ERDOĞAN-KATAR ORTAKLIĞI MIYDI
YOKSA;
ROTHSCHILD VE ROCKEFELLER BATAKLIĞI MIYDI?
CIA’nın eski kritik ismi Siyonist-Stratejist Graham Fuller’in Türkiye açıklamaları:
CIA’nın eski Ortadoğu Şefi Fuller, 2020 Kasım’ında “grahamefuller.com” sitesinde; “Türkiye Kontrolden Çıktı mı?” başlıklı bir yazı kaleme almıştı. FETÖ’nün ABD’deki bir numaralı koruyucusu olan Graham Fuller, Türkiye’nin dünyadaki durumu ve Türkiye’ye karşı nasıl bir politika izlenmesi gerektiğine dair önerilerini sıralamıştı. Fuller yazısında “Batı (Amerika ve Avrupa) için, Türkiye’nin sadık bir müttefik olduğu eski güzel günler sonsuza dek geride kaldı” ifadelerini kullanmıştı.
Fetullah Gülen’in ABD’ye gitmesi için tüm gücünü kullanan eski CIA Ortadoğu Masası Şefi Graham Fuller bir kez daha ortaya çıkmıştı. Joe Biden’in Başkan ilan edilmesinin ardından ABD’nin Türkiye politikası ile ilgili bir tablo çizmeye çalışan Fuller, Türkiye’nin dünyadaki jeopolitik durumunu tek tek anlatarak, neler yapılabileceğini kendi internet sitesinde yayınladığı çarpıcı bir yazı ile anlatmıştı. Fuller’in kendisinden beklenmeyecek bu çarpıcı yazısı akıllara “Yeni bir Türkiye planı mı uygulanıyor?” sorusunu gündeme taşımıştı. Siyonist Fuller, şu anda ABD ve Avrupa’da Türkiye’nin kontrolden çıktığı düşünülse de aslında durumun böyle olmadığını vurgulamaya çalışmıştı. Batı’nın gözüyle Türkiye’yi anlamanın imkânsız olduğunu belirten Siyonist Fuller, Türkiye’nin dünyadaki yerini nasıl gördüğüne bakmak gerektiğini söyleyerek Ankara’yı yönlendiren ana faktörleri sıralamıştı.
Fuller, ‘Türk İmparatorluk Geleneği’ başlığı altında “Yaklaşık yedi yüzyıl boyunca Osmanlı İmparatorluğu, diğer herhangi bir Müslüman imparatorluğundan daha büyük bir coğrafi alana hükmetti. Türk hükümdarlarının tarihsel hafızası, geniş jeopolitik hamleler yapılmasına imkân tanıyordu. Türk hükümdarların Hindistan ve Endonezya’da bile etkisi vardı. Ancak bu tür bir Türk jeopolitik düşüncesi artık modası geçmiş durumda… Sadece modern Türk Devleti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün yönetimindeki kısa bir süre dar tanımlanmış bir modern Türk Ulus Devleti örneğini gördük. Bugünkü durum ise Yeni Osmanlıcılık’tan daha fazlasıdır…” ifadelerini kullanmıştı.
“Türkiye’nin çağdaş jeopolitik vizyonu” başlığı altında Türkiye’nin büyük jeopolitik vizyonunun olduğunu belirten Fuller, bu vizyonu “Türkiye’nin bir Avrupa gücü, bir Balkan gücü, bir Akdeniz gücü, bir Ortadoğu gücü, bir Kuzey Afrika ve hatta sınırlı bir Afrika gücü, bir Kafkas gücü, bir Orta Asya gücü, bir Avrasya gücü olarak kabul edilmesi gerektiği şeklinde özetlenebilir” diye yorumlamıştı.
“Türkiye ve İslam” başlığında ise: “Bugün Ortadoğu’daki iki büyük İslami rakip, bazı uzmanların sandığı gibi İran ve Suudi Arabistan değil, Türkiye ve Suudi Arabistan’dır. Ankara, Riyad’a ezici bir çoğunlukla güçlü bir jeopolitik rakiptir” ifadelerini kullanan Fuller, “Müslüman Dünya Liderliği” notuyla bir başka başlık açıp, “Türkiye bugün, dünyadaki Müslümanların sesi olmasa da kilit bir anahtar olarak kendisi için önemli bir rol oynamak istiyor” yorumunu yapmıştı. Liderlik konusunda Suudi Arabistan’ın demokratik bir yapıya sahip bulunmamasını, Mısır’ın sert diktatörlük altında yoksul ve vizyonsuz olmasını, İran’ın elinde gerekli enstrümanların olmasına rağmen ambargo altında bir liderlik yapamayacağını belirterek, Türkiye’nin bu vizyonunun da gerçekçi olduğunu söyleyen Graham Fuller, “Bir Avrupalı güç olarak Türkiye” başlığında ise “Türkiye teknik olarak Avrupa’nın bir parçasıdır. Sonunda Avrupa, bağımsız bir Türkiye’yi dışarı atmaktansa, Türkiye’nin artan kaldıraç etkisini daha fazla kaybetmekten uzak bir noktada tutmayı tercih edecektir” ifadelerini kullanmıştı.
Siyonist Yahudi Stratejist Fuller, Türkiye-Rusya ilişkilerini ise şu şekilde yorumlamıştı: “Rusya, Orta Asya’daki Türk bağlarından ve çıkarlarından hâlâ rahatsız. Ancak dünyadaki büyük bir orta güç olarak Türkiye, Rusya’nın görmezden gelemeyeceği kadar önemli. Nitekim Moskova, gerilimlere rağmen Türkiye ile iyi bağları sürdürmek için elinden geleni yapmaya çalışıyor. Bu, Avrupa’nın Türkiye’ye bakışını andırıyor… Türkiye, bağlantıları koparmak için çok önemli bir güç, dolayısıyla Moskova gönülsüzce buna katlanıyor. Ayrıca Moskova, Türkiye’nin Avrupa’yı rahatsız eden bir diken olmasından memnun.”
Yazısında Türkiye Çin ilişkilerine değinen Fuller: “Türkiye, Tek Kuşak Tek Yol projesinin bir parçası olmak istiyor ve Pekin de aynı fikirde. Türkiye’nin Çin ile ilişkilerinde zaman zaman gerginlikler ve bir miktar rekabet olacak, ancak her ülkenin diğerine verdiği önem nedeniyle uzun vadede kalıcı olacaktır. Yeni İpek Yolu projesi ilerledikçe Rusya’da olduğu gibi Çin ve Türkiye’nin de birbirine ihtiyacı var” yorumunu yapmıştı.
Son olarak ABD’nin yeni Türkiye stratejisi ile ilgili bir öneride bulunan Fuller, yazısını şu sözlerle tamamlamıştı:
“Tüm bu hırslarla Türkiye, özellikle ekonomisi geriledikçe, gerçekten başa çıkabileceğinden daha fazla meseleye el atmaya başlamıştır. Ama Batı için, Türkiye’nin “sadık bir Batı müttefiki” olduğu eski güzel günler sonsuza dek geride kaldı. Bu Türk hırslarının temelini ve genişliğini anlamak, önümüzdeki yıllarda onunla ilişkileri yönetmek için vazgeçilmez bir önem taşımaktadır; çünkü ABD, uluslararası siyasette giderek hâkim rolünü kaybetmeye devam ediyor ve yeni bölgesel güçleri kabul etmek zorunda kalıyor.”
Graham Fuller özetle, Siyonist Batı’yı şöyle uyarmaktaydı: “Türkiye’yi avucumuzda tutacak şartları oluşturmamız lazımdır. Çünkü Türkiye İslam Dünyasına lider ve lokomotif olacak bir potansiyel gücü özünde taşımaktadır. Her zaman Erdoğan iktidarı gibi halkına kurusıkı kahramanlık taslayan, ama Batı’nın (Avrupa ve Amerika’nın) her dediğini yapan ve buna kılıflar uyduran bir başkan bulamazsınız. Türkiye’de öze dönüş değişimlerinin ayak sesleri duyulmaktadır. Elimizi çabuk tutmamız ve dikkatli olmamız lazımdır.”
Tam bunların arkasından NATO Brüksel Zirvesi Sonuç Bildirisi’nde Türkiye’yi parçalama projelerini açığa vurmuşlardı.
Brüksel Zirvesi Sonuç Bildirisi’nin Türkiye başlıklı bölümünden; “Presidency Conclusions” Madde: 23 “… Bu müzakerelerin yalnız Türkiye’yle değil, diğer devletlerle de yapılabileceğini… Müzakereler sırasında Türkiye birkaç devlete bölünürse veya güneydoğu bölgesinde bir Kürt devleti kurulursa, yeni bir karara gerek olmaksızın, onlarla da aynı müzakerenin yapılacağına…”
Belçika’nın başkenti Brüksel’de (2 Aralık 2020’’de) gerçekleşen NATO Dışişleri Bakanları Toplantısı’nda ABD Dışişleri Bakanı Pompeo Türkiye’yi hedef almıştı. Mevlüt Çavuşoğlu’nun sert ifadelerle karşı çıkması kurusıkı bir plandı. NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg ise Yunanistan ile Türkiye arasında kurulan mekanizmayı güçlendirmeye hazır olduğunu vurgulamıştı. Belçika’nın başkenti Brüksel’de gerçekleşen NATO Dışişleri Bakanları Toplantısı’nda ABD ve Türkiye karşılıklı olarak birbirine sert ifadeler kullanmıştı. Amerika Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Ankara’yı, Akdeniz’de müttefikleriyle gerginliği arttırmak ve Rus yapımı bir hava savunma sistemi alarak adeta Kremlin’e hediye vermekle suçlamıştı. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ise Pompeo’yu “Avrupalı müttefiklere telefon açıp Türkiye karşıtı bir cephede toplamak, bölgesel çatışmalarda körü körüne Yunanistan’dan yana taraf tutmak ve Türkiye’ye Patriot hava savunma sistemi satmayı reddetmekle” uyarmıştı.
