Şu AKP döneminde maalesef;
a- İslam Dinini istismar edip ılımlaştırma ve yozlaştırma
b- Müsbet Türk Milliyetçiliğini ise inkar edip, Milli duygu ve duyarlılıklarımızı soysuzlaştırma yolu benimsenmiştir.
Oysa başta Bediüzzaman gibi şahsiyetler, müspet Türk Milliyetçiliğine hürmet ve riayet etmişlerdir. Yoğun bir medya manipülasyonu ile artık “Kürt”lerin özgürlüğünden, özerkliğinden, etnik kimliğinden bahsetmek ve bunlara sahiplenmek; vicdani duyarlılık, Avrupai uygarlık ve insan haklarına saygınlık sayılırken, maalesef “Türk” kelimesini ağzına almak, ırkçılık, çağdışılık ve barbarlık gibi gösterilmektedir. Bunun gibi Alevilik; ilericilik, hoşgeçimlilik, aydın kişilik olarak takdim ve takdir edilirken, Sünnilik ise gericilik, Emevicilik ve kökten dincilik diye tahkir edilmektedir.
AKP yalakası ve Amerikan borazanı Mümtazer Türköne’nin; “Din eğitiminde devlet tekeli kalkıyor”[1] diye manşet atıp müjdelediği:
“Anayasanın 24. maddesi: “Din ve ahlak eğitim ve öğretimi devletin gözetim ve denetimi altında yapılır.” kaydının, yeni hazırlanan anayasada yer almayacağını bildirmesi de artık din eğitiminin, hem mecburi olmaktan çıkarılacağını hem de, din eğitiminin ABD güdümlü cemaat ve tarikatlar elinde “Küresel Siyonist sömürü düzenine, dindar ve itaatkâr ılımlı köleler yetiştirme” yolunun açılacağını haber vermektedir.
Recep T. Erdoğan’ın ABD’de çekilen ahlaksız film skandalına karşı Türkiye’deki tepkisizliği “Son on yıldır aşırılıkları törpülemeyi başardık. Bir anlamda paratonerlik yaptık ve toplumun gazını aldık”[2] sözleri tam bir itiraf gibiydi. Evet Recep T. Erdoğan ve Hükümetinin iktidara getiriliş gayelerinden birisi de: “Müslüman halkımızın ABD emperyalizmine ve İsrail Siyonizm’ine karşı haklı duyarlılıklarını törpülemek, toplumun havasını indirip layt ve uysal hale getirmekti.”
Osmanlıdan Günümüze Türklük Kavramı
1-“Malumu ilam ahmaklıktır.” (Yani herkes tarafından ve açıkça bilinip belli olan şeyleri, tekrar tekrar anlatıp açıklamak geri zekalılıktır.) gerçeği doğrultusunda, zaten Oğuz nesli Kayı boyundan oldukları dünya alemce malum ve meşhur olan Osmanlılar, kuruluştan itibaren, ayrıca bir “Türk Devleti” olduklarını vurgulamaya gerek görmemişlerdir.
2-Tebaası olan Rum, ermeni, Bulgar, Arap gibi kavimleri ürkütmemek için de Osmanlılar tedbirli hareket etmiştir.
3-Osmanlılar hamisi ve halifesi oldukları İslam dünyasına “ırkçı, ayrımcı ve kayırımcı” davranmadığını göstermek için de “Türk”lüklerini sıklıkla öne sürmemişlerdir.
4-Ancak Türk asıllı olmayan, ülkelerini işgal eden ve kendilerini devşiren Osmanlı Türk’üne karşı gizli kin besleyen bazı bürokrat ve komutanlar zaman zaman Türkler ve Türkçe aleyhine girişimlere yeltenmiş ve Osmanlının kendilerine sağladığı imkân ve fırsatları suistimal ettikleri gözlenmiştir.
5-Medreselerde ve edebiyat çevrelerinde Arapça ve Farsçaya ağırlık verilmesi ise, köklü medeniyet birikimine ve hikmet eserlerine, tefsir ve hadis gibi İslami İlimlere kaynaklık etmeleri ve İslam alemiyle rahat irtibat kurabilecek diplomat ve bürokratları hazırlama nedeniyledir.
