YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
6980ea6558671
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 2 9 6
Bugün : 40261
Dün : 57744
Bu ay : 98005
Geçen ay : 1625042
Toplam : 48801318
IP'niz : 216.73.216.146

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

Nasıl bir kriz yaklaşmaktadır?

Dünya ekonomilerini sarsan global krizin giderek derinleşmesi, kaçınılmaz olarak bizi de sarsacağa benziyor.

Pek çok kişi 2001 yılında yaşadığımız manzaraya dönüleceği endişesini dile getiriyor. 2001 yılındaki krizin temel nedeni yine bugün korkutan cari işlemler açığının milli gelire oranının yüksek olmasıydı. Bunun boşluğu o dönemde sabit kur uygulamasının teşvik ettiği sıcak para ile finanse ediliyordu. Ama en önemlisi; bankaların döviz pozisyon açıkları yüksek ve sermayeleri yetersizdi. Kâr marjlarının daralması ve siyasal riskler nedeniyle sermaye çıkışı, Türkiye'yi krize sürüklemişti.

Kriz, finans sektörünün ve devletin makyajlayarak ayakta tuttuğu kamu bankacılık sisteminin yıkılmasıyla başladı. Finans sektöründe yaşanan kriz reel sektörü etkiledi ve sokaklar işsizlerle doldu.

Ecevit hükümeti, iyileştirme adına öyle ağır bir istikrar programı ve reform paketi devreye soktu ki, sistem iflastan zor kurtuldu.

Buradan kriz bizi etkilemez anlamı çıkmamalı. Çünkü bu kez, reel sektör tehdit altında bulunuyor.

Türkiye'deki büyüme ihracata dayalı. Yine yüksek cari işlemler açığımız var. Şimdi açıklarımız; özelleştirmeler ve doğrudan yabancı yatırımlar ile finanse ediliyor. Tüm dünyada olduğu gibi Avrupa ekonomilerinde de daralma süreci yaşanıyor. Büyüme beklentileri düşüyor. Türkiye'nin en büyük ihraç pazarı Avrupa olduğu için, burada ihracat temelli bir sıkıntıyla karşılaşma olasılığımız bulunuyor. Ayrıca dünya mali sistemindeki çalkantı sermaye girişlerini engelliyor. Bu seyir, döviz kurlarında artışa ve enflasyonun tekrar hayatımıza girişi anlamına geliyor. Sıralarsak,

1) Türkiye'de büyüme hızı düşecek, yüzde 5'lik hedefin altında kalacak.

2) Son birkaç yılda hızlanan yatırımlar hız kesecek, yeni istihdam alanı yaratmada zorluklar başlayacak.

3) Tedirginlik artacağı için tüketici güveni azalacak, insanlar para harcamaktan çekinmeye başlayacak. Bu da şirketlerin gelirlerini azaltacağı için kısıtlı da olsa işten çıkarmalar kaçınılmaz olacak.

4) Portföy yatırımcıları, düşen büyüme ortamında hisse senedi piyasalarından bekledikleri getirileri elde edemediği için satıp çıkmaya çalışacak. Bu da döviz kurunu yukarı çıkaracak.

5) Cari açığın finansmanına dair soru işaretleri, kurun yukarı çıkışını destekleyecek ve yeniden yükselen enflasyon ile karşı karşıya kalacağız. Uzun süredir ayrışan kur-enflasyon ilişkisi yeniden konuşulmaya başlanacak.

6) Risk yükseldiği için faizde saf tutmuş yatırımcıları Türkiye'de tutabilmek zorlaşacak, bu da Türkiye'nin daha yüksek faizle borçlanmasına neden olacak.[1]

Metin Münir şöyle diyordu:

Her Türk ekonomik krizi tadacaktır!

Amerika Birleşik Devletleri'nde geçen Ağustos'ta mortgage, yani uzun vadeli konut kredileriyle canlanan kriz yanardağının patlamaları aralıksız devam ediyor.

