Darlık ortamında ve zor anlarda nefsin ve vicdanın çağrıları!
İnsan bir zorlukla ya da bir sıkıntıyla karşılaştığında içinde iki farklı ses gelir. Bunlardan biri fedakârlığı, kararlılığı, güzel ahlakı ve her zaman Allah’ın dilediği şekilde davranmayı emreden vicdanının sesidir. Bu sesi dinleyen kişi her zaman için Allah’ın en çok razı olacağı tavrı bulacak, sabrı ve tevekkülü tercih edecektir. İkinci ses ise Yusuf Suresi’nin 53. ayetinde de bildirildiği gibi “var gücüyle kötülüğü emreden” nefsin vesvesesidir. Bu ses insana isyanı, fıskı, kolaycılığı ve korkaklığı öğütlemektedir. Bu sesi dinleyenler ise çok büyük bir kayba uğramış ve nefse etki eden şeytanı kendilerine dost edinmişlerdir.
Bakara Suresi’nde şeytanın bu özelliği şu şekilde tarif edilir:
“Ey insanlar, yeryüzünde olan şeyleri helal ve temiz olarak yiyin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Gerçekte o, sizin için apaçık bir düşmandır. O, size yalnızca, kötülüğü, çirkin-hayâsızlığı ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.”[1]
Tüm bu nedenlerden ötürü Müslümanların bir zorluk, sıkıntı ya da musibet karşısında hemen vicdanlarına uymaları çok önemlidir. Çünkü önlerindeki iki seçenekten diğeri şeytanın vesvesesidir. Bu yol bencillik, menfaatperestlik, rahatına düşkünlük, ikiyüzlülük, yani kısaca kötü ahlaka dair pek çok kötü özelliktir. Diğeri ise salih müminlerin yoludur ki, şuurlu Müslümanlar vicdanlarının sesini dinleyecek ve her zaman iyilerin yolunu izleyecektir.
“(Zorluk ve horluk anında Allah’a) İtaat ve maruf (güzel) söz (beklenirdi). Fakat iş, kesinlik ve kararlılık gerektirdiği zaman, şayet Allah’a sadakat gösterselerdi, şüphesiz onlar için daha hayırlı idi.”[2] ayetinde de bildirildiği gibi güzel ahlakın asıl olarak “kesinlik ve kararlılık” gerektirdiği zamanlarda gösterilmesi önemlidir. Çünkü insanların büyük bir bölümü zorluk anlarında gösterilen sadakatin üstün bir ahlak olduğunu bilirler ve konuşmalarında böyle bir durumla karşılaştıklarında sadık ve güçlü olacaklarına dair yemin ederler. Ancak zorluk anı geldiğinde tavırları daha önceki vaatleri ile bir olmaz ve en ufak bir sıkıntı dokunduğunda kötü bir tavır gösterebilir, aniden hırçınlaşabilir, sevgi ve şefkat gibi duygulardan uzaklaşıp kin ve öfkeyle hareket edebilirler. Bir anda tevekkülsüz, isyankâr, zalim bir tavra yönelebilirler. Bu nedenle, böyle zamanlar imanda güçlü olanlarla, zayıf olanların birbirlerinden ayrılacağı, kötü ahlakın ortaya çıkacağı, imanı zayıf kimselerin endişeye kapılıp şaşıracakları bir dönemdir. Bu zayıf kimseler için bir adım ötesi ise inkârcılardan ve zalim (Siyonist ve emperyalist) odaklardan taraf çıkmaları ve onlarla birlikte Müslümanlar aleyhinde faaliyetlerde bulunmaları halidir ki bu şerefsizlik ve seviyesizliktir.
Oysa, karşılaştığı herhangi bir olay için “herhalde bu kader planının dışındadır” diye düşünen kişi ise yoğun olarak şeytanın etkisindedir. Şeytanın etkisi bu tür vesveselere neden olabilir. İnsanı çok aşağı bir mertebeye düşüren bu duruma gelmek şeytanı sevindirir. Amerika ve Avrupa’yı güdümüne alan Siyonizm’i yenilmez ve baş edilmez zanneden kişinin, şeytanın vesvesesiyle olayları kader dışında zannetmesi veya unutması büyük bir gaflettir.
İnsanın günlük hayatı içinde kader konusunun çok iyi anlaşılması, akıldan hiç çıkarılmaması çok önemlidir. İnsanın karşılaştığı küçük veya büyük her olay, kaderdedir. Şeytanın “bunlar günlük hayatın doğal ihtiyaçları, kaderle bağlantısı olamaz” şeklindeki fısıltısına karşı müminlerin daima uyanık ve dikkatli olması gerekir. Bu konuyu tam anlayıp hiç unutmadan akılda tutmak, her olaya, her şeye hayır ve hikmet gözüyle bakıp Allah’ın güzel planı içinde gelişen bütün olayları bu şekilde değerlendirmek ahiret ve dünya için büyük bir nimettir. Mümin için akıl, irade, konfor ve huzura vesile olan bir gerçektir.
