Bir kişinin veya medeniyetin; insani ve hayırlı bir iz üzerinde mi? Yoksa şeytani ve zararlı bir çizgide mi? Olduğunu anlamak için şu üç konudaki düşüncesine ve değer ölçüsüne bakılır:
1- Allah inancı nasıldır?
2- İnsana bakışı nasıldır?
3- Tabiata yaklaşımı nasıldır?
Örneğin:
- Müslümanlar tevhide (Bir Allah'a), Batılılar teslise (üç Tanrıya) inanır.
- Kur'ana göre her insan tertemiz ve eşit haklara sahip olarak doğar ve eşrefi mahlukattır. Ama Hıristiyanlara göre insan doğuştan suçlu ve günahkardır.
- Müslümanlara göre, tabiat bize emanettir. Ölçülü ve dikkatli kullanmak gerekir. Gelecek nesillerin de hakkı gözetilmelidir. Ama yozlaşmış Hıristiyan-Yahudi kültürüne bağlı olan Batılılarca değil gelecek nesiller, kendilerinden saymadıkları milletler bile düşünülmemekte, ormanlar, denizler, hava.. tüm doğal nimetlerin hoyratça tüketilmesi ve kirletilmesi kendilerince bir hak olarak algılanmaktadır.
Bu nedenle dünya, çok yönlü bir felakete-kıyamete doğru hızla yol almaktadır.
Çevre kirlenmesi ve felaket tehlikesi
1- Çevre kirlenmesinin tanımı:
Hızla artan nüfus, teknolojik hamleler, iktisadi gelişmeler, sanayileşme ve düzensiz şehirleşme yaşadığımız çevrede büyük değişmelere ve bozulmalara sebep olmaktadır. Son yılların bilimsel, teknolojik ve ekonomik kalkınma hamleleri sonucu tabiattaki dengeye yapılan müdahaleler kendi geleceğimiz için bizleri bir takım tereddütlerle, endişelerle karsı karşıya bırakmakladır. Önceleri yöresel etkilerinden söz edilen çevre kirlenmesinden, tabiat ve canlılar üzerindeki etkilerinin artması sonucu, bugün evresel boyutlarda bahsedilmektedir. Buna paralel olarak kirliliği önleme yöntemleri ve teknolojilerinde de önemli gelişmeler olmaktadır.
Çevre kirlenmesi ile ilgili problemlerin büyük kısmı insanların kırsal alanlardan şehre göç etmeleri ve şehir nüfuslarındaki hızlı artıştan kaynaklanmaktadır. Şehirlere doğru olan bu göçte gelişen sanayi ile yeni iş imkanlarının artması ve iş yerleri ile fabrikalara kolaylıkla ulaşılabilmesi gibi faktörler de etkili olmuştur. Ülkemizde ekonomik kalkınma ve sanayileşmenin hız kazandığı 1950'li yıllardan itibaren çevre kirlenmesinde belirgin bir artış gözlenmiştir. Sanayileşme ile birlikte hızlı bir şehirleşme de kendini göstermiştir. Bu durum, Türkiye'de 1950'li yıllarda nüfusun ancak % 25-30 unu teşkil eden şehir nüfusunun bugün % 60'ın üzerine çıkmasından da açıkça anlaşılmaktadır.
Çevre kirlenmesi en genel halde su, hava, gürültü ve toprak kirlenmesini kapsamaktadır. Endüstriyel faaliyetler sonucu sıvı ve katı atıklar, gaz ve partiküller ile radyoaktif atıklar ve gürültü gibi kirleticiler açığa çıkmaktadır. Sıvı atıklar, su ortamındaki canlıların tür sayısında azalma, özellikle ağır metaller ve klorlu organiklerin canlıların bünyesinde birikmesi sonucu insan sağlığını kirlenmesi, hava kirlenmesi ve koku gibi istenmeyen etkileri bulunmaktadır.
Genellikle katı atıklarla birlikte uzaklaştırılan tehlikeli artıkların ihtiva ettikleri ağır metallerin bitkiler ve hayvanlarda birikimi ve/veya doğrudan insanlara intikali sonucu zehirli ve kanserojen etkileri bulunmaktadır. Mesela kurşun, kısırlık, ölü doğum ve beyin felcine; kadmiyum ölü doğum ve kemik erimesine; civa, krom ve nikel de insan bünyesinde çeşitli zararlı etkilere yol açmaktadır.