Mortgage zararı

G8'ler olarak bilinen dünyanın en büyük sekiz ekonomisinin zirvesinden sonra mortgage'ten doğan zararların 400 milyarı bulacağı açıklanmıştı.

Business Week, ABD'de konut fiyatlarının önümüzdeki iki-üç yıl içinde yüzde 25 düşebileceğini haber veriyor. Amerikalılar konutlarını teminat gösterip tüketim kredisi alma alışkanlığındadırlar. Tüketim, gayri safi milli hasılasının neredeyse dörtte üçünü teşkil ediyor. Dolayısıyla konut fiyatlarının inmesi ekonomiyi yavaşlatacaktır.

Geçtiğimiz beş yıl içinde yıllık ortalama yüzde 11 büyüyen Çin ekonomisi bu yıl iki puan aşağı kayacaktır.

Daha geçen aya kadar dünyadaki en sıcak birincil halka arz piyasası olan Hindistan'da iki büyük şirket, arz talep bulamadığı için geri çekilmiş bulunmaktadır.

Bulgaristan'da orta gelirli yabancılara yönelik tatil evi satışları neredeyse durma noktasındadır.

Uzatılması mümkün bu kötü haber kataloğunun Türkiye'ye etki yapmaması imkânsızdır.

İstanbul Menkul Kıymetler Borsası, Türkiye'nin en büyük hisse senedi müşterisi olan yabancıların Ocakta 923 milyon dolarlık hisse senedi sattığını açıklamıştır. Finansinvest'e göre bu, Ocak 2000'den yana gerçekleşen en büyük satıştır. Endekste yılbaşından bu yanan yüzde 25 düşme yaşanmıştır.

Sanayi üretimi daralmıştır

Analistler Türkiye'nin bu yılki büyüme hızını yüzde beşten dörde, hatta üçe çekmeye başlamıştır.

En kötü haber, hükümetin ekonomik konularda ne yapacağına dair en ufak bir fikrinin olmamasıdır. Beter haber ise, Erdoğan'ın destansal bir duyarsızlıkla türban istismarı yaparak toplumu ortadan çatlatmasıdır.

Artık herhalde kabul etmem lazım: Türkiye'nin siyasi kadrosu hiçbir zaman akıllanmayacak, hiçbir zaman geçmişten ders almayacak ve halk tekrar tekrar bunun bedelini ödemeye mecbur bırakılacaktır."[2]

Cari açık kan kaybıdır…

Siyonist Yahudi güdümlü küresel sermaye, vatanı ve sahibi belli olmayan fonlar şeklinde oluşuyor. Bu sermayenin çoğu da kısa vadeli spekülatif sermaye olarak hareket ediyor ve spekülatif kazancın kokusunu alır-almaz, köpek balığı gibi, reflekse geçiyor. Girdiği ülkeye zarar veriyor.

Bu anlamda Türkiye'de 100 milyar dolara ulaşan kısa vadeli sermaye (sıcak para), faizlerin yüksek kalmasına, kurların düşük kalıp, YTL'nin aşırı değer kazanmasına ve bu nedenle cari açığın artmasına neden oluyor.

Son on beş yıldır dünyayı ve insanlığı kurtaracak bir yaklaşım olarak savunulan ve uygulama alanı bulan küreselleşme, şimdi anlaşıldı ki dünyayı finans tuzağına düşürmenin bir aracı yapılıyor. Bütün dünya finans tuzağına düştü. Dünyada ve Türkiye'de, finans sektörünün doymaz bilmeyen iştahı, kiralık kalemşörler kullanıyor. Ekonomik ve sosyal gerçeklere aykırı tezler öne sürerek, insanları, tüketiciyi kandırıyor. Bilinen iktisat kuralıdır: "İnsan uzun dönemli menfaati için miyoptur." Küreselleşme insanların bu zaafını istismar ediyor.