İmtihanın sonucu iyilerle kötülerin birbirinden ayrılması
Allah dünya hayatında iyilikle kötülüğü, adaletle zulmü, yararla zararı, güzellikle çirkinliği bir arada yaratmış ve hepsini, cennet ve cehenneme giden yolda birer deneme, eğitme ve eleme vesilesi olarak takdir etmiştir. Dünya hayatındaki imtihan dönemi iyilerle kötülerin, sabır gösterenlerle zorluk karşısında yılgınlığa düşenlerin, inkârcı ve zalim zihniyetlere karşı mücadele edenlerle, gevşeklik ve teslimiyete düşenlerin, nefsine uyanlarla vicdanının sesini dinleyenlerin birbirlerinden kesin bir şekilde ayrıldığı bir sınama süresidir.
Dünya hayatında iyilik ve kötülüğün birbirleriyle bu kadar iç içe olmalarının pek çok hikmeti vardır. Bunlardan biri bu tezat içinde iyiliklerin ve güzelliklerin değerinin anlaşılmasıdır. Çünkü kötülük, eksiklik ya da musibetler olmasa, insanın güzelliklerin değerini anlaması mümkün olmayacaktır. Örneğin bir elmas, sıradan diğer taşların arasına konduğu zaman güzelliğini ve göz alıcılığı daha iyi ortaya çıkmaktadır.. İyilik ve kötülüğün bir arada yaratılmalarının çok önemli bir diğer hikmeti de imtihanın sırrıdır. İnsanlar geçici dünya hayatlarında iyilik ve kötülüklerle sınanmaktadır. Bu denemelerle de aralarındaki derece farklılıkları ortaya çıkmakta, kötüler bir tarafa, iyiler de diğer bir tarafa ayrılmaktadır. Kötülerin tarafında olanların canları ölüm melekleri tarafından zahmet ve hakaretle alınırken, iyiler güzellik ve hoşnutlukla cennet yurduna davet olunacaktır. Kur’an’da imtihan ortamının ve tüm bu zorlukların müminlerle, kalplerinde hastalık olanların ayırt edilmesi için yaratıldığı şöyle anlatılır:
“İki (düşman) topluluğun karşı karşıya geldiği gün, size isabet eden (sıkıntı ve sarsıntılar) ancak Allah’ın izniyle idi. (Bu, Allah’ın) müminleri ayırt etmesi; münafıklık yapanları da belirtmesi içindi. Onlara: “Gelin, Allah’ın yolunda savaşın ya da savunma yapın” denildiğinde, “Bizi (mazur görün, eğer) savaşmayı bilseydik elbette sizi izlerdik” demişlerdi. O gün onlar, imandan çok küfre daha yakın kimselerdi. Kalplerinde olmayanı ağızlarıyla söylüyorlardı. Allah, onların gizli tuttuklarını daha iyi bilir.”[3]
Ayette de bildirildiği gibi, Peygamberimiz döneminde yaşayan insanların bir zorluk karşısında gösterdikleri hal ve tavır, salih müminlerle münafıkların birbirlerinden ayrılmalarını sağlamıştır. Böylece, her türlü zorluğun ve sıkıntının, aslında insandaki güzel özellikleri ortaya çıkardığı unutulmamalıdır. İmtihan dünyasındaki bu zorlu denemelerle insanda kötü özellikler de ortaya çıkmakta ve böylece onların yok edilmesi için bir fırsat doğmaktadır. Örneğin şiddetli bir hastalık insanın çabuk yılgınlık ya da manevi zaaflar gösterebildiğini ortaya çıkarır. Bu zaaflarının farkına varan kişi, hemen bunları telafi ve tedavi etmeye koyulacaktır. Böylece hastalık onun hatalarını fark etmesine ve bu kısa hayatı içinde gidermesine yol açtığı için bir güzellik halini alır. Bu musibet sonrasında bir manevi kir daha giderilmiş, insanın ahlakı daha da güzelleşmiş olacaktır. Veya hayatı boyunca namuslu bilinen bir insan iflas ettiğinde veya iftira ile hapse düştüğünde gayri meşru yollara başvurabiliyorsa, bu fakirlik musibetinin kötü bir insanı ortaya çıkarmasıdır. Ancak eğer bu insan fakirliğine ve ihtiyaç içinde olmasına rağmen asla harama girmiyor ve namuslu davranışlarından taviz vermiyor (ve zalimlere boyun eğmiyorsa), o zaman fakirlik musibeti bir insanın gerçekten temiz ve salih olduğunu kanıtlamıştır.
