YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
69ced92551527
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 6 1 9
Bugün : 20
Dün : 58264
Bu ay : 114927
Geçen ay : 1803365
Toplam : 52259985
IP'niz : 216.73.216.113

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

Ordunun (Yüksek Komuta Kadrosunun), Abdullah Gül'e, seçildikten sonra ilk gündeki tavrı "samimi, ahlaki ve tabii" bir tepkiydi. BOP'un taşeronlarını, Sevr'in maşalarını başından beri tasvip ve tensip etmediklerinin (uygun ve uyumlu görmediklerinin) bir işaretiydi. Bundan sonraki sürecin suçunu ve sorumluluğunu yüklenmeyeceklerinin bir ifadesiydi. Bazı kiralık yazarların ve münafık masonların iddia ettikleri gibi, ordunun bu onurlu tarzı, asla hissi bir acizlik tepkisi değildi.

 

Ve ardından Sn. Abdullah Gül'e karşı 30 Ağustos törenlerindeki ordunun tavrı ise, tamamen "resmi, hukuki ve sun'i" bir muameleydi. Bunu "hizaya gelmek, hatasını düzeltmek" şeklinde yorumlayanlar ve ordumuzu yıpratmaya çalışanlar, derin bir yanılgı içindeydi.

PKK'nın DTP kılıfıyla yasal ve siyasal platforma taşınıp politika yapmasını "demokratik", ama TSK'nın ülkeye ve devlete sahip çıkmasını "despotik" bulanlar; şayet geri zekâlı değillerse, mutlaka art maksatlı kimselerdi. Bu konuda bizi sivri dilli bulanlar ise genellikle sinsi fikirli kişilerdi.

Serdar Akinan bile bir doğruyu yanlış olgularla izah etmekteydi:

"Gelin fısıltıyla konuşulanları açık açık söyleyelim. Askerin GATA'da sergilediği tutum bir acz ifadesidir. Gül'ü Çankaya'ya taşıyan en güçlü dinamik 27 Nisan e-muhtırası değil midir?

Yani o e-muhtıra ile hem toplum iki kampa bölünmüş hem silahlı kuvvetler çok açık bir yıpratma kampanyasına taraf olmuştur.

Bu saatten sonra, "m" harfini düşürmek veya selam vermemek yani Cumhurbaşkanı'nı tanımamak bu yıpranma/ayrışma sürecini hızlandırmaktan başka bir işe yaramayacaktır…

Ama asıl bir başka yapının ulaştığı güce dikkat çekmek istiyorum…

Bazı istihbarat kuruşlarındaki yapılanma gerçek anlamda devleti tehdit eder boyutta… Asker bunun farkında ama birçok parametreden dolayı artık sadece GATA türü "temaşa"larla, "hâlâ buradayız…" diyor. Diyecek…

İran-Rusya eksenindeki faylar bu denli hareketliyken, Sayın Gül'ün Cumhurbaşkanlığı'nın yarattığı gerilim, küresel finansal anomali, büyük çıkar çevrelerinin küçük hesapları ve askerin içine düştüğü (düşürüldüğü?) durum… Bu oyunun kazananı yok. Olmayacak"[1] diyerek orduya yüklenmekte ve "sahip çıkıp savunuyor" görüntüsüyle, hedef haline getirmekteydi.

4 Mayıs 2007 tarihinde Dolmabahçe'de gerçekleşen Yaşar Büyükanıt-Recep T. Erdoğan görüşmesinde de, Başbakan'ın:

"Bu seçimde en az yüzde 40'la geliyoruz. O zaman ne yapacaksınız?" sözlerine karşı Genelkurmay Başkanı'nın:

"Yüzde 40 değil, hatta yüzde 100'le gelseniz bile önemli değil… Niye geldiğiniz ve kime hizmet ettiğiniz önemli… Türk Silahlı Kuvvetleri, anayasal görevini ve sorumluluklarının gereğini yapmaya devam edecektir!."  Yanıtını verdiği bilinmektedir.

