olarak bu kurallara mecburen uyacaktır.
  • 4. Bu şeytani kurallara, tabi ve teslim olmaları için, dünya halkları kültür emperyalizmi ve ahlak dejeneresi yoluyla beyinleri uyuşturulacaktır.
  • 5. Bu kurallara ve Siyonist Tanrı buyruklarına karşı çıkan ve ABD hâkimiyetine başkaldıranlar, en vahşi yöntemlerle hizaya sokulacak ve dünya düzenine uyum sağlanacaktır.
  • 6. Bu dinsizlik ve dengesizlik düzeni için en büyük tehdit ve tehlike arz eden İslam Dini, ılımlı ve uyumlu hale sokulup yozlaştırılacak ve Müslümanlar uysallaştırılacaktır.
  • 7. Uysallaşmayan kesimler ve ülkeler “Terörist” ilan edilip savaş açılacak ve susturulacaktır.
  • 8. İslam ülkeleri içinde, bu şeytan düzenine son verip yeni ve adil bir medeniyet kurabilecek potansiyel imkân ve istidatlara sahip bulunan Türkiye’nin önü özellikle tıkanmalı ve hizaya sokulmalıdır.
  • 9. Türkiye’nin, Bölgesinin ve tüm İslam ve insanlık aleminin diriliş ve direnişine öncülük yapacak beyin ve birikimin, bilgi ve becerinin, inanç ve azmin sahibi ve simgesi olan Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın çevresi kuşatılmalı ve mutlaka etkisiz kılınmalıdır.

Ve artık her kes, safını ve tarafını yeniden kontrol edip karar vererek, tavrını ve ayarını ortaya koymalıdır.

2004-Mayısı’nda Konya’da yapılan, İstanbul’un Fetih Yıldönümü kutlamalarına katılan Pakistan İslam Partisi Genel Başkanı ve Ana Muhalefet Lideri Kadı Hüseyin Ahmed’in tarihi tespitiyle : “Artık dünyada iki kutup bulunduğunu kesin olarak ortaya çıkmıştır:

1-Siyonizm’in güdümündeki ABD ve AB’nin öncülüğünde Barbar Batı Uygarlığı

2-Bunların karşısında bütün insanlığı kucaklayıp kurtaracak olan İslam Nizamı ve Kur’an’ın aydınlığı

Bu nedenle rahatlıkla söyleyebiliriz ki: İnsanlar ya Amerika’nın safındadır veya Erbakan’ın yanındadır. Ve işte şuur , bu gerçeğin farkına varmak ve gereğine göre davranmaktır.

Siyonist Yahudiler ve kâhyaları olan, özellikle Protestan ve angelikan kökenli Haçlı emperyalistler, bütün dünya’yı sömürüp Karunlar gibi yaşarken, Filistin’li mazlumlar mecburen açlık grevinde çırpınmaktadır.

Filistin mecburi açlık grevinde!

İsrail’in 27 hapishane ve tutuklama merkezinde yaklaşık olarak 8 bin Filistinli tutuklu ve hükümlü var. Uluslararası Adalet Divanı’nın tanımı ile onlar birer savaş esiri.. Çünkü İsrail kurulduğu 1948 yılından bu yana Filistin toprağını işgal etmekte ve işgal ettiği bu topraklarda yaşamakta olan Filistin halkına karşı acımasız bir savaş sürdürmektedir..

Dün tüm Filistinli tutuklu ve hükümlüler açlık grevine başladılar..

Dışarıdaki aileleri de onlarla dayanışmada bulunmak için benzer bir açlık grevine başladı… Dışarıdaki Filistinliler içerdeki kardeşlerine destek veriyor…

Tutukluların tek bir isteği var…

Daha insanca bir yaşam…

İsrailliler 28 Eylül 2000’de başlayan son İntifada’dan bu yana yaklaşık olarak 40 bin Filistinliyi gözaltına alarak sorguladılar.

Hepsinin tek bir suçu var…

İşgale karşı direnmek…

Bunların arasında binlerce kadın ve çocuk bulunmaktadır..

Peki İsrailliler bu tutuklulara ne yapıyor? Bildik en ağır işkence yöntemlerini bir yana bırakarak İsrail psikolojik işkence yöntemleri ile Filistinlilerin direnme gücünü yok etmek istiyor.