Evet, Din bir imtihandır. İlahi sorumluluk bir tecrübe sahasıdır. Sonuçta, yüksek ruhlar ile aşağılık ruhların birbirinden ayrılması lazımdır. Nasıl ki bir madene ateş verilip eritmekle; elmasla kömür, altınla toprak birbirinden ayrılır. Aynı şekilde bu imtihan yurdunda mevcut olan ilahi sorumluluklar bir yarışma aracıdır ki; insan madeninde bulunan üstün cevher ile aşağı unsurlar birbirinden ayrılsın. Madem Kuran, bu imtihan yurdunda bir tecrübe konumunda, bir yarışma meydanında insanlığın ilerlemesi için indirilmiş bulunmaktadır, öyleyse bu kutsi imtihanı kazanmak için çalışmalıdır.
Her türlü zorluk ve sıkıntı anlarında güzel ahlak tavrı
Bir insanın günlük hayatı içinde yaşadığı çok çeşitli olaylar vardır. Normal şartlarda bir insan çok çalıştığında yorulacak, yemek yemediğinde acıkacak, uyku uyumadığında zayıflayıp halsiz kalacaktır. Bunlar çok doğal olaylardır. Allah ayetlerinde benzer durumların çok daha şiddetlilerinin, Müslümanlara bir deneme olarak isabet edebileceğini hatırlatır. Fakat inkârcılarla inananların bu olaylar karşısında gösterdikleri ahlak birbirinden çok farklıdır. Bu sıkıntılar inkârcıları; isyana, yılgınlığa, saldırganlığa, umutsuzluğa, karamsarlığa ve vefasızlığa sürükleyip yılgınlaştırır. Çünkü onlar ahirete inanmadıkları için tüm yapıp ettiklerinin bu dünyada kalacağını sanmaktadır.
“…(Hayat) bu dünya hayatımızdan başkası değildir, ölürüz ve diriliriz; bizi ‘kesintisi olmayan zaman’ (dehrin akışın)dan başkası yıkıma (helake) uğratmıyor…”[4] ayetinde bildirildiği gibi onlara göre ölümle her şey son bulmaktadır. Ahiretin varlığına inanmadıkları için de; yaptıklarının karşılığını, rahatı, konforu ve her türlü arzularını bu dünyada yaşamaya çalışmaktadır. Bu nedenle de zorluk ve sıkıntılar onlar için çok büyük bir azap anlamı taşır. Sabır gösteremez, tevekkül edemez, affedemez, fedakârlık yapamaz, insaniyetli davranamaz, hiç kimseye karşı gerçek bir şefkat ve merhamet duyamazlar. Çünkü bunların bir karşılığı olmayacağına ve eğer yaparlarsa da bir kazanca ulaşamayacaklarına inanılır.
Oysa bu şekilde düşünmek çok büyük bir yanılgıdır. Çünkü ölümden sonra insanın gerçek ve sonsuz hayatının başlayacağı, muhakkaktır. Hesap gününde de herkesin yapıp ettiklerinin hesabı, eksiksiz bir şekilde yapılacak, insanlar bunların karşılığına kesinlikle kavuşacaktır. Ve güzel ahlak gösterenler de bir kayba değil, tam tersine çok büyük bir kazanca kavuşacaklardır. Söyledikleri her güzel söz, yaptıkları her ihlâslı hareket, gösterdikleri fedakârlık, vefa, sadakat ve insaniyetli tavır ve özellikle Hak ve adalet hâkim olsun diye yapılan cihat, zalimlere karşı hakkı tebliğ, mutlaka karşılığını bulacaktır.
Ama dinden gafil insanlar bu gerçeklerin şuurundan uzaktır. İşte zorluklar karşısında onların yılgınlığa düşmelerinin nedeni, tüm olan bitenlerin bir deneme olduğunu inkâr etmelerinden kaynaklanmaktadır. Burada özellikle dikkat çekilmesi gereken bir nokta bulunmaktadır: Aslında “… Siz (imtihan sahasında ve Allah yolunda biraz) acı çekiyorsanız, şüphesiz onlar (düşmanlarınız) da, sizin acı çektiğiniz gibi acı çekiyorlar. Oysa siz, onların umut etmediklerini Allah’tan umuyorsunuz (bu sıkıntılara sabır, ibadet ve hizmete devam sonunda, dünyada devlet ve hürriyete, ahirette cennete ulaşacağınızı bilmenin huzurunu yaşıyordunuz)”[5] ayetinde de bildirildiği gibi iman edenlerle etmeyenlere benzer musibetler, sıkıntılar ve zorluklar dokanır. Fakat inkârcılar Allah’a iman etmedikleri ve her olayın hikmetini ve akıbetini düşünmedikleri için müminlerin Allah’tan umdukları şeyleri ummazlar. İşte asıl farklılık bu kişilerin hayata bakış açılarında yatmaktadır. İman edenlerin ahirete olan inançları onları inanmayanlardan tamamen ayırmakta, onur ve mutluluk kazandırmaktadır.
