Avrupa'nın Arsızlığına Şaşmamak Gerekir:
Avrupa Birliği'nin yetkili kurullarının 3 Ekim tarihi yaklaştıkça Türkiye üzerinde baskıları artıracakları çok önceden tahmin ediliyordu. Dolayısıyla AB Parlamentosu'nda Türkiye'nin tam üyeliği yolunda Kıbrıs sorunundan başka Ermeni soykırımını kabul etmemizin çıkarılması şaşırılacak bir gelişme değildir.
Türkiye yaptığı bir dizi yanlış manevralar sonucunda bütün hassas dengelerinin istikrarını pamuk ipliği ile Avrupa Birliği'ne bağlamış durumda. Tamamen kendi yanlış manevralarımızın sonucunda kendimizi Avrupa Birliği karşısında güçsüz ve bağımlı hale getirdik ve bunun bedelini de şimdi olmasa bile gelecekte mutlaka ödeyeceğiz.
Ne demek istediğime bir örnek vermeye çalışayım: Bugün Türkiye'nin en parlak zekâlarına sahip olan bazı insanlar geçenlerde bir konferansta toplandılar. Bir dizi gereksiz tartışmaya neden olan bu konferansta bu parlak zekâlar nedense edecekleri her lafın farklı bir ortamda farklı anlamlar yüklenilebilerek yorumlanacağını göremediler veya görmek istemediler. O toplantıda "soykırım kavramı" da ortaya atıldı ve bazı gazeteler ‘Bu kavram da ifade edildi ve dünya yıkılmadı' dediler. Evet, o gün yıkılmadı ama dün yıkılmaya başlandı işte o dünya. Çıkar çatışmalarının normal olduğu uluslararası ilişkilerde bir ülkenin aydınları, kendilerini milli çıkarları gözetme ve koruma sorumluluğunun tamamen üzerinde görürler ve bu işe girişenleri de küçümser ve damgalarlarsa, sonuçta o ülkeyi dışarıdan gelebilecek tüm saldırılara da karşı savunmasız bırakırlar. Nitekim bu olmuştur ve dün savunmasız kalışımızın sonuçları yavaştan gelmeye başlamıştır, Avrupa'nın Türkiye üzerindeki baskıları artmıştır ve daha da artacaktır.
Aylardır zaman zaman yazıyorum ve fırsat buldukça da aynı konuya geri döneceğim; bir ülkede aydın olmanın önkoşulu olarak sürekli kendi ülkene vurmayı, saldırmayı getiremezsiniz. Türkiye'de aynen bu yapılmaktadır. Bilim adamları ve entelektüeller Ermeni sorunuyla ilgili tavırları nedeniyle, bizleri topyekün saldırıya açık bırakmışlardır. Avrupalı ‘madem onlar milli çıkarlarını düşünmüyor, biz niye düşünelim ki' demiş ve başlamıştır saldırıya. Bazı arkadaşlar solcu olmanın, düşünür olmanın sonucunda milli çıkarları düşünmenin bile ayıp olduğunu düşünüyormuşlar gibi tavır alıyorlar.
Son olarak şunu da söylemeliyim; bu ve benzeri gelişmeler daha sık yaşandıkça AKP'nin işi de zorlaşacaktır ve çok korkulan milliyetçi tepki de yükselmesini sürdürecektir. 2 Ekim'de MHP'nin alanlara çıkmaya başlaması da bu yıl kış aylarının sıcak geçeceğinin bir diğer göstergesi olmalıdır.[1]
Türkiye Teslim Edilecek midir?
Türkiye ile Batı arasındaki ilişkilerde bir dönüm noktasına gelindi. Bu noktada Türkiye'de ve AB'de: karar alanların ve bu kararları uygulayanların zihniyetlerinde köklü bir değişime ihtiyaç vardır. Şayet tarafların yanlış olan zihniyetinde değişme olmaz ise Türkiye ile AB arasında 3 Ekim 2005 tarihinde başlatılacak müzakereler askıya alınmalıdır. Çünkü yanlış anlayış ve zihniyetler üzerinde tesis edilecek ortaklıklar yürütülemez ve bu ortaklık tarafların yararına olacak neticeler üretemez.
