Mimar Sinan Üniversitesi Öğretim Üyesi Hukuk Profesörü Ünal Emiroğlu: "Yargıya Güven Kalmadı."
İnsanlar yargıyı istismar ediyorlar. Eğer yargı devrede olmazsa mafyacılık ortaya çıkar. Tıpkı bugün olduğu gibi. Eskiden bizim ‘şeriatın kestiği parmak acımaz' diye çok güzel bir sözümüz vardı. Bu sözü bugüne uyarlarsak, ‘yargının kestiği parmak acımaz' diyebiliriz. Bu adalete ve yargıya güvenin ifadesidir. Bu bizim halkımızın özlü bir sözüdür. Ne güzel bir teslimiyet ve ne güzel bir söz bu. Ama bugün, yargıya elini veren kolunu kurtaramıyor. Herkesin aklına başına alması lazım.
* Yargı içinde ideolojik bir kadrolaşmadan da söz ediliyor.
Evet bu var. İşte eğilim ne olursa olsun, A Kulübü ya da B Kulübü taraftarları yargıcın karşısına çıktığı zaman, Yargıç orada taraftarlık şapkasını çıkarmak durumundadır. Orada politik eğilimler ve duygusal yaklaşımlar bir kenara bırakılacak. Yargının buna kapalı olması lazım.
Adını koyamadığımız bir takım güçleri kastediyorsunuz. Gelinen noktada acı bir tablo var. Türkiye bugüne kadar 24 parti kapatmış ve bu konuda dünya rekortmeni durumunda. Bu konuda son merci Anayasa Mahkemesi'dir. Anayasa Mahkemesi kapatma kararı verdikten sonra süreç Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne götürülecektir.
* Ama oraya götürülmüş olması kapatmayı engellemiyor
Evet doğru. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi sadece tespit yapar. Kararın yanlış olduğunu açıklar ve Türkiye'yi tazminata mahkûm eder.
Bu mahkeme özellikle parti kapatmaları konusunda çok titizdir. Ama bir şartla, oraya giden parti Müslümanların partisi olmayacak. Biz Türkiye olarak AİHM'in yargılama yetkisini kabul ettiğimizden bu yana parti kapatma davaları ile ilgili 7 başvuru yapılmış ve bu 7 başvuru da kabul edilmiş.
Türkiye Birleşik Komünist Parti, Sosyalist Parti, Özgürlük ve Demokrasi Partisi, Halkın Emek Partisi, Demokrasi Partisi, Sosyalist Türkiye Partisi ve Emek Partisi'nin kapatılması AİHM tarafından insan hakları sözleşmesini ihlal ettiği gerekçesiyle haksız bulunmuş.
Batı AKP'nin kapatılmasını onaylamaz çünkü:
AKP ile Refah arasında fark var. AKP'nin yüzü Batı'ya daha dönük durumdadır. Bu nedenle de eğer AKP kapatılırsa ve AİHM'e giderse AKP'nin lehine karar çıkacaktır. Refah ise, Batı Kulübü'ne karşı idi. Bu nedenle de 28 Şubat'a muhatap oldu ve kapatıldı. AKP kendisine oy veren tabanın inançlarını sarsan ‘zina yasası'nı geçirmiş ve zinayı suç olmaktan çıkararak Batı'ya yaklaşmıştır. Batı, kendisi ile böyle ilişkiler içinde olan bir hükümet başkanını silmek istemez.
Refah'a büyük haksızlık yapıldı
Refah Partisi de aynı gerekçelerle başvuruyor. Ama Refah Partisi'ni ayrı tutuyorlar. Önceki kararlarının gerekçelerinden yürüseler Refah Partisi'nin kapatılması da haksız bulunacaktı.
* Fazilet Parti'nin davası neden geri çekildi?
Çünkü, Sayın Necmettin Erbakan, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin Müslümanlar'a karşı önyargılı olduğuna ve çifte standart uyguladığına inanıyor. Yıllar önce ‘Avrupa Hıristiyan Kulübüdür' diyerek bu tespiti yapmıştı zaten. Bunda da haksız değil. Çünkü gerek Refah Partisi davası'nda gerekse Leyla Şahin davası'nda AİHM çok kötü bir karar aldı. Erbakan bu davayı geri çekmekle de tüm dünyaya hem anlamlı hem de önemli bir ders verdi.