Baca gazları ve motorlu vasıta eksozları ile çevreye yüksek oranda kükürt dioksit, azot oksitler, hidrojen sülfür, karbondioksit, karbonmonoksit, kloroflorokarbonlar ve partiküller gibi kirleticiler verilmektedir. Bu tür kirleticiler, özellikle solunum sistemindeki kanser riskleri dolayısıyla insan sağlığını tehdit etmektedirler.
Nükleer denemeler ve kazalar sonucu atmosfere karışan nükleer atıkların dünyayı ne ölçüde tehdit ettiği Çernobil felaketi ile yaşanmıştır. Çernobil ve civarında bebekler esrarengiz bir şekilde ölmektedir. Bu felaketin, uzun vadede Türkiye'nin de dahil olduğu komşu bölgeleri ne şekilde etkileyeceği tahmin edilememektedir. Yoğun nükleer dene melerin yapıldığı Müslüman Türk yurdu olan Kazakistan'da da özellikle kanser vakalarında diğer yörelere göre 100 misline varan mertebelerde artışlar görülmektedir. Doğan çocukların sakatlık oranları da dünyanın diğer bölgeleri ile karşılaştırılmayacak kadar yüksektir.
Sanayi faaliyetleri ve trafikten kaynaklanan gürültünün de özellikle büyük kentlerdekilerde ciddi davranış bozuklukları ve işitme kaybına yol açtığı bilinmektedir. Keza bilhassa Tuna ve Dinyeper nehirleri vasıtası ile Karadeniz'e ve oradan da Boğazlar yoluyla Marmara'ya intikal eden Orta ve Doğu Avrupa kaynaklı kirlilik, denizlerimizi son derece olumsuz olarak etkilemektedir. Atıkların ihtiva ettiği zor ayrışan ve zehirli maddeler su ürünleri üretimini de tehdit etmektedir. Ülkemizi tehdit eden bu uluslararası kirliliğin ortaya koyduğu riski giderici acil çözümlere ihtiyaç duyulmaktadır.
2- Günümüzdeki durum: Sanayileşmiş ülkelerde çevre sorunlarını çözmek üzere ayrılan büyük kaynaklara ve yerleşik nüfusun hemen tamamının sağlıklı içme suyu, kanalizasyon ve atık su arıtma tesisleri olmasına mukabil, gelişmekte olan ülkelerdeki durum hiç de iç açıcı değildir. Bu ülkelerde özelikle kırsal kesimdeki su temini ve kanalizasyon tesisleri, ihtiyacı karşılamakta hala son derece yetersizdir. 1990 yılı itibariyle bu ülkelerde, kırsal kesimdeki nüfusun ancak % 55 ine sağlıklı içme suyu temin edilebilmektedir. Kırsal kesimde kanalizasyona bağlı nüfusun nisbeti daha da düşük olup % 33 civarındadır. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı şehre verilen suyun temiz olmadığını, bu bakımdan ancak kaynatıldıktan sonra içilebileceğini defalarca tekrarlamıştır. En büyük şehrimizde halen halkımıza sağlıklı bir içme suyu verilemediğine göre ülkemizin bu konudaki konumunun gelişmekte olan ülkelerden dahi daha iyi olmadığı anlaşılmaktadır. 3- Çevrenin korunması için ayrılan kaynaklar ve kirleşmenin mali boyutları Sanayileşmiş ülkelerde çevre sorunlarına tahsis edilen kaynakların tutarı gayri safi milli hasıla (GSMH) nın % (0.5-2.0) si arasında değişmektedir. 1985 yılı itibariyle bu rakam AT üyelerinden Hollanda % 1.34 ile en yüksek, İtalya'da ise, % 0.55 ile en düşük olup, Federal Almanya ve İngiltere GSMH'larının sırası ile % 1.07 ve % 0.74 ünü bu alana sarf etmektedirler. Türkiye'de 1980 öncesi % 0.01 seviyesinde olan söz konusu yatırımların, son yıllarda hızlı bir artış göstererek % (0.1-0.3)lere yükseldiği tahmin edilmektedir. Çevre korumaya aktarılan yatırımların Türkiye'de kalkınma hızını % 0.5 civarında etkilemesi beklenmektedir. Almanya'da 1985 yılı itibariyle su temini, kanalizasyon, arıtma, hava kirliliği ve gürültü gibi çevre sorunları için GSMH'nin % 1.6 (28 milyar DM) sarf edilmiştir. Bu tedbirlere rağmen geçmişteki faaliyetler sonucu ortaya çıkan zararların giderilmesi, gelecekteki benzer etkilerin önlenmesi, üretim, gelir ve servet kayıpları, insan sağlığı, bitki ve canlılar ile binalar ve sanat eserlerine verilen zararların bedeli ise 103 milyar DM veya GSMH'nin % 6 sı olarak tahmin edilmektedir. Dolayısı ile dünyanın en güçlü ekonomilerinden birine sahip Almanya'da bile çevrenin gerçek manada korunabilmesi için yapılması gerekenin ancak 1/4 nün yapıldığı ve gelişmekte olan ülkelerde ise durumun çok daha yetersiz olduğu ortadadır. |
4- Çevre korunması faaliyetlerin de karşılaşılan zorluklar
Türkiye'de çevre koruma faaliyetlerini yavaşlatan başlıca sebepler, maddi kaynak yetersizliği, önceliklerin iyi belirlenemeyişi, mevzuattaki belirsizlik ve eksiklikler, denetim teşkilatının yeterli kalifiye eleman ve imkanlardan yoksun baskısının zayıflığı ve hepsinden önemlisi ferdi ve ahlaki sorumluluğu esas alan bir çevre şuurunun yerleşmeyişi olarak ifade edilebilir.
