Ortada fol yok yumurta yokken… Bir başka deyişle kimsenin aklına ‘acaba şöyle olsa mı doğrudur, böyle mi?' diye tartışmak gelmemişken… Ve Türkiye'nin gerçekten çözüm bekleyen binlerce sorunu ortada dururken koskoca Süleyman Demirel'in, ‘İç Hizmet Yasasının 35'inci maddesini yürürlükten kaldırmak gerekir' diye ortaya çıkmasına ne dersiniz?
Baştan bazı meraklıları uyaralım da söze sonra devam edelim:
Biz hiçbir zaman ‘35'inci madde' savunucusu olmadık. Sayın Demirel'in durup dururken ‘35'inci madde kaldırılmalıdır' demesini eleştirirken de söz konusu madde yürürlükte kalmalıdır gibi bir görüşü savunmuyoruz.
O konudaki görüşümüzü de söyleyelim:
İç Hizmet Yasası'nın 35'inci maddesinde, ‘Silahlı Kuvvetlerin Vazifesi; Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti'ni kollamak ve korumaktır' deniyor. Bu maddeyi kaldırmak değil, ‘Türk silahlı Kuvvetlerine bu görevin kim tarafından verileceğini' o maddeye eklemek gerekir. Görev usulüne uygun şekilde verilmemişken buna soyunanı -ve bazen de bu yolla iktidara geleni- suçlu saymanın başka çaresi yoktur.
Ama maddeyi kaldırma meselesine gelince:
‘Bu işi şimdi yani Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) yapsın' anlamında bir söz söyleyen Sayın Demirel'e:
‘Siz 1965 yılında tek başına iktidara gelen Adalet Partisi'nin lideri ve Başbakandınız. Bu madde o zaman da yürürlükteydi… Madem sakıncalı buluyordunuz neden o tarihte bu konuyu ağzınıza dahi almadınız?' diye sormak hak ve reva (uygun) değil mi?
Sayın Demirel sadece o tarihte değil, hafızamız bizi yanıltmıyorsa sonraki yıllarda da ‘35'inci maddeyi yürürlükten kaldıralım' demedi. Bizim anımsadığımız tek itirazı, 12 Mart 1971 askeri müdahalesi üzerine Başbakanlıktan istifaya zorlanmasının gayri meşru olduğunu o tarihte beyan etmiş olmasıdır.
Sayın Demirel konuya ilişkin görüşlerini dile getirirken gazeteci Yavuz Donat'a ‘1980'lerde hep söyledim… Bunları koruma ve kollamaya maruz kalmış biri olarak söylüyor da değilim' diyor.[1]
Sayın Demirel elbet söylemiştir. Ama daha sonra yani 1991 seçiminde de iktidara gelmiş lakin bu konuyu gündeme getirmeyi o zaman da düşünmemiştir.
Demirel kendi iktidarı döneminde ‘zamanlamayı' dikkate alıyor. Ama sıra başkasına gelince o dikkati pek de gerekli görmüyor.
Demirel'in ‘zamanlama' konusundaki dikkati esasen cümlece bilinir. Bunun çarpıcı örneklerinden biri, kendi iktidarı, Demokrat Parti'nin mirası üzerine kurulduğu halde Demokrat Parti ileri gelenlerinin siyasi haklarının iade edilmesini isteyen İsmet Paşa'ya karşı 1969'da yani tek başına iktidar olduğu dönemde dahi direnmesidir.
Sayın Demirel geriye doğru soruları yanıtlar, yer yer de görüşlerini dile getirirken umarız o tarihte ‘Kuyudan adam çıkarma' diye nitelenen ‘Demokratların affı' önerisinin nasıl engellendiğini ayrıntılarıyla anlatır, biz de öğreniriz.[2]
Turgut Özal olmasaydı, Süleyman Demirel'in yıllarca siyasi mirasını yediği Menderes ve Demokratlar bile affedilmeyecekti.