Türkiye'yi idare edenlerin yanlış zihniyeti: Türkiye'yi alternatifsiz ve çaresiz bir ülke kabul etmeleri ve ne pahasına olursa olsun Avrupa'ya teslim olmayı ulaşılması gereken bir hedef saymalarıdır. AB'nin bazı temsilcilerinin yanlış zihniyeti ise: Türkiye'yi adeta teslim alınacak ve zamanla asimile edilecek bir ülke kabul etmeleridir. Her iki tarafın sahip olduğu bu zihniyet ve bu zihniyetten kaynaklanan söylem, davranış ve kararlar yanlıştır. Değiştirilmelidir. Aksi takdirde AB'ye üyelik müzakereleri bir süre askıya alınmalıdır. Çünkü bu "teslim olmak ve teslim almak" zihniyetleriyle ortaklık tesis edilemez.
Türk tarafının teslimiyetçi zihniyeti yanlıştır. Bu zihniyet milletimize çok ağır maliyetler getirdi. Acılar çektirdi. Onur ve haysiyetimizin zedelenmesine ortam hazırladı. Bu teslimiyetçi zihniyet Tanzimat ile başladı. Bir avuç Batı hayranı Osmanlı aydını, Batı'yı hep yüksek değerlere sahip üstün bir uygarlık kabul etti. Kendi ülkelerini de yenilmiş, çaresiz ve teslim olmaktan başka yolu olmayan bir ülke olarak gördüler. Bu yenilmişlik zihniyetine sahip olanlar, Batılılaşmayı ve Batıya teslim olmayı ulaşılması gereken nihai hedef olarak seçtiler. Bu hedefe ulaşmak için her çeşit tavizi verdiler. Hatta bazen Batılılardan daha fazla Batılı oldular. Ülkelerinin menfaatini bir kenara bırakarak Batılıların menfaatine hizmet ettiler. Batılıları bile hayrete düşüren tavizler verdiler.
Taviz tavizi gerektirir
Batı uygarlığı "Hak Merkezli" bir uygarlık değil ki, haklarını aldıktan sonra fazlasını istemesinler. Hakkı üstün tutan bir dünya görüşüne inanan bizler, hakkımızdan fazlasını istemeyiz. Çünkü hakkımız olmayana talip olmak zulümdür. Hakkından vazgeçmek de zulme rızadır ve zalimleri desteklemektir.
Batı uygarlığı "Kuvvet Merkezli" bir uygarlıktır. Verdikçe daha fazlasını ister. Bu uygarlığın dayandığı anlayışa göre "hak verilmez alınır". Güçlü isen, hak dağıtan kuvvetlilerden hakkını alırsın. Güçsüz isen nasibin ezilmek ve sömürülmektir. Batı uygarlığı, hem Batı'da hem de bütün dünyada mazlumların alın teri, gözyaşı ve kanı üzerinde yükselmedi mi? Sanayi İnkılâbı'nın harcı, Batı'da sefalete mahkûm edilmiş insanların el emeği ve alın terinin ürünü değil mi? Roma ordularının yükünü hep kolonilerin halkı taşımadı mı? Batı'nın silah teknolojisinin faturasını yoksul ülkeler çekmedi mi? Batılı tekelci firmaların baş döndürücü kârının kaynağı yoksul ülkelerin sefaleti değil mi? Kimin cebinden çıkıyor petrol devlerinin baş döndürücü kârları? Serveti ve saltanatı haksızlığa dayananlar tavize doymazlar. Onlara taviz verildikçe taviz isterler. Kendilerini haklı görürler, ötekilerini de haksız…
Osmanlı Devleti ve Türkiye, Tanzimat ile başladığı Batılılaşma serüveniyle çok taviz verdi. Çok değerlerini feda etti. Batılılaşma uğruna Anadolu halkı çok çekti. AB yönetiminde yer almadan verilen gümrük birliği tavizlerinin maliyetini insanımız çekmektedir. Bu yanlış politikalardan dolayı Anadolu insanı yoksul bırakıldı. Bugün dört milyon insanımız 1 dolardan daha az gelirle yaşama mücadelesi veriyor. Hâlâ yüz binlerce yavrumuz gayri sıhhi şartlar altındaki okullarda ders görüyor. Hâlâ Batılı değerler adına binlerce genç kızımızın yüzüne okulların kapısını kapatmadık mı? Onların doğal ve anayasal hakları olan öğrenme haklarından mahrum etmiyor muyuz?