6-Ancak bütün Osmanlılar döneminde köy, kasaba ve şehir sakinleri hep Türkçe konuşmuş; halk şairleri, tasavvuf erleri ve manevi terbiye öncüleri, saray katipleri ve tarihçileri, Süleyman Çelebi gibi gezginler hep Türkçe konuşup yazmış ve Osmanlı Türkçesi resmi dil olarak kabul edilmiştir. Üstelik, hiçbir zorlama ve baskı olmaksızın- doğal bir ihtiyaçla ve kendi arzularıyla, yerli, Rum, Ermeni, Yahudi toplulukları hatta fethedilen ve Müslümanlığı seçen Balkan halklarının bir kısmı Türkçeyi öğrenmişlerdir.
7-Ne var ki, 1800 yılların başında padişah olan Sultan 2. Mahmut: “Muhiti (çevreyi) kollarken merkezin dağılacağını, başka kavimleri kucaklarken asli unsur olan Türklerin ihmale uğradığını” fark edip, bazı tedbirlere yönelmiştir.
Osmanlı tarihinde “Türk” ve “Türklük” kavramları lehine ilk gelişme, Sultan 2. Mahmut zamanında, 1826 yılında Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması ve yerine o zaman “Mansure Askerleri” denilen ve doğrudan doğruya Anadolu’nun Türk Müslüman halkına dayanacak olan ordunun kurulma girişimlerinde görülmektedir. Bilindiği gibi Yeniçeri Ordusu genellikle devşirme, yani gayr-ı Türk ve gayr-ı Müslim halka dayanan bir tabandan gelmekteydi. Haziran 1826 tarihinden itibaren ise artık ordu devşirme kökenden değil daha ziyade Türklerden ve Türkleşmiş kavimlerden teşkil edilecektir.
8-Meşruiyet döneminde, Sultan Abdulhamit Han’ın kabul ettiği Kanun-i Esasi’de ise:
“Osmanlı tebaasının devlet kademelerinde görev alabilmeleri için resmi dil olan Türkçeyi bilme şartı” getirilmiştir. (Madde:18)
Ayrıca Kanuni Esasi 68. maddesine (3. fıkra): Türkçe bilmeyenlerin mebus (Milletvekili) seçilemeyeceği ve Mebus adaylarının Türkçe okuma yazma mecburiyeti eklenmiştir.
9-İttihat ve Terakki sürecinde:
a- Mehmet Akif ve Yahya Kemal gibileri İslam kaynaklı Türk Milliyetçiliğini.
b-Ama diğerleri de, “ırkçılık ve kafatasçılık” ağırlıklı bir ulus kavmiyetçiliği benimsemişlerdir.
Bu arada Avrupa’da, İslam’dan mayalanan Türk milliyetçiliğine karşı ilk planlı ve kasıtlı düşmanlık kampanyasını başlatanların ise, komünizmin fikir öncüleri sayılan Yahudi kökenli Engels ve Marx olduğunu da hatırlamamız gerekir.
10-Mustafa Kemal ise Türk Milliyetçiliğini, ırkçı bir anlayış ve yaklaşımdan uzak, kuşatıcı ve kucaklayıcı bir zihniyetle ve zaten fikren ve fiilen dünyada öyle bilinen haliyle özümseyip resmileştirilmiş. Ancak ondan sonraki süreçte, Türkçülük yeniden ittihatçıların mason kanadı gibi, ırkçı ve dışlayıcı bir mecraya evrilmiştir.
11-Rahmetli Erbakan Hoca ise, Türkçülüğün diğer unsurları inkârcı, horlayıcı ve yok sayıcı bir kavram olarak kullanılıp dayatıldığı ve dış güçlerin bu haksız uygulamayı istismar edip özellikle Kürt kardeşlerimizi ve PKK’yi kışkırtıp azdırmaya öalıştığı bir ortamda: Milli birlik ve dirliğimizin mayası ve kaynaştırıcı kimyası olan DİN kardeşliğini öne çıkarıp önemsemiş; ama çok dikkatli ve rikkatli (merhametli) bir dille sık sık “Bin (1000) yıllık kardeşliğimize” vurgu yaparak, Anadolu’muzun Malazgirt zaferiyle fethedip, Selçuklu ve Osmanlı dönemleriyle Türklere vatan yapılmasına özellikle dikkat çekmiştir. Ve hele, Erbakan Hoca’nın müsbet milliyetçiliği tahkir edici söz ve imalarına rastlamak mümkün değildir. Ve zaten o devirdeki, dedesini bile gizlemek zorunda kalan sahte Türkçüler ve sabataist-mason ittihatçı döküntüler ve diğer siyasi aktörler içerisinde, yedi sülalesi özbeöz Türk olan, belki de tek şahsiyettir. Ve tabii, hepsinden önemlisi Erbakan Hoca inançlı ve kararlı bir mü’mindir ve bizi Millet yapan asıl kimyanın İslam Dini ve Ehli Sünnet disiplini olduğunun bilincindedir.