Morrison Süleyman, AKP'yi bir Askeri Darbe Tehdidinden Kurtarmak için, 35. Madde kalksın polemiğini başlatırken İsrail Müslüman ülkeler ile Türkiye üzerinden ilişki kuruyordu:
Türkiye'nin girişimi sonucu İstanbul'da bir araya gelen Pakistan ve İsrail dışişleri bakanlarının tarihi buluşmasında sürpriz bir gelişmenin yaşandığı ortaya çıktı.
İsrail, özellikle Arap olmayan bazı İslam ülkelerinde Türkiye'nin himayesinde temsilcilikler açmayı düşündüğünü, ilk olarak da bunu Pakistan'da gerçekleştirebileceği sinyalini verdi. İsrail ile Pakistan arasındaki buluşmayı Türkiye gerçekleştirdiği halde, bu öneriden AKP sonradan haberdar olmuştu.
İsrail-Pakistan dışişleri bakanları buluşmasında ortaya atılan bu düşünceyle ilgili Türkiye'ye resmen yapılmış bir teklif yoktu. Edinilen bilgiye göre, İsrail-Pakistan dışişleri bakanlarının İstanbul buluşmasında konuşulan söz konusu düşünce şöyle şekilleniyordu:
‘İsrail, birçok Müslüman ülke ile hemen diplomatik ilişki kurmasının mümkün olmadığını biliyor. Bundan dolayı İsrail, Pakistan'la görüşmede, Türkiye'nin himayesinde ‘İsrail'in çıkarlarını koruyacak-interest section' bir büro açılması teklifini gündeme getirdi. Bu ticaret ofisi veya kültür ofisi şeklinde olabilir. İki taraf bu konuyu kendi aralarında konuştu. Böyle bir şey gerçekleşirse, illaki Türkiye'nin temsilcilik binası içinde bir İsrail ofisinin açılacağı anlamı çıkarılmamalı. Türkiye temsilciliğinin sınırları dışında da İsrail bir ofis açabilir, ancak bu Türkiye'nin himayesinde olur. Bunu, Irak savaşı öncesi, ABD temsilciliğinin olmadığı Irak'ta Washington yönetiminin ilişkilerini Bağdat'ta temsilciliği olan bir başka ülkenin götürmesi gibi algılamakta fayda var.'
İsrail'in bu düşüncesini Pakistan dışında Endonezya ve Malezya ile gerçekleştirmeyi, ileride de Arap dünyasına Cezayir ile başlamayı planladığı ileri sürüldü. İsrail ve Pakistan bu konuyu görüşmeyi planlıyor. İleriki buluşmalarda konu olgunlaşıp gerçekleştirme aşamasına geldiğinde Türkiye'nin bu düşünceye ‘İsrail ile İslam ülkeleri arasında bir köprü görevi üstlenmesi' açısından sıcak bakabileceği belirtiliyordu. Böylece AKP İsrail'e aracılık yapıyordu…[3]
Hâlbuki Siyonist Cephede Çözülme Yaşanıyordu:
Rivayete göre, ''Dünyada büyük bir dönüşüm yaşanıyor. Büyük Ortadoğu Projesi bunun bir parçası. Önemli olan, Türkiye'nin bu sürece nasıl katkıda bulunacağıdır'' .
'Büyük dönüşüm'
Gerçekten de, 25 yıl önce dünyanın ekonomik, siyasi, toplumsal yapısını dönüştürmeyi amaçlayan bir proje uygulanmaya konmuştu. Daha sonra ''küreselleşme'' adını alan bu projeye göre, uygarlığı serbest piyasa mekanizması şekillendirecekti. Küresel serbest piyasa, kaynak dağılımını en iyi biçimde sağlayarak krizleri ortadan kaldıracak, ulus-devletler piyasa güçlerine teslim oldukça milliyetçilik, ırkçılık, şiddet gittikçe sönecek, demokrasi güçlenecek; ekonomik istikrar, refah, huzur dünyada egemen olacaktı.