Üstelik Abdullah Gül'ün inatla ve ısrarla aday gösterilmesi de, orduya bir meydan okuma havası içermektedir.

Elbette ordunun; parti politikalarının, seçim propagandalarının ve hükümet programlarının dışında kalması gerekir ve zaten öyledir. Ancak milli savunma stratejileri ve dış politika ilişkileri; anayasanın yüklediği ülkede birliği ve dirliği koruma mesuliyeti ve cumhuriyeti kollama mecburiyeti gibi pek çok konuda ordu tabii ve tarihi olarak, fikren ve fiilen politiktir…

Zeki Ceyhan'ın şu tespitleri oldukça önemli ve gerçekçiydi; 

"Son yıllarda özellikle de son günler de Ordu'nun kimi tavırları politikaya müdahale olarak algılanıyor ve yadırganıyor!

Demokratik bir ülkede olmaması gereken işler kabilinden sayılarak ordunun asli görevi ile ilgilenmesi, politika dışında kalması isteniyor!

Mehmet Şevket Eygi'nin, Bedir yayınları arasında kırk yıl önce yayınlanan Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu'na ait "Ordu ve Politika" adlı eserinde bu yaklaşımın yanlışlığı ilmi gerekçelerle ortaya koyuyor:

Birlikte okuyalım:

"Ordu, politika yapar mı?

Yapar!

Ordu zaten politik bir kuruldur. Harp edişi de politikadır, sulhü devam ettirişi de! Ve yalnız tanklarını, toplarını, uçaklarını konuşturduğu günlerde değil bandoları ile meydanları inletip geçit resimleri, paradlar yaptığı günlerde de politika yapmış sayılır!

Küçük, büyük manevraları bir başka politikadır, geçit resimleri bir başka politikadır, kışlalarına kapanıp koğuşlarından tambura sesleri duyuruşu gene başka bir politika!

Atatürk devrinde ordu, politika dışı kalmıştır derler. Öyle midir?

Bence böyle düşünenler sadece kendilerini aldatmış olurlar. Atatürk devrinde ordu bir an bile politika dışı kalmış değildir; devamlı surette politika yapmıştır!

Devamlı surette susuşu ile Türk tarihinin Atatürk devrini başından sonuna kadar "tasvip etmiş", desteklemiştir. Muhalefet politikadır da muvafıklık politika değil midir?"

Evet, Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu'nun Ordu ve politika ilişkileri konusundaki tespitleri böyle!

Özellikle AB'nin kapısında yalvar yakar olunan şu günlerde bu görüşleri modası geçmiş görüşler olarak da kabul edebilirsiniz!

Ama ne var ki bu realiteyi değiştirmiyor, değiştiremiyor!

Kırk yıl önceki tespitler sanki bugün de aynen geçerliliğini koruyor!

Belki de orduyu politika dışı tutmak isteyenler eşyanın tabiatına aykırı bir iş yapıyor ve zaten politik bir kurum olan Ordu'yu gereksiz yere itham ediyorlar!

Demek ki neymiş; ordu politik bir kurummuş ve politika yaparmış!"[2]

Yıllarca Mason Süleyman Demirel şakşakçılığı, sağcılık edebiyatı ve milliyetçilik simsarlığı yapan Rauf Tamer, şimdi; PKK'nın partisi olan ve orduyu, teröristlere karşı kimyasal silah kullanmakla suçlayıp saçmalayan DTP'yi davet etmediği için şöyle sitem etmekteydi:

"Daha ne yapsınlar? DTP'liler bütün kurallara uydular. Kürsüde yemin metnini özenle okudular. Milli Marşı saygıyla dinlediler. Oturumları hiç aksatmadılar. İnsani ilişkilerde de en ufak bir kusur etmediler.