Gelişmekte olan ülkelerin hemen hepsinde hızlı bir sanayileşme faaliyeti yaşanmakta, bu ülkeler ağır dış borç yükü altında bulunmaktadırlar. Çevre sorunlarını boyutlarının evrenselliği göz önünde tutularak, zengin sanayileşmiş ülkelerin gelişmekte olan ülkelere faizsiz çevre altyapı kredileri ile desteklemeleri yararlı ve zaruri görülmektedir. Dünya nüfusunun % 23'nü oluşturmalarına karşı, yerküresinin kaynaklarının % 80 ini kullanan bu ülkeler sorumluluklarını hatırlamalıdırlar. Silahlanmaya ayrılan fonların bir kısmının bu sahaya aktarılması bile yeterli olabilir.
5- Sanayi kuruluşlarında uygulama
Sanayi kuruluşlarımız, özellikle büyük işletmeler, çevreyi kirlettiklerinin şuurunda olarak bu konuda gerekli yatırımı yapmaktan kaçınmamaktadırlar. Ancak konu özel bir teknik bilgi ve yatırım gerektirdiğinden istismara açıktır. Pek çok firma çok değişik fiyatlarla ve bazen gereksiz otomasyon teklifleriyle işvereni tereddüt içinde bırakmaktadır.
Önemli olan ülkemiz şartları için yatırım ve işletme yönünden en ekonomik olan ve mevcut yönetmelikler bakımından ihtiyaca en uygun şekilde cevap veren arıtma tesislerini yapmak ve sürekli işletmede tutmaktır.
Çevre Biyoteknolojisi
Son yüzyılda, şehirleşme, sanayileşme ve dünya nüfusunun hızlı artışı çevre kirliliğini tehlikeli bir seviyeye getirmiştir. Çevre kirliliğinin temel sebepleri; tabiatın insanoğlunun doyumsuz arzuları dolayısıyla acımasızca sömürülmesi, tabiî kaynakların aşırı şekilde tüketilmesi ve bunun neticesinde tabiatın kendini temizleme kapasitesini zorlayıcı miktar ve muhtevada kirliliğin çevreye bırakılmasıdır. Günümüzde sera gazı, asit yağmurları, ozon tabakasının incelmesi, yer altı ve yer üstü sularının bazı kimyevî maddelerle kirletilmesi, şehirlerdeki katı atıklar ve sanayi atıkları başlıca çevre problemleri arasında sayılabilir.
İnsanoğlunun 19. yüzyıla kadar çevreye bıraktığı atıklar, fıtrî arıtma sistemleri ile tabiatta kalıcı bir iz bırakmadan giderilebilmekteydi. Dolaylı veya doğrudan çevreye bırakılan atıklar, enerji kaynağı ve karbon olarak canlıların anabolik (yapım) ve katabolik (yıkım) faaliyetleri sırasında kullanılarak yok edilmekteydi. Bugün aşırı şekilde çevreye bırakılan atıklar, mevcut ekolojik dengeyi bozarak hayat kalitesini, dahası hayatın kendisini tehdit eder duruma gelmiştir.