Yirmi beş yıl boyunca, ''küreselleşmenin'' kaçınılmazlığına ilişkin tezler, ekonomi, uluslararası ilişkiler yazınına egemen oldu. Ancak bir süredir, ''Ya küreselleşme çökerse'', ''küreselleşmeciliğin çöküşü'' gibi konular ilgi çekiyor. Dün, ''tek çare özelleştirme'' diyen Milton Friedman, bugün, yasal, kurumsal yapının çok daha önemli olduğunu, iktisatçı Samuelson, serbest ticaretin her koşulda yararlı olmadığını savunuyor. Ulus-devletin sönmekte olduğunu savunan da (kimi şizofreniklerin dışında) kalmadı.
Çünkü 25 yıl önce başlayan ''büyük dönüşüm projesi'' artık tükendi. Bu tükenişi yazılarımızda 1990'ların ortasından bu yana her hafta izledik. Asya krizinin, borsa krizlerinin, 2001'deki depresyon tehlikesinin, 11 Eylül'ün ardından, imparatorluk refleksinin, nihayet BOP'nin ekonomi politiğinin dinamiklerini tartıştık.
Çözülme
Çözülme, işte bu ''büyük dönüşüm'' projesinin arkasından gelen, ne kadar uzun süreceği ve neye yol açacağı belirsiz bir geçiş süreci. Bu, bir krizi yönetme modelinin (serbest piyasa projesi-IMF, Dünya Bankası programları) tükenmesiyle bir yenisi arasında kalan dönem.
Şimdi, ''büyük dönüşüm'' projesinde öne çıkan yasalar ve kurumlar çözülüyorlar. Örneğin, terörizmle mücadele bağlamında, başta gelişmiş ülkelerde, demokratik haklara, insan haklarına yönelik küresel bir saldırı, işkencenin olağanlaştırılması söz konusu. İkincisi, bir taraftan devletlerin şiddet aygıtları güçlendirilirken milliyetçilik, etnik, dinsel çatışmalar, savaşlar, işgal, talan, sömürgecilik uluslararası coğrafyanın sıradan bileşenleri arasına girdi. Dahası, uluslararası işbirliği eğilimi, yerini büyük güçler rekabetine, yeni ittifak arayışlarına bırakmaya başladı. ABD ve Avrupa arasındaki çelişkiler derinleşmeye devam ediyor. Rusya ve Çin, ortak ''savaş oyunları'' , boru hattı projeleri vb. ile yakınlaşma mekanizmaları geliştirirken ABD de Hindistan'la yakınlaşmaya çalışıyor. Amerika ve İngiltere'nin yanı sıra Japonya'da, Çin'de milliyetçilik, militarizm eğilimleri güçleniyor. Bu eğilimler Avrupa Birliği'nde de kendini gösteriyor. Tüm Latin Amerika'da küreselleşme karşıtı hükümetler iktidarda. Afrika, dünya ekonomisinin radarında görünmüyor bile…
Dünyada bir enerji krizi, mali kriz tehlikesi yeniden gündemde. Artık serbest piyasa değil, ekonomik milliyetçilik, korumacılık güçleniyor. Tüm bunlar yetmezmiş gibi, bir de ekolojik kriz, AIDS salgını gibi felaket senaryoları var dünyanın gündeminde.
Bu sırada, 1990'ların uluslararası işbirliği ikliminin, Kyoto Protokolü, Uluslararası Ceza Mahkemesi, Balistik Füzeler Anlaşması, Nükleer Silahlar Deneme Yasağı, nihayet Birleşmiş Milletler gibi yasal, kurumsal zemini hızla çözülüyor.
ABD'nin yeni Birleşmiş Milletler temsilcisi John Bolton'un, önümüzdeki ay yapılacak BM liderler zirvesinin 30 sayfalık ortak karar taslağı belgesine ilişkin ileri sürdüğü 750 değişiklik önerisi, BM reformu çabalarını bir çökme noktasına getirerek BM'nin geleceğini tehlikeye attı. Geçmişte ''Birleşmiş Milletler diye bir şey yoktur, tek süper gücün liderliğinde hareket edecek bir uluslararası topluluk vardır'' diyen Bolton, taslaktan ''doğaya saygı'', ''şirketlerin sorumluluğu'', ''silahsızlanma'', ''sömürgeci işgal altındaki halkların kendi kaderini tayin hakkı'', ''AIDS ilaçlarının ucuzlatılması'' gibi ifadelerin çıkarılmasını istiyor.
