Aile olarak hiçbir ahlaki değeri çocuklarımıza veremiyoruz
Türkiye'nin değişik illerinde aile içi yaşanan cinayet hadiseleri, hepimizi kara kara düşündürüyor. Toplumu derinden sarsan Ankara ve Konya'da bir gün arayla iki genç kızın annesini öldürmesi, akıllara "Toplumda ahlaki anlamda bir yozlaşma var mı?" sorusunu getiriyor. Son bir yılda anne ve babasını öldüren genç sayısı yirmiyi buluyor. Bu arada intihar eden gençlerin sayısı ise sekseni geçiyor. Yani gençliğimiz bunalıma giriyor.
Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Aytekin Sır, çocuklara aile olarak hiçbir ahlaki değerin çok net olarak verilemediğini söylüyor. Toplumda ahlaki anlamda bir yozlaşma olduğuna dikkat çekerek: "Rüzgar eken fırtına biçer." diyor.
Toplumda ahlaki anlamda bir yozlaşma yaşandığını herkes görüyor. "Bunun sebebi son derece açık. Biz çocuklarımıza aile olarak hiçbir ahlaki değeri çok net olarak veremiyoruz. Neden veremiyoruz; çünkü pek çok argüman elimizden alınmış. Okulda bunu bir öğretmen vermeye kalksa, bir takım şeylerle suçlanabiliyor. Anne baba birtakım şeyler yapmaya kalksa, çevresi onu ayıplamaya başlıyor. Farklı bir biçimde yaftalar yapıştırılmaya başlanıyor. Sonuçta siz çocuğunuzu istediğiniz gibi yetiştiremez hale geliyorsunuz. Ondan sonrada bu kozadan, yumurtadan garip garip yavrular çıkmaya başlayınca da bağırmaya başlıyorsunuz. Niye böyle yavrum çıktı? Ektiğin ne ki, ne bekliyorsun. "Rüzgar eken fırtına biçer." şeklinde konuşuyor.
"Medya neslimizi yamultuyor. Televizyon karşısında bacağını uzatmış, yemek yiyen, yerinden kıpırdamayan, anne ve babasından (Bana su getir, bana şunu getir, bunu yap) diye emirler veren bir nesil ortaya çıkmaya başlıyor. Anne babada bununla ilgili bir kontrol yok. Yaptırım yok. Herkes her şeyi boş veriyor.
Türkiye'de çocuklarımıza sahip çıkmak en önemli avantajlarımızdan biri olduğu unutuluyor. Yurt dışında insanların ellerinden kaçırdıkları şeyin bu olduğunu düşünmemiz gerekiyor.
Dinden uzaklaştıkça batıyoruz ve bitiyoruz!
Gelin şöyle bir geçmişe gidelim, ne imişiz ne olmuşuz… Toplu cinayetlerin, hırsızlığın, haksızlığın, hukuksuzluğun, cinayet gibi çoğu sarhoşların sebeb olduğu başta trafik kazalarının, ihtikârın, karaborsanın, tecavüzlerin, zirveye çıkan hayâsızlığın ve rakamları zorlayan boşanmaların olduğu günümüzle yakın tarihimizi bir mukayese yapalım.
Aşağıda daha bundan bir kaç yüz yıl önce, memleketimize gelip halkımız ve idarecilerimizle muhatap olan ecnebilerin o günlerde bizim için ne dediklerine bir göz atalım:
"Bu memlekette hemen hiç bir cinayet vak'asa, duyulmaz; eğer bir iki fevgelâde vaka zuhur edecek olursa, onlar da ya âni bir feveran yüzünden veyahut yol kesen haydutların şekavetlerinden ibarettir."
"Hırsızlara gelince, bunlar İstanbul'da son derece nadirdir. Ben Türkiye'de takriben on dört sene kaldığım halde, bu müddet zarfında hiç bir hırsızın orada ceza gördüğünü, işitmedim. Yol kesen haydutların cezası ağırdır. Bu memlekette geçirdiğim müddet zarfında yalnız altı haydudun böyle cezalandırıldığını işittim. Onlar da hep Rum cinsindendi. Türkiye'de yankesicinin ne olduğu malum değildir. Onun için hiç birinin ceblerine girecek el çabukluğundan korkusu yoktur."