Örneğin, Allah ayetlerinde insanları açlık ve yoksullukla imtihan edeceğini buyurmaktadır. Açlık inkârcı ve gafil bir insan için çok büyük bir zorluk ve sıkıntı konusuyken, Müslüman için güzel ahlakını gösterebileceği bir sınav sayılır ve kaçırılmaması gereken güzel bir fırsat anlamı taşımaktadır. Teslimiyet, tevekkül, sabır böyle zamanlarda çok büyük bir önem kazanmakta, ümitsizliğe düşmemesi, olanlarda bir hayır olduğunu düşünmesi onun bu sınavı başarıyla verdiğinin birer göstergesi olmaktadır.
Bunun yanında inkâr edenler için öncelik hep kendi çıkarları ve rahatlarıyken, iman eden kişilerin ahlakında öncelik hep karşıdaki insanlara ve özellikle mağdur ve mazlumlaradır. Daha rahat bir yer, daha iyi bir yemek, daha güzel bir kıyafet hep karşıdaki mümine ve dava kardeşine teklifsiz sunulmaktadır. Samimi bir Müslüman, soğuk bir ortamda kendisi de üşüdüğü halde yanındaki Müslüman kardeşini kollar, onun üzerini örter, sıcak içeceğini ona verir. Kardeşinin sağlığını, güvenliğini, rahatını, neşesini ve konforunu sağlamaya çalışır ve bunlardan çok büyük bir zevk alır. O içeceği kendisinin içmesiyle alacağı zevkle, yaptığı fedakârlıktan alacağı zevkin birbirleriyle kıyas bile edilmeyecek kadar farklı olduğunu yaşayarak tatmaktadır.
İnsan her şeyin yolunda gittiği, çok büyük bir bolluk ve bereketin içinde yaşadığı, sağlığının yerinde olduğu ya da hiçbir eksikliğin olmadığı durumlarda zaten rahatlıkla güzel bir ahlak sergileyebilir. Ama asıl önemli olan, insanın zarara uğradığı ya da kötü bir muameleyle, ters bir tavırla, haksız bir iftira ve karalamayla, incitici sözlerle, maddi kayıplarla karşılaştığında güzel ahlaklı bir tavır göstermesi, kötülüğe iyilikle karşılık vermesidir. İnsanın tokken yiyeceğini, sıcak bir ortamdayken kıyafetini vermesi de güzel bir ahlaktır. İkisi de Allah katında çok değerlidir, fakat diğeri insanın samimiyetini, ihlâsını, imanının gücünü ve üstün erdem sahibi bir kişi olduğunu göstermesi bakımından çok önemlidir ve çok kıymetlidir.
Aynı şey hastalıklar, yorgunluk ve diğer sıkıntılar için de geçerlidir. İman eden bir kişi yaptıklarının karşılığını sadece Allah’tan beklediği ve bu dünyanın geçici bir yararlanma dönemi olduğunu bildiği için her zaman dirayetli, kararlı ve metanetlidir. Çünkü Allah ayetlerinde kendi yolunda çaba sarf eden müminlere manevi bir güç ve destek vereceğini bildirmiştir. İmtihanın sırrını bilmek ise zorluklar karşısında Allah’ın verdiği büyük manevi destektir. Başına gelen her türlü zorluğun bir deneme olduğunu bilen bir kişiyi, bu sıkıntıların üzüntü ve karamsarlığa düşürmesi, ümitsizlik vermesi, korkuya ve endişeye kaptırması mümkün değildir.
Hakkıyla iman edenlerin arkasındaki güç kaynağı
İman edenlerin zorluklar ve sıkıntılar karşısında gösterdikleri şevkli, neşeli ve kuvvetli karakter, iman etmeyen ve Allah’ın üstün kudret sahibi olduğunu bilmeyen bir kişinin kesinlikle anlayamayacağı bir özelliktir. “Acaba bu kişilerin arkalarındaki güç nedir?” diyerek şüphe dolu bir arayış içine giren inkârcılar, inananların arkasındaki gücün ve tek yardımcının Rabbimiz olduğu gerçeğinden gafildirler. Çünkü onlara göre insanın güçlü olması için arkasında maddi bir dayanağı, güven duyduğu yakınları ve destek aldığı bir çevresi olması gerekir. Bu nedenle de iman edenlerin gücünün arkasında hep bir art niyet, farklı bir maddi sebep aramaları bu yüzdendir. Oysa bu güç Allah’a, kadere ve ahirete imanın, tevekkülün ve teslimiyetin bir neticesidir. Peygamberlerin ve salih müminlerin hayatlarında bu gücün ve tevekkülün çok güzel örneklerini Kur’an’ı Kerim Haber vermektedir.