1- Tutuklu ve hükümlü Filistinliler sık sık çıplak olarak sorgulanmakta ve bu halleri ile toplu halde tutulmaktadırlar..

2- 16 yaşından büyük bir gencin tutuklu olan babasını ya da annesini ziyarete izin çıkmamaktadır…

3- Tutuklular sık sık cinsel taciz ve tecavüzlere maruz kalmaktadır…

4- Görüş günlerinde bile tutuklu ile ailesi arasında hiçbir şekilde yakın temas söz konusu olamamaktadır…

5- Tutuklu asla ailesi ile haberleşme imkânı bulamamaktadır…

6- Tutuklu hastalar nadiren doktora çıkarılmaktadır.

7- Tutuklular yazın daha sıcak bir ortamda, kışın ise daha soğuk koğuşlarda tutulmakta… Ve rahat bir uyku çekmelerine fırsat tanınmamaktadır…

8- Tutuklulara kitap, gazete okuma veya radyo ve TV izleme yasaktır…

9- MOSSAD ile işbirliği yapmaları için tüm tutuklulara inanılmaz baskılar yapılır. Bazıların eşi ya da kız kardeşi evden alınır ve çıplak olarak tutukluya gösterilip hıyanete zorlanır…

İşte bu yaşam koşullarını protesto etmek için Filistinli tutuklular dünden itibaren açlık grevine başladı..

İsrailliler de koğuşlardaki suları keserek açlık grevi sırasında Filistinlilerin su içmelerini yasakladı…

İsrailli içişleri bakanı ise “ölmek istiyorlarsa biz de onlara yardımcı oluruz” demekten sıkılmadı ve sakınmadı…

Yalnız son 3 yılda 4 bin Filistinliyi katleden, 50 bin Filistinliyi yaralayan, bir milyon zeytin ve narenciye ağacını yakan ve binlerce Filistinlinin evini yıkan İsrailliler kuşkusuz açlık grevine karşı acımasız olacaktır…

Herkes kendini şu anda İsrail işkence hanelerinde bulunan Filistinlilerin yerine koymalıdır..

Asla Irak’taki Ebu Gureyb görüntülerini unutmamalıdır.[1]

Asıl mücadele bu vahşete razı olanlarla, itirazı olanların kavgasıdır.

Ekonomik Enkaz!

Doğal ve doğru bir ekonomik düzende, “Bir ülkenin genel üretim toplamı, genel tüketim toplamından fazla olmalıdır.”

Çünkü; Deprem, savaş, kuraklık, kıtlık, sel v.b. olağan dışı harcamalar için de hazır olunmalıdır.

Bir ülkenin “genel giderleri ile, genel gelirleri eşit ise, o ülke ekonomisi yetersiz sayılır. Dengeyi korumak ve ihtiyaçları karşılamak zorlaşır.

Yok, eğer, bir ülkenin yıllık tüketim ve gider toplamı, yıllık üretim ve gelir toplamının altına düşmüşse, orada ekonomi zarardadır ve iflasa doğru kayılmaktadır.

Çünkü böyle bir durum; haliyle “borçlu yaşama” mecburiyetini doğuracak, borç alan yönetimler, buyruk almaya da mecbur kalacaktır.

İşte “cari işlem açığı” demek; bir ülkenin dışarıya ihraç edip sattığı mal oranının, dışarıdan ithal edip aldığı mal miktarını karşılamaz olması, hatta çok çok altında kalmasıdır.

AKP iktidarı bu yılın cari işlem açığının yani az ihracat, çok ithalat farkının 6 milyar dolar olacağını öngörmüşken, daha şimdiden bu açığın 11 milyar dolara, yani iki katına çıkacağı anlaşılmıştır.

Böyle bir ekonomi ile düze çıkmak değil, ayakta durmak bile imkânsızdır.

Bu hükümet ve bu zihniyetle Türkiye bir felakete doğru kaymaktadır. Gerekli bir müdahale, milli bir mücadele kaçınılmazdır.

Sn. Necmettin Çakmak’ın Milli Gazetedeki şu yazısı oldukça önemli ve anlamlıdır:

Türkiye ekonomisinin büyük ve kronik sorunları var. Enflasyon ve yüksek borçluluk bunların başında geliyor. Şimdilerde AKP yöneticileri, “enflasyon düştü” edebiyatıyla bir kampanya yürütüyorlar.