Erbakan Hoca’nın Türklerin dışında; Kürtler, Rum ve Ermeni nesiller, Kafkas ve Balkan kökenliler gibi değişik kavim ve kültürlerden, İslam potasında kaynaşan, muhteşem Anadolu seramikinin (mozaik değil!) bu mübarek ahengini ve rengini bozacak söylem ve sloganlardan sakınması, Milli haysiyet ve hassasiyet gereğidir. Kaldı ki, bir kişiyi önemli ve değerli kılan ve gerçek kimliğini oluşturan; Onun kökeni ve mensubiyeti değil, İnsanlığı, inancı, amacı, ahlakı, ilmi irfanı ve yararlı çabaları gibi şeylerdir.
12-Şu tarihi ve tescilli gerçek te asla unutulmasın ki, Müslüman olmayan veya sonradan İslam’dan çıkan Türkler, Türklüklerini de, Türkçeyi de muhafaza edememişler (istisnai örnekler dışında) başka kavimler ve kültürler içerisinde eriyip gitmişlerdir. Hatta Ehli Sünnet istikametinden (Sünnilikten) koparılıp, geçmişte Şiilik, günümüzde Vehhabilik, El-Kaide’cilik, İranlı Ali Şeriat’çılık gibi aykırı mezheplere kayan Türklerin bile, tarihte Osmanlı Devletine, şimdi de Türkiye Cumhuriyetine düşman hale getirildikleri görülecektir. Mustafa Kemal’in şimdi kaldırılmaya çalışılan Diyanet İşleri Başkanlığını kurarken, İslam’ın ehli Sünnet çizgisini ve Maturidi’lik düşünce sistemini tercih etmesi boşuna değildir.
Vücut, kanser hücrelerine tepkisiz kalır, çünkü kendinden sanır!
Numan Kurtulmuş, “HAS Partiyi feshedip AKP’ye katılma” nedenini soran spikere “Biz aynı düşüncenin hücreleriyiz. Bu yüzden Türkiye’nin yeniden inşası sürecinde birbirimize destek vermeliyiz.” Anlamında sözler edince hatırımıza geldi:
Bir Teşkilat ve camiadaki marazlı tipler, aynen kanser hücreleri gibidir.
Vücudumuz dışarıdan giren mikroplara karşı, doğal bağışıklık sistemini devreye sokarak, ürettiği antikorlarla onları etkisiz bırakmaya yönelir. Ancak kanser hücreleri, kendi içinde ürediği için, vücudumuz onları “saldırgan bir yabancı” olarak değil, “bedenin bir parçası” gibi algıladığından, onlarla mücadele gereği hissetmeyip, kanser hücrelerini etkisizleştirmek üzere bağışıklık sistemini devreye sokmadığı gözlenmektedir. Böylece kanser hücreleri urlaşma ve tüm organları sarıp kuşatma fırsatına erişmektedir.
Bir dönem çok yaygın olan verem hastalığının iyileşmesi için uygulanan çok özel beslenme yöntemlerinin ve alınan güçlü vitaminlerin vücudun direncini ve bağışıklık sistemini güçlendirdiği ve iyileşme sonrası insana ekstra bir zindelik verdiği söylenirdi. Ancak bütün bu “yan getirileri ve bazı yararlı neticeleri” ileri sürülerek verem hastalığının reklamını yapmaya ve özendirecek şekilde hayırlı sonuçlarını anlatmaya girişilmezdi. İşte şu AKP, acaba Milli Görüş bünyesinde üreyen kanser ve verem hücreleri gibi miydi? Pek çok insanımızın hala onları sağlam ve İslam düşünceli ve Milli Görüş takipçileri görmeleri, kalbi bir safiyet miydi, akli bir zafiyet miydi, boş bir temenni ve teselli miydi, yoksa gizlenen bir gerçeğin ifadesi miydi?