Ülkemizi yönetenler, İstiklal Savaşı ve Cumhuriyet Döneminin ilk yılları hariç Batıya karşı hep teslimiyetçi politikalar izleyerek taviz verdiler. Adeta Türkiye'yi Batı'ya teslim etmek istediler. 3 Ekim 2005 tarihi teslimiyetçi anlayış için bir dönüm noktası olacaktır.
Hayır!, Türkiye teslim edilmeyecektir!
Türkiye teslim alınmak istenmektedir!
Batılılar da Tanzimat'tan beri Türkiye'yi teslim almak istemektedirler. Bunun için tavizlere doymamaktadırlar. Taviz verdikçe taviz istemektedirler. 40 yıldır Biz AB'nin kapısında bekletilmekteyiz. Son günlerde Avrupa'da yapılan seçimlerde, siyasi toplantılarda, basında yer alan haberlerde Türkiye aleyhtarlığı ayyuka çıkmıştır. Neler söyleniyor neler. Kıbrıs'ta sanki sadece Rum toplumu yaşıyormuş, Kuzey Kıbrıs'ta yaşayan Türkler yokmuş gibi davranılıyor. Kıbrıs'ta iki toplum var. Bu ada Türklerin ve Rumların yaşadığı bir adadır. Hangi mantıkla, hangi izanla ve hangi hukuk kuralına dayanarak Rumlar Kıbrıs adasının tek temsilcileri olarak AB'ye tam üye olarak alındı? Niçin Türk tarafı yok sayıldı? Bu uluslararası hukuk kurallarının ihlali anlamına gelmiyor mu?
Ermeni meselesiyle Avrupa'da adeta tarih yapılıyor ve yazılıyor. Tarih tarih olmuştur. Tarihi yapanlar bugün yaşamıyor. Hiç geçmişte yaşanmış hadiseler parlamentolarda parmak kaldırılarak değiştirilebilir mi? Bu nasıl uygarlık, bu nasıl anlayış? Avrupa Parlamentosu, sözde Ermeni soykırımının kabul edilmesini isteyen bir kararı oy çokluğuyla kabul ediyor. Adeta tarih yapıyor ve tarihi olayları değiştiriyor. Tarihen gerçek olmayan bir itham, nasıl zorla, baskıyla, hile ile var sayılır? Batılı sömürgecilerin kışkırtmalarıyla öldürülen masum on binlerce Müslüman'dan niçin söz edilmiyor? Niçin yüzlerce yıl birlikte barış içinde yaşayan Türkler ile Ermenileri karşı karşıya getiren sömürgeci güçlerin tezgâhladığı sinsi planlardan söz eden insan ehlinin haykırışları göz ardı ediliyor? Tarihi gerçekler parmak kaldırmakla değiştirilemez. Tarihi gerçekler bilime emanet edilmiştir. Değiştirilemezler.
Rum tarafının görüş ve isteklerini yansıtan ve Kuzey Kıbrıs'ta yaşayan Türkleri yok sayan bir çerçeve belgesiyle 3 Ekim 2005 tarihinde müzakere masasına oturulamaz. Aksi takdirde, müzakereler AB'ye ortak olma müzakereleri değil, teslim olma veya teslim alma görüşmelerine dönüşür.
Türkiye'yi ne pahasına olursa olsun teslim etmek isteyen ve teslim almak isteyenler şunu açıkça bilsinler ki Türkiye asla teslim edilemez veya teslim alınamaz. Türkiye'de belki bazı kişiler çeşitli vaatlerle teslim alınabilir. Fakat Türkiye Cumhuriyeti Devletinin sahibi millettir. Bu Millet tarih boyunca haksızlığa boyun eğmedi, bağımsızlığından taviz vermedi ve her zaman ülkesine ve Devletine sahip çıktı. Bu gerçek bugün de ve gelecekte de değişmeyecektir.