Erdoğan’la Katar Arasında, Bağımsız Bir Ortaklık mıydı; Yoksa Siyonist Sermaye Baronları Rothschild (İngiltere) ve Rockefeller (ABD) Çarkına Hizmet Tuzağı mıydı?
Erdoğan Katar İttifakı ve Rothschild İrtibatı!
Katar’da 1995’te tahta çıkan Hamad Bin Halifa Al Thani (Hamit bin Halife es-Sani) İngiliz Siyonistlerin yetiştirmesi bir kraldı. 2005’te Katar Yatırım Otoritesi’ni kurmuşlardı. Katar Devleti’nin resmi varlık fonu olarak merkezi başkent Doha’da, şubesi ise New York’taydı. 2010 yılına geldiğimizde, bağımsız yatırım bankası Rothschild Doha’da bir ofis açtı. Kentin ticari bölgesinde açılan yatırım ofisi için İslami Sanatlar Müzesi’nde düzenlenen törene bankanın (Rothschild -Qatar- LLC) yönetim kurulu başkanı Baron David de Rothschild de katılmıştı. 2010’da açılan Rothschild ofisi, Katar Yatırım Otoritesi’ni bu tarihten sonra Rothschildlerin şubesi ya da yan kuruluşu gibi çalıştırmaktadır. Doha’daki ofisin açılmasından bir yıl sonra, 2011’de İsrail’in Haaretz gazetesinden 2 muhabir, Paris’te Baron Benjamin de Rothschild ve eşiyle uzun bir röportaj yapmıştı. Daha çok bir tür halkla ilişkiler etkinliği gibi gözüken röportajda, o zaman 47 yaşında olan İsrail’in hamisi Benjamin, satır aralarında da olsa ilginç bilgiler aktarmıştı. 2011’de ABD’nin battığını tespit eden Baron Benjamin de Rothschild, rotayı Arap ülkelerine ve Asya’ya çevirdiklerini açıklamıştı. Hatta 4 genç kızından birinin sevgilisinin Suudi olduğunu da çıtlatmıştı. İsrail’e bağlılık ise onlar için kutsal bir kuraldı.
Erdoğan iktidarıyla Katar arasındaki hareketlenme de 2010 sonrasında ve özellikle 2015’te Türkiye ekonomisinin türbülansa girdiği sırada Katar ve Rothschild’ler operasyona başlamıştı. Rothschild ailesinin İsrail’in çıkarlarına hizmetten asla vazgeçmeyeceği düşünüldüğünde, Türkiye’deki yatırımların da bu politikaya dolaylı hizmet sunacağı anlaşılırdı. Zaten Baron kendisi, “Biz ticari değil, politik yatırım yaparız” manasında konuşmuşlardı. Ama tüm tefeciler gibi o da faizsiz olmaz diyordu. Eksiye düşen Merkez Bankası rezervlerinin Katar-Rothschild fonlarıyla takviye edilmesinin elbette siyasi sonuçları olacaktı.
Katar Üzerinden Türkiye’ye “Rothshcild Kuşatma”sı
“Pek çok önemli şirket ve fabrikalarımız, stratejik kurumlarımız Katar sermayesine satılmaktaydı. Ve bu satın almaların pek çoğu Qatar Investment Authority (KATAR YATIRIM OTORİTESİ) yani Katar Devleti’nin “resmi” varlık fonu tarafından yapılmaktaydı. Son olarak atılan imzalar ile Borsa İstanbul’dan İstinye AVM’ye, İstinye AVM’den Haliç’teki mega projeye ve Antalya Limanı’na kadar her şeyi Katar ya almıştı ya ortak yapılmıştı. Ve bu satın alma işlerinde tabii ki sahnede yine KATAR YATIRIM OTORİTESİ bulunmaktaydı… Peki özellikle 2015 sonrasında daha da hız kazanan bu Katar sermayesi girişinde gelen para gerçekten bize Katar tarafından mı sağlanmaktaydı? Yoksa arka planda küresel bir siyasal mücadelenin satranç hamlelerinden birisi ile yaşanan bir “nüfuz çatışması” içerisinde adım adım Türkiye kuşatılmakta mıydı?
2. Dünya Savaşı’nın sonlarında toplanan Yalta Konferansı sonrasında yeni bir Dünya Düzeni kurulurken, o güne dek Dünya’nın “Süper Gücü” konumunda bulunan İngiltere, savaş sonrasında yaşadığı büyük yıkım ve yıpranmışlık sonrasında bu konumunu ABD’ye bırakmıştı. Lakin 2000’li yılların başından itibaren İngiltere Dünya’da “Süper güç” olma konumunu yeniden elde etmek için ABD ile bir “nüfuz mücadelesine” başlamıştı. Yalta Konferansı esnasında belirlenen “YENİ DÜNYA DÜZENİ” içerisinde yapılan “Nüfuz Bölgeleri” paylaşımında başta Suudi Arabistan olmak üzere, Kuveyt, Katar gibi körfez ülkeleri İngiliz nüfuz alanı içerisinde kalırken, Türkiye; ABD’nin “nüfuz alanı” içerisinde kalmıştı. İşte 2015 yılı bu açıdan bir kırılma noktasıydı. Zira 2015 yılında, ABD ile İngiltere arasında “derinden” sürmekte olan nüfuz mücadelesi ABD’nin “klasik İngiliz nüfuz alanı” içerisinde olan Suudi Arabistan’da bir “saray darbesi” ile ABD yanlısı Prens Salman’ın önünü açması ve İngiliz nüfuz alanına ilk kez “açıktan” girmesi ile su yüzüne çıkmıştı. İşte o tarihten sonra İngiltere ABD’nin bu hamlesine “klasik ABD NÜFUZ ALANI” içerisinde olan Türkiye üzerinden gerçekleştirdiği “etki alanını genişletme” müdahaleleri ile cevap vermeye başladı. Ve yine 2015 yılı Türkiye için de ciddi manada önem taşıyan bir yıldı… 2015 yılı Türkiye için “ekonomik verilerin” birden baş aşağı gitmeye başladığı yıl olarak kayıtlara geçmiş durumdaydı.
Ve Türkiye bu ekonomik daralma içerisinde giderek bunalmaya başlamışken, Katar’dan adeta “oluk oluk” para akmaya başlamıştı. Ülkeye giren yabancı sermayenin ciddi bir bölümünü Katar sermayesi oluşturmaktaydı. Ve Türkiye’de 2015 yılı sonrası gerçekleşen pek çok önemli satın almada karşımıza bir kurumun adı çıktı: Qatar Investment Authority…
Tarih yaprakları 1995 yılını gösterirken Katar tahtına Hamed bin Halife es-Sani oturmuşlardı. Hamed bin Halife es-Sani Ortadoğu’da “Klasik İngiliz nüfuz alanına giren” ülkelerdeki pek çok hanedan mensubu gibi mükemmel biçimde bir “İngiliz ekolü temsilcisi” olarak “hazırlanmıştı”… Yeni Şeyh Hamed bin Halife es-Sani eğitimini Royal Military Academy Sandhurst’ta yani İngiliz Kraliyet Akademisi’nde tamamlamıştır… Şeyh Halife es-Sani’nin mezun olduğu Sandhurst Kraliyet Askeri Akademisi öyle sıradan bir okul sanılmasındı. En önemli özelliği Exeter ile birlikte Dünya ülkelerine ve özellikle Ortadoğu’ya “lider” yetiştiren okul olmasıydı. Mesela; Sandhurst Kraliyet Askeri Akademisi’nden; Ürdün Kralı, Umman Sultanı, Bahreyn Kralı, Kuveyt Emiri, Dubai Emiri ile Abu Dabi Emiri de mezunlardı. Yine şimdiye kadar üç Ürdün kralı Sandhurst’tan mezun olmuşlardı. Bunlar Tallal bin Abdullah, Hüseyin bin Tallal ile şimdiki Kral Abdullah bin Hüseyin bu okuldan mezundur… Yani tam 3 kuşak… Peki İngiliz Kraliyet Hanedanı’ndan Prens William ve Prens Harry nereden mezun dersiniz? Evet onlar da Sandhurst Kraliyet Askeri Akademisi mezunlarıydı. Sandhurst Kraliyet Askeri Akademisi mezuniyet törenlerine İngiliz Kraliçesi Elizabeth’in bizzat katılarak mezun olanlara özel birer “nişan” verdiği ender okullardan biri konumundaydı.
Peki, Hamad bin Khalifa Al Thani’nin eğitim hayatı ve “İngiliz ekolüne” bu denli sıkı bağlar ile yetiştirilmiş oluşu üzerinde ve asıl konumuz olan Qatar Investment Authority ile ne alâkası vardı? Türkiye’deki Katar sermayesinin ana odağı olan Qatar Investment Authority yani Katar devletinin resmi “Varlık Fonu’nun” kurucusu işte bu Şeyh Hamad bin Khalifa Al Thani olmaktaydı.
