“Kökü dışarıda bulunan hıyanet ocakları” olduğu gerekçesiyle, Atatürk’ün kapattığı, ama maalesef İsmet İnönü’nün önünü açtığı ve sonraki sağcı ve solcu malum siyasilerin uşaklığını yaptığı MASON LOCALARI eliyle, Gizli Dünya Devletini kurup yürüten SİYONİST YAHUDİ odakların; çok partili Cumhuriyet Türkiyesinde gerçekten korktukları ve sürekli kurtulmaya çalıştıkları bir tek Lider vardı; o da Prof. Dr. Necmettin ERBAKAN’dı…
Toplumu oyalamak ve oy almak için horoz dövüşü yaptırdıkları sağcıları ve solcuları, İslamcıları ve ulusalcıları besleyen ve yerine göre destekleyen ve son kullanma tarihi bitince emekliye sevk eden bu şeytani odakların, sadece ERBAKAN’dan gıcık almaları ve başarısız kılmak için her yola başvurmaları, milli haysiyet ve cesaret sahibi tek Liderin ERBAKAN olduğunun en açık ispatıydı! Bu nedenle Erbakan’ı anlamak, yanında olmak ve sadık kalmak, bir insanın izan ve insaf ayarını ortaya çıkaran bir kıstas aynasıydı.
Çünkü Erbakan Siyonizmin ve güdümündeki emperyalizmin, kapitalist ve komünist sömürü ve zulüm sistemlerine alternatif, geçerli ve gerekli ilmi bir proje olan Adil Düzen’i ve bunu hayata geçirecek D-8’ler gibi siyasi ve evrensel organizeyi ortaya koymayı başaran tek insandı.
AKP’nin bile, Erbakan’a hıyanet yapıp ayrılmak ve Milli Görüş gömleğini çıkarıp atmak karşılığı iktidara taşındığını hala anlamamak için herhalde zekâ özürlü olmak lazımdı.
Şu yeni Osmanlı misyonu palavrasıyla, elde kalan son sığınağımız ve vatanımız Türkiye’yi bile federasyonlara ayırıp parçalamanın kâhyalığını ve 27 İslam ülkesini bölmeyi amaçlayan BOP’un eşbaşkanlığını yürüten Recep T. Erdoğan AKP’siyle, Ona mazeret ve meşruiyet üretmekten, hatta sahte bir cesaret ve yiğitlik pozisyonu edinmesine sebebiyet vermekten başka bir marifet ve meziyeti görülmeyen, güya sert muhalefet yapıyormuş gibi horozlanıp, sonunda teslimiyet gösteren CHP ve MHP’nin, aynı komünist ve inkârcı felsefeyi benimseyen BDP ile Masonik Kemalistlerin ve ulusalcı kesimlerin, hepsinin aynı BATI zihniyetinin ve aynı Siyonist merkezlerin figüranları olduğunu idrak etmek, kurtuluşun ilk adımı ve anahtarıdır.
Dışişleri Eski Bakanı ve Anayasa Hukuku Profesörü Mümtaz Soysal Kıbrıs Barış Harekâtı’nın temelindeki ismin Necmettin Erbakan olduğunu vurgulamıştı.
Dışişleri Eski Bakanı ve Anayasa Hukuku Profesörü Mümtaz Soysal Kıbrıs Barış Harekâtı’nın 37’nci yıldönümü ile ilgili Milli Gazeteye değerlendirmelerde bulunarak, harekâtın temelinde Erbakan’ın olduğunu vurgulamıştı.
Kıbrıs Barış Harekâtı’nın yıldönümünde Milli Gazete arşivinde ortaya çıkardığımız o günlerin manşetleri de olayları apaçık ortaya koymaktaydı. Dönemin Başbakan Yardımcısı ve Mili Görüş Lideri Merhum Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın 19 Temmuz günü TBMM’ye gizli oturumda bilgi verildiğini duyurduktan bir sonraki gün olan 20 Temmuzda ise ‘Çıkarma Gemilerimiz Akdeniz’e açıldı’ manşetini atmıştı. 21 Temmuz günü ise Milli Gazete’nin sürmanşetinden Erbakan şunları açıklamıştı:
“Kahraman Ordumuz dün Kıbrıs’a yaptığı çıkarma ve indirme harekâtı yaptı. Cenab-ı Hak bu harekâttan dolayı milletimize ve bütün insanlığa hayırlı neticeler versin.”