Bu kısa özet bile gösteriyor ki karşımızda ''büyük bir dönüşüm'' yok; aksine, bir çözülme var. BOP bu çözülmenin parçası. Ne AB'nin, bölge ülkelerinin ne de dünyanın gözünde meşruiyet kazanmış; Irak'taki direnişin ve anayasa sürecinin gösterdiği gibi, çıkmaza girmiş bir proje bu. Üstelik Bush yönetiminde bir eğilimin, bu çıkmazdan, Irak'ı bir iç savaşa sürükleyerek, çatışmaları, Kürtleri de kullanarak, İran, Suriye gibi bölge ülkelerini de kapsayacak biçimde genişleterek çıkmayı planladığını düşündüren gelişmeler de var.
Türkiye'yi yönetenler, buna katkıda bulunmak yerine, ülkeyi bu çözülmeden, bölgede oluşan kaostan korumanın yollarını arasalar daha doğru olmaz mı?[4]
Avrasya'da NATO'ya Rakip Çıkıyordu:
Rusya ve Çin'in başı çektiği Şanghay İşbirliği Örgütü'nün (SCO) giderek Avrasya'da NATO'ya, dolayısıyla ABD'ye kafa tutabilecek bir askeri bloka dönüşmeyi hedeflediği iddia edildi. Amerikan basınına göre, Moskova'da buluşan SCO liderleri kapalı kapılar ardından askeri yapılanmayı da ele alıyor.
ŞANGHAY İşbirliği Örgütü liderleri dün Moskova'da masaya otururken, Amerikan The Christian Science Monitor Gazetesi, ‘NATO'ya meydan okuyabilecek yeni bir askeri ittifak doğuyor' yorumunda bulundu.
Şanghay İşbirliği Örgütü'ne üye altı ülkenin başbakanını Kremlin Sarayı'nda kabul eden Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, SCO'nun farklı bir aşamaya geçtiğini ilginç bir ifadeyle tarif ederek, ‘yakında beşinci kuruluş yıldönümünü kutlayacağımız Şanghay Örgütü geçen kısa süre zarfında önüne konan hedeflere ulaşmakla kalmadı, daha da ileriye gidebilme yeteneğini gösterdi' dedi. ABD gazetesi ise Çin ve Rusya'nın yanı sıra Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Özbekistan başbakanlarının katıldığı toplantıda ilan edilen gündemin yanı sıra askeri işbirliğinin de görüşüleceğini yazdı. Gazete şu yorumda bulundu:
‘Şanghay Örgütü kurulduğunda Washington tehlikeyi sonuna kadar idrak etmedi. Şimdi bölgede yeni, üstelik askeri açıdan güçlü bir dev doğuyor. Bunun en bariz göstergesi, Rusya ve Çin ittifakına Hindistan, Pakistan ve hatta İran'ın katılmak istemesi. Bu ülkeler geçtiğimiz yaz aylarında Kazakistan başkenti Astana'da yapılan zirveye gözlemci olarak katıldı. Rusya ile Çin, SSCB'nin parçalanmasından sonra en büyük ortak askeri tatbikatı yaptı. Moskova'daki zirvede askeri işbirliğinin derinleştirilmesi konusu kaçınılmaz olarak gündeme gelecek. Üstelik örgüt bunu tıpkı 11 Eylül'den sonra ABD'nin yaptığı gibi (uluslararası terörizmle mücadele) formülüyle gerçekleştirecek' dedi.
3 soruda Şanghay İşbirliği Örgütü
Şanghay İşbirliği örgütü ne zaman kuruldu, amacı nedir?
Rusya ve Çin'in öncülüğünde 15 Haziran 2001'de Çin'in Şanghay kentinde kuruldu. Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan da kurucu ülkeler arasında. Sonra Özbekistan da davet edildi. Rusya, amacın bölge ülkeleri arasında güveni arttırmak ve kültürü geliştirmek olduğunu duyurmuştu.