Şimdi ise sizler ile 2013 yılına gidiyoruz… Katar Emiri Şeyh Hamad Bin Halife Al Thani, 23 Haziran 2013 günü gerçekleştirdiği televizyon konuşmasında tahttan çekildiğini açıklamıştı. Bu arada şeyhin büyük oğlu Şeyh Casim 10 yıl önce, yani 2003 yılında tahttaki haklarını kardeşi Şeyh Tamim’e bırakmıştı. Böylece Ortadoğu’da eşine ender rastlanan kansız bir devir teslim sonrası, Katar’da tahta 33 yaşındaki Şeyh Tamim Bin Hamad Al Thani çıkmıştı. Ya da şöyle diyelim: Şeyh Tamim uzun süredir “hazırlandığı” ve “önünün açıldığı” tahta “çıkartılmıştı”… 33 yaşında Katar tahtına çıkan daha doğrusu “ÇIKARTILAN” Şeyh Tamim yüksek öğrenimini 2 ayrı okulda tamamlamıştı: İlki tıpkı babası gibi Sandhurst Kraliyet Askeri Akademisi ve buradan sonra da Middlesex Harrow School… Middlesex Harrow School’a gelecek olursak: Bu okul bizzat İngiltere Kraliçesi I. Elizabeth’in özel izni ve direktifi ile 1572’de John Lyon tarafından kurulmuş, kurulurken İngiliz dil ve gramerini öğretmenin yanı sıra koyu bir dini eğitim veren okul olarak yola çıkmıştır… Bu okulun günümüzde en önemli 2 özelliği vardı: İlki, mezunlarından oluşan ve yaklaşık 3000 elitin oluşturduğu ve pek çok devletin ekonomiden, siyasete, bürokrasiden sanata çok çeşitli alanlarında en etkin noktalarında bulunan ve kendilerine “HARROWEN” denilen NETWORK ağı… Ama bu okulun bir “önemli” ve “stratejik” özelliği daha bulunmaktadır… Harrow, günümüzde uluslararası bir okullar zinciri halini almıştır. Ancak İngiltere dışındaki Harrow Okulları Batı ülkelerinde değil, Bangkok, Pekin (Çin), Şanghay ve Hong Kong’taydı. Yani Kraliçe I. Elizabeth’in özel talimatı ile kurulan bu okul aslında İngiltere’nin başta Çin olmak üzere Uzak Doğu ve Asya’ya açılan kapısı konumundaydı.
İşte genç Şeyh Tamim’in tahta geçişi ile birlikte KATAR YATIRIM OTORİTESİ olarak da bilinen Qatar Investment Authority adeta atılım üzerine atılım yapmaktaydı. Qatar Investment Authority yani KATAR YATIRIM OTORİTESİ resmi olarak misyonunu “Katar’ın milli gelir kaynaklarını petrole bağımlılıktan kurtarmak üzere uluslararası piyasalarda yatırım yapmak” olarak tanımlıyor ama yatırım yapılan şirketler oldukça “enteresan”dı. Gelin isterseniz bu Qatar Investment Authority’nin yani KATAR YATIRIM OTORİTESİ’nin en önemli yatırımlarını şöyle bir mercek altına alalım… Mesela finans alanında en önemli ve “Prestijli” yatırımlarından bir tanesi BARCLAYS BANK… Qatar Investment Authority şu an Barclays Bank’ın %12,7’sine sahip… Peki kimdir bu bankanın sahibi? Edmund de Rothschild’in kızı ile evli olan Damat Marcus Agius! İngiliz perakendecilik devi Sainsbury’de yatırımı var, mesela KATAR YATIRIM OTORİTESİ’nin… İngiliz dev Sainsbury 2018 yılında ABD’li dev Walmart’ın yan şirketi ASDA ile birleşti. Peki burada yatırım danışmanı kim oldu dersiniz? Rothschild Yatırım Danışmanlık!
Bankacılık alanından gidelim isterseniz yine… KATAR YATIRIM OTORİTESİ HSBC’de hisse aldı… HSBC Rothschild kontrolünde bulunmaktaydı.
KATAR YATIRIM FONU’ndan başka bir banka yatırımı da Çin’den geldi: Agricultural Bank of China Limited. Peki kimin bu banka? Rothschild Ailesi’nin 1800’lerin sonundan beri ortağı olan Lee Ailesi’nin olmaktaydı. KATAR YATIRIM FONU için “Finans Stratejik Öneme” sahip durumdaydı. Yine bir banka yatırımı olan İsviçreli “küresel finans devi” Credit Suisse’de de KATAR YATIRIM FONU ortaklığı var. Hatta %5’i geçerek yönetimde söz sahibi olan tek yatırımcıydı. Peki özellikle yatırım bankacılığı ve külçe altın konusunda uzmanlaşan Credit Suisse Asset Management’in başındaki isim kim? Bruno Pfister… Kimdir Bruno Pfister? Kendisi Rothschild Ailesi’nin yatırım bankacılığındaki amiral gemisi Rothschild Bank AG’nin Yönetim Kurulu Başkanıydı!.. Şimdi biz sizi alıp 2007 yılına götüreceğiz… Yunanistan’ın en büyük 4. bankası Alpha Bank, A BANK’ın %50’sine talip olduğunda bankacılık sektörü karışmıştı… Ancak her şey tamam denirken, ani ve beklenmedik bir gelişme yaşanmıştı… BDDK satışı veto etmişti… Zira Alpha Bank’ın Yönetim Kurulu Üyesi Pavlos Apostolides Yunan gizli servisinin eski başkanıydı ve Alpha Bank’ın Güney Kıbrıs’taki şubesinde PKK’ya ait hesaplar bulunuyordu… “Şimdi ne alâka Alpha Bank, Yunan Gizli Servisi, PKK falan konumuzla” derseniz erken davranmış olursunuz, zira bu ALPHA BANK’ın en büyük ortaklarından birisi ise meşhur Katar Yatırım Fonu…
Katar Yatırım Fonu!
Katar’ın Doğu Akdeniz’de doğalgaz aramaları konusunda Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile gerçekleştirdiği işbirliğini ve Güney Kıbrıs’ın İngiltere için, İngiliz Askeri üssü olan Doğu Akdeniz’deki en stratejik noktası olduğunu da ekleyiverin tabloya bakalım… Malum bu George Soros tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de “Sivil Toplum” kamuflajı ile pek çok siyasal dizayn operasyonuna imza atan Rothschild Ailesi’nin “Has” adamıydı…
Şimdi sakın ola “Arkadaş ne alâka SOROS, ne alâka KATAR YATIRIM FONU” demeyin… Bakın sizi Meksika’ya götüreceğiz şimdi… Aslında merkezi Lüksemburg’da bulunan ancak faaliyetlerini Meksika’da sürdüren bir şirket var: ADECOAGRO… Bu şirket, ziraat ile uğraşıyordu. Lakin şirketin bu zirai üretimleri “biraz şüpheli”. Zira çiftliklerde genetiği oynanmış bazı “özel” ürünler yetiştirildiği iddiası var… Tabii bu “bilimsel” çalışmalar oradan dünyaya ihraç ediliyordu. İşte efendim bu ADECOAGRO isimli şirketin en büyük yatırımcısı SOROS’tu… İkinci büyük yatırımcı ise tabii ki KATAR YATIRIM FONU’ydu! EUROPEAN GOLDFIELDS LIMITED adlı bir şirket vardı. Bu güzide şirketimiz madencilik alanında iştigal etmekte… Bu şirket Türkiye’de ARIANA RESOURCES isimli firma ile birlikte ortak olarak Salınbaş, Ardala ve Derinköy’de altın aramakta… Ruhsatlar tamam, sondajlar yapılmıştı. Bu ARIANA RESOURCES bir İngiliz şirketi… Şirketin merkezi 2nd Floor, Regis House 45 King William Street Londra adresine kayıtlı. ARIANA RESOURCES firması Türkiye’ye ilk gelen firmalardan bir tanesi. Şu an Türkiye’deki “YEREL OFİSLERİNDE” ise Ankara merkezli Galata Madencilik San. ve Tic. Ltd. şirketi gözükmekte. Galata Madencilik firmasının ise Proccea İnşaat ile ortak olarak ZENİT MADENCİLİK AŞ şirketini kurduğunu görüyoruz. İşte bu ZENİT MADENCİLİK Mardin Kızıltepe ve Kütahya Tavşanlı’da Altın ve Gümüş arayan firma olarak karşımıza çıkmakta. Zenit Madenciliğin kurucu ortağı olan PROCCEA İNŞAAT firmasının yan kuruluşu ise Proccea Contruction Co. İşte bu şirketi de ARIANA RESOURCES şirketinin Türkiye’deki bir başka ortağı olarak görmekteyiz. Peki bu ARIANA RESOURCES’in %18’i kime ait? KATAR YATIRIM OTORİTESİ’nin bankacılık alanındaki en prestijli yatırımlarından biri olan Barclays Bank’a ait olan Barclays Direct Investing Ltd. isimli şirkete… Hani Rothschild Ailesi’nin damadının olan Barclays Bank’ındı. Peki daha büyük ortak kim? Rothschild Ailesi’nin kontrolünde olan küresel yatırım fonu Black Rock. Şimdi işte bu ARIANA RESOURCES’in ortağı olan EUROPEAN GOLDFIELDS LIMITED’in en önemli ortağı kim dersiniz? Tabii ki Katar Yatırım Otoritesi! Katar devleti adına küresel çapta yatırım yapan Katar Yatırım Otoritesi’nin ve tabii ki bizatihi Katar’ın İngiltere ile yakın ve girift ilişkileri gayet net biçimde anlaşılmaktaydı.