Bu zorluk zamanlarında gösterilen güçlü karaktere önemli bir örnek, Hz. Musa’nın dinine iman eden büyücülerin Firavun’un öldürme tehdidi karşısında gösterdikleri tepkidir Ayetlerde Firavun’un iman eden büyücüleri ölümle ve işkenceyle korkutmaya çalışıp, doğru yollarından engellemek için uğraştığı bildirilir. Fakat Firavun, ordusunun ve maddi gücünün onları korkutacağını sanarak çok büyük bir hüsrana düşmektedir. Çünkü büyücüler Firavun’a verdikleri cevapta; yalnızca Allah’tan korktuklarını ve başlarına bir zorluk geldiğinde O’na yönelip döndüklerini ifade etmişlerdir. Büyücüler Firavun’un tüm tehditlerine rağmen Allah’a imanın verdiği teslimiyet ve tevekkülle bu yoldan dönmelerinin mümkün olmadığını bildirmişlerdir:
“(Firavun) Dedi ki: “Ben size izin vermeden önce O’na (Musa’ya) inandınız öyle mi? Şüphesiz (herhalde) o, size büyüyü öğreten (sihirbazların) büyüklerindendir. O halde ben de sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çapraz olarak keseceğim ve sizi hurma dallarında sallandırıp (öldüreceğim). Siz de elbette, hangimizin azabı daha şiddetliymiş ve daha sürekliymiş öğrenmiş olacaksınız.” “(Sihirbazlar) Dediler ki: “Bize gelen apaçık delillere ve bizi yaratan (Rabbimize karşı) seni asla ‘tercih edip-seçmeyiz.” Ne şekilde hükmünü yürütebileceksen, durmaksızın hükmünü yürüt; sen, yalnızca bu dünya hayatında hükmünü yürütebilirsin.” “(Çünkü) Gerçekten biz, Rabbimize iman ettik; günahlarımızı ve sihir dolayısıyla bizi Kendisine karşı zorlayarak-sürüklediğin (suçlarımızı) bağışlasın (diye O’na yöneldik). Allah, daha hayırlıdır ve daha süreklidir.”[6]
Kur’an’da, Hz. Musa’ya iman eden bu salih gençler gibi, tüm müminlerin de düşman topluluğuyla ya da şiddetli bir sıkıntı, zorluk ya da yokluk ile karşılaştıklarında aynı teslimiyetli ve cesur tavrı gösterdikleri bildirilir:
“Müminler (düşman) birliklerini gördükleri zaman ise (korkuya kapılmadan) dediler ki: “Bu, Allah’ın ve Resulü’nün bize vadettiği şeydir (zalim ve güçlü saldırganları yenmek için bize manevi yardım edilecektir); Allah ve Resulü doğru söylemiştir.” Ve (bu tehdit ve tehlikelere) yalnızca onların imanlarını ve teslimiyetlerini artırmaktan (başka sonuç vermemiştir)”.[7]
Sadece kolaylıkta değil, zor anlarda da Allah’ın emir ve tavsiyelerine titizlikle uymalıdır!
Salih bir mümini diğerlerinden ayırt eden en önemli özelliklerinden biri de Allah’ın emir ve tavsiyelerine gösterdiği titizliktir. Hiçbir zorluk, sıkıntı ya da darlık ortamı onu, bunları uygulama konusunda gevşekliğe sürüklemeyecek, güzel ahlakından taviz vermesine yetmeyecektir. Bir Müslüman ne kadar ihtiyaç içinde ya da zor durumda olursa olsun, Allah’ın haram kıldığı bir fiile asla tenezzül etmeyecektir. Hastalığın, yoksulluğun, başarısızlığın veya türlü saldırıların bir arada olduğu bir ortamda da dürüstlüğünden ve samimiyetinden vazgeçmeyecektir.
Elbette şeytan insanları doğru yollarından saptırmak, nefislerine uymalarını sağlamak istemektedir. Bunun için de Allah’ın haram kıldığı fiilleri yaptırmak, helal kıldıklarını uygulamalarına da engel olmak için vesvese vermektedir. İnsanın nefsi de bu amaç uğrunda sürekli bir çaba içindedir; sahibine devamlı kötülükleri dürtüklemektedir. Örneğin bir insanın nefsi, sabahları kalkıp, namaz kılmasını engellemek isteyip, halsizlik, isteksizlik, uykusuzluk verir. Aklından bunları yapmaması için sürekli bahaneler uyduruverir. “Bir gün kalkmasan ne olur ki?” gibi son derece şeytani bahaneler öğretir. Ama imanlı bir insan her sabah hiçbir şekilde nefsinin bu fısıltılarını dinlemeden, şevkle ve istekle kalkıp namazını eda edecektir. Gerçek güzelliğin ve kurtuluşun bunda olduğunu bilmektedir. Veya nefis, Allah’ın farz kıldığı bir ibadet olan oruç tutmayı zor göstermek için türlü bahaneler üretir. İnsana açlığa ve susuzluğa sabretmeyi zor gösterir. Oruç tutarsa bazı işlerinden engelleneceği yönünde olmadık vesveseler verir. Ama salih bir mümin, nefsinin tüm bu baskısına ve ısrarlarına rağmen şevkle orucunu tutar. Allah rızası için sabrettiği açlığın ve susuzluğun veya herhangi bir yorgunluğun karşılığını Rabbimizden umar. Ve bundan da çok büyük bir haz duyar.