Türkiye alternatifsiz bir ülke değildir. Türkiye coğrafyasının sahip olduğu imkânları değerlendirir ve tarihi müktesebatına sahip çıkar ise "Yeni Bir Dünyanın" kurulmasına önderlik yapabilir. "Hak, adalet ve barış" merkezli bu yenidünya, Avrupalılar dâhil bütün beşeriyetin lehine ve yararına olacaktır.[2]
Teslimiyetçi ve Taklitçi Zihniyet Tükenmiştir
Avrupa Parlamentosu (AP)'nun "soykırım" ile ilgili aldığı karar.. Türkiye'nin AB üyeliği bağlamında Ankara'ya uygun görülen yeni roller.
Kıbrıs Rum kesiminin tanınma talepleri.
Türkiye'de insan hakları üzerine yapılan tartışmalar
Ölçüsü kaçık, içi çok zaman boş ve cehalet noktasına ulaşan bilgi eksiklikleri ile dolu konuşmalar…
Asla hakkaniyete ve hukuka uygun olmayan..
Tamamen taraflı, kasıtlı yaklaşımlar.
Sadece Türklerin değil; akıl, mantık, vicdan ve biraz olsun bilgi sahibi her insanın tepesini attıracak yaklaşımlar sergilendi Strasbourg'da…
"Dostça" olmadığı gibi, kendi içlerinde görmek istedikleri bir "aday üyeye" karşı "düşmanca" bir tutumun örneklerini verdiler.
Parlamento bize "demokratik bir platform" gibi değil de…
Yapay öfkelerle pompalanmış, yalan-yanlış bilgilerle donatılmış, ırkçılığı tescilli insanların Türkiye'ye karşı "dayılandığı" bir "kabadayı meydanı" gibi geldi.
Bir tek Allah'ın kulu çıkıp da Kıbrıs konusunda şu soruyu soramadı:
– Kıbrıs bağlamında Türkiye ve KKTC'ye karşı yalancı durumuna düştük. Öncelikle üzerimize yapışan bu yaftanın silinmesi gerekmez mi?
Sadece bu konu mu?
Sözde Ermeni soykırımı konusunda da söylenecek o kadar çok söz var ki…
Ama temel sorun, bu ve benzeri konularda ne tür cevapların verileceği değil..
Bugünlere "biat diplomasisi" ile geldik.
Bundan sonra; "haysiyetli bir dış politika" uygulayıp uygulamayacağımıza karar vermemiz gerekiyor.
Yani…
Cumhuriyetin kuruluşundan sonraki süreçte, başı dik bir Türkiye Cumhuriyeti gibi davranıp davranmayacağımızdır temel sorun.
Avrupa Parlamentosu ne derse desin, asıl tercih Ankara'ya aittir.[3]
"Yeni Filmler" Sahneye Sürülecektir?
Bugün ulus-devletlerin yerini imparatorluk modelinde örgütlenen, emperyal vizyonlara sahip devletler aldı. Kendi belirlenmiş ve diğer devletlerce tanınmış toprak alanlarının çok ötesinde yetki alanları ilan eden; yalnızca kendi uluslarının değil, tüm halkların geleceklerini belirleyebilen; askeri fetihlerden kaçınmayan, rakip ekonomik güçlere karşı ticari kısıtlamalar koymaktan yana olan; medyayı sansürleyen ve "post-modern imparator" nitelikli yöneticilerin idaresindeki devletlerden söz ediyoruz, artık. Nasıl bir analiz?