Şimdi gelelim Katar Yatırım Otoritesi ile imzalanan anlaşmalar sonrasında başta Borsa İstanbul olmak üzere Katar’a hissesi devredilen kuruluşlara ve bu kuruluşların sahibi olup bugün yüzlerinde kazanacakları yüz milyonlarca doların mutluluğu ile Katar’a satış töreninde poz veren iş adamlarının bu bağlamdaki ilişkilerine…
Öncelikle Haliç Altın Boynuz Projesi’ne bakalım, zira bu proje artık Katar ortaklıydı.
Proje 2013 yılında 1,3 milyar dolara ihale edildi ve ihaleyi kazanan isim, bir dönem FETÖ’nün medyadaki amiral gemisi ZAMAN’ın hissedarı olan, FETÖ adına üniversite açan, 15 Temmuz sonrası FETÖ’cü STK olduğu gerekçesi ile kapatılan Gaye Vakfı’nın kurucusu olan, FETÖ’den yargılanan ama “sihirli bir el” kendisine değince mahkemeden tek bir gün ceza almadığı gibi bir de Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı Turizm Tanıtma ve Geliştirme Ajansı Yönetim Kurulu Üyeliği’ne atanan RİXOS Otelleri Zinciri’nin sahibi Fettah Tamince olmuştu. Şimdi tabi Fettah Tamince’ye bu devasa projede Katar’ın ortak olması sürpriz sayılmazdı. Tarih yaprakları 11 Eylül 2014’ü gösterdiğinde Katar Emiri Şeyh Hamad Bin Khalifa Al Thani’nin 140 metrelik ultra lüks yatı “KATARA”, Yunanistan’ın Mikonos Adası’ndan Bodrum’a gelir… Katar Şeyhi tatile 2 oğlu ile çıkmıştır… Şeyhin küçük oğlu olan Şeyh Nawaf Bin Jassim Bin Jabor Al Thani jet ski keyfi yapmaktaydı ama aklı Katar’daki yatırımlardaydı. Zira küçük oğul Şeyh Nawaf Bin Jassim Bin Jabor Al Thani aynı zamanda Katar Devleti’nin 50 yıldır yatırım yaptığı lüks otelcilik sektörünü devlet adına yöneten; Asya, Avrupa, Afrika, Amerika kıtasında 60’a yakın ultra lüks otele sahip Katara Hospitality isimli şirketin başındaydı.
İşte Katar Devleti’nin Dünya çapındaki lüks otelcilik yatırımlarını elinde tutan Şeyh Nawaf Bin Jassim Bin Jabor Al Thani, 16 Ocak 2019 tarihinde RİXOS Otellerinin sahibi olan Fettah Tamince ile Katara Hospitality’nin bir iştiraki olan ve Katar’ın özel olarak planladığı turizm bölgesi olan Qetaifan Island North adasını yöneten Qetaifan Projects şirketi ile adadaki otellerin, tema parkların, plaj alanlarının ve alışveriş alanlarının yönetimi ve işletilmesi için sözleşme imzaladı. Yani Fettah Tamince ile Katar Hanedanı arasında ortaklık ilişkisi bundan 1,5 sene önce başladı… Ama biz bu Fettah Tamince’yi başka nerede görmekteyiz? Panama Belgeleri’nde… Panama Belgeleri’ne göre Fettah Tamince’nin 4 şirketi ortağı ile vardığı mutabakat ve imzaladığı mutabakat metni uyarınca “Yeniden yapılandırmaya” giriyor. Bu şirketler SEMBOL LTD, ROGAR ASSET MENEGEMENT SA, ALTHORN INTERNATIONAL SA, HAZARA ASSET MENAGEMENT SA şirketleri… Peki bu şirketler nerede yapılandırılıyor? İngiltere’nin “Vergi Cenneti” Virjin Adalarındaydı.
Tarih yaprakları 27 Kasım 2017’yi gösterdiğinde Londra’da ilk Türk “Katılım Bankası” açılmaktadır… Bu bankanın açılışına pek çok üst düzey isim ve hatta bazı bakanlar katılmıştır… Peki kimdir bu DOME’nin kurucuları? Hüsnü Özyeğin ve Ferit Şahenk… Şirketin CEO’luğuna ise İngiliz vatandaşı olan eski ekonomi bakanımız Mehmet Şimşek getirilir… Ve Londra’da banka kuran Ferit Şahenk’e ait İSTİNYE PARK AVM hisseleri de Katar’a satılmıştır… Mehmet Kutman… GLOBAL YATIRIM HOLDİNG’in sahibi… 2017 yılında Dünya genelindeki 150 ana limanın hepsine birden talip olacak bir iddia ile GLOBAL PORT isimli şirketi kuruyor… GLOBAL PORT şirketi ilk iş ne yapıyor dersiniz? Londra borsasına kote oluyor ve halka arz gerçekleştiriyor… Ama bu şirketin yönetim kurulunda gerçekten çok önemli isimler vardı. Örneğin Lord Peter Benjamin Mandelson… Öyle sıradan bir isimden değil, İngiltere’de Tony Blair ve Gordon Brown hükümetlerinde çeşitli Bakanlıklar ama en önemlisi de Dışişleri Bakanlığı yapan bir isimden bahsediyoruz… Lord Mandelson’un lakabı ise “Karanlıklar Prensi”.
“Bir başka yönetim kurulu üyesi Andy Stuart ise yıllarca Norveç Devleti’nin en önemli deniz nakliye firmasının CEO’su makamındaydı.
Peki GLOBAL PORT’un Türkiye’deki en önemli yatırımlarından birisi hangisi? Ortadoğu Antalya Liman İşletmeleri AŞ… Ve Ortadoğu Antalya Liman İşletmeleri AŞ, atılan imzalar ile QTerminals W.L.L isimli şirkete geçmiş durumdaydı. Bu şirketin %51 hissesi ise Katar Devleti’nin ülkedeki limanları yönetmekten sorumlu olan şirketi Mwani Qatar’a ait bulunmaktaydı. Şimdi tüm bu bilgileri alın alt alta koyun, bunların üzerine Merkez Bankası Başkanlığı Görevi’ne getirilen İngiliz EXETER çıkışlı oluşunu koyun, buna bir de TÜSİAD’ın “Baş ekonomistlik” görevine Londra’da Ferit Şahenk ile ortak DOME YATIRIM BANKASI’nı açan Hüsnü Özyeğin’e ait Özyeğin Üniversitesi hocalarından Gizem Öztok Altınsaç’ı getirdiğini ekleyin bakalım.
Yani ey okur, KATAR; İngiltere ve Rothschild’in izni olmadan değil yatırım yapmaya, Türkiye’de tatile bile çıkamazdı. O gelen para da aslında İngiltere kontrolünde Türkiye’ye girişine izin verilen paraydı.
“Ta başında da belirttiğimiz üzere 2015’te Suudi Arabistan’da ABD yanlısı Salman’ın saray darbesi sonrası İngiltere karşı hamlesini Türkiye üzerinden yapmıştır… Yine 2015’te ekonomik olarak daralma yaşamaya başlayan ve bu giderek kronik hale gelen Türk ekonomisi için Katar ‘can suyu’ olmakta zannedilirken aslında olan Katar üzerinden İngiltere’nin her geçen gün arttırdığı nüfuz alanı ve kuşatmasıdır… Buradan görünen tablo ise; uzun süredir ABD finans çevrelerinden kredi almakta zorlanan AKP iktidarının, ABD-İNGİLİZ NÜFUZ SAVAŞI’ndan faydalanarak kendisine şiddetle karşı olan yeni ABD yönetimi (Biden ve ekibi) karşısında son bir umutla dümeni Londra sokaklarına kırmış olduğudur… Lakin London City ve Bank of England’ın sokağına dümenini kıran hiçbir ülkenin o sokaktan eli dolu çıktığına rastlanmamıştır. Tehlike, cebi doldurmak umuduyla dümenin kırıldığı o sokaktan çıkarken üzerinizdeki ceketi de ipotek ettirmek zorunda kalmamızdı.”[1]
Artık Türkiye’nin varlığı Rothschild’e armağandı!
Celal Eren Çelik, özetle diyor ki; “Katar adına satın almaları, Katar Yatırım Otoritesi yani Katar Varlık Fonu yapıyordu. Bu fonun ortaklarını incelediğimiz zaman hepsinde Rothschild bağlantısı olduğu ortaya çıkıyordu. Bundan da İngiltere’nin, Katar üzerinden Türkiye’nin varlıklarını satın aldığı anlaşılıyordu. Peki Kanal İstanbul kimin olacak? Erdoğan açıkça, “Türkiye’deki varlıkları Küresel anlamda farklı bir yere oturtmak istiyoruz. Kanal İstanbul projesi’ne hem yerli, hem küresel talepler arttı” dediğine göre Kanal İstanbul da Katar üzerinden Rothschild’lere, devlet olarak da İngiltere’ye tescillenmiş oluyordu!
Katar Petrol ile Rockefeller ortaklığı
Yunanistan’ın Kathimerini gazetesi, Rockefeller’in ExxonMobil ile Katar devletine ait Katar Petrol’un konsorsiyumuna ait araştırma gemilerinin 10 numaralı parselde çalışmalara başlayacağını açıklamıştı.