* AİHM parti kapatmayı hangi nedenlerle haklı bulabilir?
AİHM; "Eğer bir parti şiddeti özendirirse ve o partinin kendisinin bile kapatılmasına yol açacak demokrasiyi ortadan kaldıracak eylemlerin içinde olursa kapatılır" diyor.
* Bu söyledikleriniz, yukarıda ismi geçen 7 partide yok. Ama Refah Partisi'nde var. Öyle mi?
AİHM Refah Partisi için ‘sınıra çok yaklaşmıştır. Bunun için kapatmayı doğru buluyorum' diyor. Bu kadar gülünç, bu kadar açık ve bu kadar çelişki içinde bir yaklaşım olamaz. Demek ki, AİHM'de önyargılı karalar veriyor. Soldan gelen her türlü talebe olumlu cevap veriyor. Ama Müslümanlar gittiği zaman ‘haksızsınız' diyor. Bütün bu kararlarda hilal-haç çekişmesini çok açık görebilirsiniz.
Eğitim hakkı engellenmemeli
* Hocam Anayasa değiştirildi, fakat rektörler buna rağmen öğrencileri derse almadılar? Bu süreci nasıl yorumluyorsunuz?
Anayasa değişti ama, hala Anayasa Mahkemesi'nde bekliyor. Eğer YÖK Başkanı Rektörler'e bir konuda emir veriyorsa, Rektörler ‘uygulayamam diyemez' Eğer derse bunun çok ağır yaptırımları var. Düşünün orduda Genelkurmay Başkanı Albay'a emir verecek ve o da hayır olmaz diyecek: böyle bir şey mümkün mü?
* Ama hocam burası üniversite…
Burası üniversite de oranın da kendi kuralları var. Kurallar ne diyorsa onu uygulamak gerekir. YÖK Başkanı'nın yetkileri bellidir. Rektörlerin amiri konumundadır. Rektörler, değişiklik süreci tam olarak, sonuçlanmadığı için eski duruma göre ‘suçlu konuma düşebiliriz diye uymadık' diyorlar. Zaten tek dayanak noktaları da budur.
* Siz ne düşünüyorsunuz başörtüsü yasağı konusunda…
Eğitim hakkı en temel haktır. Çocuklar inançları gereği başlarını örttükleri için eğitim hakları ellerinden alınmamalı. Yazıktır. Günahtır.65[1]
ÖNEMLİ BİR GERÇEK: YARGITAY DA HATA YAPABİLİR
Yargıtay'ın da hata yapabileceğinin önemli bir gerçek olduğunu, Yargıtay eski Başkanı Osman Arslan açıklamıştır. Osman Arslan, Yargıtay'ın iş yükünün ağırlığını hatırlatmış ve 2005 yılında Yargıtay'ın 518 bin 881 karar verdiğini belirtmiştir. Günde 2500 davayı karara bağlayan bir kurumun hata yapmamasının mümkün olmadığını dile getirmiştir:
Osman Arslan: YargItay da hata yapabİlİr. Bir yılda mesai yapılan gün 200 kabul edilirse, demek ki günde YargItay'dan 2 bİn 500'den fazla karar çIkIyor. Bu Şartlarda hİç hata yapIlmamasI mümkün mü?66[2]
Günde 2500 karar alan Yargıtay üyeleri, vakit darlığından ve iş yoğunluğu sebebiyle önlerine gelen onlarca klasörden oluşan dava dosyalarına en fazla 5-10 dakikalık bir vakit ayırabilmektedirler. Bu durumda da onlarca klasörden oluşan delil ve belgeleri inceleme fırsatı bulamadan davayı hükme bağlamak durumunda kalmaktadırlar. Yargıtay Başkanı Erarslan Özkaya hiçbir hukuk devletinde Yargıtay'ın bu kadar ağır iş yükü altında olmadığına dikkat çekmiştir.