Şiir:
“Bizsiz bizi yenemezlerdi, bizimle vurdular bizi
Mikrop saldılar kanımıza, o tıkadı kalbimizi”
Milli Görüş’ten ayrılan dönekleri ne güzel ifade etmektedir. Evet örneğin Mehmet Akif’in Sultan Abdülhamid’e bazı şiirlerinde “korkak, müstebid (despot), Osmanlının gelişip güçlenmesinin önündeki engel” görmesinden daha beter bir gaflet ve hıyaneti bunlar rahmetli Erbakan’a göstermişlerdir. Ve bu yüzden maalesef, Abdülhamid sonrası Osmanlı ne hale gelmişse, Türkiye’de Erbakan sonrası benzer felaketlere uğramış vaziyettedir. Umarız bu felaketlerden ders alınacak, Milli bir gayret ve mesuliyetle bu vahim gidişe son verilecektir.
İttihatçı Cemal Paşanın da aralarında bulunduğu bir heyet, Sultan Abdülhamid’i ziyaret edip:
“Çanakkale’ye saldırı hazırlığı beklenmektedir. Boğaz’ı geçerlerse İstanbul’da düşecektir. Bu nedenle biz payitahtı (Başkenti) tedbiren Anadolu’ya (Konya’ya) taşımak fikrindeyiz. Sizin düşünceniz nedir, hangi il münasiptir?” diye sorduklarında onlara:
“Korkudan terk edilen payitaht düşmana peşinen teslim edilmiş demektir. Ben Bizans imparatorundan daha korkak ve alçak değilim, kanımın son damlasına kadar İstanbul’da savaşır, gerekirse canımı feda ederim. Kaldı ki iyi kullanılmasını bilirseniz, benim inşa ettirdiğim tahkimattan, düşmanların Çanakkale saldırısına göğüs germeye yeterlidir!…” diyecek ve belki de, bugün İstanbul’un hala elimizde kalmasına sebebiyet verecektir.
Ve hele marazlı medya tarafından AKP’lilerin sürekli “İslamcı”lıklarına vurgu yapılması ve bu yolla meşrulaştırılmaya çalışılması, bilinçli ve art niyetli bir tercih miydi yoksa ağız alışkanlığının bir neticesi miydi?
İslamcılığın Müslümanlarla irtibatı
O kadar güzel, idealist, hatta ütopik “İslamcı” ve “İslamcılık” tarifleri yazılıp çizilmektedir ki değil Müslümanlardan, “farklı inanç mensuplarından bile” oraya dâhil olma hevesine kapılanlar görülmektedir. Fakat gerçekler sadece teoriden ve tariften ibaret değildir. Teoriden ziyade pratikler, yani hayata yansıyan kısım her zaman daha belirleyici ve ikna edicidir. Her ne kadar kaynağı, referansı İslam olsa da “İslamcılık beşeri bir” ideolojidir. İdeolojilerin genel karakterine uygun olarak toplumu dönüştürmekten çok, handiyse “salt iktidarı” hedeflemiştir.
“İslamcılık” ortaya çıkışı ve neşvü neva bulması üç tarzı siyasetle (Osmanlıcılık, Türkçülük, İslamcılık) ve haliyle ittihat ve terakkiyle neredeyse örtüşmektedir. Özellikle İttihatçılarla, siyasi düşünceleri farklı olsa da, birçok noktada benzer karakter göstermişlerdir. Aynen İttihatçılar gibi alttan (halktan) gelmemiştir, genel olarak toplumun “zayıflarının” ve “gençlerinin” sahip çıktığı bir harekete dönüşmemiştir. Elit, “seçkinci” Müslümanların çabalarına rağmen etkin hale gelememiştir.
Müslüman ve İslamcı
“Müslüman” tabiri kuşatıcı ve birleştiricidir. Dün olduğu gibi bugün de yeterli ve geçerlidir. “İslamcı”, “İslamcılık” ise sakat ve eksiktir. Bu kavramı sahiplenenler içerisine her şeyi yerleştirebilir ama işler sadece tanımlamayla yürümemektedir. İslamcıdan başka, kendisini radikal, fundamentalist, ılımlı Müslüman (İslam) olarak tanımlayanlar da görülmektedir.
Batı ve daha geniş olarak “bâtıl”, İslam’ın önerdiği ve benimsediği kavramları terk edip, kendisi uyduruk kavramlar üretip, ayrıştırma yolunu seçmektedir. Zihinler ilk bu yolla iğva ve iğdiş edilir. Çünkü bir kere sahih kavramlarla olan irtibat kopartıldıktan sonra işin özünü saptırmak ve “manayla” istendiği gibi oynamak daha kolay hale gelmektedir. Bu yolla toplumu kamplaştırmayı, sınıflara ayırmayı ve insanları, grupları birbirlerinin “ötekisi”, rakibi ve hatta “teröristi” yapmayı hedeflemektedir.[3] diye özetlediğimiz yorumlar çok önemli bir gerçeği ve çok sinsi bir tahripçiliği dile getirmektedir.