2018 yılında ExxonMobil’in sondajını korumak için 6. Filo Kıbrıs açıklarındaydı. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin MEB’ine İtalyan petrol şirketi ENI’nin göndermek istediği Saipem 12000 adlı sondaj gemisini Türk savaş gemilerinin engellemesinin ardından ExxonMobil devreye alınmıştı. ABD’li petrol devinin Kıbrıs açıklarına gönderdiği araştırma gemilerine Amerikan donanmasından 6. Filo eşlik etmeye başlamıştı. ABD Deniz Kuvvetleri’nden 4 geminin (USS Iwo Jima, USS New York, USNS William McLean, USS Oak Hill) Cebelitarık Boğazı’ndan Akdeniz’e girdiği ve Doğu Akdeniz’de 6. Filo’nun operasyon alanına konuşlandığına dair görüntüler sosyal medyada paylaşılmıştı.
Katar, Kıbrıs Rumlarıyla da 7 Anlaşma İmzalamıştı!
Körfez Ülkeleri İşbirliği Konseyi üyelerinden Rum kesimiyle ilk diplomatik ilişki kuran, yani onların sözde “Kıbrıs Cumhuriyeti”ni tanıyan ülke hangisi biliyor musunuz? Bu Erdoğan’ın kankası Katar’dı.
2001’de “Katar-Kıbrıs ilişkilerini ilerletmek ve işbirliği alanlarını genişletmek için” anlaştılar. Rum kesimi 2004’te Doha’da, Katar da 2007’de Lefkoşa’da büyükelçilik açmıştı. Rum kesimi Cumhurbaşkanı 2009’da Katar’ı, Erdoğan’ın “Dostu” Katar Emiri de 2010’da Rum kesimini ziyaret ediyordu. Ayrıca Katar ve Rum kesimi arasında bugüne kadar, “Çifte vergilendirmenin ve vergi kaçakçılığının önlenmesi, sağlık, turizm, bankacılık, karşılıklı yatırımların korunması, ticari-teknik işbirliği ile hava taşımacılığı” konularında anlaşmalar imzalanmıştı.
ABD ve İngiltere Güdümlü Katar: Kürdistan Bölgesi’nde Yatırım Yapma Hazırlığındaydı!
Rudaw Haber Merkezi; Katar’ın Bağdat Büyükelçiliği yetkililerini kabul eden Başbakan Neçirvan Barzani, Kürdistan Bölgesi’nin Katar ile iyi ilişkiler geliştirmek istediğini aktarmıştı. Başbakan Barzani başkent Erbil’de Katar’ın Bağdat Büyükelçiliği İdari İşler Temsilcisi Hüseyin El-Fezale ve beraberindeki heyetle bir toplantı yapmıştı. Katar ile ilişkilerin geliştirilmesine önem verdiklerini dile getiren Barzani, Erbil-Bağdat ilişkilerinde yaşanan sorunların çözümü için atılan başarılı adımlar hakkında konuk heyete bilgilendirme sunmuşlardı. Kürdistan Bölgesi’nin terörizmle mücadeledeki rolü ve göçzedeler için ayrım yapmadan seferber olmasını takdirle karşıladıklarını belirten El-Fezale, Katar’ın Irak ve Kürdistan Bölgesi ile güçlü ilişkiler kurmak istediğini vurgulamıştı. Kürdistan Bölgesi’ndeki göçzedelerin durumunun değerlendirildiği görüşmede, söz konusu göçzedelerin evlerine geri dönmeleri için yapılması gerekenler konuşuldu. Katar Büyükelçiliği Görevlisi El-Fezale, Katarlı iş insanlarının üretim için Kürdistan Bölgesi’nde yatırımlar yapmak istediğini açıklamıştı.
ABD ve Katar Birbirinden Kopamazdı!
Katar’ın ABD’den kopması imkânsızdı. Çünkü “Teknoloji üretemeyen, doğal kaynak zengini her ülke gibi Katar da, küresel güçlerin kontrol ve etkisi altındaydı. ABD’nin Ortadoğu’daki en büyük askeri üssü de Katar’daydı. Ülkenin başkenti Doha’nın yaklaşık 30 kilometre güneybatısında bulunan El Udeyd askeri üssünde 11 bin ABD askeri ve içlerinde B-52 ağır bombardıman uçaklarının da yer aldığı 100’den fazla savaş uçağı bulunmakta ve Körfez bölgesinde en uzunu 3,8 kilometrelik piste sahip Udeyd üssünde 120 hava aracının donatılması imkânı sağlanmıştı. Bu gerçek bile Katar’ın ABD’den kopmasının mümkün olmadığını ortaya koymaktaydı.
Ortadoğu’da stratejik hamle: ABD, Katar’daki üssü büyütmeye başlamıştı!
ABD, Katar’daki stratejik El Udeyd Hava Üssü’nün kapasitesini genişletmeye başlamıştı. Amerikan Washington Post (WP) gazetesi, bu üssün büyütülmesinin, ABD yönetiminin Suriye ve Afganistan gibi cephelerde asker azaltma planlarını değerlendirdiği bir döneme denk geldiğini yazmıştı. Gazeteye göre üs için o anda büyük paralar harcanmıştı, üsteki Amerikalı komutanlar da dikkatli bir dil kullanarak olup biteni “iyileştirme” olarak yorumlamıştı. Halihazırda üsse ilave asker gönderme kararı yoktu, ancak burası şu anda en az 10 bin askeri barındırabilecek çaptaydı.
Katar-İsrail ilişkilerini ‘anormal’ sananlar aldanmaktaydı!
1995 yılında Katar’ın modern dönem dış politikasının mimarı sayılan Emir Şeyh Hamad’ın tahta geçmesi sonrası İsrail’le diplomatik ilişkiler gelişmeye başlamıştı. Şeyh Hamad’ın tahta çıkışının üzerinden çok geçmeden, 1996 yılında dönemin İsrail Başbakanı Şimon Peres Katar’ı ziyaret etti ve bu ziyaretten yaklaşık bir ay sonra İsrail’in Doha’da ticaret ofisi açılmıştı. Bunlara ek olarak Şeyh Hamad’ın inisiyatifiyle 1996 yılında kurulan Al Jazeera televizyonunun, Arap dünyasından yükselen tepkilere rağmen sık sık İsrailli yetkililerin görüşlerine yer veren ilk medya kuruluşu olduğunu da not etmekte fayda vardı. Ancak ilişkilerdeki tüm bu olumlu hava, İsrail’in 2009’da başlattığı Gazze operasyonu ile bozuldu. Bu operasyona tepki olarak Katar, tam 13 yıl açık kalan ticaret ofisini tek taraflı bir kararla kapatmıştı.
Öte yandan resmi ofisin kapatılması Katar ile İsrail arasındaki ilişkileri sonlandırmamış, yalnızca biraz daha ‘gayri resmi’ ve düşük profilli bir düzeye taşımıştı. Örneğin 2013 yılında İsrail’den bir ticaret heyeti Doha’yı ziyaret ederek Katar’ın İsrail’de teknoloji alanındaki yatırım fırsatlarını ve iş birliği imkânlarını konuşmuşlardı. İkili arasında tamamen ‘anormal’ bir ilişki olmadığı, 2019’da düzenlenen bir spor organizasyonunda da ortaya çıkmıştı. Katar’ın ev sahipliğinde gerçekleşen Artistik Jimnastik Dünya Kupası’nda İsrailli atletin altın madalya kazanması sonrası İsrail milli marşının çalması ve bayrağının dalgalanması ciddi tepkilere yol açsa da, bu olay yaşanmıştı.
İsrail Katar’la da normalleşmeye başlamıştı!
İsrail İstihbarat Bakanı Eli Cohen, 5 Arap ve İslam ülkesiyle daha ilişkileri normalleştireceklerini açıklamıştı. Söz konusu ülkelerin arasında Katar da vardı. Sputnik Türkiye’nin aktardıklarına göre, İsrail İstihbarat Bakanı Eli Cohen, ABD’de 3 Kasım 2020’de yapılan başkanlık seçimlerinden sonra Suudi Arabistan ve Katar’ın da aralarında bulunduğu 5 Arap ve İslam ülkesiyle daha ilişkileri normalleştirme anlaşmasına varmak için müzakereleri yoğunlaştıracaklarını vurgulamıştı. Bakan Cohen, İsrail’in Kanal 12 televizyonuna yaptığı açıklamada, Tel Aviv’in Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Bahreyn ve Sudan ile ilişkileri normalleştirme anlaşmasına varmasına ilişkin değerlendirmelerde bulunmuşlardı.[2]
ABD’de Joe Biden Takımı ‘Stratejik Türk Üçgeni’ni niye konuşmaya başlamıştı?
Joe Biden dönemiyle birlikte Türkiye ile yaşanabilecek çatışma ve gerginlik noktaları hakkında Beyaz Saray’ın masasındaki ‘Stratejik Türk Üçgeni’ne ilişkin çarpıcı bilgiler sızmaya başlamıştı. Yeni ABD yönetiminin Türkiye’nin ulusal güvenliğini tehdit eden Suriye’nin kuzeyindeki terör örgütü PKK/PYD’yi destekten vazgeçmeyeceğini gösteren belgelerle ilgili; Türkiye’nin uzun yıllardır yatırım yaptığı Sudan, Katar ve Somali’nin (Türk Üçgeni) ABD’ye karşı bir koz olacağını söyleyenler de yanılmaktaydı. Türkiye’deki muhalif çevrelerin hükümetin Sudan, Katar ve Somali’ye uzun yıllardır neden yatırım yaptığını sorguladıklarını ancak ABD’nin ise Türkiye’nin bölgedeki stratejik vizyonunun farkına vardığını söyleyen bazı yazarların; “Biden yönetimi Amerika’nın yeniden oluşturacağı global güç yolunda Türkiye’nin de önemli bir rolü olabileceğini düşünüyor.” yorumlarında haklılık payı olsa da gerçeği tam yansıtmamaktaydı.