Ve bu da; uygulanan programın başarısından da öte, “IMF’nin ülkelerin ekonominin sorunlarını çözdüğü” gibi ideolojik bir savunmaya dönüştürülüyor.

Enflasyonun düşmesi; yatırımların büyümesi, işsizliğin azalması, işçi, memur ve halkın gelirlerinin artması olarak sunuluyor.

Ne var ki; tablo onların söylediği ve gösterdiği gibi değil!..

Çünkü çarşıya pazara giden insanlar, fiyatların düştüğünü değil yükselmeye devam ettiğini; dahası alım güçlerindeki ‘artış’ın fiyatların artışının çok gerisinde kaldığını görüyor.

Kuşkusuz ki, enflasyon rakam olarak düşmektedir. Daha önce de enflasyonun yüzde 20’lere kadar düştüğü yıllar oldu; o zaman da pembe tablolar çizildi. ‘İhracat patlaması’, ‘makûs talihi yenme’ propagandası yapıldı. Ama arkasından da yeni krizler patlak verdi.

AKP iktidarı, bu seferki “enflasyon düşüşünün kalıcı” olduğunu iddia ediyor. Bunun ne ölçüde gerçek olduğunu çok değil, kısa bir süre sonra hep birlikte göreceğiz.

Ancak şu gerçek ki; enflasyonun düşüşü ya da çıkışı ile halkın alım gücü arasında orantısal, doğrusal olarak bir bağ yoktur.

Çünkü, enflasyon yüzde 100’se işçilerin, memurların gelirleri de yüzde 110 artarsa, halkın alım gücü yüzde 10 artmış olur ve halk enflasyonun altında ‘ezilmemiş’ olur. Ama, enflasyon yüzde 100 iken ücretler yüzde 90 artıyorsa, halkın alım gücü yüzde 10 azalmış, dolayısıyla halk yüzde 10 fakirleşmiş olur.

Bugünlerde bir de “cari işlemler açığı” rakamlarına kilitlenmiş vaziyetteyiz.

Bir ülkenin döviz gelirlerinin, döviz giderlerinin altında kalması sonucu ortaya çıkan duruma, cari işlem açığı denir…

Bu açığın kapatılması, yani finanse edilmesi o ülkenin dış borçlarının artması anlamına gelir. Hükümet yılsonu cari açık hedefini 10,8 milyar dolara revize etti. Hâlbuki öngörülen açık 6 milyar dolar idi, şimdi yaklaşık 11 milyar dolara, yani iki katına yükseltildi.

Eğer bu açık ülkenin döviz rezervlerinden karşılanamaz ise dış borçlarımız bu kadar artacak demektir.

Demek ki; ülkeye borç verenlerin, IMF’nin, Dünya Bankası’nın, uluslararası bankaların, Türkiye tahvillerini satın alan yatırımcıların (tabi ki, kara bıyıklıların da ) gönlünü hoş etmemiz gerekecek.

Neyse ki bu iktidar böyle şeylere alışkın…

Şimdi IMF’nin ve Yabancı Sermayenin bizden beklentileri var…

Bütçenin faiz dışı fazla vermesini istiyorlar.

Hani, Başbakan arada sırada söylüyor, ya!..

Hay hay, efendim!.. emriniz olur.

Ne de olsa, faizleri kutsal, dokunulamaz olarak kabul ettiğimize göre ne gerek var eğitime, sağlığa, kamu yatırımlarına harcadığımız toplamın vergi gelirlerinden düşük olmasına..

Bütçe zaten delik deşik olmuş..

Öyle değil mi?

Beş yıldır IMF programı altında artık delik kalmayan kemerleri sıkıyoruz, yarı aç yarı tok yaşıyoruz, daha az maaş alıyoruz…

Bütün bu sıkıntılar ne için?

İç ve dış borçları ödeyebilmek için…

Ama nafile!..

Biz bu kadar sıkıntıya katlanıyoruz, canımızı dişimize takıyoruz, ama gene de borçlarımız artmaya devam ediyor. Burada bir acayiplik olmalı.

Öte yandan cari açık vermek, bir ülkenin kendi imkânlarının ötesinde yaşaması anlamına geliyor. Tasarruflarının yatırımlarının gerisinde kalması demek oluyor.