Benzer şekilde, faiz ve fuhuş gibi gayri meşru yollardan para kazanmanın kanunen mubah sayıldığı bir ortamda nefis, herkesin bunu yaptığını telkin ederek bu hayâsız tavrı caiz ve lazım gösterir. Ancak Müslüman çok büyük bir ihtiyaç içinde olduğu ya da nefsinin en çok bastırdığı anlarda da gayri meşru yollara asla tenezzül etmeyecektir; böyle bir ahlakı son derece çirkin görecektir. Haram yollardan kazanılan bir paraya asla el sürmeyecektir. Çok aç olsa da haram parayla donatılan bir masadan yemek yemeyecek, böyle bir ortamda bulunmak bile onda çok büyük bir rahatsızlık ve sıkıntı meydana getirecektir. İhtiyaç içinde olmasını, asla yanlış bir tavır göstermesine meşru bir gerekçe olarak öne sürmeyecektir. Önemli olanın her zaman Allah’ın haram kıldığı şeylere karşı titizlik göstermek olduğunu bilecek ve bunu da iç huzuruyla, şevkle ve ihlâsla yerine getirecektir. Ve hele, maddi çıkar ve makam uğruna, hak davasından asla vazgeçmeyecek, Siyonist ve emperyalist zalimlerle işbirliğine girişmeyecektir.
Allah’ı razı edecek davranışlar göstermenin zevkini yaşayan Müslümanları Allah Kuran’da “hayırlarda yarışanlar” olarak da isimlendirmiştir. Allah’ın vaat ettiği dünyada izzete ve hâkimiyete, ahirette cennete kavuşmak için yapılan bu yarışta Müslüman, her türlü zorluğa sabretmenin ve her türlü fedakârlığı, güzel tavrı göstermenin neşesini ve iç huzurunu yaşayıp sevinecektir. Örneğin çok uykusuz olduğu bir günün sabahında ihtiyaç içinde olan başka bir mümin kardeşini hoşnut etmek için erkenden kalkıp onun ihtiyaç duyduğu eksikliğini giderir. Üstelik bu güzel tavrını çoğu zaman karşı tarafa hiç hissettirmeden, kendisi için bir zorluk oluştuğunu asla dile getirmeden yapıverir. Ve özellikle cihat yolunda sıkıntılı sorumluluklarını seve seve yerine getirir.
Allah Kuran’da Müslümanların İslam ahlakını yaşamaktan hoşnut olduklarını, bundan derin bir haz duyduklarını; aksi bir tavrı ise çirkin gördüklerini şöyle haber vermiştir:
“… Ancak Allah size imanı sevdirdi, onu kalplerinizde süsleyip-çekici hale getirdi ve size inkârı, fıskı ve isyanı çirkin gösterdi. İşte onlar, doğru yolu bulmuş (irşad) kimselerdir. Allah’tan bir fazl (bir ihsan ve lütuf) ve bir nimet olarak. Allah, bilendir hüküm ve hikmet sahibidir.“[8]
Fakat şeytan her şeye rağmen tüm gayri meşru işleri insanlara makul ve mecbur göstermeye yönelir. Bunun için kullandığı yollardan biri de kötülükleri yapanların çoğunlukta olmasını söylemesidir. İnsanların çok büyük bir bölümü haram para yemekte, haram ve helallere dikkat etmemekte, her türlü ahlaksızlığı sınır tanımadan işlemektedir. İşte şeytan insanlara sürekli “çoğunluğu oluşturan” insanların doğru yaptıklarını, onların tavırlarının en mantıklısı olduğu safsatasını fısıldayıverir. Oysa Allah’ın “Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan şaşırtıp-saptırırlar…”[9] ayetinde de bildirdiği gibi, kötülük yapanların sayıca çok olmaları onların doğru yolda olduklarına bir delil değildir. Tam tersine Allah ayetlerinde ancak sayıca çok az bir topluluğun iman edeceğini bildirmekte, çoğunluğun ise sapkınlık içinde olduklarını haber vermektedir. Bu nedenle de şeytanın iman eden bir insanı bu yöntemle kandırması mümkün değildir; onun etkisi ancak imanı zayıf, şüphe ve vesveseye açık insanlar ve inkâr edenler üzerinde olabilir.
Allah’ın ayetlerinde övdüğü bu güzel ahlaka sahip olan müminlerin kazandıkları bir başka güzellik ise müminlerin saygı ve sevgisidir. Bir kimsenin Allah yolunda çaba göstermesi, her türlü engele büyük bir şevkle göğüs germesi, hak bildiği hizmette kimseden korkmadan, yorulmadan, aşkla ve şevkle kararlı davranması, her türlü fedakârlığa ilk talip olan kişi olması, o Müslüman’a karşı duyulan sevgi ve saygıyı kat kat artıracak özelliklerdir. Allah bu üstün ahlakı yaşayan insanları Enbiya Suresi’nin 101. ayetinde, “Bizden kendilerine güzellik geçmiş bulunanlar” olarak tanımlamış ve onların hem fiziksel, hem de ahlaki güzelliklerini haber vermiştir.