Eraslan Özkaya, "Aşırı iş yükünün davaların sağlıklı İncelenmesini tehlikeye düşürdüğünü" açıkça dile getirmiştir.67[3]
Nitekim yapılan istatistikler son derece önemli bazı gerçekleri ortaya koymaktadır:
… Yerel mahkemelerin kararlarının temyiz incelemesini yapan YargItay ceza daİrelerİ de yanlIŞ kararlarIn altIna İmza atIyor.
YARGITAY CEZA GENEL KURULU, 2003'TE KENDİ DAİRELERİNDEN GELEN DAVALARIN YÜZDE 57'SİNİ BOZMUŞTUR.68[4]
T.C. Adalet Bakanlığı Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğü'nün 2004 yılı verilerine göre ise, YargItay Ceza Genel Kurulu, YargItay'In verdİĞİ kararlarIn % 61,7'sİnİ bozmuŞtur.7269[5]
Böyle bir durumda Yargıtay üyelerinin kararlarının kusursuz olacağını iddia etmek mümkün değildir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu, kendi dairelerinin aldığı kararları, hatalı olduğu için bizzat kendisi bozmuştur. Ve bu hata oranının, % 61'lere varan çok yüksek bir rakam olduğu görülmektedir. Demek ki, "Yargıtay kayıtsız şartsız doğru söyler" diye bir kural yoktur. Aksine Yargıtay, gelen davaların yarısından fazlasında yanlış karar verebilmektedir. Yargıtay eski Başkanı Osman Arslan, "Ülkemizde de adli yargıda hatalar vardır. Nicelik ve nitelik ters orantılıdır. Nicelik artıkça nitelik artmaz, düşer." demiştir. Arslan, "Bir hakimin günde 10 dosyaya baktığı zaman başarı sağlayacağını" söylemiş, "aksinde ise performansın düşeceğini ve hatalı kararlar alınabileceğini" belirtmiştir.70[6]
Yargıtay Onursal Başkanı Doç. Dr. Sami Selçuk ise, "Afrika dahil, dünyanın hiçbir yerinde Türkiye'deki kadar işi olan bir Yargıtay yok" sözleriyle bu gerçeği dile getirmiştir.
Sayın Sami Selçuk'un bu konudaki çok önemli bir başka tespiti ise şöyledir:
Ama Türkiye'de ilk mahkeme yargıçlarına, Yargıtay yargıçları not veriyorlar. YargIçlar, savcIlar, İyİ not almak İçİn fakültede okuduklarInI bİr yana İtİyor. YargItay ne demİŞse ona göre karar verİyor. KİŞİlİĞİnİ, beyİnsel baĞImsIzlIĞInI yİtİrİyorlar. Gelişme de duruyor. Bu çok üzücü. BaŞka türlü yükselemİyor çünkü. Not sisteminin hemen bırakılması gerek.71[7]
Yerel mahkemelerin Yargıtay'dan bozularak dönen davalarda tüm bu gerçekleri göz önünde bulundurarak hareket etmeleri gerekmektedir. "Yargıtay bir kararı bozduysa kesin doğrudur" diye düşünmeleri son derece hatalı bir yaklaşımdır.
Özetle Yargıtay'ın 80-90 klasörlük davaları 10-15 dakikada neticeye bağlaması o kadar sıhhatli olmayabilir. Yargıtay'ın, bu kadar az bir zamanda davaları incelemesi hata payını çok yükseltmektedir. Örneğin bu kısıtlı zamanda "emniyet ifadelerinin avukat nezareti olmaksızın alındığı, sanıklara işkence ve şiddet uygulandığı dolayısıyla bu ifadelerin hukuki geçerliliği olamayacağı" gibi son derece önemli ayrıntılar gözden kaçmaktadır.