Aynı gün MSP’li vekillerin de birer maaşlarını Türk Silahlı Kuvvetleri’ne bağışladıkları bildirilmiş, 22 Temmuz günü ise gazete ‘Ordu Zafere Ulaştı’ cümlesine yer verdiği manşetinde Yunan Birliklerinin de geri püskürtüldüğü detaylı bir şekilde anlatılmıştı. 26 Temmuz Cuma günkü gazete de ise Erbakan ve beraberindeki dönemin MSP’li bakanları ile yine dönemin Genel Kurmay Başkanı olan Orgeneral Semih Sancar’ı ziyaret ederek, orduya teşekkür ziyaretinde bulunduğu yer almıştı. Kıbrıs Barış Harekâtı sonrası kazanılan zaferi oya dönüştürmek isteyen Ecevit’in aldığı seçim kararını 21 Eylül günkü manşetinden duyuran Milli Gazete, TV’de hükümet bunalımı konusunda konuşan Zafer Gazetesi Muhabiri Hüda Bıyık, ‘Erbakan 3 gün vekil kaldı Kıbrıs’ın yarısını aldık, 13 gün vekil kalsaydı tamamını alırdık’ diyerek tarihi bir gerçeğe tercüman olmaktaydı.
Prof. Mümtaz Soysal da doğrulamıştı:
Dışişleri Eski Bakanı ve Anayasa Hukuku Profesörü Mümtaz Soysal Kıbrıs Barış Harekâtı’nın 37’inci yıldönümü ile ilgili Milli Gazeteye değerlendirmelerde bulunarak, harekâtın temelinde Ecevit’in değil Erbakan’ın olduğunu şu sözlerle hatırlatmıştı:
“Kıbrıs Sorunu Türkiye için çok önemli olan bir uzlaşmayı sağlamıştı. “Ne Cumhuriyet din düşmanıdır ne de din cumhuriyet düşmanıdır” gerçeği ortaya çıkmıştı. Bunların bir araya gelişinde Erbakan’ın Kıbrıs’a bir harekât yapılması konusundaki ciddi ve cesaretli tavrının büyük payı vardı. Sadece dış politika bakımından değil iç politika bakımından da Cumhuriyetin ve toplumun temel nitelikleri bakımından çok önemli bir adımdı. Sayın Erbakan kişilik yapısı, ağırbaşlılığı, sağduyusu, bilgisi ve milli duyarlılığıyla zaten geçmişimize damgasını vurmuş olan ender yetiştirdiğimiz bir insandır.”[1]
Bütün bu gerçeklere rağmen Kanal 99 (Sağlık TV)de Sabahattin Önkibar’ın programına konuk alınan Abdullah Terzi’nin, tam bir terslik ve tereslikle:
“Dinlerarası diyalog safsatalarını, Kelime-i Tevhitten “Muhammedün Resulüllah”ı çıkarma sapkınlığını ve AKP’nin bütün tahribatlarını Erbakan’a ve Milli Görüş’e yamamak için IGMG’nin bazı ferdi ve fevri yanlışlıklarını öne çıkarma, ama Fetullahçıları hiç ağzına almama sahtekârlığını ve Sabahattin Önkibar’ın bu vartaları iştahla dinleyip çanak tutan sorularla önünü açma tavrını izlerken şaşırmıştık, (9 Temmuz 2011 Cumartesi saat: 24-01) haklı ve hayırlı yolda olmanın onurunu ve huzurunu bir kez daha duyup ferahlamıştık. Ve zaten aynen AKP’liler misali Haydar Baş gibi eski Milli Görüş döneği olan çakma profların pohpohlayıcıların konuşturup-kusturup Erbakan ve Milli Görüş hıncını tatmine çalışan tavırları ciddiyet ve milli haysiyetle bağdaştıramamıştık.
Hem bu Sn. Sabahattin Önkibar bir zamanların çok hızlı ve azılı ülkücülerinin, hatta Rahmetli Türkeş’in prensinin bugün Recep T. Erdoğan’a yalakalık ve yanaşmalık yaptıklarını ve karşılığında milletvekilliği, belediye reisliği ve yüksek bürokrasi kazandıklarını niye hiç konuşmamaktadır? AKP’nin haydi % 20’si eski Milli Görüşçü ise, diğer % 30’un eski sağcı ve solculardan geldiğini niye hesaba katmamakta ve onları suçlamamaktadır?
Recep Erdoğan’ı Erbakan’ın devamı saymak;
a) Erbakan’ı ve Milli Görüş’ü karalayıp kökünü kurutmak
b) AKP’yi aklayıp temize çıkarmak ve Ona meşruiyet kazandırmak isteyen Siyonist merkezlerin ve yerli hizmetçilerinin asılsız bir çarpıtmasıdır. Acaba bunlar, bir tek Milli Görüşçü ve Saadet Partili bile bırakmayıp, hepsini zorla AKP’li ve Siyonizm işbirlikçisi yapmak üzere, özel bir talimat mı almışlardır?