Bu zor anlarda gerçek dostlarımız sadık müminler olacaktır
Dinden uzak insanlar arasında çok fazla kullanılan bir deyim vardır: “Düşenin dostu olmaz” denilmektedir. Bu sözün de çok iyi ifade ettiği gibi cahiliyede insanların zorluk anlarında ve ihtiyaç duyduklarında yanlarında gerçek bir dost bulmaları mümkün değildir. Oysa mümin bir insanın hayatında dostluk, vefa ve sadakat kavramları oldukça önemlidir. Çünkü insan maddi bir sıkıntı ortamında bir hastalık anında ya da manevi olarak desteğe ihtiyaç duyduğu sırada yanında gerçek bir yardımcı, içten bir dost olarak bir mümin kardeşinin olmasını bekleyecektir. Fakat dinden uzak toplumlarda tüm ilişkiler menfaate dayalı olduğu için bu dostu bulması mümkün değildir. Hatta bu insanlar birbirlerine yardım etmek bir yana, yıllarca dost sandıkları kişilerin gerçek yüzlerini bu dönemlerde öğrenecektir. Zorluk çeken kişiye bu dönemlerinde bir de onların kaypak tavrı sıkıntı verecektir. Buna benzer örneklere sık sık rastlanmakta, insanlar sürekli olarak bir sıkıntı anında hiçbir yakınlarının aramadığından, yapayalnız kaldıklarından ve hiç kimseden destek bulamadıklarından şikâyet etmektedir.
Örneğin çok zengin bir hayat yaşayan, lüks arabalarla dolaşan, pahalı yerlerde oturup kalkan bir insanın genelde geniş bir arkadaş çevresi olduğu zannedilir. Fakat bu insanın günün birinde işleri bozulsa ve kendi fabrikasında maaşlı memur olarak çalışmaya başlasa, bir işçi durumuna düşecek olsa, çevresiyle ilişkisi tersine çevrilir. Etrafındakiler zenginken gösterdikleri sevgiyi ve saygıyı yine gösterirler mi? Eskisi gibi pahalı kıyafetler giymeyip, lüks arabalarda gezmeyip, mütevazı bir görüntü sergilese, etrafına para saçmasa, dostlarına yemek ısmarlamasa yine aynı ilgiyi, saygıyı ve alakayı görebilir mi? Tabi ki göremez; hatta tam tersine daha önce dost kabul ettiklerinin tümü ondan yüz çevirirler. Gördüklerinde görmezlikten gelip, belki de arkasından alay ederler. Aslında o insanın ruhu değişmemiş, sadece dış görüntüsü değişmiştir. Ama cahiliyedeki dostluklar dış görünüşe ve maddiyata dayalı olduğu için, o insanın “dostum” diye nitelediği kişiler bir anda çevresinden kaybolurlar, o da yapayalnız kalıverir.
Başka bir örnek olarak evli bir çift gösterilebilir: Evlenirken birbirlerini iyi günde kötü günde terk etmeyeceklerine dair birbirlerine söz vermişlerdir. Fakat içlerinden biri herhangi bir kaza sonucu felç olsa, belinden aşağısı tutmayıp, konuşamaz ve hiçbir şey yapamaz duruma gelse, acaba eşinin tatlı tavrı devam edecek midir? Belki belli bir süre buna dayanabilir, yardım edebilir. Ama bir fayda elde edemediğini, hatta kendince zarar gördüğünü fark edince her şey bir anda değişir. Bu tip örnekler cahiliyedeki vefa, dostluk ve sadakat anlayışını açıkça ortaya koymaktadır. Bu tip ilişkilerde menfaatin bittiği yerde ilişkiler de hemen son bulmaktadır. Böyle bir ortamda eşlerini terk etmeyen kişilerin büyük bir çoğunluğu ise, bunu sevgi ve merhametinden dolayı değil de, çevresinden bir tepki almamak için yapmaktadır. Görünüşte vefalı ve sadık görünür, ama hiçbir zaman muhtaç durumdaki eşine karşı gerçek anlamda bir merhamet ve şefkat duymamaktadır.
Cahiliye toplumlarında sık sık yaşanan başka bir örnek de genç insanların yaşlılara, güçten düşen anne ve babalarına karşı tavırlarıdır. Aileleri, uzun yıllar boyunca onların her türlü ihtiyaçlarını karşılamıştır. Ama yaşlanıp elleri ayakları tutmaz bir hale geldiğinde, onlar ailelerine karşı aynı sadakati ve özeni göstermek yerine bu yaşlı insanları kendilerine bir ayak bağı olarak görüp genellikle de bir huzur evinde ölüme terk edip unutmaktadır.