"Türkiye yol kesme vakaları ile soygunculukları ve hatta dolandırıcılık ve yan kesicilik vak'aları, adetâ meçhul gibidir. Harp halinde olsun sulh halinde olsun, yollar da evler kadar emindir. Bilhassa ana yolları takip ederek tekmil imparatorluk arazisini ela mutlak bir emniyet içinde baştanbaşa kat etmek, her zaman kabildir. Daimi bir seyri seferle yolcu adedinin, çokluğuna rağmen vukuatın fevkalâde azınlığına hayret etmemek kabil değildir."
"Haksızlık, kayırmacılık, inhisarcılık ve hırsızlık gibi suçlar Türkler arasında adeta meçhul cinayetlerdir. Hasılı ister vicdani bir akideden, ister ceza korkusundan mütevellid olsun, o kadar dürüstlük gösterirler ki, insan çok defa Türklerin doğruluklarına hayran kalır."
"İstanbul'da gündüz olduğu gibi, geceleyin de laftan his bir mürettap taarruz korkusu olmadan dolaşabilir. Zâten ahâli bilhassa evlerde, hırsızlık vak'aları olmamasına büyük bir takayyütle itina gösterir. Çünkü öyle bir vak'a cereyan eden sokağın bütün sakinleri çalınan malın tazminiyle mükelleftir."
"Kuran daimi kardeşçe geçinilmesini tavsiye etmekle, az yemeğe kanaat düsturunu koymakla, şarap vesair müskirat gibi insanı baştan çıkaran içkileri ve her türlü kumar oyunlarını men etmekle, kadınların evlerinde ağırbaşlı bulunmalarını ve sokağa örtülü çıkmalarını emretmekle, cemiyet hayatı için yıkıcı ve yozlaştırıcı olan temayülleri mümkün olduğu kadar imha etmiştir. İşte bundan dolayı İstanbul'un en hareketli sokaklarında bile gündüz az gürültü olur. Ve güneş battıktan sonra da derin bir sessizlik içinde kalır. Tophanenin büyük meydanıyla emsali yerlerde hangi tabakadan olursa olsun, bir Müslüman Türk'ün diğer bir Müslüman Türk'e hiddetle baktığı nâdir görülür. Fakat küfrettiği, yakasına yapıştığı ve dayak attığı hiç görülmez. İhtiyarlığın eski kahramanlık çağında haiz olduğu nüfuz ve tesir Müslüman Türkler arasında hâlâ berdevam olduğu için, aksakallı bir ihtiyar öyle bir galeyanı bir kaç atasözü ve bir iki ayet iradiyle derhal teskin edip rezalete nihayet verebilir. Düello ve intiharın ne olduğu meçhuldür. Avrupa'nın bazı payitahtlarında çok büyük polis kuvvetleri bulunduğu halde, cinayetleri önleyip canileri yakalamaya kâfi gelmemesine mukabil, İstanbul'da polisin hemen hiç bir işi yok gibidir…
Yankesicilik, dolandırıcılık, anahtar uydurma, kırıcılıkla çalma, pencereden girme vesair suretlerle yapılan hırsızlıklara gelince, işte bu gibi vak'alar son derece nadirdir. Aynı bir cürmün ehemmiyetsiz farklarla birbirinden ayrılan bu muhtelif şekilleri Avrupa ceza kanunlarının ekserisinde pek ince farklarla tefrik edilip biribirinden ayrı cezalara tabi tutulduğu halde, Türkiye'de bunlar görülmemektedir. Ev kapılarının şöyle böyle kapandığı ve esnafın umumi ahlâka itimat edip dükkânını açık bırakarak kayıp olduğu bu muazzam payitahtta her sene en fazla altı hırsızlık vak'ası olur. Bunların failleri de ekseriyetle Yeniçeriler (Türk olmayan devşirmeler)'dir.