Bunun gibi:
“AKP Genel Başkanı Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, bir seçim zaferinden sonra yaptığı balkon konuşmasının satır aralarında çok sinsi, ama sırıtan mesajlar vardı.
Başbakan’ın, balkon konuşmasındaki bazı sözleri; Başbakan’ın artık kendisini sadece Türkiye Cumhuriyeti’nin bir başbakanı olarak değil de Yeni Osmanlı’nın bir padişahı olarak gördüğünü ortaya koymaktaydı.
“…Gözlerini Türkiye’ye çevirmiş, gelen haberleri büyük bir heyecanla takip eden, Şam, Kahire, Tunus, Saraybosna, Lefkoşe’yi dost ve kardeş ülkeleri muhabbetle selamlıyorum…
….İzmir kadar, Şam kazanmıştır, Diyarbakır kadar Ramallah, Nablus, Cenin, Kudüs, Gazze kazanmıştır.”
Diyen Başbakan’a kimse sormamıştı:
Neden, Şam, Kahire, Tunus, Saraybosna gözlerini Türkiye’ye çevirip AKP’nin zafer haberlerini bekleyip durmuşlardı?
Neden, AKP’nin seçimi kazanmasıyla Şam, Ramallah, Nablus, Cenin, Küdüs, Gazze kazanmıştı?
Sonuçta bu seçim başarısı “uluslararası bir başarı” değil “ulusal” bir başarıdır. Bu seçim, Türkiye’de yapılmıştı ve AKP’ye de sadece “Türkiye Cumhuriyeti” vatandaşları oy atmıştı. AKP, ne Şam’dan ne Kahire’den, ne Tunus’tan, ne Ramallah’tan, ne Nablus’tan, ne Saraybosna’dan, ne de Cenin, Küdüs ve Gazze’den oy almamıştı.
Öyle anlaşılıyor ki, Sayın Başbakan artık kendisini Türkiye Cumhuriyeti’nin değil, bir Amerikan ütopyası olan Yeni Osmanlı’nın yeni lideri havasına kaptırmıştı. O artık kendisini Saraybosna’dan Gazze’ye uzanan İslam coğrafyasına hükmeden Yeni Osmanlı’nın padişahı sanmaktaydı.
Balkondaki Başbakan’ın sözlerinin satır aralarında Yeni Osmanlıcılığın yönetim biçimi olarak düşünülen “federasyona” yinelik de ipuçları vardır.
“Bugün benim Türk kardeşim, Kürt kardeşim, Zaza, Laz, Romen, Gürcü tüm kardeşlerim 74 milyon kardeşim kazanmıştır… “ diyerek, her zaman yaptığı gibi bir kere daha Türkiye Cumhuriyeti’ndeki “etnik unsurları” teker teker sayıp ortaya döken Sayın Başbakan, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel felsefesi olan, Atatürk’ün, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” tanımını da bir kere daha tartışmaya açmıştır.
Sosyolog Orhan Türkdoğan’ın belirttiği gibi, Başbakan, Türkiye Cumhuriyeti’ndeki “etnik unsurları tek tek sıralayarak Türkleri “öteki” konumuna taşımaktadır. Bu durum etnik bölünmeyi arttıracağı gibi iç ve dış güçlere karşı vatanın bağımsızlığını korumaya çalışan güçlerin ulusal dirençlerini de kıracaktır.
Atatürk’ün Cumhuriyeti kurarken, “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” tanımıyla sağladığı “birlik beraberlik” ve bu birlik ve beraberlik üzerine oturttuğu “üniter yapı”yı dağıtmak için Cumhuriyetin kuruluş felsefesindeki bu “Türk milleti” tanımı şimdi altüst edilmeye çalışılmaktadır.
Balkondaki Başbakan’ın seçim zaferini, Ortadoğu’dan Balkanlara “bütün Müslümanların zaferi” olarak adlandırması ve “etnik unsurlar” vurgusu yapması, “üniter” Türkiye Cumhuriyeti’nin yerini “federal” Yeni Osmanlı’ya bırakmak üzere olduğunun en belirgin işaretlerinden biri sayılmalıdır.
Bu sorunun yanıtını vermeden önce, balkondaki Başbakan’ın Adnan Menderes’e ve Turgut Özal’a neden gönderme yaptığını; “Merhum Turgut Özal’ın hayalleri, özlemleri, artık yerini bulmuştur” diyen Başbakan’ın, aslında ne demek istediğini iyi analiz etmek lazımdı. Neydi Özal’ın hayali? Türk-Kürt Federasyonu ve Yeni Osmanlı’ydı!