Oysa Müslüman’ın her tavrında olduğu gibi ailesine karşı tavrı da iyi günde de kötü günde de çok vefakârdır.
“Rabbin, O’ndan başkasına kulluk etmemenizi ve anne-babaya iyilikle-davranmayı emretti. Şayet onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlılığa ulaşırsa, onlara: “Öf” bile deme ve onları azarlama; onlara güzel söz söyle”[10] ayetinin emrettiği gibi inanan bir kişi ihtiyaç içinde olana hiçbir şikayetçi tavır göstermeden her türlü yardımı yapacak, insaniyetli ve vicdanlı davranacaktır. Gerçek dostluğun, vefanın, samimiyetin, sadakatin yaşandığı tek yer salih müminlerin arasıdır. Müslümanlar ve özellikle Hakkın hâkimiyeti ve cihat mesuliyeti için bir araya toplananlar birbirlerinin velileri, dostları, yardımcıları ve kardeşleri konumundadır. Bir Müslüman, sahip olduğu ahlak gereği en zor anında olsa dahi mümin dava kardeşlerinin iyiliğini, rahatını düşünüp onları koruyup kollayacaktır. Her durumda onların nefsini kendi nefsine tercih edecek, her türlü fedakârlığı yapacak ve bundan da büyük bir zevk alacaktır. Hastalık anında tüm ihtiyaçlarını hiçbir rahatsızlık duymadan ve ihtiyaç içinde olan kişinin söylemesine fırsat vermeden karşılayacak, maddi bir sıkıntı içindeyse tüm imkânlarını onun önüne koyacak, gerekirse uykusuz kalacak, aç kalacak, ama Müslüman kardeşini hiçbir durumda mağdur durumda ve ihtiyaç içinde bırakmayacaktır. Allah ayetlerinde iman edenlerin gerçek dostlarını şöyle anlatmaktadır:
“Sizin dostunuz (veliniz), ancak Allah, O’nun elçisi, rükû’ ediciler olarak namaz kılan ve zekatı veren müminlerdir.”[11]
“Gerçek şu ki, iman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihat edenler (çaba harcayanlar) ile (hicret edenleri) barındıranlar ve yardım edenler, işte birbirlerinin velisi olanlar bunlardır…”[12]
[1] Bakara Suresi; 168-169
[2] Muhammed Suresi; 21
[3] Al-i İmran; 166-167
[4] Casiye Suresi; 24
[5] Nisa Suresi; 104
[6] Taha Suresi; 71-73
[7] Ahzab Suresi; 22
[8] Hucurat Suresi; 7-8
[9] En’am Suresi; 116
[10] İsra Suresi; 23
[11] Maide Suresi; 55
[12] Enfal Suresi; 72

CÜBBELİ AHMET “BEL’AM”CIK’I VE MAHMUT EFENDİ YAKINLARINA UYARI!
FETULLAH GÜLEN DOSYASI
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
Dünyanın Fikri Değişimi Türkiye’den, FİİLİ DEĞİŞİMİ İSE FİLİSTİN’DEN BAŞLAMIŞTIR!
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
OĞUZHAN ASİLTÜRK’ÜN ERBAKAN’A İFTİRALARI
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
İLLADA KAYADAN İNEK Mİ ÇIKMASI LAZIM DI?... Cenab-ı Hak bizleri bu hakikatlere hakkıyla iman şuurunda…
Gafile acayip, gelir sözlerim Ey Can tecelline, hayran gözlerim Kırk yıldır o anı, bekler özlerim…
İçerisinde sayısız hikmet ve iman arttırıcı hakikat bulunan bu müthiş analizde birçok tarih profesörünün anlatmaya…
Milli Görüş ile Milli Çözüm’ün Manevi rezonansı yani frekans uyumu! Milli Çözüm; Yeni Dünya Düzeni‘nin…
Ya Rabbi; şirk ve şekavet bataklığından ellerimizi tutup Hidayete erdirdin, Hakk'a tâbi olmayı, Aziz Erbakan…
SÖYLENMESİ GEREKEN SÖYLENMİŞ, BAŞKA SÖZE GEREK VAR MI? Hakikat bu, halâ inanmayacak mısın?!. Kim bilir,…
Türkiye dört bir koldan kuşatılmıştır. Ortadoğu bölgesi, on yıllardır büyük bir katliam ve kaos ortamı…
Bazılarımızın durumu şuna benzemektedir: “Ol mahiler ki derya içredir, deryayı bilmezler.” Hakke’l-Yakin iman; şartsız sadakati…
ANLAYANA SİVRİ SİNEK SAZ, ANLAMAYANA DAVUL ZURNA AZ..
HÜNER; HAKK’A KUL OLMAKMIŞ!.. Bu hayat ki, imtihandır Dünya fani, bir cihandır İki kapılı…