Öyleyse niçin potansiyel suçlu gibi bakıyorsunuz onlara? Niçin ön yargılısınız? Seçilmiş insanları niçin itip kakıyorsunuz? Eğer bunlar, bölücülükleri sabit, sakıncalı insanlarsa, nerede savcılar? Kapatın partiyi gitsin… Niçin soktunuz seçime? Beklediğim çizgiye gelmiş insanlara, neden hâlâ sırt çevireyim?.. Aramızda karlı dağlardan başka hiçbir ayrılık yok. Kurtuluş Savaşı'nda omuz omuza mücadele verdik. Üniter Devlet yapısına musallat olmuş terörle amansız mücadelemiz elbet sürecektir. Ama vatanın bölünmez bütünlüğü üzerine yemin etmiş insanlara, şüpheyle bakamayız. Hem de Türk Milleti önünde, namus ve şeref üzerine edilmiş bir yemin. Daha ne olsun?"[3]

Hayret ki, hayret! demokratikleşme kılıfıyla böylesine bir milli karakter dejenerasyonu, ancak Siyonist merkezlerin bir marifetiydi!

Emre Aköz ise orduya edep dersi verirken, kendi erdemsizliklerini gizlemek istiyor gibiydi:

"Tek kelimeyle: Ayıp"mış!

Diyelim ki evinizde bir davet veriyorsunuz. Bazı arkadaşlarınızı eşli, bazılarını ise eşsiz davet edemezsiniz. Aksini yapmak ayıptır!

Geçen gün Gülhane Askeri Tıp Akademisi'nde mezuniyet töreni vardı. Siz de gördünüz: Başta Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt olmak üzere komutanların eşleri de yanlarındaydı. Meclis Başkanı Köksal Toptan'ın eşi de oradaydı. İki kişi hariç: Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Tayyip Erdoğan'ın eşleri yoktu. Nedenini biliyoruz: Başları kapalı. 30 Ağustos kutlamalarıyla ilgili askeriyenin hazırladığı davetiyelerden Cumhurbaşkanına gönderilende "eş" ibaresi bulunmuyordu. Mütekabiliyet ilkesine aykırı bir durum bu… Aykırı olduğu için de nezaketten uzak bir tavır. Tek kelimeyle ayıp! Halbuki iyi bir eğitimden geçen üst düzey subaylara adabı muaşeret kuralları da öğretilir. Birer centilmen olarak yetiştirilirler. Özellikle denizciler, salon adamı olmakla övünür. Şu anki uygulamaları ise tüm bu niteliklerle çelişiyor.

Zaten tersini düşündüğünüzde olayın tuhaflığı ortaya çıkıveriyor: Çankaya Köşkü'ndeki "eşli" bir resepsiyona komutanların "eşsiz" davet edildiğini varsayın… Olacak iş mi?

Çağıran kim olursa olsun; diğer kişilerin eşleriyle katıldığı bir toplantıya ben eşsiz davet edilmişsem; gitmem!

Komutanlar eğer türbanlı bir kadının "kendi mekânlarına" girmesini istemiyorlarsa, yapmaları gereken şey basit: Herkes eşsiz katılır; olur biter.[4]

İyi de:

•a)    Ordumuzun eşi başörtülü cumhurbaşkanı jelatiniyle ve ılımlı İslam sinsiliğiyle, Türkiye'yi İsrail'in vilayeti ve AB'nin eyaleti yapma hıyanetlerine geçit vermeyeceğini göstermesi bakımından böyle davrandığını, yoksa aslında, bu milletin inanç değerleriyle ve başörtüsüyle hiçbir problemi olmadığını belirtmekte gerekmez miydi?

•b)    Recep T. Erdoğan'ın okuduğu yeni hükümet programında, başörtüsü ve imamhatip sıkıntısını ve YÖK saltanatını düzenlemeye yönelik tek bir kelime bulunmadığını, oysa hükümetin görevinin hanımlarının başörtüsüyle prim yapmak ve mağdurları oynayıp oy toplamak değil, mazlum kızlarımızın ve imamhatipli çocuklarımızın gasp edilen haklarını sağlamak olduğunu bu zavallılar bilmez mi?

Üstelik AKP'nin yeni anayasa ile "üniversitelerde başörtüsü serbestisi" getirmek suretiyle dolaylı olarak toplum yaşamının diğer alanlarında başörtü yasağını anayasal hale getirmek ve genişletmek niyeti ve gafleti içinde bulunduğunu kimse görmez mi?