Şimdi gelin tarihe kısa bir yolculuk yapalım:
İstanbul Devleti
Türkiye’nin “idam fermanı” Sevr Antlaşması’na (10 Ağustos 1920) göre İstanbul, başında “kukla” bir Padişah’ın bulunduğu “kısmen bağımsız” bir bölge olacaktır.
Ancak Müttefik Devletler, bu anlaşma imzalanmadan önce İstanbul’un geleceği ile ilgili çok gizli planlar yapmıştır. Örneğin, İngiliz arşivlerinde CAB/23/35 numarayla kayıtlı bir belgeye göre İngilizler, “İstanbul’un ayrı bir devlet olarak yeniden yapılanmasını” düşünmüştür, ama sonradan bu düşünceden vazgeçmiştir. Bu belgeye göre Paris’te, İngiliz Başbakanı Lloyd George’un otel odasında yapılan ve aralarında Dışişleri Bakanı Earl Curzon, Bonar Law, Lord Birkenhead ve Hindistan’taki İngiliz yönetiminin Dışişleri bakanı E. S. Montagu’nun da olduğu bir grup, Osmanlı Devleti’nin Avrupa topraklarından çıkarılması ihtimaline karşı bir “proje” üreterek İstanbul’un ayrı bir devlet olmasını tartışmıştır.
Belgeye göre İstanbul Devleti’nin Osmanlı Devleti’nden tamamen, Müttefik Devletlerden ise kısmen bağımsız olması kararlaştırılmıştı. İstanbul’un Müttefiklerden bağımsız olduğu konular sadece finans, adalet ve jandarma olacaktı.
I. Dünya Savaşı’ndan sonra İngiltere’nin Orta Doğu’yu, sınırları cetvelle çizilen küçük devletlere bölüp yönetme arzusuna İstanbul’u da katması, Müttefiklerin İstanbul’u ve boğazları uluslararası bir komisyonun aracılığıyla yönetme arzusu, (kısmen Lozan’a da yansımıştır. U.E.)
I. Dünya Savaşı sonlarında, 1920’de İngiltere’nin “böl” ve “yönet” stratejisi çerçevesinde kurmayı planladığı “İstanbul Devleti”, II. Dünya Savaşı sonlarında 1946’da ABD’nin “Tek Dünya Devleti” stratejisi çerçevesinde kurmayı planladığı “İstanbul Federe Devleti” olarak karşımıza çıkmıştır. (İsmet İnönü Siyonist Yahudi Lobileri güdümlü bu ABD projesine resmiyet kazandıran kahraman(!)dır. U.E.)
Tek Dünya Devleti ve Federasyonculuk
William C. Bullitt, ABD’nin 1946’dan sonraki Soğuk Savaş stratejisini “Yalnızca Sovyetleri yıkmak için değil aynı zamanda Amerika önderliğinde Tek Dünya Devleti kurmak için geliştirilmiş bir strateji” olarak tanımlamıştır.
Bu bağlamda ABD tarafından kurulan “Avrupa Birliği” gibi, yine ABD tarafından bir “Ortadoğu Federasyonu” oluşturulmaya çalışmıştır. Osmanlı örneğine dayalı olarak kurulmak istenen “Ortadoğu Federasyonu” da yalnıza Sovyetler Birliği’ni yıkmak için değil, aynı zamanda “Tek Dünya Devleti” kurmak için gerekli sayılmıştır.
1946’da Bullitt’in ifade ettiği, “Amerika’ya bağlı ve dine dayalı bölgesel federasyonlar” kurma stratejisi bugün uygulanmaktadır.
Soğuk Savaş döneminde kurulacak federasyonlar (Avrupa Federasyonu, Ortadoğu Federasyonu, Asya Federasyonu) Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra “Tek Dünya Devleti” çatısı altında birleştirilmek üzere planlanmıştır.