Adeta hipnotize olmuşçasına, deliller ve araştırmalar ışığında daha önce edindikleri tüm kanaatleri bir kenara bırakarak Yargıtay'ın 5-10 dakikada verdiğini bildikleri bir kararı hiç sorgulamadan kabullenmek, hukuka ve adalet anlayışına da uygun değildir. Nitekim böyle bir yaklaşımın ne kadar yanlış olacağını, Yargıtay Başkanları bizzat kendileri hatırlatarak, yargı görevlilerinin dikkatini bu konuya çekmektedirler. Ve bu hatalı kararlara karşı uyanık olmaları konusunda onları uyarmaktadır.
Yargıtay'ın hatasını ortaya çıkarttıkları takdirde, Doç. Dr. Sami Selçuk'un belirttiği gibi, Yargıtay'ın gözünde olumsuz puan alacaklarını ve bu durumun terfi etmelerine olumsuz etki edeceğini düşünen hakimler, göz göre göre hukuktan ve adaletten taviz vermiş olacaklarını unutmamalıdırlar. Yargıtay'ın gözünde itibar elde etmek adına, onlarca masum insanın hayatını tehlikeye atmayı göze almamalıdırlar. Böyle yanlış temellere oturan bir yargı sisteminin bir gün kişilerin kendi karşılarına da çıkabileceği açık bir gerçektir. Yanlış inançlarla, yanlış telkinlerle süregelen bu hipnozun bozulması, hakimler, savcılar dahil tüm insanların faydasına olacaktır.72[8]
Hakimler, Hiçbir Etki Altında Kalmadan, Cesaret ve Kararlılıkla Hüküm Vermek Mecburiyetindedir.
Halka adalet hizmetini götürmek ve hukuku üstün kılmak yargıçların ana görevidir. Devletin adli mercilerinden çıkan kararların kuşku ve tereddüde mahal bırakmayacak biçimde, rıza gösterilebilir ve kanaat getirilebilir netlikte olması lazımdır.
Hakim sadece adaletin ve hukukun tarafı olmalıdır. Hakimin kendi hayat görüşünü, ideolojisini, kişisel kaygı ve endişelerini bir kenara bırakması mesleğinin en önemli şartlarındandır.
Türkiye'de Yargı üzerinde egemenlik kurma gayretinde bazı kesimlerin olduğu kamuoyunun malumudur. Savcılarımızı, hakimlerimizi hatta yargının en üst kademelerini kontrollerine almaya veya etki altında bırakmaya çalışan güç odakları bulunmaktadır. Bu tür bir gayret içinde olanların hukuk devletinin temeline dinamit koymakla eşdeğer olan bu tür eylemlerini geçersiz kılmak bir zorunluluktur. Hakimlerimizin bu tür hayaller peşinde olanları ve buna tevessül edenleri deşifre etmeleri, kanunsuzluktan medet umanların heveslerini kursaklarında bırakacaktır.
Elbette ki hakim de insandır. Onun da bir yaşam görüşü, ilkeleri, düşünceleri vardır. Bu toplumda yaşamaktadır. Ancak baktığı davalarda bunlardan sıyrılması, bu etkilerin tamamını gözardı etmesi son derece önemlidir. Yargıç kürsüye çıktığında kişisel değerlerini, korkularını, kaygılarını kapı dışında bırakmalıdır. Çünkü etki altında kaldığında verilecek kararlar sağlıklı olamayacaktır.
Yargıcın tek hesap merci kendi vicdanı olmalıdır. Yargıç, "kim ne der", "basın ne yazar", "vereceğim karardan sonra başıma ne gelir" gibi düşüncelerden kendini arındırmak zorundadır.
Kararlar, telkinler ve etkilerin gölgesinde alınmamalıdır. Aynı şekilde duygusallıktan, korku ve endişelerden arınma zorunluluğu da bulunmaktadır.
Hakimin "görevden alınırım", "kıdemim artmaz" gibi düşüncelerle hareket etmesi ise kimsenin ihtimal vermek istemeyeceği çok vahim bir durum olacaktır. Hakimin bir menfaat beklentisi veya şahsi bir endişe sebebiyle alacağı yanlış bir kararla ise nice insanı, yuvayı, akrabayı, anne babayı mağdur edebileceği, çoluğu çocuğu perişan bırakabileceği unutulmamalıdır.