Bir yayında cari açığın önemsiz olduğu aynen şöyle ifade ediliyor: "Global piyasalardaki likidite bolluğu cari açığı adeta risk olmaktan çıkardı. Gelişmekte olan ülkeler arasında cari açık veren ülkelerin para birimlerindeki değerlenme oldu. En fazla değerlenme ise YTL'de oldu." Oysa herkes biliyor ki suni olarak şişirilen balon sonunda patlıyor.

Önemli olan açık vermemek, Denk Bütçe yapmaktır!

Hükümet üyeleri de sık sık finanse edildiği sürece cari açığın önemsiz olduğunu ifade ediyorlar. Bu sözde iki yanlış var…

Birisi, cari açık önceden finanse edilir. Birisinin ithalat yapması için, önce döviz bulması gerekir. Bu nedenle finanse edilmediği sürece zaten cari açık oluşmaz.

İkincisi için, sağlanan finansman kazanılmış bir döviz değildir. İster sıcak para yoluyla olsun, ister borç yoluyla olsun, bu dövizler eninde sonunda geri gidecektir. "Cari açık finanse edildiği sürece önemli değil" demek, "Bir şirketin borç aldığı sürece zarar etmesi önemli değil" demeye benzer.

Ulusal politika uygulayan ülkeler, küreselleşme sürecinden daha avantajlı çıktı. Çin, Rusya, Brezilya ve Endonezya dış ekonomik ilişkilerinde cari fazla verdiler. Yani dış ekonomik işlemlerinden dolayı kazandıkları dövizler, kaybettikleri dövizlerden daha fazla oldu.

Küresel süreçten en zararlı çıkan ülkelerden birisi ise Türkiye oldu. Türkiye, Polonya ve Yeni Zelanda'dan sonra dünyada en fazla döviz açığı veren ülke oldu.

En zararlı çıkan biziz

Cari açık ülkenin döviz kaybıdır. Bu açık sıcak para ve dış borçla finanse edildi. Sıcak para da kısa vadeli sermaye olduğu için eninde sonunda tekrar yurt dışına çıkmaktadır. Üstelik spekülatif kârlar elde ederek çıkmaktadır. Bunlar ülkenin kan kaybıdır. Gelecekte bu borçları, faizleri ve kâr transferlerini yine biz ödeyeceğiz. Ödediğimizde dışarıya giden faiz ve kârların GSMH'ya oranı büyüme oranından daha yüksek olursa, ülke fakirleşecektir. Halk uzun zamanı görmediği için işin bu yanına bakamadı. Aldatıldı.[3]

M. Uğur Civelek, Jeopolitik'te: "Türkiye Ekonomisi – 2008 Beklentileri" yazısında önemli konulara parmak basmaktadır:

2008 yılında Türkiye ekonomisinde yaşanacaklara ilişkin tahminler, aşırı iyimserden karamsara, geniş bir yelpazede büyük farklılıklar sergiliyor. Söz konusu beklentileri gruplamaya çalıştığımızda, aşırı iyimser ve gerçekçi olmak üzere tahminlerin iki eksende yoğunlaştığı dikkat çekiyor. Fakat konuya girerken daha başta bir saptama yapmakta yarar var; bizim aşırı iyimser olarak tanımladığımız grup, gerçekçi olarak tanımladıklarımızı karamsar buluyor. Beklenti yönetimini kendi tekellerine alarak evdeki hesaplarını çarşıya uydurmaya çalışanların bu tavrını, içine düştükleri çaresizlik nedeniyle doğal karşılamak gerekiyor. Kendini küreselci olarak tanımlayan aşırı iyimser grup, mevcut politikası ve eğilimlerinin hiçbir değişiklik yapılmaksızın aynen devam etmesi gerektiğini savunuyor ve herhangi bir farklılaşmanın her şeyin değişmesi anlamına gelebileceğini biliyor. Hal böyle olunca gerçekçi olma şansı kalmıyor ve çıkarları açısından, kendi aralarında büyük bir dayanışma sergileyen taraf haline geliyor. Kendisi gibi düşünmeyen, mevcut politikaları eleştiren herkesi dışlıyor ve onları karamsar olmakla suçluyor. Yerli ve yabancı bankaları, medyanın büyük bir kısmını, önemli işveren örgütlerini ve iktidar partisini bünyesinde barındıran aşırı iyimserler grubu, mevcut gidişatın alternatifsiz olduğunu iddia ediyor, her türlü eleştiriyi dışlayarak, bunu dile getirenlere tavır alıyor..