Tek Dünya Devleti’ne giden yolda önce Avrupa Birliği kurulmuş, sonra Sovyetler Birliği yıkılmıştır, ama Ortadoğu veya Yakındoğu Federasyonu hala başarılamamıştır. Bu nedenle ABD bugün canla başla Ortadoğu-Yakındoğu Federasyonu’nu kurmak için çalışmaktadır. Ortadoğu Federasyonu’nun tarihsel dayanak noktası yüzyıllarca Ortadoğu’yu yöneten Osmanlı’dır. Bu esinlenmeden dolayı Ortadoğu Federasyonu’na giden yolda “Yeni Osmanlıcılık” akımından yararlanılmaktadır. Bu planın harekât üssü de Osmanlı mirası üzerinde yükselen Türkiye Cumhuriyeti ve Ortadoğu’daki İslam coğrafyasıdır. Ortadoğu Federasyonu’nu kurmak için her şeyden önce “yeniden Osmanlılaşmaya”, yeniden Osmanlılaşmak için de “Türk Ulus Devleti”nden kurtulmaya ihtiyaç vardır.” Şeklinde önemli ve isabetli saptamalar yapan ve milli bir duyarlılık ortaya koyan Sinan Meydan’ın, birden bire klasik solculuk saplantısıyla, sapla samanı karıştıran ve Erbakan’ı karalamayı hedeflediği sırıtan iddialar ortaya atması hiç yakışık olmamaktadır. (Bak: odatv.com 14.06.2011 Başbakanın Balkon)
“İşte, 1946’da başlayan, 12 Eylül 1980’den sonra hızlanarak devam eden “Karşı Devrimi” bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Bütün amaç, yüzyılın başında Atatürk’ün kurduğu “bağımsız, çağdaş ve laik” Türk Ulus Devleti’ni yeniden Osmanlı’ya dönüştürmektir. 1950’den itibaren Türkiye’yi yöneten veya Türk siyasetinde etkili olan nerdeyse bütün liderler; Adnan Menderes, Süleyman Demirel, Necmettin Erbakan, Alparslan Türkeş, Turgut Özal ve Recep Tayyip Erdoğan, bu dönüşümün “zoraki” veya “gönüllü” aktörleridir. Anlayacağınız, son altmış yılda Türkiye’yi yöneten bütün bu liderlerin birer “Osmanlı sevicisi” olması kuru bir tesadüf değildir!”
“1993’te Özal’ın ölümünden sonra “Osmanlıcı”, “eyaletçi”, “federasyoncu” ve “ulus devlet karşıtı” söylemlerin bayraktarlığını Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan yapmaya başlamıştır.”
Necmettin Erbakan’dan sonra bayrağı Erbakan’ın kadrolarından yetişen Recep Tayyip Erdoğan devralmıştır.
Menderes’in Demirel’in, Özal’ın ve Erbakan’ın “genetik mirasçısı” olan Erdoğan, ABD desteği doğrultusunda 2002 genel seçimlerinden önce AKP’yi kurarak “okyanus ötesinden esen sert bir rüzgârla” Türkiye’de iktidara taşınmıştır.”
Diyen Sn. Yazara şunları hatırlatalım:
1- Önce “Karşı Devrim” veya Amerika’ya teslimiyet süreci, 1946’da değil, 10 Kasım 1938’den sonra başlatılmıştır ve baş aktörü İsmet Paşa’dır.
2- Necmettin Erbakan’ı, Adnan Menderes, Süleyman Demirel ve Turgut Özal’la aynı kefeye koymak ve Recep T. Erdoğan’ı Erbakan’ın devamı saymak, tam bir saptırma ve safsatadır. Çünkü bu saydıklarına iktidar yolunu açan ABD ve malum merkezler, sürekli Erbakan’ı iktidara getirmemek için çırpınmış, her engele rağmen kurmayı başardığı koalisyon ortaklıklarının hepsini de darbe türü zorbalıklarla yıktırmıştır.
3- Erbakan Hoca’nın D-8’ler atılımı ve Adil Düzen programıyla, Recep T. Erdoğanların “Yeni Osmanlı” palavrası arasında hiçbir benzerlik ve yakınlık bulunmamaktadır. Batılı merkezlerin dayattığı ve AKP’nin getirmeye çalıştığı “federatif Özerklik”le, Adil Düzen’deki “Bölge Valilikleri” sistemi tamamen farklı ve aykırı şeylerdir; bizimki bütünleştirmeyi ve milli birliği pekiştirmeyi, bunlarınki bölünmeyi ve çözülmeyi amaçlamaktadır.
Üstelik ABD kâhyası Süleyman Demirel, bugün solcu kırıntısı ve Masonik ulusalcı takımının fikir babası ve son sığınağı olup çıkmıştır.
4- Genellikle Erbakan gıcıklığı, eğer İslam’a olan soğukluktan ve bilgi noksanlığından kaynaklanmıyorsa, yani bunlar tutsağı bulundukları önyargılarının ve saplantılarının bir yansıması olarak yazılmıyorsa; o zaman ya anlama ve algılama kısırlığı vardır.. Veya kasıtlı bir saptırma ve çarpıtma sahtekârlığıdır.