Hakimlerimizin üzerindeki her türlü baskı kaldırılmalı, iktidarlar bu konuda titizlikle yeni atılım ve tedbirler üzerinde çalışmalıdır. Hakimin mesleğine tam konsantre olması için; iş yoğunluğunun, maaşının, sağlık ve barınmasının, emekliliğinin, ulaşım sorunlarının ve her türlü ihtiyacının karşılanmasına öncelik tanınmalıdır.
Hakimlerimiz, adalet dağıtmanın öneminin gerektirdiği çalışma ortamına kavuşturulmalıdır. Hem devletimizin hem de halkımızın hakim ve savcılarımıza arka çıkması, yargının işlevini daha iyi yerine getirmesine neden olacaktır.
Hakimlerimizin yargı sürecini sağlıklı biçimde tamamlayabilmeleri, hukukun ve vicdanlarının gereği olan kararları verebilmeleri adalet sistemimizin işlemesi için mutlak bir zorunluluktur. Bir hukuk devletinden söz edebilmek için hukuka azami saygı gösterilmesi, adalet temellerine dayalı bir yapının vücuda getirilmesi gerekmektedir. Hukukun evrensel kuralları, insanın temel hak ve özgürlükleri göz ardı edildiğinde, yasalar bir grup veya zümrenin menfaatlerine uydurulmaya çalışıldığında veya uygulama amaç dışına taştığında kaçınılmaz sonuç huzursuzluk ve kargaşadır.
Hakimlerimizin adalet aşkı, toplumda baştacı edilmelerinin temel şartıdır. Halkımız Türk Yargı sistemine ve adaletine tam güven duymak istemektedir. Yurdumuzun en ücra köşelerinde adalet dağıtmak üzere büyük bir özveriyle çalışan hâkimlerimiz, halkımızın bu güvenine layık olduklarını verdikleri isabetli kararlarla ortaya koymalıdır.
Hakimlerimizin önemli bir endişesi, aldıkları kararların temyiz aşamasında bozulmasıdır. Hakimlerimiz vicdani sorumluluklarının gereğini yerine getirmeli mesleki kariyerlerine zarar gelebileceği gibi endişelerden soyutlanmalıdır.
Sanıkları, tanıkları, avukatları dinleyen hakimdir. Üst mahkemenin elinde bu imkân bulunmamaktadır. Elindeki dava dosyasını inceler ve yazılı metinlerden hareket eder. Oysa hakim, yargılamanın başındadır. Olan biteni, iyi hali, kötü hali, yalanı, laf çevirmeyi, yüz ifadesini, ses titremesi, panik, çelişkili beyan, samimi itiraf gibi kâğıtlara yansımayan şeyleri o bilip durmaktadır.
Üst mahkemelerin elinde sadece bir dosya vardır. Yargılama sürecinde canlı tanıklar, sanıklar ve mahkeme salonunda olup bitenlerin muhatabı olan hakimdir. Vicdani kanaat yönünden Yargıtay'a göre çok fazla veriye sahiptir. Nitekim binlerce davada yerel mahkemelerin aldığı karar, temyiz makamında bozulmuş ancak kararı alan hakim verdiği kararda direnmiş ve sonuçta onun dediğinin doğru olduğu ortaya çıkmıştır. Yargıtay bir karar vermişse ama bu yanlış bir kararsa, bu durumda hakimler bu kararı düzeltecek kararları vermekten çekinmemelidirler.
Yargı üzerindeki korku ve baskı bütünüyle kalkmalıdır. Hakimlerimiz devletin güç ve desteğini tam olarak arkalarında hissetmeli gözlerini kırpmadan hukukun ve vicdani kanaatlerinin doğrultusunda karar vermeye bakmalıdır.
Kanunların ve vicdanlarının gereğini yerine getirmede en ufak tereddüt göstermeyen hakimlerimiz, Türkiye Cumhuriyeti'nin bir hukuk devleti olarak ebediyen payidar kalmasının birer garantisi olarak her zaman hürmet ve saygı ile anılacaklardır.