- 'SAVUNMA'da durup boş laf üretip-tüketme lüksümüz kalmadı. İlk olarak tepkilerinize aksiyon katacaksınız, mesela, bu son bir-iki günden, model oluşturması gereken bir karşı tavır sunayım size;
- Washington Times gazetesinde önceki gün Türkiye hakkında, Türk askeri hakkında, Türk Hükümeti hakkında ağza alınmayacak sert ifadelerin yer aldığı -tamamen provokatif- bizleri aşağılayan bir makale yayınladı. 'İslamcı Türkiye'ye Hayır' başlıklı makalenin yazarı aynı zamanda ABD'de faaliyet gösteren Güvenlik Politikası Merkezi'nin de başkanlığını yürüten Frank J. Gaffney. Türkiye'ye küfreden Bay GAFFNET şahin Yahudi lobilerinin de önemli bir ismi. Utanç makalesinde ‘Yahudiler başta olmak üzere Aleviler ve diğer azınlıklar sıranın kendilerine gelmekte olduğunu biliyorlar. Türkiye'de Yahudi ve Alevilere ayrımcılık yapılıyor' diyerek bilinçli bir provokasyona imza attı.
- Örneğimize gelelim; "İslamcı Türkiye'ye hayır" başlığıyla yayımlanan Frank J. Gaffney Jr. imzalı ayıplı makaleye, Balıkesir Milletvekili (aynı zamanda Türkiye -ABD Dostluk Grubu'nun Basın Kurulu üyesi ki O'nun bu kartvizitiyle yaptıkları eylemini daha anlamlı kılıyor) Turan ÇÖMEZ'in gösterdiği tepki tam anlamıyla 'rol modeli' efendim. Çömez, Türkiye ile ilgili ağır suçlamalarda bulunulan makalenin yayımlandığı Washington Times gazetesi yazarı BAY F. Gaffney'i 'ABD'deki meslek kuruluşlarına- bizdeki 'Gazeteciler Cemiyeti'nin karşılığı olarak kabul edilen 'SİVİL MESLEK ÖRGÜTLERİNE ve de ayrıca 'Uluslararası Basın Birliği'ne mektup yazarak kınanması talebiyle şikâyet etti.
- Son olarak, bana çoook ilginç gelen bir haberi paylaşalım; CIA'nın patronu Porter Goss önceki gün inanılmaz bir açıklama yaptı, dedi ki; 'CIA yeniden yapılandırıldı ve artık bütün dünyada operasyonlar yapacağız, 'müttefik ülke' istihbarat teşkilatları ile ortak iş yapmak yerine, bundan böyle biz CIA olarak doğrudan kendi elemanlarımızı kullanarak, dünya genelinde, istediğimiz ülkede, tek taraflı operasyonlar yapacağız. Öyle yerlerde olacağız ki, öyle operasyonlar yapacağız ki kimse hayal bile edemeyecek.'
- Şimdi bu ne demek? Biz bu cümlelerle kastedilen "operasyon biçimini -bizleri nasıl kapsama alanına aldığını, hangi- ne tür özel yapım filmlerin vizyona girmek üzere olduğunu artık anlamalıyız." [4]
Şeytanın Avukatlığı
Avrupa ile uzun süredir devam eden müzakerelere göre, 3 Ekim yeşil ışığından sonra ele alınacak ilk konu "bilim ve teknoloji" olacaktı.
Bu konu bizim için "uygundu." Çoktan "evet" demiştik. Ama 3 Ekim'e doğru "geri sayım" başlayınca…
Avrupa bir "manevra" yaptı. "3 Ekim'den sonra konuşulacak konuların sıralamasını" değiştiriverdi.
İlk sıraya "malların serbest dolaşımını" koydu.
İkinci sıraya "insanların serbest dolaşımını."
"Neden" diyecek olursanız…
"Malların serbest dolaşımı" demek…
- 1. Liman ve havaalanlarımızı "Kıbrıs Rum kesiminden gelecek mallara" açmamız demek.
- 2. Avrupa'dan "her yaşta ikinci el otomobilin" girişine "evet" demek.
- 3. İlaç sanayiinde "korumacılığı" kaldırmamız demek.
Sadece "son 2 maddenin" bize yıllık faturası "5-6 milyar dolar."
"İnsanların serbest dolaşımını konuşalım" demek ise…
"Ey Türkiye, sen bu sevdadan vazgeç" demek.
Batı'nın yıllar önce imzaladığı "Serbest dolaşım anlaşmasının… Kazanılmış bir hakkın" rafa kaldırılması demek.
– Sahi biz bunları neden 3 Ekim 2005'ten önce tartışmadık?