Sinan Yıldırım’ın Cumhuriyet Tarihi Yalanları Kitabında: “Necmettin Erbakan’ın kapatılan Refah ve Fazilet Partileri döneminde siyasi çevrelerde büyük destek gören Cumhuriyet tarihi yalancıları, öncelikle bütün güçleriyle Atatürk’e yüklenmişlerdir.” (Bak: İnkılâp yy. sh. 26)
İddiaları da, bugün tamamı AKP’ye kayan ve Milli Görüş’e savaş açıp Yahudi Lobilerine yaranmaya çalışan münafıkların günahını Erbakan’a yükleme çabalarıdır.
Şöyle devam ediyordu:
“Haziran 1996’da Habitat II Toplantısının açılış başkanı olan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Butros Gali, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’i kürsüye, “Türkiye Federal Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı” olarak çağırmıştır. Şaşırtıcı bir şekilde Demirel bu “unvanın” yanlış olduğunu belirtmemiş, hiçbir düzeltme yapmamıştır.
Butros Gali konuşmasında, “insanlığın ve kentlerin geleceğine yöne vermesi gereken ‘İstanbul Ruhu’nun adil, güvenli, yaşanabilir kasabalar ve şehirler yaratabilmek için hükümetlerle devlet dışı sivil kesimler arasında işbirliği ve dostluk anlamına geldiğini” vurgulayıp “İstanbul Federe Devleti” değimini kullanmıştı. O toplantıda bu değime de ses çıkartan olmamıştı. Gali konuşmasında ayrıca, “Dünya, 200 devletli olmaktan 2000 devletli olmaya gidiyor” yorumunu yapmıştı.
Aslında Butros Gali’nin konuşmasının arasına serpiştirdiği bütün bu ifadeler, 1987 UNESCO toplantısında alınan, “ulus devletleri”, etnik ve dinsel küçük şehir devletçiklerine bölmeye yol açacak kararların adım adım uygulanmasıydı.
İstanbul Başkentli Yakındoğu Federasyonu
1994 yılına gelindiğinde Türk basınında bir taraftan “İstanbul Merkezli Bizans Devleti” tartışılırken, diğer taraftan “İstanbul Başkentli Yakındoğu Federasyonu” tartışılmaya başlanmıştır.
Esguire Dergisi’nin 1 Şubat 1994 tarihli sayısında ortaya atılan “İstanbul Merkezli Yakındoğu Federasyonu”, “bir entelektüel ütopya” alt başlığıyla “aydınların tatlı düşü” olarak kamuoyuna sunulmaktaydı.
“Sanki Mete Tunçay, Cengiz Çandar gibi aydınlar bunu kendi kendilerine düşünüp akıl etmişler ve bu içtenlikli düşüncelerini toplumla paylaşıyorlardı.” Oysaki her şey daha önce başkaları tarafından düşünülmüş ve planlanmıştı. Nitekim Genelkurmay ATASE Başkanlığı’nın 10 Mart 1981 tarihli “Özel Askeri Rapor Denemesi”nde “Türk-Yunan Federasyonu” anlatılmıştı.
1 Şubat 1994 tarihli Esquaire dergisinde yayınlanan “Yakındoğu Federasyonu” planının 12 Eylül’ün ATASE damgalı “Türk-Yunan Federasyonu” tasarısının kaynağı Robert D. Kaplan’ın kısa süre önce The New York Times Magazin’de yayımlanan, “Türkiye Balkanlar ve Ortadoğu Birleşiyor” adlı yazısının çevirisi 28 Şubat 1994 tarihli Milliyet gazetesinde yayımlanmıştır.
Yahudi kökenli Amerikalı gazeteci yazar Robert D. Kaplan yazısında:
“Tarih Bölge Uzmanları tarafından belirlenen yanlış sınırları yeniden şekillendiriyor… Türkiye, Balkanlar ve Ortadoğu olarak adlandırılan yer, tek bir bölge olarak ortaya çıkıyor. Avrupalılar burayı her zaman ‘Büyük Yakındoğu’ olarak tanımlıyor… Türkler yaklaşık 850 yıl İslam dünyasının liderliğini yürüttü… Bütün Arap devletleri, Yugoslavya gibi Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünü izleyen kaos karşısında… Büyük İsrail, Akdeniz’de Batı Şeria ve Gazze’yi kendine çekecek bölgesel bir ekonomik mıknatıs olarak ortaya çıkacak.” kehanetinde bulunmaktadır.
Türk-Kürt Federasyonu ve Yeni Osmanlıcılık
ABD, Türkiye’ye, bir taraftan Osmanlı coğrafyasını kapsayan alanda “İstanbul Merkezli Yakındoğu Federasyonu” önerirken, diğer yandan “Türk-Kürt Federasyonu” dayatmaktadır.