Yerel mahkemeler verdikleri kararların arkasında durmaktan çekinmemelidir. "Üst mahkemeler daha akıllıdır, daha bilgilidir, hukuka ve temel mantıklara daha hakimdir" benzeri mantıklar hatalı olacaktır. Zira yüzlerce, binlerce davada Yargıtay'ın verdiği hükmün değil yerel mahkemeninkinin doğru olduğu ortaya çıkmıştır. Bu davalarda Yargıtay hatasını kabul etmiş, yerel mahkemenin kararında ısrarı, adaletin tecelli etmesine yol açmıştır.
Nitekim Yargıtay eski Başkanı Osman Arslan 21 Aralık 2006 tarihli Radikal Gazetesi'nde "Ama Yargıtay da hata yapabilir. Bir yılda mesai yapılan gün 200 kabul edilirse, demek ki günde Yargıtay'dan 2 bin 500'den fazla karar çıkıyor. Bu şartlarda hiç hata yapılmaması mümkün mü?" diyerek bu gerçeği açıkça belirtmiştir. Dolayısıyla yerel mahkemelerin Yargıtay'ın hatasız olduğunu düşünmeleri yersiz olacaktır.
Yargıçların, kendilerini Yargıtay'dan talimat almış gibi hissetmeleri, oradan işaret gelmiş kabul etmeleri ve bu düşünceyle kararlarını değiştirmeye kalkmaları son derece yanlış olacaktır. Devletin bu tarz sinsi ve gizli kanunları yoktur. Devletin kanunları açıktır, söylenmeyen, gizli kanun dayatmadır. Açık olan bu kanunlara göre yargılama yapılır ve karar alınır.
Yerel mahkeme yargıçlarının verdikleri kararın arkasında durmaları ve bunların, Yargıtay kararından daha doğru olduğunun ortaya çıkması bu yargıçlar için bir onur kaynağıdır.
Hiçbir Türk yargıcı, dürüst davranmayıp korkarak, çoluk çocuğuna zarar gelmesi kaygısıyla, Masonik şebekelerden ve gizli çetelerden çekinerek, terfisinin engelleneceği endişesiyle ya da maddi kayıplara uğrayacağı şeklindeki düşüncelerle hareket etmez. Gelecek nesillerde dahi nefretle anılacak böyle küçük düşürücü davranışlardan sakınır.73[9]
Masonlar Yargıdan Elini Çekmelidir!
Masonluk, dünyanın bir çok ülkesinde olduğu gibi ülkemizde de faaliyet gösteren son derece karanlık, gizli ve etkili bir güç odağıdır. Hangi ülkede yaşarsa yaşasın, hangi ırktan ya da dinden olursa olsun, her mason aynı fikir ve inançları paylaşır. Çünkü masonluk ulusal değil küresel bir teşkilattır. Türkiye'de sadece masonlar için yayınlanmakta olan Mason Dergisi'nin 81/4 sayısında yeralan "masonluk nizamları her mason için tek rehberdir" ilkesi, masonluğun bu özelliğini vurgulamaktadır. Gerçekten de örneğin bir Amerikan mason locası Alman ya da Yunan bir mason locasının birebir aynısıdır. Dünyadaki locaların tamamı, masonluğun tek merkezden alınan kararlarını uygulamaya koyan şubeleri mahiyetindedir. Hiçbir loca merkezin onay ve talimatına uygun olmayan kararlar alamaz, ilke ve prensipler ortaya koyamaz. Kısaca dünya üzerinde tek bir mason teşkilatı vardır. Ülkelerdeki mason locaları da bu teşkilatın birer üyesidir. Merkezde alınacak bir karar dünyadaki tüm masonları bağlayıcıdır.
Bir mason, masonluk dışında hiçbir ahlaki veya hukuki prensibi dikkate almaz. Aksini yaptığı takdirde masonluğa ihanet etmiş sayılır. Dolayısıyla bir yerde mason varsa orada masonik felsefenin izleri görülecektir. Bir insan hem masonlukta derece alıp hem de başka bir hayat felsefesini uygulayamaz. İş çevresinde veya yetkili bulunduğu kurumda mutlaka masonluğun lehine faaliyet yapmak zorundadır.