•c)    Amerika'da bile, Siyonist tehlikenin ve İsrail'e desteğin sorgulanmaya başlandığı bir dönemde Türkiye'de İsrail işbirlikçisi ve AB teslimiyetçisi bir AKP'yi bazı demokrat donkişotların sahiplenmesi ve orduya yüklenmesi, hiç de hayra alamet değildir.

ABD ordusu bile, İsrail'e desteği sorguluyor

Amerika'nın yıllardır İsrail'e kayıtsız şartısız destek vermesi ABD'li siyaset bilimciler tarafından sorgulanmaya başladı,

ABD'nin İsrail'e kayıtsız şartsız verdiği diplomatik ve askeri desteği sorgulayan kitap, iki ülkede de tartışmaya yol açtı. (Üstelik buna, emekli ve görevli generaller de katıldı.)

ABD'nin en etkili iki siyaset bilimi profesörünün yazdığı kitapta, İsrail'e desteğin stratejik nedenlerle açıklanamayacağı, Yahudi lobisi, Hıristiyan muhafazakârlar ve Neocon'ların bunda payı olduğu vurgulandı.

CHICAGO Üniversitesi profesörü John Mearsheimer ile Harvard'dan meslektaşı Stephen Walt'ın kaleme aldığı "İsrail Lobisi ve ABD Dış Politikası" adlı kitap, gelecek salı günü ABD'de piyasaya çıkacak. ABD'nin Ortadoğu politikasını eleştiren eser, daha raflara çıkmadan tartışma yarattı. Geçen yıl tartışma yaratan benzer içerikli bir makaledeki görüşlerin genişletildiği kitapta, İsrail'e verilen tam desteğin ABD çıkarlarıyla çeliştiği anlatıldı.

Yazarlara göre İsrail'e verilen desteği "stratejik ve ahlaki nedenlerle" açıklamak mümkün değil. Bu desteğin, Yahudi lobisi, fanatik Hıristiyanlar ve Siyonizme sempatiyle bakan yeni muhafazakârların baskıları sonucu geldiğini belirten yazarlar, sonuç olarak ABD'nin dengesiz bir Ortadoğu politikasına sahip olduğunu ifade ediyor. Bu politikanın da, Irak işgali ve İran ile Suriye'ye yönelik savaş tehditleriyle sonuçlandığı, son tahlilde tüm Batı dünyası için hassas bir güvenlik durumunun oluştuğu bildiriliyor.

"İsrail, birçoklarına göre ABD için stratejik bir değer değil. Soğuk Savaş sırasında öyle sayılabilirdi, ama giderek büyüyen bir engel haline geldi" diye yazan Mearsheimer ve Walt, İsrail'e Filistinlilere yönelik sert tavrı konusunda verilen koşulsuz desteğin dünya çapında Amerikan karşıtlığını desteklediğini, terör sorununu büyüttüğünü ve Avrupa, Asya ve Ortadoğu'daki diğer müttefiklerle ilişkileri bozduğunu belirtti. Yazarların önerisi, ABD'nin mevcut politikasını değiştirerek İsrail'e desteği "şartlı" hale getirmesi.

ADL: Bu iddiaları sinsi ve taraflı buluyor… (Öyle ise doğrudur ve siyonizme dokunuyor!)

Geçen ay sözde Ermeni soykırımını tanıyarak Türkiye'nin tepkisini çeken, ABD'deki Yahudi lobisinin önde gelen kuruluşlarından İftira ve İnkâra Karşı Mücadele Birliği (ADL-Anti Defamation Leauge) Başkanı Abraham Foxman, kitabı, "Arap-İsrail çatışması ve İsrail destekçilerinin ABD'deki rolü konusunda sinsi ve taraflı bir eser" olarak niteledi. Foxman, siyaset bilimi profesörlerinin kitabına, aynı gün piyasaya çıkacak kendi eseriyle yanıt vereceğini açıkladı. Kitabın adı, "En Ölümcül Yalanlar. İsrail Lobisi ve Yahudi Kontrolü Efsanesi."[5]