Turgut Özal öldükten sonra Cumhurbaşkanı olan Süleyman Demirel, daha önce 1965’te Başbakan olur olmaz ABD tarafından kendisine dayatılan “Türk-Kürt Federasyonu” kurma önerisini 30 yıl sonra Cumhurbaşkanı olunca yeniden masasında bulacaktı. Öneri, bu kez ABD Hava Kuvvetleri’nin RAND araştırma kuruluşunca sunulmaktaydı. Raporun savunucusu uzun yıllar CIA Türkiye masası şefliği yapan Paul Henze adlı Yahudi Stratejist olacaktı.
Demirel’in “Türk-Kürt Federasyonu” raporuna herhangi bir rapor vermemesi üzerine Henze, “gizli” damgalı bu ABD raporunu Aktüel dergisine sızdırıp kamuoyunda tartışılmasını sağlamıştı. Nitekim rapor, 15 Haziran 1994 tarihinde Aktüel dergisinde “Türkiye’yi Feodalizm Büyütecek” başlığıyla yayımlanmıştır. Bunun üzerine Demirel de, “Batı Sevr’i istiyor!” diye demeçler vermeye başlamıştır.
ABD, “Türk-Kürt Federasyonu” ve “Yakındoğu Federasyonu” projelerinden hiç vazgeçmemiştir. Bu projeleri hayata geçirmek için de Yeni Osmanlıcılık akımına sarılmıştır.
Aslında, “Yeni Osmanlıcılık” söylemi Büyük Ortadoğu Projesi’nin hayata geçirilmesi için bir kılıftı. Amerikalı Yahudi Yazar Noam Chomsky, “yeniden Osmanlı” hazırlıklarının yıllar öncesinden başladığının belirtenlerden biridir. 90’lı yılların başında Türkçeye tercüme edilen kitabında şu önerilerde bulunmuştur: “Orta Doğu’da ulusallık ve ulusal kimlik yok edilmeli. Bunun için de Orta Doğu Osmanlılaştırılmalıdır. Böylece bölgede Batı çıkarlarına karşı çıkacak ulusal güç ve direnç kalmayacak, sistemin çarkları rahatlıkla işleyecektir. ABD için en tehlikeli düşman ve tehdit Bağımsızlık tehdidi. Asla hoş görülemez.”
İsrail yönetimi derinden etkileyen Kudüs Federal Araştırmalar Enstitüsü Başkanı Daniel Elazar da Osmanlı’ya dönüşün ateşli taraftarlarındandı.
Abdullah Gül, Refah Partisi milletvekili olduğu dönemde, 19 Aralık 1992’de Türkiye Gönüllü Kültür Teşekkülleri 3’üncü İstişare Toplantısı’nda yaptığı konuşmada “Osmanlı” vurgusu yapmıştı ve Siyonist merkezlerin gözüne girmeye çalışmıştı.
1996 yılında CIA görevlisi ve CFR üyesi Samuel Huntington, “Türkiye ılımlı İslam’ın lideri olmalı!” diye talimatlar yağdırmış,
1997 yılında CIA ajanı Paul Henze, “Atatürkçülük öldü; Nakşîler, Nurcular ilericidir!” diye demeçler patlatmış,
1998 yılında CIA’nın eski Ortadoğu Masası Şefi Graham Fuller, “Kemalizm’e son; Osmanlı’yla övünün, Fetullahçı olun!” şeklinde tarihi hatırlatmalar yapmıştı.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül 1992’de, eski GKB Büyükanıt 2008’de ve Başbakan Erdoğan 2010 yılında, “Osmanlı modelini” övmeye başlamışlardı. ABD elçisi Edelman da göreve geldiğinde “Yeni Osmanlı” brifingi düzenleyerek konuya sahip çıkmıştı.
AKP bir yandan komşularla “sıfır sorun” sloganıyla bölge ülkelerine “şirin” gözükmek için her yol denerken, diğer yandan yasalar çıkararak “üniter devletin” sonu anlamına gelen Büyük Ortadoğu Projesi’nin önünü açmıştır.
Türkiye yeni bir sürece doğru hızla ilerlemektedir: Bir yandan, “Kürt açılımı” adı altında başlatılan tartışmalarla “üniter yapı” ve “ulus devlet” aşındırılırken, “Türk kimliği” vurgusu “anti demokratik” bulunup, “çok kimliklilik” ve “mozaik” söylemi ön plana çıkartılmakta; diğer yandan ise komşularla “sıfır sorun” adı altında sınırlar kaldırılmaktadır; Türkiye sınırlarını tanımayan Ermenistan’la protokoller imzalanmaktadır. ABD tarafından çizilen, Türkiye’nin de bazı kısımlarını içine alan Sevr ve Büyük Ortadoğu Projesi haritaları yeniden elden ele dolaşmaktadır.” Diyen ve gerçekleri dile getiren yazar, hemen ardından: “Bu yaşananlara paralel olarak, her geçen gün artan biçimde Osmanlı, “asr-ı saadet dönemi” olarak parlatılmaktadır. Televizyon ekranlarında ve gazete köşelerinde “tarihimiz” diye “vıcık vıcık Osmanlı seviciliği” yapılmaktadır.”