Bitki, hayvan ve mikroorganizmaların kâinatla münasebetleri mükemmel şekilde programlanmıştır. Bu münasebeti keşfeden insanoğlu, ekolojik dengeyi korumada bunlardan faydalanmayı düşünmüştür. Günümüzde, çevre problemlerine canlılardan, bilhassa mikroorganizmalardan faydalanılarak çözüm üretilmesi, çevre biyoteknolojisinin sahasına girmektedir.
Mikroorganizmaların fonksiyonları
Tabiatta mikroorganizmalara birçok vazife verilmiştir. Organik maddelerin parçalanması bunlardan biridir. Canlılar için çok önemli olan karbon, azot, fosfor, kükürt ve daha birçok element, mikroorganizmaların da vazife aldığı harika süreçlerle kararlı bir şekilde devridâim ettirilmektedir. Meselâ karbon çevriminde, klorofil ihtiva eden bitki ve mikroorganizmaların (algler) havadan bağladığı karbondioksit, (CO2) organik karbona dönüştürülür (fotosentez), organik karbonun bir kısmı oksijen (O2) ile yakılarak (solunum) enerji elde edilir ve açığa karbondioksit çıkar. Heterotrof (organik maddeye bağımlı) bakteriler, bitki ve hayvanların ölü hücreleri ve atıkları üzerinde faaliyet gösterir ve enerji elde etmek için bunlardaki karbonu kullanır. Organik karbon değişik elektron alıcılar (O2, Fe+3 NO-3, SO-24 vs..) ile yükseltgenerek enerji elde edilir ve açığa karbondioksit çıkartılır. Böylece karbon tekrar atmosfere verilerek çevrim tamamlanmış olur.
Tabiatta zehirli maddeleri parçalayan çok sayıda mikroorganizma mevcuttur. Yüce Yaratıcı bu mikro canlılara öyle hikmetli vazifeler vermiştir ki, dünyada daha önce bulunmayan, teknolojik gelişmeler neticesinde değişik gâyelerle üretilen birçok sentetik organik kimyevî madde dahi bu canlılar tarafından hususi şartlar altında parçalanabilmektedir. Meselâ ziraî mücadele için üretilen birçok klorlu organik madde, mikroorganizmaların tabiatta daha önce hiç karşılaşmadıkları bileşiklerdendir. Bu maddeler dahi mikroorganizmalarla parçalanarak çevre için zararsız formlara dönüştürülebilmektedir. Bu hâdiseler gerçekleştirilirken mikroorganizmalara her dönüştürdüğü maddeye has enzimler (biyolojik katalizör) salgılatılır. Günümüzde araştırmacılar bu işlem basamaklarını ve süreçlerini keşfederek çeşitli biyoteknoloji tabanlı uygulamalar geliştirmektedir.
Çevre kirliliğiyle mücadele
Çeşitli endüstriyel faaliyetler neticesinde atık olarak çevreye bırakılan diklor metan (CH2Cl2) ve benzeri kanser yapıcı kimyevî maddeler, biyoreaktörlerde bakteriler tarafından salgılanan enzimler vasıtasıyla parçalanarak zararsız ürünlere dönüştürülebilmektedir. Bilim adamları bu kabiliyetlerle donatılmış mikroorganizmaları bulundukları ortamdan izole ederek çoğaltırlar. Bu bakterilerin en hızlı gelişebildiği ortam şartları bulunarak büyük miktarda bakteri üretilir. Araştırmacılar bu süreci teknolojiye aktarırken, arıtmanın yapıldığı reaktör içerisinde azot, fosfor, sıcaklık, pH, iz element vs. gibi unsurları faydalı mikroorganizmalar için en uygun hayat şartlarını sağlayacak şekilde düzenlerler.
Meselâ genetik mühendisliğindeki araştırmacılar termofilik (sıcağı seven) mikroorganizmaların genlerini, insektisidleri (böcek öldürücü) parçalayabilen mikroorganizmalara aktarmada başarılı olmuşlar ve transgenik (gen transferi yapılan) mikroorganizmaları daha sıcak bölgelerde ve ortamlarda insektisitlerin ortadan kaldırılmasında kullanılabilir hâle getirmişlerdir. Transgenik bakterilerin, ağır metal, radyoaktif element, sentetik gübreler, insektisit, herbisit (zararlı bitki öldürücü) ve diğer toksik maddelerle kirlenmiş ortamların temizlenmesinde kullanılması konusunda önemli gelişmeler kaydedilmiştir.