Özetle:

AKP iktidarının, arkasına sığınacağı, istismarını yapacağı ve mağdur rolü oynayacağı hiçbir mazereti kalmış değildir. İktidar da, Başbakan da, Cumhurbaşkanı da kendileridir. Şimdi milletimiz merakla beklemektedir; bu hükümet:

  • PKK'nın bir kolu olan PEJAK'a savaş açan kardeş ve komşu ülke İran'ı mı, yoksa emperyalist ve Siyonist amaçlarla İran'ı vurmaya hazırlanan Amerika'yı mı destekleyecektir?
  • KİT'ler gibi milli ve hayati yatırımlarımızı yabancılara satıp savunmaya mı, yoksa sefalet içinde ki halkımıza yeni ve yeterli iş sahaları ve istihdam alanları açmaya mı niyetlidir?
  • Başörtüsü meselesini imamhatip dengesizliğini ve din eğitimi engellerini kaldırmaya mı, yoksa bunların hala istismar edebiyatını yapıp daha da kısıtlamaya mı gayret edecektir?
  • Kuzey ırak'a müdahalenin ülkemizin geleceği ve güvenliği açısından kaçınılmaz hale geldiğini defalarca dile getiren genelkurmaya kulak mı verilecektir, yoksa Amerika ve Barzani mi dinlenecektir?

Hep birlikte izleyip göreceğiz…

Erbakan Hoca'nın Altınoluk'taki 31 Ağustos 2007 Cuma sohbetinde bir basın mensubunun: "cumhurbaşkanı seçilen Abdullah Gül'ün neler yapacağını ve nasıl davranacağını öngörüyorsunuz?" sorusuna karşılık:

"Bunu hep birlikte bekleyip göreceğiz. Keşke hayırlı ve yararlı işler görseler. Keşke halkın sorunlarına eğilseler ve çözüm üretseler. Ama cumhurbaşkanı adaylığı sırasında, kapılarını çaldığı ve rızalarını aldığı malum merkezlere: "sizin tavsiye ve temennilerinizi yerine getireceğiz sizleri gücendirecek hiçbir gayrete girişmeyeceğiz." Anlamındaki sözlerinden dolayı maalesef halkımızın beklentilerine milli ve manevi hassasiyetlerimize uygun bir tavır sergileyecekleri umudu içinde değiliz…" anlamındaki cevabı da önemli ipuçları vermekteydi.

Abdullah Gül'ün Amerika'yla yaptığı "gizli plan"nın maddeleri şunlardı:

•1-    Türk askeri Irak'ın kuzeyinden çekilecek, sınır harekâtlarına son verilecek ve PKK'ya askeri harekât için ABD'den izin alınacak.

•2-    Türkiye bunlara uymazsa ambargo ve askeri yaptırımla hizaya sokulacak.

•3-    ABD'nin İran ve Ortadoğu harekâtlarına aktif destek ve katılım sağlanacak.

•4-    Tük ordusunun asker ve silah gücünde indirim yapılacak.

•5-    Irak'ın kuzeyinde kurulan kukla devlet Türkiye tarafından resmen tanınacak.

•6-    PKK-KADEK elemanlarına geniş kapsamlı af getirilip PKK'nın yasallaştırılması hızlandırılacak.

•7-    Güneydoğu belediyelerine özerklik ve federasyona geçiş sürecine alt yapı hazırlanacak.

•8-    Kıbrıs'ta Denktaş devre dışı bırakılacak ve Annan Planı küçük değişiklerle uygulanacak ve Ege'de Yunanistan'ın taleplerine karşı esnek tavır alınacak.

•9-    Ermenistan'a yönelik kısıtlamalar kaldırılacak.

Bu dayatmalar AKP hükümeti tarafından şöyle uygulandı:

•1-    Türk askeri Kuzey Irak'tan çekildi. Sınır harekâtlarına son verildi ve izin alınamadığı için operasyonlar sürekli ertelendi.