Örgütün ABD ile ilişkileri ne seviyede?
Rus uzmanlara göre ABD, 11 Eylül sonrası Afganistan operasyonunu bahane ederek Çin ile Rusya arasında tampon oluşturmak istedi. Bu amaçla Kırgızistan ve Özbekistan'a birer askeri üs kuruldu. Astana'daki zirvede ABD'nin bu üslerden çekilmesi istendi. Zirve kararı ABD'ye vurulan ilk şamar oldu.
Hindistan ve Pakistan bu örgüte üye olabilir mi?
Rusya'nın enerji, Çin'in ucuz iş gücüyle ekonomik açıdan da hissedilir güç olmaya başlayan örgüte Hindistan ve Pakistan'ın da büyük ilgi göstermesi Washington'un canını sıkıyor. Moskova ve Pekin'in bir formül bulup bu iki ülkeyi de organizasyona katması durumunda Şanghay Örgütü, Ortadoğu'dan tüm Avrasya'yı kapsayacak oluşuma dönüşüyor.[5]
ABD Ne Kadar Dünya Gücü, Olduğu Tartışılıyordu.
BUNDAN iki ay kadar önce İngiliz ‘The Guardian' Gazetesi'nde 1905'teki İngiltere ile 2005'teki ABD'yi kıyaslayan bir makale yayımlanmıştı.
Makale, 1905'te İngiltere'nin de kendisini dünyanın merkezi olarak algıladığını ve nerede bir kriz veya emperyal çıkarlarına bir tehdit ortaya çıksa hemen müdahale dürtüsüne kapıldığını hatırlatıyordu.
Ne var ki, o zaman da İngiltere, bugünkü ABD gibi artık kaderinin ağırlığı altında ezilmeye başlamıştı. İngiltere'nin gücünün zayıflamasında o tarihlerdeki Boer Savaşı'nın payı büyüktü. Boer'ler ile başa çıkabilmek için Güney Afrika'ya 450 bin kişilik bir orduyu göndermek mecburiyetinde kalmış, uzun bir savaş sonunda Boer'lerin yaklaşık dörtte birini konsantrasyon kamplarında toplayarak ve orada ölüme terk ederek direnişlerini kırabilmişti.
ABD'nin ise bugün Irak'ta ancak 150 bin kişilik bir kuvveti mevcut ve hem isyancılarla hem de savaşın yarattığı ortamda yeni bir kuvvet kazanan El Kaide ve onun uzantısı terörle çatışma içinde. Hiçbir geçerli ve meşru nedene dayanmadığı gün geçtikçe daha iyi anlaşılan Irak Savaşı, din kökenli inanılmaz bir ideolojik saplantının, pusulasız ve pervasız bir politikanın ürünüdür. ABD bu vahim hatanın bedelini ödemeye ve dünyaya ödettirmeye devam ediyor.
ABD'nin ödediği bedel az değil. Irak Savaşı'nın maliyetinin zaten büyük olan bütçe açığını iyice artırması, sosyal politikaları olumsuz etkiledi. Kamuoyunda Irak macerasına karşı muhalefet gittikçe artarken Katrina Kasırgası'nda yönetimin aczi, Başkan Bush'a bir darbe daha vurdu. Hatalı atamalar ve kararlar, Irak Savaşı'na bağlı yeni ifşalar başkanı gittikçe daha kırılgan hale getiriyor.
Fakat asıl önemli olan Irak Savaşı'nın dünyanın hemen her tarafında yarattığı Amerika aleyhtarlığıdır. Bunun son tezahürünü Arjantin'de, Mar del Plata'da toplanan ‘Amerikalar Zirvesi'nde gördük. Venezüella'nın Başkanı Hugo Chavez, konferans sırasında bir stadyumda kalabalık karşısında ünlü Arjantinli eski futbolcu Maradona ile Bush'a meydan okuyacak kadar ileri gitti.
İşin ilginç tarafı, Bush'un Chavez'in tahriklerine karşı sergilediği nispi tahammüldür. Bush fazla tepki göstererek Venezüella'da petrol sektöründeki Amerikan yatırımlarını tehlikeye atmaktan çekiniyor! ABD'nin gücünün sınırsız olmadığının yeni bir işareti.