İnsana heyecan veren ulvi bir âdet mucibince camiler, seyâhate çıkacak kimselerin her türlü ticari senetleri ve eshâmiyle kıymetli eşyalarını emanet olarak bırakmalarına her zaman hazır bulunur. En eski devirlerden beri, hiç bir zaman bu emanetlerden her hangi bir şey çalınmış olduğu görülmemiştir. Bizim memleketlerde hırsızların bu kadar insaflı davranacaklarını söyleyemem.
"Türkler ne kadar ayrı dinden olursa olsun, hiç kimseyi inanç ve imanından dolayı rahatsız etmezler. Eğer dini garaz denilen şey bizde de yalnız nefrete muhasır kalsaydı, veyahut daha saldırgan şekiller almasaydı, herhalde bizim Avrupa'nın bir çok milletleri kendilerini bahtiyar sayarlardı."
Şimdi bütün bunlardan çıkarmaya çalıştığımız netice:
Bu milletin temel mayası dindir. Milletimiz, yıllardır gayri Müslim ve müsteşrik müellifler tarafından da itiraf ve ifade edilen dini meziyetlerle, pek çok ülkeyi ve kavmi içine alan, üç kıtaya hâkim devletler kurmuş ve onları en güzel şekilde idare etmiştir. Tabii, hu, İslâm inancının verdiği manevi disiplin ve adaletli düzenle tesis edilmiş, bize muhteşem bir tarih bırakmıştır. Bazıları hiç anlamaya çalışmasa da…
Bu arada özellikle hatırlatalım ki, Tanzimatçı ve ittihatçı masonların Haçlı Batılıların desteği ile Osmanlı yönetiminde söz sahibi oldukları dönemlerde, ülkemizde hızlı bir yozlaşma ve özüne yabancılaşma süreci başlatılmış; ağalık-şeyhlik ve dedelik kılıflı derebeylik, yol kesicilik, kadınlarda edepsizlik, içki, kumar, rüşvet, hırsızlık ve hilekârlık gibi her türlü ahlaki rezillik, hem de batılılaşma palavrasıyla yaygınlaşmış ve bütün bunların suçu da, tam bir Yahudi şeytanlığıyla, İslam'ın ve Osmanlının sırtına yıkılmıştır.
Nereye sürükleniyoruz?
Farkında mısınız; "Memlekete yakışmıyor" dediğimiz birçok şeyi artık o kadar kanıksadık ki, sanki olağan şeylermiş gibi kabullenmeye başladık.
Tıpkı bir grup yazar-çizer takımının "Avrupa'da da oluyor ama onlar bizim kadar abartmıyor" dediği gibi…
Meğerse yakışmayanlarla yaşamaya alışmak, zamanla istemediğimiz her şeyi kendimize yakıştıracağımız anlamına geliyormuş!
– Erzurum'da bir lise öğrencisi, 3 yıl boyunca akrabaları ve okul hademesinin tecavüzüne uğradı.
– Antalya'da kendisinden ayrılmak isteyen ve ailesinin yanına dönen eşi 23 yaşındaki B.K.'yı silah tehdidiyle kaçırıp 4 gün boyunca alıkoyan ve tecavüz eden 29 yaşındaki O.K., polisin düzenlediği operasyonla yakalandı.
– Adana'da tanımadığı üç kişi tarafından zorla bir otomobile bindirilip ormanlık alanda uyuşturucu hap içirilerek dirençsiz hale getirilen B.B.'ye sırayla tecavüz edilip sonra da vücudu jiletle keserek, kollarında ve bacaklarında sigara söndürerek işkence yaptılar.
– Boşanan anne babanın bakmak istemediği ve İstanbul'daki bir yuvaya yerleştirdiği 12 yaşındaki kız çocuğuna, yuvaya 100 metre uzaklıktaki bir kuaför dükkânında iki esnaf tecavüz etti.
– Adana'da 5 yaşındaki kız çocuğu, tecavüze uğradıktan sonra boğularak öldürüldü.
– İtalyan sanatçı Pippa Bacca, Gebze yolunda tecavüze uğradı. Barış mesajı vermek amacıyla çıktığı yolda, hırsızlık suçundan sabıkalı M.K. tarafından tecavüz edilen Bacca, daha sonra öldürülerek toprağa gömüldü.