Uranyum nükleer enerji üretim tesislerinde yakıt olarak kullanılmakta ve atık olarak çevreye bırakılmaktadır. Uranyumun, uranil iyonu (UO2+2) şeklinde çözünür olarak çevreye bırakılması durumunda sağlık açısından ciddi tehlikeler oluşturmaktadır. Bu iyonun çözünmez forma (zararsız UO2) dönüştürülebildiği değişik metabolik yollar bazı canlılarda mevcuttur. Bunlardan biri UO2+2 iyonunun, Desulfovibrio vulgaris bakterisi tarafından salgılanan Cytochrome-c3 hidrogenaz enzimi ile UO2'ye dönüştürülmesidir. Yine Deinococcus radiodurans cinsi bakterilerle benzer işlem gerçekleştirilmektedir.
1975 yılında Kuzey Carolina'da bir jet uçağının deposundan sızan toluen, bu bölgede toprak kirliliğine sebep olmuştur. 300 bin litre toluen yeraltına sızarak içme suyunu kirletmiştir. 1985'li yıllara gelindiğinde bu sızan toluenin daha geniş bir sahaya yayıldığı tespit edilmiştir. Toluen, sularda belli bir seviyenin üzerinde olması istenmeyen kanserojen bir maddedir. Kirlenmiş suyu arıtmak bilinen usullerle mümkün olmamıştır. Ancak o bölgedeki kirlenmiş ortamda bir bakterinin tolueni metabolize ederek (parçalayarak), zararsız ürünlere (CO2, su, enerji) dönüştürme kabiliyetinde olduğu keşfedilmiştir. Daha sonra bu bakterinin optimum çoğalma şartları (pH, sıcaklık, gerekli besi elementleri vs.) tespit edilerek, 1992 yılında biyoteknolojik çözüm üretilebilmiştir. Bilim adamlarının kirlenmiş bölgedeki toprağa ve yeraltı sularına tolueni parçalayacak bakterileri ve bakterilerin gelişebilmesi için gerekli besin elementlerini ilâve etmesiyle kirlilik seviyesi bir yıl içerisinde % 75 azaltılabilmiştir.
Biyoteknolojinin kullanılmasına bir başka misâl, 1989 yılında Alaska'da ham petrol taşıyan ünlü Valdez petrol tankerinin karaya oturması ve taşıdığı petrolün denize dökülmesidir. Sudan hafif ve viskoz olan ve deniz yüzeyinde biriken petrolün çoğu emme ve filtrasyon gibi tekniklerle uzaklaştırılırken, sahile yakın kısımlarda kayalara, çakıl taşlarına ve kumlara yapışanlar ise bakteriler kullanılarak giderilebilmiştir. Bu bakteriler, ham petrolü kendi enerji ihtiyacını karşılamak için kullanarak onu daha küçük zararsız kimyevî maddelere dönüştürmüştür.
Mikroorganizmaların yanısıra, bitkilerden de arıtma işlemlerinde faydalanılabilmektedir. Bazı bitkiler toprak ve sulardaki kirleticileri besin olarak kullanabilmektedir. Bilhassa merkezî sinir sistemi üzerinden insan sağlığına zarar veren ağır metalleri metabolize ederek zararsız hâle getiren bitkiler bugün faydalı şekilde kullanılmayı beklemektedir. Hattâ tecrübeli altın arayıcıları, bazı bitkilerin yetiştiği yerlerde altın bulunacağını eski zamanlardan beri bilmektedir. İnsan için zararlı, bazı bitkiler için faydalı olan metaller bitki proteinlerinin sentezinde kullanılmaktadır. Bu hususiyetlerinden dolayı, bu bitkiler, sudaki ağır metallerin arıtılması hususunda önem arz etmektedir.
Yeryüzünü canlılar için bir mesken olarak yaratan Yüce Rabb'imiz, canlıların faaliyetleri neticesinde açığa çıkan kirliliği de temizlikle vazifeli canlılarla kontrol altında tutmaktadır. Temizlikle vazifeli bu canlılar (mikroorganizmalar, bitki ve hayvanlar) birçok Hikmetli Hâdiseyle, Allah'ın (cc) ‘Kuddüs' İsmine Âyinedârlık Yapmaktadırlar.[1]
Batı, çevre bilincini ve temizlik bilgisini bizden öğrenmiştir.
Avrupa'nın medenileşmesinde İslam'ın ve Osmanlı'nın etkileri:
Zavallı Türkiye!