•2-    Türk askerinin başına çuval geçirildi. Maalesef sineye çekildi.

•3-    ABD ve AKP iktidarı, işbirliği halinde bu desteği sağlamak için Türk ordusuna karşı Şemdinli olayından bu yana yıpratma girişimlerine hız verildi.

•4-    TSK'yı zayıflatma tasarıları sık sık gündeme getirildi.

•5-    Tayyip-Gül yönetimi Kürdistan'ı resmen tanıma için ikna edildi.

•6-    PKK, DTP marifetiyle meclise yerleşti.

•7-    Kamu reformu yasası ve yeni yerel yönetim yasaları hazırlandı. Güneydoğu belediyeleri her yönden özerkleştirilerek federasyon hazırlıkları son aşamaya geldi.

•8-    Denktaş devre dışı bırakılarak Annan Planı'na teslim olundu. Ege'de ki kırmızı çizgilerimiz gevşetildi.

•9-    Ermenistan'ı her yönden besleyecek ve destekleyecek bahaneler geliştirildi.

                        ŞİİR

Siyaset beyindir, kuvvet bedendir

Halka düşman rejim; o despotluktur

Asker kötülemek, acep nedendir?

Ordumu yıpratmak; oro.puluktur!


[1] 31.8.2007 / Serdar Akinan / Akşam

[2] 01.09.2007 / Milli Gazete

[3] 31.08.2007 / Posta

[4] 31.08.2007 / Sabah

[5] 01.09.2007 / Dünya Bülteni

0 0 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Subscribe
Bildir
0 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Picture of Ahmet AKGÜL

Ahmet AKGÜL

AHMET AKGÜL KİMDİR?

INTRODUCTION OF USTADH AHMET AKGÜL

رسالة تعريفية لمعلمنا أحمد أكجول

قبل مؤتمر النظام العادل في جامعة قيرغيزستان أراباييف، والذي حضرناه، قدم أحد المحاضرين أستاذنا أحمد أكجول على النحو التالي: أحمد أكجول موجود في تركيا؛ إنه عالم ومثقف نادر جدًا يجمع بين المبادئ الإسلامية والمتطلبات الإنسانية، وفكر أتاتورك في التغيير والقومية الإيجابية والتوازن الاجتماعي. ألف حوالي 100 كتاب، بعضها في 3 مجلدات، وجميعها أعمال فريدة وأصيلة. 10 من الكتب؛ تمت ترجمته إلى الإنجليزية والروسية واليابانية والفارسية والفرنسية والعربية. البروفيسور الراحل، أحد رؤساء وزراء تركيا الأسطوريين. دكتور. ويعتبر من أكثر الطلاب المميزين وأتباع نجم الدين أربكان.
لقد حضر المؤتمرات العلمية في جميع أنحاء تركيا وأوروبا والجغرافيا الإسلامية منذ ما يقرب من 40 عامًا. إنه رجل حكيم تنبأ وشرح التطورات المهمة في تركيا ومنطقته والعالم قبل عقود، وتعرض للعديد من المشاكل والهجمات لهذا السبب، لكنه كان دائما على حق في النهاية. وهو رئيس تحرير مجلة الحل الوطني، التي يتابعها عن كثب كبار البيروقراطيين العسكريين والمدنيين، وأساتذة الجامعات، والكتاب والمعلقين المهمين، ومسؤولي الدولة في تركيا. ضد الأنظمة الرأسمالية والاشتراكية والليبرالية في العالم؛ فهو يحتوي على الجوانب الجيدة والمفيدة لجميعها، لكنه يترك الجوانب السيئة والضارة؛ سيدنا، الذي أعد ودافع عن برامج النظام العادل الأصلية القائمة على العقل والعلم والتاريخ والضمير والقرآن، يبلغ من العمر 74 عامًا وأب لخمسة أطفال. لا يتقاضى إتاوات أبدًا عن أي من كتبه أو مجلاته أو مقالاته أو مؤتمراته، ويعيش حياة متواضعة بعيدًا عن الترف والراحة، ويغطي نفقات كل ذلك بحوالي 40 من الرفاق المتطوعين والمخلصين في سبيل الله. المعلم الذي يدافع عن "حرمة التبشير بالعلم" وبالتالي لا يدين بالشكر لأي مركز أو حكومة. باستثناء ما يقرب من 105 من أعمال أستاذنا، حتى الأحزاب والحكومات تظل غير مبالية؛ الدين والأخلاق في المرحلة الابتدائية: 4-5، المرحلة المتوسطة: 1-2-3، المرحلة الثانوية: 1-2-3-4 والجامعة: 1-2-3، وفقاً للحقائق العلمية وجوهر الإسلام. ولكن بغض النظر عن أي طائفة، فقد أعد كتب العلم. خلال أحاديثهم المميزة جداً، كتلاميذه ومتابعيه المخلصين: "كيف أعددتم هذه (100) كتاباً يزيد عن مائة، كيف رتبتم وقتكم؟" أجاب أستاذنا أحمد أكجول على أسئلتنا كالتالي، ليكون قدوة وتشجيعًا لنا:



1- منذ ما يقرب من 60 عامًا، باستثناء الأمراض الخطيرة والصعوبات الكبيرة؛ ولم أؤجل عمل اليوم إلى الغد، كما أنني لم أحاول تأجيل عمل الصباح إلى الظهر أو عمل الظهر إلى المساء. لأنه لا ينبغي لي أن أضيع رأس مال حياتي المحدود في مساعي فارغة ومجانية يسميها القرآن الإلغاء ويحرمها

 

2- حتى لو كان شخصًا لديه معرفة وخبرة في موضوع ما، حتى لو كان أصغر منا كثيرًا... حتى لو كان شخصًا عاديًا وبسيطًا، فأنا لا أشعر بالإهانة أبدًا عند الاستماع إليه أو تعلم شيء ما، لأن أكبر عائق أمام التعلم والحصول على العلم هو الكبرياء والكبر

-3ما حصلنا عليه؛ حاولت أن أقرأ وأفهم كتابات وكتب الجميع، محليًا أو أجنبيًا، يساريًا أو يمينيًا، أعرفه أو لا أعرفه، أحبه أو أكرهه.
4- كنت أسجل المعلومات التي تعلمتها وأجد أهميتها منها أو مما سمعته في البرامج والمؤتمرات التليفزيونية، ولم أتردد قط في كتابتها ونقلها بذكر أصحابها
5- من خلال الوقوع في الرغبات والاعتراضات التعسفية من أقرب أقاربي ورفاقي وأعضاء الحزب وذوي المناصب ذات النفوذ والكفاءة... أو من منطلق حرصي على راحتي ومصالحي الشخصية، لم أخفي أبدًا الحقيقة التي قالها لي يجدها العقل والضمير نافعة ومفيدة، ولم أصعب فهمها بتغليفها بأغلفة مختلفة
6- كل الأشخاص الذين التقينا بهم في أي مناسبة وأصبحنا قريبين بما يكفي لتناول كوب من الشاي أو السفر لمدة ساعة على متن الطائرة؛ حاولت مساعدتهم على اكتساب وزيادة وعيهم الأخلاقي والضميري وكرامتهم، وخاصة سلامهم الروحي والعالمي. بمعنى آخر، كنت أهدف إلى أن أكون مفيداً له، وليس أن أستفيد من منصبه وفرصه ومجاملاته.
7- ولعل ذلك يعتبر ثمرة ومعجزة للأهداف والجهود المخلصة... وطبعا بفضل الله تعالى وفضله لا بد من قراءة كتاب ما يقارب 700 صفحة بسرعة في ساعة أو ساعتين. وتهنئة هذا الكتاب وانتقاده عمدا، والحمد لله أن إنتاج ملاحظات من 10 صفحات أصبح أسهل بالنسبة لنا.
أطيب التحيات…

YORUMLAR

Son Yorumlar
0
Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
Paylaş...