Utanç tablosu…
Evet ülkemizde yaşanan bu utanç tablosu geçtiğimiz birkaç haftanın iğrenç fotoğrafı.
"Sözde", kadına kutsal bir değer gibi bakıp "Cennet anaların ayakları altındadır" hadisine kimselere söz söyletmezken; "özde" tecavüz eden, şiddet uygulayan, sapık ilişkilere zorlayan ve para için babası dedesi yaşındaki adamlara kızlarımızı "eş" yapanları kanıksar hale geldik.
Televizyonlarda dünya ile ilgili basit bir çevre olayına bile "bu kadar da olmaz" diyerek tepki verip hayıflanırken, "burnunun dibinde" olanı görmezden gelen bir toplum olduk.
Son günlerde televizyonlarda izlediğim ve gazete sütunlarında okuduğum bazı haberler moralimi iyice bozdu.
Toplumumun giderek artan ruhsal bir buhranla karşı karşıya kaldığına üzüntüyle şahit oluyorum.
Ve çevremdeki herkese aynı soruyu yöneltiyorum: "Neler oluyor bize?"
Düşünün, ülkenizde 17 aylık bir bebeğe işkence yapılıyor, tecavüz ediliyor.
Benim yüreğim titriyor, insanlık yanım isyan ediyor.
Van'ın bir köyünde hamile kadına silah zoruyla tecavüz ediliyor ve sonrasında tecavüze uğrayan kadın, akrabaları tarafından ahıra bağlanarak işkenceye maruz bırakılıyor, dövülüyor.
Sonra, güya kan davası çıkmasın diye muhtar ve ihtiyar heyetinin kararıyla tecavüz eden adamın henüz 16 yaşındaki kızı tecavüze uğrayan kadının kocasına "karı" yapılıyor.
Acı olanı da, tüm bunların "töre" kisvesi altında gerçekleşiyor olması. Adına "berdel" deniliyor.
Sormadan edemiyoruz; insaniyetimize, İslamiyet'imize, tüm milli ve manevi değerlerimize ne oldu?
Battıkça batıyoruz karanlık bir bataklığa…
Toplum olarak bu noktaya nasıl geldik?
Ne oldu bize Allah'ım? Ne oldu da bu derece şaşırdık, çıldırdık?
Farkında mıyız bilmem ama ahlaki çöküntü içindeyiz ve insani değerler açısından her geçen gün biraz daha tökezliyor, insanlık yanımızı göremez oluyoruz. Oysa biz her şeyimizi kaybeder ama onurumuza, değerlerimize, vatanımıza ve milletimize laf ettirmezdik!
Şimdi ise sosyal değerlerimizi, geleneklerimizi, güzel adetlerimizi, dünyayı ak gören kalp gözümüzü ayaklar altına almış çiğniyoruz.
Yazık ki ne yazık!
El kadar bebeğe tecavüz eden sözüm ona insan müsveddeleri ile aynı havayı soluyor, aynı topraklar üzerinde yaşıyoruz.
"Ortaya çıkan manzara, sadece varoş kültürün toplumsal uyumsuzluğudur" gibi sosyolojik açıklamalara sığınarak problemin yüzeysel bir sorun gibi geçiştirilemeyecek kadar derin olduğunun farkına varmıyoruz" diyen Sn. Metin Özkan:
"Yoksa bu fotoğraflar, sadece içimizi yakmakla kalmaz, girmeye uğraştığımız AB önünde de başımızı daha çoookk eğdirir."[1] Sözleriyle her şeyi berbat ediyor. Girmeye can attığı ve manevi huzurlarında utandığı o AB ülkelerinde, bu ahlaksızların bin beter işlendiğini, sekiz on yaşlarındaki kız çocuklarıyla cinsi ilişkinin bile sıradan güncel bir olay haline geldiğini unutuyor.
Zorunlu din dersi anayasaya neden konmuştu?
Elinde bulundurduğu iktidar gücünü ve bu gücü kullanma meşruiyetini, muhalefete karşı söylemlerinde sürekli ifade etse de, geçirdiği beş yıllık süre içersinde demokratik açılımlara yeteri derecede el atamamasını, elinde tuttuğu gücü kullanma korkusu yaşadığına yormakta sanırım yanlış olmayacak. Elinde tuttuğu gücü kullanma korkusunu aşamayan bir AKP'nin hazırlayacağı anayasa ne kadar sivil ve özgürlükçü olabilecek?