Mevcut Program Uygulaması

Ülkemizdeki ekonomik program uygulaması, küresel düzeydeki sürdürülebilir olmayan eğilimleri, geniş kesimlerin yaşam standardında ortaya çıkan çöküşü, artan dışa bağımlılığı ve bunlara bağlı dolaylı etkileri hiç hesaba katmıyor. Döviz kurunun gerilemesi veya başka bir dille Türk Lirası'nın değerli kalması veya değerlenmeyi sürdürmesi olmazsa olmaz bir değişken olarak algılanmıyor. Bu gerçekleştiğinde enflasyon ve faizlerin gerilemesi kolaylaşıyor, ki devamında menkul ve gayrimenkul şeklindeki varlıkların değeri artıyor, dış kredi imkanları genişlerken Türkiye'yi dış dünyaya pazarlamak kolaylaşıyor. Bu döngü işler iyi giderse kendi kendini besliyor ancak orta vadede sürdürülebilir olmadığı biliniyor. Zira bu uygulama, üreten kesimlerin rekabet gücünü çökertirken yarattıkları katma değeri büyük bir süratle eritiyor. Bireysel bazda dönemsel gelirler eriyor fakat daha fazla kısılamayan harcamalar nedeniyle borçlar kontrolsüz bir şekilde büyüyor. Terleyerek yaşamlarını sürdürmeye çalışanların çaresizliği büyük bir süratle genişliyor. Dış borç imkânlarının herhangi bir sebeple daralması gündeme geldiğinde, gelişmeleri kontrol etmek imkânsızlaşıyor. Döviz kuru yükselse, menkul-gayrimenkul değerleri gerilese, beklentiler bozulsa veya dış finansman ihtiyacının karşılanamayacağı bir durum söz konusu olsa, tüm eğilimler değişiyor ve kriz korkusu kapıyı çalıyor. Söz konusu eğilimlerin geçici olması ve eskiye dönülmesi için her tür taviz verilebilir.

Biz genel eğilimler açısından 2008 yılının başladığı gibi sonlanması ihtimalini oldukça zayıf görüyoruz. Zira, dış finansman ihtiyacının karşılanmasının zorlaştığı, karşılansa bile maliyetinin artacağını ve içeride beklentileri bozacağını düşünüyoruz. Üretim konusunda faaliyet gösteren işyerleri kapandıkça sınai üretimin gerileyeceğini, özel tüketim harcamalarını daraltarak bütçeyi olumsuz yönde etkileyeceğini ve inşaat sektörünün talep yetersizliği nedeniyle durgunlaşabileceğini tahmin ediyoruz. Bu koşullarda önceki yıllarda olduğu gibi, Türkiye ekonomisini büyümese bile büyüyormuş gibi göstermek, bütçe açığındaki büyümeye rağmen beklentileri yönlendirmek kolay olmayacak. Özetle söylemek gerekirse, sürdürülebilir olmadığı bilinen eski rotasında devam şansı önemli ölçüde azalan iç ve dış piyasa eğilimlerine rağmen bir şeylerin değişmemesi imkânsız. 2008 yılında aşırı iyimser tahminleriyle ünlü, temennilerini Türkiye'ninkinin üstünde tutan kesimler açısından çok büyük sürprizlerin yaşanması ihtimali oldukça yüksek!