“Biden’ın yeni dış ilişkiler kadrosu içinde Türkiye’nin ‘Stratejik Türk Üçgeni’ konuşuluyor” başlıklı yazısında;
“Yeni Amerikan yönetiminin Türkiye ile potansiyel gerginlik noktalarının ve olası diplomatik çatışma alanlarının öncelik sıralamasını çıkarmak için bazı kaynaklar ile yazışıp konuşmaktayım. Herkes gibi ben de Amerika ile ilk karşı karşıya geleceğimiz bölgenin Suriye’nin kuzeyi olacağını düşünürken, uzmanların konuşmalarında Türkiye bağlamında sıkça Somali’nin adı geçmeye başladığından, dikkatlerimizin genelde fazla çevrilmediği Afrika kıtasında Amerika’nın Türkiye ile çıkarlarının nasıl çatışabileceğine/çakışabileceğine bakmaya başladım. ABD’nin; Suriye’nin kuzeyi ve PYD ile bağlantıları, Türkiye’nin en önde gelen ulusal güvenlik sorunu olmayı gayet tabii ki sürdürecek ama yeni Amerikan yönetimine hazırlanan insanların, ABD’nin Türkiye ile ilişkilerine çok daha geniş ve global bir perspektiften bakmakta olduklarını unutmayalım. Joe Biden yönetiminin, ABD’ye global hakimiyet imkânlarını yeniden açmak için çalışacağını hesaba katalım. Amerika’nın global güç yarışı ve hakimiyet savaşında Afrika kıtasının önemli bir yeri vardır. Amerikan devletinin ilgili birimlerinde, Afrika’da artan Çin gücü ve bunun ABD açısından orta ve uzun vadedeki anlamı üzerine çalışılmaktadır ve bu bölgede verilecek bir hakimiyet savaşında Türkiye’nin konumunun ne olabileceği de tartışılmaktadır!
Beyaz Saray’ı yakında devralacak yeni yönetim şu anda Afrika ve Ortadoğu’daki hamleleriyle Kızıldeniz, Basra Körfezi ve Hint Okyanusu’nda stratejik bir üçgen oluşturmuş, Türkiye ile ilgili yürütülecek stratejiyi konuşmaktadır… Gayet tabii ki Türkiye’nin ulusal güvenliğine tehdidi Suriye’nin kuzeyinden beklemesi değişmeyecek, çünkü yeni ABD yönetimi bu bölgede bir Kürt devleti oluşturma projesinden vazgeçmediği gibi neokonların yönetimde artan gücüyle birlikte bu yönde yeni adımlar da atacaktır. Bu aşamaya gelindiğinde Türkiye’nin bugüne kadar bazı Afrika ve Ortadoğu ülkelerinde atmış olduğu diplomatik ve askeri adımları elinde ileride stratejik koz olarak kullanma ihtimali üzerinde durulmaktadır. Bu nedenle ABD’nin Somali ve diğer ülkelerde hedeflediği stratejik amaçlarını daha rahat gerçekleştirebilmesi Türkiye’nin işbirliğine bağlıdır” diyen Serdar Turgut, “ABD”nin Somali ve Katar üzerinden tasarladığı stratejik amaçlarını Türkiye eliyle gerçekleştirmeye çalıştığını” itirafı üzerinde durmak lazımdır.
İsrail’in Yeni Şehri NEOM ve Deccal’ın Robot Diyarı!
Dünya medyasında, birdenbire “NEOM’da gizli üçlü zirve” şeklinde haberler dolaşmaya başlamıştı.
İsrail’in önde gelen yayını Haaretz gazetesinin (Kasım 2020) haberine göre, Netanyahu, istihbarat servisi MOSSAD’ın Başkanı Yossi Cohen’le birlikte önce Suudi Arabistan kenti Neom’a gidiyorlardı. Veliaht Prens bin Selman’la buluşan Netanyahu’ya Pompeo da katılmıştı. Gazete, Tel Aviv’den kalkan özel bir jetin, Kızıldeniz kıyısında bulunan Neom şehrine iniş yaptığını gösteren havacılık izleme verilerini paylaştı. Haberde uçağın beş saat sonra tekrar İsrail’e döndüğü aktarılmıştı. İsrail basını, ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve Suudi Veliaht Prens Muhammed bin Selman arasında gizli bir “üçlü zirve” yapıldığını yazmıştı. ABD Dışişleri Bakanı Pompeo, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Selman ile Neom kentinde bir araya gelirken, görüşmede, ilişkilerin güçlendirilmesi ve Ortadoğu bölgesindeki gelişmelerin ele alındığı vurgulanmıştı.
Peki bu NEOM kenti de ne olmaktaydı?
2017’de yapılan bir habere göre; “Muhammed bin Selman tarafından Kızıldeniz’de 500 milyar dolara inşa edileceği açıklanan ve ‘NEOM’ olarak adlandırılan yeni şehir projesini ABD ve İsrailli şirketler yapacaktı.” Böylece Suriye ve Irak işgalinin faturasını Suudi Arabistan’a çıkaran ABD, NEOM projesiyle birlikte Suud’un 500 milyar dolarına el koyacaktı. Suud’da hüküm sürmekte olan ABD, bölgede yeni güç dengeleri oluşturmanın yanında, Kızıldeniz’de İsrail için yeni bir şehir inşasına da başlamıştı. 2 bin 500 kilometrekarelik Dubai modelli dev kentin imarı ABD ve İsrail firmalarına bırakılmıştı. Projeye son şeklinin, Muhammed Selman’ın İsrail ziyareti sırasında verildiği konuşulmaktaydı. BAE Emiri Muhammed bin Zeyd de projenin diğer destekçisi sayılmaktaydı. ‘Ilımlı İslam’ başlığı altında Suud merkezli dönüşüm süreci çerçevesinde kurulacak kent, aynı zamanda İsrail’in mevcut sınırları dışına nufüzu açısından bir ilk olacaktı. Suudi Arabistan’da birçok prens ve işadamının gelirlerine el koyan Selman, Irak ve Suriye’nin savaş giderlerinin tanzimi ve NEOM projesinin maliyetiyle birlikte toplamda 3 trilyon doları ‘haraç’ olarak ABD yönetimine vermiş olacaktı. Riyad’da düğmesine basılan ABD-İsrail eksenli program, geniş çaplı tutuklamalar sonrası ‘dinde reform’ hamleleriyle unutturulacaktı. Bu süreçte İsrail’le birlikte güvenlik ve askeri işbirliğini artırmaya hazırlanan Riyad, açılım süreci dahilinde kültürel olarak da Dubai modelini ülke geneline hâkim kılacaktı. Bu kapsamda eğlence ve turizm başlığı ile ülkede var olan geleneksel yapı tamamen tasfiye olunacaktı.[3]
NEOM Projesinin Aslı ve Amacı
NEOM, Suudi Arabistan’ın Tebuk Bölgesi’nde planlanan ve İsrail tarafından kurgulanan bir şehrin adıydı. Proje, ilk olarak 24 Ekim 2017 tarihinde Prens Muhammed bin Selman tarafından açıklanmıştı. Muhammed Bin Salman, Suudi Arabistan’ın kuzeybatısında Akabe Körfezi ve Kızıldeniz kıyısında bir mega kent inşa edeceklerini aktarmıştı. Bin Selman projeyi 500 milyar dolar yani 1.8 trilyon TL yatırımla hayata geçireceklerini vurgulamıştı. Bu rakam İran, BAE, Mısır, İsrail ve diğer bölge ülkelerinin gayrisafi yurtiçi hasılalarından daha fazlaydı. New York’un yaklaşık 33 katı büyüklüğünde olacağı duyurulan NEOM şehri, Suudi Arabistan’ın kuzeybatısında Kızıl Deniz’e kıyısı olan Tebük bölgesinde kurulacaktı. Anlam itibariyle Yunanca “Neo” (Yeni) ve Arapça “Müstakbel” (Gelecek) kelimelerinin birleşimi, yani “Yeni Gelecek” demek olan NEOM, çöl üzerinde 26 bin 500 km2 büyüklüğündeki arazide kurulacaktı ve su, biyoteknoloji, eğlence, üretim, gıda ve enerjiye odaklanacaktı.
Her şey İsrail için yapılmaktaydı!
Cömert işbirlikçi Suudi Prensi Selman Siyonist devlet İsrail’e toprak bile bağışlamıştı. NEOM Projesi olarak tanımlanan sözde harikalar diyarı alanı ve yakınındaki 16 bin km2‘lik bölgeyi önce kendi özel mülkiyeti ilan edip çıkmıştı. Sonra yandaş ülkeleri de projeye dahil ederek 10 bin km2 daha toprak kazandırmış ve toplam 26 bin 500 km2 büyüklüğünde araziyi İsrail için ayırmıştı. Yasak bölge kapsamına alınan alanda Şarma, Suğra, Muveylih, Duba ve Emlec gibi yerleşim birimleri vardı. Prens, yasak alan dahilinde kalan şehirleri boşaltma kararı aldığını da bizzat açıklamıştı. Tebük bölgesi olarak bilinen yasak alanın belli dönemlerde İsrail’le ortak gerçekleştirilecek Askeri Faaliyetlerin İcra Sahası olarak da seçildiği kararlaştırılmıştı. Mısır tarafından Suudi Arabistan’a devredilen Sanafir ve Tiran adaları da Suudi yönetimce ilan edilen yasak bölgenin sınırlarında bulunmaktaydı. İsrail’in Akabe Körfezi’ne sınır illerinden Eylat da yasak bölgeye komşu yerleşim birimleri arasındaydı. İsrail’in en büyük deniz üssünün bulunduğu Eylat vilayeti; İkinci İsrail olarak planlanan NEOM Projesi’nin de kesişme noktasındaydı. Öte yandan yasak bölge olarak açıklanan coğrafyanın zengin petrol ve altın madeni yataklarına sahip olması bir tesadüf sanılmasındı. Tebük bölgesinde ilan edilen yasak sahanın coğrafi konum itibariyle olağanüstü imkânlara sahip olduğu ve İsrail’in bu bölgedeki dik vadileri Kimyasal Silah Deposu olarak kullanmaya hazırlandığı iddiaları çok güçlü bir varsayımdı. Mısır seyahatlerimiz sırasında ziyaret ettiğimiz Tur-i Sina’nın alt ucundaki bu bölge İsrail’in Kızıldeniz’e açılan yeni kapısı yapılmaktaydı.