Ekonominin başlıca aktörlerinden kamu, tasarruftan başka bir şey düşünmüyor. Yılın ilk yedi ayında bütçenin faiz dışı ödeneklerinin sadece yüzde 40’ı harcanmış.

Bu nedenle iktidar, IMF’den ‘çok teşekkür ederiz, ne iyi ettiniz’ türünden mesajlar alıyor.

AKP ‘aferin’ almayı sürdürürken, diğer taraftan da ülkemde birbiri ardına, sıcaklardan değil, yatırımsızlıktan, bakımsızlıktan demiryollarında kazalar oluyor…

‘Hızlandırılmış katliamın’ sorumluları bir türlü bulunamıyor…

Ne gam!

Ne de olsa bu ülke onların ‘babalarının çiftliği’ ya..

Bu manzaralar elbette ki birilerinin gelirlerinin katlandığını ve daha da ötesinde harcama yaptığını gösteriyor. Üretim rakamlarına baktığımızda, gıda üretiminde binde 3 gerileme yaşanırken, otomotiv üretiminde ise yüzde 80 artış olduğunu görüyoruz. Bu arada toplam ithalatımızla birlikte otomotivde de yurtdışından aşırı girişlerin olduğu bir vakıa…

Aynen, 2001 krizi öncesi manzara…

İthalat 1,7 milyar dolardan 5 milyar dolara sıçramış.

O halde, sorun kazandığını gırtlağına harcayanlardan kaynaklanmıyor.

Düşük dövizden faydalanıp lüks tüketime yüklenen kaymak tabaka ülkenin dövizlerini har vurup, harman savuruyor.

Peki, bu sistem içerisinde kurtuluşa ermek mümkün mü?

Maalesef değil!

Çünkü; dalgalı kur sisteminde TL değer kaybeder; büyük şirketler ihracata yönelir, bir süre için ithalat yavaşlar, ama dış borçların TL karşılığı da artar, kaynakların daha fazla kısmını borç ödemelerine ayırmak gerekir, gene altta kalanlar kaybeder.

Sıkı para politikası uygulanır; faizler yükselir, bir süre için özel yatırımlar yavaşlar, işsizlik patlar, rantiyeci tabaka yüksek faizlerle gününü gün ederken, bütçede faiz yükü daha da ağırlaşır, gene altta kalanlar kaybeder.

AKP, “piyasaların hatırına” IMF ile üç yıl daha devam ediyor. Bu kısır döngüde tam beş yılımız geçti. Artık hatır gönül dinleyecek halimiz kalmadı.

Üç yıl daha yüzde 6,5 faiz dışı fazla vermeye devam edersek, çok geçmeden kendimizi krizin içerisinde debelenirken buluruz.

Bu işe bir son vermenin vakti geldi de geçiyor bile.

Yoksa…

‘Satılık ülke’ tabelasını astığımız gibi, benliğimizi, kimliğimizi satma dönemi de gelir. Allah muhafaza!..[2]

Türkiye Osmanlıyı çökerten “Düyunu Umumiye”den daha beter bir batağa saplanmış durumdadır.

Tehlike çanları çalıp durmakta ama AKP liler kulaklarını tıkamaktadır.

İşte, Yiğit Bulut’un feryadı:

Birkaç yıl önce, krizin ilk döneminde, başımdan geçen bir olay bu sabah gazeteleri okurken aklıma geldi ve dehşetle irkildim. Detaya girmeden konuyu size de aktarmak istiyorum. “İstanbul yaklaşımı”, “şirketlerin borçları”, “ekonomik kriz” gibi kavramları tartışırken bir dostum bana şöyle demişti: “bugüne kadar yaşananlar işin birinci perdesi; birkaç perde ileride: Türkiye’nin IMF’ye ve kefil olduğu Siyonist bankalara makro borçları inanılmaz derecede artarken, şirketlerin devlete olan mikro borçları da yabancıların eline geçecek. Ülkeye borç verirken yüksek faizle kaynak sağlayanlar, varlık yönetim şirketleri kurup, devlete ödenmesi gereken bu borçları da yok pahasına satın alacaklar. İstersen Arjantin ve Brezilya’da neler olmuş bir bak.”