Masonların devletin bazı kilit noktalarının ellerinde kalmasına büyük önem verdikleri bilinmektedir. Bu noktalara yapılacak atamalarda mason olmak ilk şart koşulmakta, bir masonun görevi sona erince onun yerine, "halef-birader sistemi" tabir edilen uygulama ile diğer bir mason atanmaktadır.
Masonlar en kilit noktalardan olan yargıya da sızmışlardır. Masonluğun yargı kademelerinde kendini göstermesi son derece endişe vericidir. Bu sızma, doğal olarak bazı kararların, anayasamıza, kanunlarımıza ve vicdani ilkelere göre verilmediğini göstermektedir. Çünkü yukarıda da izah ettiğimiz gibi bir masonun tek hareket noktası masonik prensiplerdir. Mason bir savcı veya mason bir yargıç, ne kanun dinler ne vicdan. Masonluk ne emrediyorsa onu yapar. Adaletsizlik, haksızlık veya ahlaksızlık bir masonu zerre kadar ilgilendirmeyen konulardır.
Atatürk'ün kapattırdığı ancak vefatından sonra türlü oyunlarla tekrar faaliyete başlayan mason locaları, Türk adalet mekanizmalarını çalışamaz duruma getirmektedir. Localarda kılıçların önünde diz çökerek yemin eden bir savcı veya yargıçtan adalet beklemek abesle iştigal olur. Özellikle masonluğun menfaat ve ideallerini ilgilendiren hayati konularda kararlar bizzat localarda alınmaktadır.
Yargının üzerinde mason etkisi olduğu sürece yargıdan halkımızı tatmin edici kararların çıkması olasılığı yoktur. Türk vatanını ve Türk Milletini seven bir kimsenin kökü dışarda olan bir örgüte destek vermesi mümkün değildir. Yanılgı ve yanlış bilgilenme sonucu masonluğa girmiş ve kendini karanlık bir girdabın içinde bulmuş yargı mensuplarına çağrımız vakit geçirmeden istifa etmeleri ve masonluğun kendilerini kullanmalarına izin vermemeleridir. Kendi iradesiyle yargıdaki makamını terk etmeyenler ise devletimiz tarafından azledilmelidir. Devlet ve yargı mekanizmalarına sızmış masonlar bir bir tesbit edilmeli, ayırım yapmaksızın ayıklanmalıdır.
Masonluğun bu ülkenin menfaatine bir örgüt olmadığını herkes bilmektedir. Bunu bile bile bu örgüte üye olmak ciddi bir hatadır. Bu kimseler saptıkları yolun hile, yalan ve karanlıklarla dolu olduğunu anlamalı ve vakit kaybetmeden hatalarından dönmelidirler. Küçük menfaatler uğruna Türkiye üzerinde oyunlar oynayan bir örgüte üye olanlar bilerek veya bilmeyerek bu ülkeye çok ciddi zararlar açmaktadır.
Büyük Önder Atatürk masonluğu çok sert ifadelerle eleştirmiş ve kapatılma emrini vermiştir. Masonluğa geçit vermemek bize Atatürk'ün bir mirasıdır. Pek çok konuda Atatürk'ün izinde gittiğini iddia edenlerin, onun kapattığı bir örgütün varlığından rahatsız olmaması çelişkili bir durumdur.
Masonluğun tasfiyesi, Türkiye Cumhuriyeti'ni dünya milletlerinin gıpta ile izleyeceği örnek ülke haline getirecek hayati bir atak olacaktır. Bundan sonra mason localarına üye olanlar devlet memurluğuna alınmamalıdır. Halen bu localara kayıtlı olanlar ise devlet memurluğundan çıkarılmalı, böylelikle masonlar tasfiye edilmelidir. Polis kayıtlarında bulunan mason memurlar listesi ve gizli mason üyeler de açıklanmalıdır. Ayrıca Türk localarının İngiliz ve Fransız mason localarıyla yaptıkları kriptolu gizli görüşmelere ait dosyalara el konulmalıdır. Bunlar yapılmadığı takdirde masonluğun devletimizin bütününe sızması en kilit yerleri tutması işten bile değildir. İş işten geçmeden konunun üzerine gidilmeli, göz göre göre devletimiz beynelmilel masonluğun elinden kurtarılmalıdır.