Gündemi hızla değişen ülkemizde geçen ayın tartışması din dersi konusu idi. AİHM bir alevi yurttaşımızın başvurusunu değerlendirmiş, Sünni İslam bilgileri içeren zorunlu din dersini din ve vicdan özgürlüğüne aykırı bulmuştu. Bu karar din dersini yeniden tartışmalı hale getirmişti.
Yasalar, kanunlar belirli ihtiyaçları karşılamak için yapılırlar. Din dersinin okullarda zorunlu hale getirilme nedeninin altı net olarak çizilmezse üzerinde yapılacak tartışmalarda sağlık olmayacaktır.
Din dersini hatırlanacağı gibi 12 Eylül darbecileri anayasaya zorunlu olacak şekliyle koydular. Darbecilerin din dersini zorunlu hale getirmelerinin nedenleri sorgulanmalıdır. Her sözleri laiklikle başlayan, laiklik anlayışları ise oldukça jakoben ve pozitivist bir temele dayanan, dine ve dini değerlere karşı bireysel yaşantılarından tutunda düşüncelerine kadar oldukça mesafeli olan darbeci paşaların İslami hassasiyetleri sebebiyle bu dersi önemsediklerini söylemek sanırım kimseye inandırıcı gelmeyecektir.
Dillerine doladıkları "muasır medeniyetler seviyesine çıkmak" sözünün tek içeriği modernleşmektir. Modernleşmemizin önündeki tek engeli ise din olarak koyarlar. Siyasi ve sosyal alanda modernleşmemizi bu alanlardan dinin tasfiye edilmesiyle ancak mümkün olacağına inanan Kemalist darbecilerin; laiklik tezlerine de ters düşmek adına okullara zorunlu din dersi koymalarının asıl nedeni neydi?
Darbe yılları hatırlandığında, çocuklarına okullarda din dersi verilmesi yönünde halkın yükselttiği bir talepte yoktu ki, halkın istekleri doğrultusunda hareket etikleri söylenebilsin.
Yetmişli yıllar sosyalist hareketlerin hız kazandığı, özellikle gençlik üzerinde etkili olduğu yıllardır. Kemalizmi resmi ideoloji haline dönüştüren darbeciler, sosyalist söylemler karşısında söylemsizlik içindeydiler. Sosyalistlerin; ezilenlerin iktidarı, eşitlik, ezilen sınıfların özgürlüğü türünden ortaya attıkları değer yargılarını karşı, darbecilerin ve ideolojilerinin insanlık adına evrensel değerde söyleyebilecekleri bir tek değer yargıları yoktu, halada yoktur.
Resmi ideoloji, sosyalizm karşısındaki değer yoksunluğunu "dinle" örtme ihtiyacı duydu. Darbecilerin dine olan ihtiyaçları "Allahsız komünizmi" bertaraf edecek kadardı. Sıfatları, sınırları devlet tarafından sınırlandırılmış, ihtiyaç duyulduğu kadar bir "Tanrı" ve "inanışı" okullarda çocuklara verilirse, birde yanına milliyetçilik sosu katılırsa tehlike bertaraf edilebilirdi.
Hatırlarsak o yıllarda; "Türk İslam'ı", "Türk'e göre İslam" başlıca tartışmalardan biriydi. Resmi ideoloji bir yandan "Türk İslam'ını" üretirken, bir yandan da bu formun dışında kalan İslami düşünceleri "gericilikle", "irticacılıkla", hatta "Arapçılıkla" suçluyor, üniversitelerde başörtüsü yasağı başlatıyor, sivil İslami gruplara karşı baskı ve şiddet uyguluyordu.
Konunun bu boyutunda da darbeciler ikinci bir kazanım elde ediyorlardı. Sivil bir şekilde gelişen İslam düşüncesini "gayr-ı milli" ilan ederek mahkûm ediyor ve gelişiminin önünü kesmek için her türlü zorbalığı meşrulaştırmış oluyorlardı. Ali Şeraiti'nin deyişiyle "dine karşı din" çatışması başlatmış oluyorlardı.