Sevgili dostlar, yukarıdaki konuşmayı unutmayalım ve Milliyet gazetesinde çıkan habere bir göz atalım: “TMSF, bünyesindeki bankalardan intikal eden, hâkim ortaklar dışındaki kurumsal kredi alacaklarının tahsili için açtığı 223 milyon dolarlık alacak portföyü satış ihalesini, Deutsche Bank tarafından kurulan Bebek Varlık, 22 milyon dolarlık teklifle kazandı. Daha önce 324 milyon dolar değerindeki portföyün satışı için açılan ihale, tekliflerin yetersiz bulunması nedeniyle iptal edilmişti. TMSF’den yapılan açıklamaya göre, ihalenin yenilenme kararı 6 Mayıs’ta alınırken bu sürede kurumsal Tahsili Gecikmiş Alacakların tahsilini hızlandırmak için yapılan yüzde 50 peşin ödeme indiriminin de etkisiyle satışa çıkarılan portföy yaklaşık yüzde 30 küçüldü.”

Bu noktada iki ayrıntıya lütfen dikkat;

Devredilen hortumcuların borçları değil, devredilen hâkim ortaklar dışındaki kurumsal kredi alacakları daha doğrusu hortumlanan bankadan iş yapmak için kredi kullanmış ve ödeme güçlüğüne düşmüş şirketlerin borçları. Yani hortumcuların batığı devletin alacağı yabancı şirketlerin olacak!..

222,8 milyon dolarlık alacak portföyü ilk etapta yüzde 30 küçültülmüş sonrasında yüzde 10’undan bile az bir rakama Deutsche Bank’a devredilmiş. Peki, yeni alacaklı bu paranın ne kadarını tahsil edecek? Hepsini tahsil edebilirse, bu işten 200 milyon dolar mı kazanacak? Hepsi derken, hepsi 222,8 değil, bu küçültülmüş hali. Tahsil ettiği para nasıl vergilendirilecek? 20 milyon ile 200 milyon kazanırsa paranın ne kadarı Türkiye’de kalacak?

Sevgili dostlar, bu sorular daha çok uzar. Bu noktada geçmişe dönmek ve tarihinden ders almayan bizlere bir noktayı altını çizerek hatırlatmak istiyorum: Dünya Osmanlı topraklarındaki petrolü paylaşma hazırlığındayken, Osmanlı yönetimine tavsiye edilen yöntem sürekli borçlanmasıydı. Denilen yapıldı ta ki 1876’da ödeme yapılamaz duruma gelinene kadar. Bu durum sonrasında yabancılar, Osmanlı topraklarında alacak tahsili için bir yönetim oluşturdular ve bu ‘şirket’ devletin alacaklarını tahsil etmeye, vergileri toplamaya başladı. İş o kadar ileri gitti ki kendi silahlı güçlerini bile kurdular. Bu şirketin söylemi şöyleydi: ‘ Sen Ahmet efendi, yaptığın iş dolayısıyla Osmanlı maliyesine şu kadar borcun var ama bana ödeyeceksin.’ Bu noktada işin nasıl çığırından çıktığını açıklayacak bir örnek daha: 1900 sonrası bu şirkette çalışan sayısı 9 bine yaklaşırken, Osmanlı Maliyesi’nde çalışan sayısı bunun yarısı kadardı.

Sonuç: Başa döner ve dostumun anlattıklarını tamamlarsak; Brezilya ve Arjantin’de şirketlerin borçlarını bırakın, belediyelerin içme suyu şebekeleri bile yabancıların eline geçti. Bugün IMF’nin en alacaklı olduğu üç ülkenin ‘Brezilya, Arjantin ve Türkiye’ olduğunu düşünürsek, sadece makro borçlara değil, mikro borçlarda da sonumuz belli. Bundan sonra atılacak adım ‘belediyelerin borçlarına karşılık alacaklarının yabancılara satılması’.

Son söz: Hortumcuların affedilmesi bir yana, “alacaklarının yok pahasına yabancılara devri bardağı taşıran son damla. Tüpraş’ta attığım son çığlık gibi yine soruyorum; yok mu bu gidişe dur diyen?[3]

 


[1]

Milli Gazete / 17 08 2004 / Medya

[2]

Necmettin Çakmak 31 Ağustos 2004 Milli Gazete

[3]

Yiğit Bulut 3 Eylül 2004 Radikal

0 0 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Subscribe
Bildir
0 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Picture of Selman YÜCEL

Selman YÜCEL

YORUMLAR

Son Yorumlar
0
Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
Paylaş...