Sonuç:
Eğer bir ülkede hem iktidara, hem yasamaya ve hem de yargıya karşı ciddi bir güven sorunu oluşmuşsa, milletin birlik ve dirliği, devletin egemenlik ve güvenliği hakkında kuşku ve kaygılar bulunuyor ve bir bunalıma doğru hızla kayıyorsa; her şeye rağmen hala itibar ve itimat duyulan başka bir kurumun hakemliğine, o toplum hazır ve razıdır demektir. Bu kurum ordumuzdan başkası değildir. Çürüyen ve çözülen sistem artık yamalanacak ve dikiş tutacak konumu çoktan kaybetmiştir. Düzenin bütün kurum ve kurallarıyla, yeniden dizayn edilmesi ve düzeltilmesi kaçınılmaz hale gelmiştir.
Geçen her saniye, aleyhimize işlemektedir.
[1] Mustafa Canbey / 09.04.2008 / Milli Gazete
[2] (http://www.yargitay.gov.tr/content/view/134/64/)
[3] (www.memurlar.net/ haber/6058/)
[4] ("Yargı İki Davada Bir 'Pardon' Diyor", Zaman Gazetesi, 19 Mayıs 2005)
[5] (www.adli-sicil.gov.tr/istatistik_2006/yargıtay/yargt4.htm)
[6] (www.yargitay.gov.tr/content/ view/139/64/)
[7] (http://yenisafak.com.tr/roportaj/roportaj29.html)
[8] Milli Gazete / 09.04.2008
[9] Sedat Altan BAV Başkanı / Milli Gazete / 01.04.2008

CÜBBELİ AHMET “BEL’AM”CIK’I VE MAHMUT EFENDİ YAKINLARINA UYARI!
FETULLAH GÜLEN DOSYASI
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
Dünyanın Fikri Değişimi Türkiye’den, FİİLİ DEĞİŞİMİ İSE FİLİSTİN’DEN BAŞLAMIŞTIR!
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
OĞUZHAN ASİLTÜRK’ÜN ERBAKAN’A İFTİRALARI
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
Bazılarımızın durumu şuna benzemektedir: “Ol mahiler ki derya içredir, deryayı bilmezler.” Hakke’l-Yakin iman; şartsız sadakati…
ANLAYANA SİVRİ SİNEK SAZ, ANLAMAYANA DAVUL ZURNA AZ..
HÜNER; HAKK’A KUL OLMAKMIŞ!.. Bu hayat ki, imtihandır Dünya fani, bir cihandır İki kapılı…
Batılı ülkeler dahi ABD’nin hukuksuz savaşlarına mesafe koyarken, Türkiye’nin NATO karargâhlarıyla "koçbaşı" yapılmak istenmesi ve…
Mustafa Kemal'in “Ey Türk Gençliği! İstiklal (her bakımdan tam bağımsızlık) ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali…
Makale; olaylar ve kavramlar arasında örüntü kurarak tam bir bilimsel yöntemle ve yenikikçi bir bakış…
1) Baltık’tan Akdeniz’e uzanan ve esas olarak Rusya’yı hedef alan ama daha geniş çerçevede Asya’ya…
Şüphesiz her insana sa’yü gayretinden ve kendi emeğinden başkası verilecek değildir. (Herkes ancak hak ettiğine…
Şu an Siyonizm o kadar pervasız hale geldi ki; yine kendi kurduğu kurllara dayalı sistemi…
Varlık Tezgahı ve Kendi Kaderini Dokuyan İnsan… "İpini kuvvetle eğirdikten (ve ördükten) sonra (tekrar dönüp) sökerek çözen (kadın) gibi olmayın!" (Nahl,…