Küresel Koşullar 2008

Finansal piyasalardaki küresel eğilimlerdeki kırılganlık her geçen gün artıyor. 2006 yılında büyük ölçüde gelişmekte olan ekonomileri sarsan dalgalanma ve ardından riskli ipotek senetleri ile başlayıp kredi piyasalarına yayılan olumsuzluklar, mevcut eğilimlerin daha fazla devam edemeyeceğini teyit eden öncü sarsıntılar olarak değerlendirilebilir. Merkez bankaları şimdilik kırılganlığın daha fazla artmaması için çaba harcıyor olabilir, fakat son 5 yıldaki ilkesizliğin devamı durumunda onların da yapabileceği fazla bir şey yok. Bankaları ve fonları da kapsayan büyük oyuncular ile merkez bankaları arasındaki risk algılamasına ilişkin görüş ayrılığı, orta vadede muhtemelen her iki tarafın da itibar kaybı ile sonlanacak gibi görünüyor.

11 Eylül 2001 tarihindeki terör saldırısı sonrasında olağandışı bir döneme girilmiş, bir yandan azalan faaliyet gelirleri değir yandan bilançolarda menkul ve gayrimenkul değerlerindeki gerilemeye bağlı yıpranma kabusa dönüşmüştü. Bu ortamda Merkez Bankaları devreye girdi ve para politikalarını bir daha sıkılaştırmamak üzere gevşetti. Bilançolardaki tahribatı önlemek, faaliyet gelirlerindeki erimeyi faaliyet dışı gelirlerle ikame etmek üzere gerekli likiditeyi piyasalara verdi. Fakat bu durum, sürdürülebilir olmayan yeni dengesizlikleri de beraberinde getirdi. Ulusal paraların satın alma gücü geriledi, risk algılamaları ile birlikte rekabet koşulları bozuldu, emtia fiyatları yükselerek enflasyonist baskıyı arttırdı. Bir anlamda sorunların büyümesi pahasına gün kurtarıldı. Bugün içine düşülen açmazda ne söz konusu eğilimleri yaşatmak ne de normale dönmek pek mümkün görünmüyor. Ya sermaye piyasaları ile birlikte hammadde piyasalarındaki eğilimler değişecek ve bilançolardaki yıpranma finansal yapıya onarılması imkansız zararlar verecek ya da durgunluk artarken enflasyonist baskıların güçlendiği ve Merkez Bankalarının büyük oyuncular için fazla bir şey yapamadığı bir döneme girilecek.

Küresel piyasalarda belirsizlik ve kırılganlık arttı ve 2008 yılında bu sıkıntıların büyümeye devam etmesi olasılığı hayli yüksek. Bu durum sermaye hareketlerine de yansımaya başlayacak. Konuya Türkiye ekonomisi açısından yaklaşırsak, 80 milyar doları aşan 2008 yılı dışı finansman ihtiyacı ya karşılanmayacak ya da karşılansa bile maliyeti beklentileri bozacak şekilde artacak. Tek başına bu bile içerideki tüm eğilimleri zincirleme olarak değişmeye zorlayacak bir tehlike potansiyelini bünyesinde taşıyor. İhtiyaç karşılanmaz ise Türk Lirası değer kaybeder, enflasyon ve faizler yükselişe geçer, menkul ve gayrimenkul değerleri geriler, sıcak para ülkeyi terk eder ve dış kredi imkânları daralır. Yok eğer ihtiyaç karşılanır da maliyeti artar ise, bu durum ile piyasa faizleri ve varlık değerlerini olumsuz etkileyerek, yine sıcak para çıkışı ve kredi imkanlarının daralmasına yok açarak, döviz kuru ve enflasyonu etkiler. Her iki ihtimal de aşırı iyimser grubun kontrolünün kaybetmesi ve tüm eğilim ve politikaların değişmesi ile sonlanabilir.



[1] Yavuz Semerci / 13 Şubat 2008

[2] 13.02.2008 / Milliyet

[3] Esfender Korkmaz / Halka ve Olaylara Tercüman / 13.02.2008

0 0 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Subscribe
Bildir
0 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Picture of Selman YÜCEL

Selman YÜCEL

YORUMLAR

Son Yorumlar
0
Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
Paylaş...