[1] 20 Kasım 2020 / C. Eren Çelik
[2] Yeniçağ / 02.11.2020
[3] Bak: 12 Kasım 2017 / yenişafak

Onlar çatışma halindedirler
“Graham Fuller özetle, Siyonist Batı’yı şöyle uyarmaktaydı: “Türkiye’yi avucumuzda tutacak şartları oluşturmamız lazımdır. Çünkü Türkiye İslam Dünyasına lider ve lokomotif olacak bir potansiyel gücü özünde taşımaktadır. Her zaman Erdoğan iktidarı gibi halkına kurusıkı kahramanlık taslayan, ama Batı’nın (Avrupa ve Amerika’nın) her dediğini yapan ve buna kılıflar uyduran bir başkan bulamazsınız. Türkiye’de öze dönüş değişimlerinin ayak sesleri duyulmaktadır. Elimizi çabuk tutmamız ve dikkatli olmamız lazımdır.”
İşte Erbakan hocamızın farkı buradadır senelerce birbirlerinin ayağına basmayan iki dev hanedanı birbirine düşürmektir. Onlar, iyice korunmuş (sağlam tedbirler alınmış) şehirlerde veya surlar-kaleler gerisinde olmaksızın sizinle toplu bir halde savaşa girişemezler (kendilerine güvenemezler. Müşriklerin ve münafık kesimlerin) kendi aralarındaki çarpışmaları (birbirlerine kin ve haset duyguları) ise pek daha şiddetlidir. Sen onların (zahiren) birlik ve dirlik (içerisinde olduklarını zan ve) hesap edersin; oysa onların kalpleri paramparça vaziyettedir (çıkarları ve ihtirasları uğrunda her an kapışmaya hazır haldedir). Bu, şüphesiz onların akletmeyen bir kavim olmaları dolayısıyla böyledir. (Haşr süresi 14.ayet) Rabbimiz bize kafir toplulukların kendi iç hallerini bizlere net bir şekilde ifade etmektedir.
Mesele Basit…
Yav hocam sende “İsrail, siyonizm” deyip duruyorsun…
El-cevap: “Kaldırdığımız her taşın altından İsrail çıkıyorda o yüzden…”
Ne kadar çalışırlarsa çalışsınlar, ne planlar yaparlarsa yapsınlar 100 değil 1000 senelik planlarda yapsalar… Boş…
-Erbakan Hocamızın Darb-ı mesel olarak söylediği gibi: “[b]MESELE BASİT GEBERECEKSİNİZ[/b]”
Nereden mi biliyoruz?
Ra’d 42
Bunlardan önceki (zalim)ler de (mü’minlere) tuzak kurmuşlar (şeytanca hile ve hesaplar yapmışlar)dı. Fakat bütün tuzaklar Allah’ındır. (Allah kâfirlerin oyunlarını boşa çıkaracaktır.) Allah herkesin ne yaptığını ve ne kazandığını çok iyi bilir. Ve pek yakında (o zalimler) akıbet yurdunun (kutlu ve mutlu sonucun) kimin olacağını (izzet ve iktidarın kime kalacağını) bilecek (ve görecek)lerdir.
Hûd 81
…(Ve artık) Sabah da yakın değil midir?”
Bu duydukları Adil Düzenin ayak sesleri Elhamdülillah
Graham Fuller özetle, Siyonist Batı’yı şöyle uyarmaktaydı: “Türkiye’yi avucumuzda tutacak şartları oluşturmamız lazımdır. Çünkü Türkiye İslam Dünyasına lider ve lokomotif olacak bir potansiyel gücü özünde taşımaktadır. Her zaman Erdoğan iktidarı gibi halkına kurusıkı kahramanlık taslayan, ama Batı’nın (Avrupa ve Amerika’nın) her dediğini yapan ve buna kılıflar uyduran bir başkan bulamazsınız. [b]Türkiye’de öze dönüş değişimlerinin ayak sesleri duyulmaktadır. Elimizi çabuk tutmamız ve dikkatli olmamız lazımdır.”[/b]
Sayın Asım Güldal Bey’e
Örneğin,
“Hz Muhammet (sav) gibi önder, rehber, lider gelmez” deyip eli kolu bağlı oturanlar başta kendileri Peygamberimizin (sav) razı olmadığı cephede yer almış bulunmaktadır.
Doğru söylemek yetmez, doğruyu tam söylemek gerekir. Noksan söylenen doğru yalanın en tehlikelisindendir.
“Hz. Peygamber (sav) gibi lider gelmez” demek elhak doğrudur.
Söz burada kalırsa Hz. Ebubekir (ra)dan bugüne kadar gelen (Allah ve Resulünün razı olduğu) hiç bir lidere “Peygamberin ordusuna tabi olup cihat ettiğim gibi safımı belirleyip cihat etmem” demektir.
Yazınızda hiç bir adres göstermemeniz de bu durumun bir göstergesidir.
Bu kafada olanlar hiç bir dönemde ne cihat şerefinden nede Kudüs’ün, İstanbul’un fethi gibi sayısız fetihlerin ecir ve şerefinden hissedar olabilmişler. Çünkü onlar hep Peygamber gibi bir kutlu şahsiyet beklemişler. Peygamberin yolunda izinde şaşmadan yürüyen önderler onlara yetmez. Başta bu bakış açısı Kur’an’a aykırıdır.
Nisa 59:
“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin (Kur’an’a uyun), Peygambere (sünnetine tâbi olun), ve sizden olan “Ulu’l-Emr’e” (yani, inandığınız gibi Hakk ve hayır üzere sizi yönetenlere, adil devlete ve hükümete, gerçek ilim ve içtihat ehline) de itaat edin. Eğer herhangi bir hususta anlaşamayıp çekişirseniz, onu hemen Allah’a (Kur’an’a) ve Resulüne (Sünnete) arz edip (bunlara göre hüküm verin. Sorunlarınızı; sarih ayetleri ve sahih hadisleri esas alarak, akıl ve ilim yoluyla kıyas yaparak, İÇTİHAT yöntemiyle çözmeyi öğrenin). Şayet Allah’a ve ahirete inanıyorsanız, bu sizin için daha hayırlıdır ve dönüp erişilecek netice olarak daha güzeldir.”
Geçmiş dönemde ki kutlu lidere methiyeler yazarken döneminde ki;
Batıla ve uşaklarına karşı mücadele eden, Hakkı söyleyen “Cihâdın en fazîletlisi, zâlim sultânın karşısında hakkı ve adâleti söylemektir.”[1] yetmez sömürü çarkının yerine Allah Resulünün razı olduğu Adil Bir Düzeni(sistemi) bilen ve bu düzeninin hakim olması için gece gündüz çalışanları görmezden gelmek, yok saymak gaflet, cehalet değilse batılın safında bilerek veya bilmeyerek askerlik yapmaktır.
Tabi ki Aziz Erbakan Hocamıza hasret duyulabilir, hayatta olması arzulanır evet O’na denk birisi görülmeye bilir. Fakat samimiyetle Aziz Erbakan Hocamızın davasında olmak ve cihat etmek isteniyorsa “Milli Görüş” devam etmekte
Ve bu gün sayısız olay bize göstermiştir ki;
Milli Görüşü temsil eden,
Aziz Erbakan Hocamızın şahsını ve davasını tam manasıyla savunan,
Projelerine tam olarak hakim olan,
Olaylar karşısında Erbakanca tavır gösterip Erbakanca söz söyleyebilen,
O kutlu şahsiyeti temsil edebilecek şaşmaz istikamete ve donanıma sahip olan
Yani Erbakan Hocamıza, davasına (Milli Görüşe) ayna olan bilen Üstad Ahmet Akgül Hocamızdır.
Erbakan’ı duymayı ve Milli Görüşçü olmayı arzuluyorsak adres belli.
Bu arzumuzu Temel Bey’de, Fatih Bey’de vb. arıyorsanız hasretinizi anlarım.
Ezcümle, Erbakan’ı sevmek Milli Görüşe sahip olmaktır. Milli Görüşe sahip olmanın adresi bu gün Milli Çözümdür. Milli Çözümsüz Milli Görüşü, Erbakan’ı ve davasını doğru manasıyla anlayamaz ve hakkıyla savunamazsın.