Mar del Plata'da Bush sadece Chavez'in tahrikleriyle karşılaşmadı. Güney Amerika ülkelerinin bugün büyük çoğunluğu solcu veya sola meyyal başkanların yönetiminde. ABD'nin öncülüğünü yaptığı ‘Amerikalar Serbest Mübadele Bölgesi' projesine bazı ülkeler karşı çıkarken bazıları da isteksiz davranıyor.
ABD'ye yöneltilen eleştirilerin dozu yüksek. IMF politikaları sürekli kınanıyor. Kuzey Amerika Serbest Ticaret Topluluğu (NAFTA) üyesi Meksika bile ABD'nin bütün girişimlerine rağmen Uluslararası Ceza Mahkemesi'ni kuran antlaşmayı onaylayan yüzüncü devlet oldu.
Evet, ABD daha uzun yıllar tek küresel güç olarak kalacak; fakat artık dünyanın her tarafına müdahale edebilecek ve sözünü geçirtecek bir kuvveti yok. Kendi ‘arka bahçesi'nde bile otoritesi yıprandı.
Amerika'nın zayıflamasına duygusal olarak sevinmek belki mümkün; fakat akılcı bir açıdan bugünkü politik ve stratejik dengelerin altüst olmasının sonuçlarını iyi hesaplamakta da yarar vardır."[6]
[1] 31 Ekim 2005 Sabah
[2] Oktay Ekşi / Hürriyet / 03.11.2005
[3] Uğur Ergan / Hürriyet / 07.09.2005
[4] Ergin Yıldızoğlu / Cumhuriyet
[5] Hürriyet / 27.10.2005
[6] İlter Türkmen / Hürriyet / 08.11.2005

CÜBBELİ AHMET “BEL’AM”CIK’I VE MAHMUT EFENDİ YAKINLARINA UYARI!
FETULLAH GÜLEN DOSYASI
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
Dünyanın Fikri Değişimi Türkiye’den, FİİLİ DEĞİŞİMİ İSE FİLİSTİN’DEN BAŞLAMIŞTIR!
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
OĞUZHAN ASİLTÜRK’ÜN ERBAKAN’A İFTİRALARI
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
ADİL DÜZENE DAYALI YENİ BİR DÜNYA MUTLAKA KURULACAKTIR. "Feth-i Mübin gerçekleşecek!.. Eğer sana, ‘bunlar hayal,…
Hakk; değişmeyen, dönüşmeyen, özelliğini ve güzelliğini yitirmeyen doğrular ve değerler anlamını taşır. Bunlar, her zaman…
Şara yönetimindeki Suriye’nin Erdoğan Türkiyesi’nin değil, İsrail ve ABD’nin güdümünde yol alması ve elimizden kaymasını, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Gazze’ye konteyner…
ÜLKEMİZİN ACİLEN MİLLİ MÜTABAKATA İHTİYACI VARDI! Erbakan Hocamız iktidar ortağıyken 11 ay boyunca bir Filistinli…
Zafer sırrı inançta, sanma ki tankta imiş!.. "Bizim inancımızın ve davamızın %90'ı ahiret hazırlığı ve…
Yıkılışı görenler altında kalmamak için ben demiştim demeye getiriyorlar. Gerçi ne derlerse desinler o yıkıntının…
Kendi yapacakları melanetlere, Aziz Erbakan Hocamızın ismini kullanarak millet nezdinde meşruiyet kazandırma çabasına girişmeleri; asıl…
5375 Yıllık Siyonist Sömürü Düzeni, Kafirler ve Münafık Mücrimler istemese de yıkılacak , Tüm insanlığın…
Öncelikle belirtelim ki; Yahudiyi tanımadan dünyada olup bitenleri anlamak mümkün değildir. Makale bu anlamda çok…
Galiba tarihte hep böyle olmuş; Hakk uğruna mücadele edenler yalnız kalmışlar. Ne kadar kafir, münafık,…