"Bunları" 3 Ekim 2005'ten önce uzun boylu konuşup, tartışamazdık.
"Neden" diyecek olursanız…
"Batı böyle istedi."
3 Ekim'in öncesinde, aylarca "neyi" tartıştık? Ermeni sorununu.
Bu sorun "bugün mü" ortaya çıktı? "Geçen yıl" tartışsak olmaz mıydı? Ya da "3 Ekim'den sonra" konuşup, tartışmamızın önünde bir engel mi vardı?
"Birileri" Ermeni meselesini "öyle bir takvimde" önümüze sürdü ki…
Birileri bizi "Ermeni tartışmasıyla" öylesine meşgul etti ki…
"Başka şeyleri" düşünemez olduk.
"Ermeni konusu" Batı'nın önümüze sürdüğü bir "sanal gündemdi."
"Gümrük Birliği'ne giriş sürecinde de" bazı bilim adamlarımız "uyarılarda" bulunmuştu.
Örneğin Prof. Dr. Rıdvan Karluk. Rıdvan Hoca "Gümrük Birliği Dönemecinde Türkiye" adlı, 436 sayfalık bir de kitap yazmıştı.
Siyaset sektörünün "seçim kazanmak uğruna" neyin altına imza koyduğunu uzun uzun ve "bilimsel verilerle" anlatmıştı.
"Zaman" Rıdvan Hoca'yı haklı çıkardı ama…
Atı alan çoktan Üsküdar'ı geçmiş Diyarbakır'a varmıştı.[5]
[1] 29.09.2005 / Akşam / Serdar Turgut
[2] 30.09.2005 / Milli Gazete / Arif Ersoy
[3] 29.09.2005 / Akşam / Şakir Süter
[4] 29.09.2005 / Akşam / Güler Kömürcü
[5] 01.10.2005 / Sabah / Yavuz Donat

CÜBBELİ AHMET “BEL’AM”CIK’I VE MAHMUT EFENDİ YAKINLARINA UYARI!
FETULLAH GÜLEN DOSYASI
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
Dünyanın Fikri Değişimi Türkiye’den, FİİLİ DEĞİŞİMİ İSE FİLİSTİN’DEN BAŞLAMIŞTIR!
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
OĞUZHAN ASİLTÜRK’ÜN ERBAKAN’A İFTİRALARI
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
ADİL DÜZENE DAYALI YENİ BİR DÜNYA MUTLAKA KURULACAKTIR. "Feth-i Mübin gerçekleşecek!.. Eğer sana, ‘bunlar hayal,…
Hakk; değişmeyen, dönüşmeyen, özelliğini ve güzelliğini yitirmeyen doğrular ve değerler anlamını taşır. Bunlar, her zaman…
Şara yönetimindeki Suriye’nin Erdoğan Türkiyesi’nin değil, İsrail ve ABD’nin güdümünde yol alması ve elimizden kaymasını, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Gazze’ye konteyner…
ÜLKEMİZİN ACİLEN MİLLİ MÜTABAKATA İHTİYACI VARDI! Erbakan Hocamız iktidar ortağıyken 11 ay boyunca bir Filistinli…
Zafer sırrı inançta, sanma ki tankta imiş!.. "Bizim inancımızın ve davamızın %90'ı ahiret hazırlığı ve…
Yıkılışı görenler altında kalmamak için ben demiştim demeye getiriyorlar. Gerçi ne derlerse desinler o yıkıntının…
Kendi yapacakları melanetlere, Aziz Erbakan Hocamızın ismini kullanarak millet nezdinde meşruiyet kazandırma çabasına girişmeleri; asıl…
5375 Yıllık Siyonist Sömürü Düzeni, Kafirler ve Münafık Mücrimler istemese de yıkılacak , Tüm insanlığın…
Öncelikle belirtelim ki; Yahudiyi tanımadan dünyada olup bitenleri anlamak mümkün değildir. Makale bu anlamda çok…
Galiba tarihte hep böyle olmuş; Hakk uğruna mücadele edenler yalnız kalmışlar. Ne kadar kafir, münafık,…