[1](Ebû Dâvûd, Melâhim, 17; Tirmizî, Fiten, 13)
Kafa ve Beden aynı, elbiseler farklı.. ve örtpas edilen NEOM projesi…
Günümüz dünyasında siyonist menşeili bir kısım yönetici elitlerin yanında bir de ülkelerin başında bulunan; tipleri ve elbiseleri farklı ancak karakterleri aynı işbirlikçi-uşak kafalı ve bizzat siyonizme bağımlı yöneticilerin bolluğu dikkat çekmektedir. Ülkemizde geçmişi bir asrı aşan dışa bağımlı yönetim alışkanlığı AKP ile zirveye çıkmışken, ne hikmetse hepsi birden içeride “efe” ancak dışarıda ancak “memur” olacak seviyede kudret sahibi olmuşlardı. İttihad Terakki, İnönü dönemi, Menderes dönemi, Demirel dönemi, Özal dönemi ve nihayet AKP dönemi.. Üretmek değil, kazanmak hiç değil.. Hep satmak, savmak ve peşkeş çekerek iflasa yol almak yönünde süregelen iktidarların artık sıradan kabul edildiği bir hal ortaya çıktı. İnönü’nün kapattığı uçak fabrikalarından , Menderes’in boşalttığı tahıl ambarlarından, Demirel’in bizzat engellediği fabrikalaşma çabasından, Özal’ın sıcak para diye enflasyon çukuruna soktuğu ülke ekonomisinden ve en son AKP dönemiyle elde avuçta ne varsa satılmasına kadar erişen bir dönem. Milli Çözüm sayesinde öğrendiğimiz bir gerçek olarak; öyle AKP’nin reklamını yaptığı gibi “Araplara satıyoruz, müslüman kardeşlerimize veriyoruz” gibi bir durumun olmadığı, ülke topraklarının ve yatırımlarının siyonistlere peşkeş çekildiğini ispatlı bir şekilde öğrenmiş olduk. Peki bu durumda ülkemiz iktidar yanlılarının çok sık ve haklı olarak eleştirdiği Suud Prensi Selman’ın Vizyon 2030 projesiyle hedeflediği, satılmış, bölünmüş kumarhane ve fuhuş merkezi olması planlanmış olan mübarek beldelerin dönüşümü ile her karışında şehit kanı olan Aziz Vatanımızın satışı arasında ne fark vardı. Yine öğrendik ki; hepsi aynı adamlar, lisanları tipleri farklı. Hepsi ortak karakterli.
Bu arada NEOM projesi kapsamında bölgede yaşayan kabileler bölgeyi terk etmemesi üzerine yaşanan suikastlar kabileleri ikna etmişti. Bu olay bile projenin ne kadar kirli bir o kadar da siyonizm için kilit bir proje olduğunun ispatıydı. Medya bu projeyi örtpas ederken Milli Çözüm ile tekrar gündem bulması, her makalesinde olduğu gibi insanlığı uyandırması misyonunun icabıydı. Allah razı olsun.
Hakk ve Batılın Yeni Dünya Savaşı!
Siyonistler Yeni Dünya Projelerini hızlandırmıştı;
Dünya’nın tek merkezli yönetilmesi ve Büyük İsrail’in Kurulması çalışmaları dünyanın her bölgesinde;
Ekonomik, siyasi, askeri, sağlık vb alanlarda hızla yürütülmekteydi.
Hakk ve Batılın mücadelesi şeklinde meydana gelen dünya imtihanını, Allah gayretlerine ve imtihan şartları olmakla birlikte gücü ve hakimiyeti değiştirmekteydi…
İslamiyetin doğuşundan sonra yaklaşık 1200 yıl İslam hakimetinde olan dünya son 3-4 asırdır batılın esareti altında maalesef.
1969 yılında Erbakan hocamızın kurduğu Milli Görüş Davası yaklaşık 50 yıldır siyonizmle her alanda mücadele etmekte ve Milli Görüş Davasını şu an Milli Çözüm’ün yürüttüğü bu bayrağı taşıdığı gayet açık şekilde ortadadır.
Siyonistler acele etsinler ve çalışmalarını hızlandırsınlar bakalım. Hakk ve Batılın Yeni Dünya Savaşında ”Adil” Olan Allah’ın yardımıyla kazanacak İnşallah!
Erbakan gibi lider birdaha zor gelir
Rahmetli Erbakan hoca vefat edince Saadet partisi içinde bazı olumsuzluklar yaşandı ve Fatih bey YRP yi kurdu. Tabi keşke partisinde kalıp mücadele etseydi. Bunun dışında farklı bir atılım yaşanmadı ve maalesef Akp bu boşluktan faydalanarak her türlü tahribatı yapmaya devam etti. Anlaşılan oki Erbakan gibi bir lider birdaha zor gelir. O başka bir kişilikti. Merhametliydi. Adam gibi adamdı. Tek kişilik orduydu. İnsanlara değer verirdi. İnançlı ve deha bir insandı. Maalesef şu an onun yerini dolduracak kimse olmadığından ülke siyasi arenada büyük bir boşluk yaşıyor.
Şeytani Planlar
Katar- Abd-İngiltere (israil) şeytan üçgeninin şu dünya ekonomisine ve ülke ekonomisine verilen zararı okuduk .Erbakan Hocamız 40 yıl bu aziz millete bir profesörün ders anlatması gibi çıktı meydanlarda , tv lerde haykırdı ve anlattı tüm gerçekleri…Fakat malisef ki insanlar ya anlamak istemediler yada gücün karşısında eğilmeyi tercih ettiler..
Şu gerçek unutulmamalı ki hangi konumda olursanız olun yapılan hataları masumlar ödüyor.. 20 yıllık hükümetin yapması gereken ülkemi ve dünya müslümanlarını ,mazlumlarını kalkındırmak olması gerekirken yahudinin ekmeğine yağ sürdü ve bugün torunlarımız bile borçlu doğmaktalar…
Erbakan Hocamızın altın üzerinde yaşayıp açlıktan ölen Afrika daki insanların haklarını savunmaya çalışırken , O’nun ögrencisi olduğunu iddia edenler Suud Prensi Selman ‘ın Suudi arabistanda İtraile vilayet yapılmasını ( Neom Projesi) karşısında dilleri mi tutulmuştu !!
Allah CC oyunlarını bozsun İnşaAllah
Her taşın altında siyonizm aramıyoruz fakat, hangi taşı kaldırsak altından siyonizm çıkıyor…
[b]Her taşın altında siyonizm aramıyoruz fakat, hangi taşı kaldırsak altından siyonizm çıkıyor… [/b]
Siyonizm; çeşitli ülkeleri, işbirlikçi iktidarlarla kurdukları ağlarla idare edip, duruma ve ihtiyaca göre sömürmekteydi.
Bu kirli bağlantıları, oyunları deşifre eden bir tek Milli Çözüm kalmıştı… Şeytanın hizbi, ekibi, destekçileri dünyanın tüm imkânlarını ellerinde bulundursalar dahi, Allah’ın ordusu galip gelecekti.
Hatta ayetlerde görülür ki, [u]güç ve iktidar sahibi nice firavunlar, ordular, kavimler kimi zaman basit bir sinekle, kimi zaman bir sapan taşıyla, kimi zamansa sadece tek bir sesle [/u]helak edilmiş, kaybetmişlerdi…
[b]Yani ey siyonizm!! Güvenme piyonlarına, imkânlarına, gücüne, iktidarına… Her kavmin bir eceli vardır ve size tayin olan ecel geldiği vakit tek bir böcek dahi tüm sistemlerinizi yok etmeye yeter…[/b]
*************
[i]Graham Fuller özetle, Siyonist Batı’yı şöyle uyarmaktaydı: “Türkiye’yi avucumuzda tutacak şartları oluşturmamız lazımdır. Çünkü Türkiye İslam Dünyasına lider ve lokomotif olacak bir potansiyel gücü özünde taşımaktadır. Her zaman Erdoğan iktidarı gibi halkına kurusıkı kahramanlık taslayan, ama Batı’nın (Avrupa ve Amerika’nın) her dediğini yapan ve buna kılıflar uyduran bir başkan bulamazsınız. Türkiye’de öze dönüş değişimlerinin ayak sesleri duyulmaktadır. Elimizi çabuk tutmamız ve dikkatli olmamız lazımdır.”[/i]
Evet bu iki yüzlü siyonistler, medya organlarıyla ve bozuk eğitim sistemleriyle gençlerimizi aşağılık kompleksine sokarak, onlara kendi potansiyellerini, tarihi kimliklerini unutturmaktaydı.
Neredeyse çoğu genç, Türkiye’den gitme hayali kurmaktaydı. Yetişkinleriyse ekonomik bunalımlarla etkisizleştirmektelerdi… Toplum genelinde bir buhran, bıkkınlık, umutsuzluk, kendine güvensizlik, yurt dışı hayali, kendi tarihine ve milletine kayıtsızlık, güvensizlik aşılanmaktaydı.
Oysa siyonistlerin kendilerinin de çok iyi bildiği gibi [u][b]Türkiye tüm İslâm âleminin, hatta tüm dünyanın değişimine önder olacak bir potansiyele sahipti. [/b][/u]
Vadesi dolmaya başlayan piyonlarını son demlerine kadar kullanıp, Arap Baharı gibi yine kendilerine yarayacak bir şekilde tasfiye planları yapmaktalardı.
[b]Son olarak belirtmek isterim ki; son 20 senede halkımıza verilen tüm manevi ve ahlâkî tahribatlara rağmen, ben hâlâ insanımızdan ve Türkiyemizden umutluyum. Çünkü inşaallah kurulacak olan Adil bir Düzen ile insanlar, tüm siyonist efsunlardan arınıp, mıknatıs çekermişcesine Hakka doğru çekilecek ve özüne, mayasına dönecektir inşaallah…
[/b]