Onu yakından tanıdıkça daha çok seviyorum; çünkü meziyetlerini daha iyi görüp takdir ediyor ve onu tehdit eden tehlikeleri daha açık bir şekilde görüyorum. Bu tehlike: Asli değerlerini önemsemeyip, içi çürümüş yaldızlı Avrupa'ya özenmesidir.[2]
Bazı çevrelerde, Avrupa Birliği'ne üyeliğin son kurtuluş ümidi hâline geldiği şu günlerde, asırlık kimlik meselemiz tekrar karşımıza çıkıyor ve Türkiye'nin ne kadar Avrupalı olduğu tartışılıyor. ‘Modernleşme'nin ‘Batılılaşma' olarak kodlandığı tarihî bir serüvendir söz konusu olan. Gerçekten de tarih kitapları, Osmanlı'dan bu yana devam eden Batılılaşma süreci hakkında pek çok bilgiyle dolu. Oysa bu karşılıklı tesir sürecinde ağırlık, tamamen tek taraflı mıydı? Şimdi kendinizi -bir an olsun- içinde bulunduğunuz zaman diliminden sıyırın ve tarihî ezberi bozmayı deneyin: Paris'in sırf Türklere benzemek için sarık sarıp, cübbe giyen soyluları, Türk usûlü düğün yapan Avusturya saraylıları, şatolarda Türk halıları, Türk çiçeği lâle, Türk içeceği kahve, kahvehane derken her yerde izinizin olduğu geniş bir coğrafya hayal edin; karşınızda 18. yüzyıl Avrupa'sı belirmiş olacak. Fransız elçisi Herbette o dönemden bahsederken; "Paris âdeta İstanbul mahallelerinden biri hâline geldi." diyerek aynı çerçeveyi veriyor.
Batılılaşan Osmanlı kadar, Osmanlılaşan Batı da bir gerçek. Avrupa'nın Osmanlı ile başı korku ve merak; ortası takdir ve özenme; sonu oryantalizm olan münasebetlerinde Osmanlı'nın Avrupa'ya önemli tesirleri olmuştur.
[1] Bedirhan Altunay / Sızıntı
[2] Blasco Ibanez (1867-1928)

CÜBBELİ AHMET “BEL’AM”CIK’I VE MAHMUT EFENDİ YAKINLARINA UYARI!
FETULLAH GÜLEN DOSYASI
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
Dünyanın Fikri Değişimi Türkiye’den, FİİLİ DEĞİŞİMİ İSE FİLİSTİN’DEN BAŞLAMIŞTIR!
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
OĞUZHAN ASİLTÜRK’ÜN ERBAKAN’A İFTİRALARI
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
Allah (CC) Kur'an-ı Kerimde şöyle buyurmaktadır! “Şeytan'ın sizin gerçekten apaçık bir düşmanınız olduğunu söylememiş miydim?"…
Bu reçeteleri bizlerin anlayabileceği şekilde şiir haline getiren muhterem Üstadımızdan Allah razı olsun.. Katmanlarını kavrayabilmeyi,…
Milletimizin artık bu Suriye yalanlarına kanmaması gerekiyordu. Şara'nın gelişinin ilk gününden bu yana sürekli olarak…
ADİL DÜZENE DAYALI YENİ BİR DÜNYA MUTLAKA KURULACAKTIR. "Feth-i Mübin gerçekleşecek!.. Eğer sana, ‘bunlar hayal,…
Hakk; değişmeyen, dönüşmeyen, özelliğini ve güzelliğini yitirmeyen doğrular ve değerler anlamını taşır. Bunlar, her zaman…
Şara yönetimindeki Suriye’nin Erdoğan Türkiyesi’nin değil, İsrail ve ABD’nin güdümünde yol alması ve elimizden kaymasını, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Gazze’ye konteyner…
ÜLKEMİZİN ACİLEN MİLLİ MÜTABAKATA İHTİYACI VARDI! Erbakan Hocamız iktidar ortağıyken 11 ay boyunca bir Filistinli…
Zafer sırrı inançta, sanma ki tankta imiş!.. "Bizim inancımızın ve davamızın %90'ı ahiret hazırlığı ve…
Yıkılışı görenler altında kalmamak için ben demiştim demeye getiriyorlar. Gerçi ne derlerse desinler o yıkıntının…
Kendi yapacakları melanetlere, Aziz Erbakan Hocamızın ismini kullanarak millet nezdinde meşruiyet kazandırma çabasına girişmeleri; asıl…