Tarih bir kez daha tekerrür ediyor ve insanı araçlaştıran devlet, dini de araçsallaştırıyordu.
Dinin, devlet tarafından araçsallaştırılmasının altı iki yönüyle çizilmelidir. Birincisinde; devlet araçsallaştırdığı dini; öz kaynaklarından, esas ve ilkelerinden kopartıp, gerektiğinde kullanabileceği; eleştirmeyen, sorgulamayan, muhalefet etmeyen bir din haline getiriyor. Bu durum mevcut dinden, "muharref" yeni bir din icat etmek anlamına geliyor.
İkincisi; laiklik anlayışını; "dinin siyasi ve sosyal alandan tamamen çekilmesi, tanrı ile kul arasında kalan ve kamusal dâhil hiçbir alanda tezahür etmeyecek şekilde saklanması gereken bir olgu" olarak açıklarken, bir yandan da "devlet dini" üretmesi tam bir din istismarcılığı oluyor.
Dinin kendisi dinde dayatmayı yasaklarken, o din adına; inanmayanlara karşı din eğitimini dayatmak elbette jakoben laikliğin ilkel handikaplarından birisini oluşturuyor"[2] diyen yazar, her nedense din eğitiminin; nerede, ne şekilde, hangi ölçüde ve kimler eliyle verileceğini bir türlü dile getirmiyordu.
Şimdi Türban düşmanlığı yapan Süleyman Demirel: "Din eğitiminden vazgeçemezsiniz, yanlışlık onu dışarıda bırakan kanundadır" diyordu. Evet bunların her halinden masonluk ve münafıklık sırıtıyordu.
[1] 20 Nisan 2008 / Tercüman
[2] Yusuf Tanrıverdi / 21 Nisan 2008 / Fikritakip

CÜBBELİ AHMET “BEL’AM”CIK’I VE MAHMUT EFENDİ YAKINLARINA UYARI!
FETULLAH GÜLEN DOSYASI
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
Dünyanın Fikri Değişimi Türkiye’den, FİİLİ DEĞİŞİMİ İSE FİLİSTİN’DEN BAŞLAMIŞTIR!
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
OĞUZHAN ASİLTÜRK’ÜN ERBAKAN’A İFTİRALARI
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
ADİL DÜZENE DAYALI YENİ BİR DÜNYA MUTLAKA KURULACAKTIR. "Feth-i Mübin gerçekleşecek!.. Eğer sana, ‘bunlar hayal,…
Hakk; değişmeyen, dönüşmeyen, özelliğini ve güzelliğini yitirmeyen doğrular ve değerler anlamını taşır. Bunlar, her zaman…
Şara yönetimindeki Suriye’nin Erdoğan Türkiyesi’nin değil, İsrail ve ABD’nin güdümünde yol alması ve elimizden kaymasını, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Gazze’ye konteyner…
ÜLKEMİZİN ACİLEN MİLLİ MÜTABAKATA İHTİYACI VARDI! Erbakan Hocamız iktidar ortağıyken 11 ay boyunca bir Filistinli…
Zafer sırrı inançta, sanma ki tankta imiş!.. "Bizim inancımızın ve davamızın %90'ı ahiret hazırlığı ve…
Yıkılışı görenler altında kalmamak için ben demiştim demeye getiriyorlar. Gerçi ne derlerse desinler o yıkıntının…
Kendi yapacakları melanetlere, Aziz Erbakan Hocamızın ismini kullanarak millet nezdinde meşruiyet kazandırma çabasına girişmeleri; asıl…
5375 Yıllık Siyonist Sömürü Düzeni, Kafirler ve Münafık Mücrimler istemese de yıkılacak , Tüm insanlığın…
Öncelikle belirtelim ki; Yahudiyi tanımadan dünyada olup bitenleri anlamak mümkün değildir. Makale bu anlamda çok…
Galiba tarihte hep böyle olmuş; Hakk uğruna mücadele edenler yalnız kalmışlar. Ne kadar kafir, münafık,…