Sözleriyle milli duyarlılıkla bağdaşmayan duygularını dışarı vurmaktadır. Şimdi bunlara sormak lazımdır:
Sevabıyla, hatasıyla, Osmanlı bizim tarihimiz ve ceddimiz değil midir?
1- Türklerin İslamlaştıktan ve bu din ve dinamizmle cihan medeniyetleri kurmaya başladıktan sonraki şanlı dönemi, kendi tarihi ve geçmişi saymayan soysuz bir yaklaşıma bu millet nasıl itibar edecektir?
2- Elbette Osmanlı bizim sahiplenmemiz ve saygı göstermemiz gereken tarihimizdir; ama ne Osmanlı sistemini, ne de tarihte kalmış ve asırlar öncesi şartlara göre hazırlanmış devlet modellerini günümüzde tekrar diriltmek mümkün de değildir, münasip de değildir. Milli ve ahlaki yapımıza ve çağdaş ihtiyaçlara ve standartlara uygun yeni ve ilmi projeler üretilmelidir.
3- Ancak, İslam kokusu aldığı her şeye, Şeytan gibi hücuma yeltenen ve Osmanlı gibi şanlı tarihini bu yüzden inkâr eden bir zehirli zihniyet yüzünden, maalesef Müslüman halkımız AKP’yi kurtuluş ümidi ve can simidi görmektedir. Yani bunca tahribatına rağmen AKP’nin hala % 50 oy alması, işte bu sakat ve inkârcı düşüncelere duyulan tepkinin bir neticesidir.
0
0
votes
Değerlendirmeniz

CÜBBELİ AHMET “BEL’AM”CIK’I VE MAHMUT EFENDİ YAKINLARINA UYARI!
FETULLAH GÜLEN DOSYASI
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
Dünyanın Fikri Değişimi Türkiye’den, FİİLİ DEĞİŞİMİ İSE FİLİSTİN’DEN BAŞLAMIŞTIR!
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
OĞUZHAN ASİLTÜRK’ÜN ERBAKAN’A İFTİRALARI
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
Siyaset, inanç ve ahlâk ilişkisini sorgulayan dikkat çekici ve ders verici bir yazı. Dini söylemlerin…
DECCAL NETANYAHU GERBERTİLECEK, İSRAİL YERLEBİR EDİLİP HARİTADAN SİLİNECEK, SİYONİZMİN TÜM SİSTEMLERİ ETKİSİZ HALE GETİRİLECEK VE…
BUGÜN BAŞTA MAZLUM MÜSLÜMAN KARDEŞLERİMİZ OLMAK ÜZERE YERYÜZÜNDEKİ TÜM İNSANLIK ADİL BİR DÜZEN HASRETİYLE YANIP…
Mülkün Sahibini Bulma Yolunda Bir "Feryat" ve "Uyanış" "Kayarsın çirkefe, çamura doğru" başlıklı bu şiiri…
Nefsine ve kötülüğe teslim olan kişi, fark etmeden bataklığa sürüklenir. Hainlere ve zalimlere boyun eğmek,…
SİYONİZM'İN SON ÇEYREK ASIRDAKİ SON TAKTİĞİ: GÜNÜMÜZÜN EN YAYGIN VE SAYGIN SAHTEKARLIK TÜRÜ OLAN KUR'AN'I…
YA RABBİ İMANLARIMIZI KEMÂLE ERDİR, AHLAKIMIZI GÜZELLEŞTİR. BİZLERİ BİR AN BİLE NEFSİMİZİN ELİNE BIRAKMA. OLURDA…
Dijital Perdenin Arkasındaki Gerçeklik"Bu çarpıcı analizi okurken, meselenin teknolojik boyutundan ziyade arka planda yatan o…
Milli Çözüm Dergisi, Erbakan Hocamızın; Milli Görüş, Adil Düzen, İslam Birliği gibi kavramlarını kuru bir…
Münafıklığı: 1- Ameli münafıklık, 2- İtikadi münafıklık, Olarak ikiye ayırmak daha münasiptir. Ameli münafıklık; sahih…