Batılıların Kürt yandaşlığı!
Uluslar arası Kriz Grubu yayınladığı raporda:
“Türkiye Devleti Hükümeti ve silahlı kuvvetleri, PKK’ya yönelik top yekün savaş açma ve soruna askeri yöntemlerle aşma gaye ve girişiminden vazgeçmelidir. Medya ve STK’lar bu anlayışa karşı direnmelidir. Sorun Kürt halkına daha geniş özgürlükler verilerek ve demokratik talepleri yerine getirerek çözülmelidir. Bu arada PKK’de daha temkinli hareket etmelidir.” demektedir.
Hayret, ne zaman ki PKK biraz sıkışsa, Siyonist odaklar hemen TSK’yı orantılı güç (!) kullanmaya ve Türkiye’yi demokratik adımlar (!) atmaya davet etmektedir.
M. Ali Birand, Afyonkarahisar’daki patlamayla ilgili:
“TSK hep böyleydi, sadece biz korkup ağzımızı açamazdık” değişen TSK değil, biziz, bizim dilimiz uzadı.”[4] sözleriyle; “bize bu yüksek onuru, şuuru ve huzuru AKP sağladı. Eskiden kimse TSK aleyhine konuşup yazamazdı, yapılan hatalardan haberimiz dahi olmazdı” demeye getirerek aynı Siyonist merkezlerin sabataist temsilcisi olarak, AKP sayesinde nasıl TSK’ya karşı horozlanabildiklerini itiraf etmekteydi.
Bu arada “Herkesi kendisi gibi zannetme” psikolojisi Recep Beyde de gözlenmektedir. Başbakan son dönemlerde ‘ihanet’ kelimesini sıkça dillendirmektedir. Bu tavır hem Milli Görüş’e yaptığı ihanetin vicdan azabını dindirme, hem de farkında olmadan kendi içini ifşa etme ve ele verme halidir.
11.09.2012 tarihli Vatan gazetesinde, “Bundan yaklaşık 10 yıl önce ülkemiz İslamcılarının hatırı sayılır bir bölümü Türkiye’nin Irak’ın işgaline dahil olmasına, yani AKP’nin politikalarına karşı çıkmış, bu uğurda sokaklara dökülmüşlerdi. 1 Mart 2003 tezkeresinin geçmemesinde, diğer bir deyişle çok sayıda AKP milletvekilinin hayır oyu kullanmasında bu İslamcı kampanyanın etkisi küçümsenemezdi. Günümüzdeyse İslami hareket içinde yer alıp da AKP’nin Suriye politikalarını eleştirenler ciddi anlamda marjinal bir konuma düşmüşlerdi” diyen Ruşen Çakır çok önemli bir gerçeği tespit etmekteydi. Ancak: “Bana göreyse esas neden son 10 yıl içerisinde İslami hareketin nerdeyse tümüyle bir “devlet projesi” haline gelmiş olmasında gizliydi” diyerek, İslami duyarlılığın AKP eliyle törpülenip dejenere edildiğini saklamaya ve AKP’yi aklayıp İslamcı bir parti olduğu imajını aktarmaya yeltenmişti.
Oysa işin gerçeği, dindar halkımızın AKP hücrelerini, “kendi bünyemizin doğal üretimi ve Milli Görüş’ün talebeleri.” zannedip, biraz da kolaycılık ve çıkarcılık hevesiyle onları benimsemeleridir.
Öyleki, Amerika’da çevrilen, Hz. Peygamberimize hakaret içerikli filme ciddi ve etkili bir tepki bile gösterememişlerdi. İslam dünyası çalkalanırken ve maalesef haklı tepkiler, yanlış ve haksız eylemlerle boşa çıkarılırken AKP Türkiye’sinin sokakları niye bu denli sessizdi? Erbakan’ın kısa Başbakanlığını zora sokmak için, her Cuma çıkışı cami önlerini, kurbağa çığırtkanlığıyla velveleye veren ucuz kahraman Müslümanlar, şimdi neredeydi? El cevap, AKP iktidarı ve Fetullaçılık eliyle iğdiş edilmişlerdi. Ama Ruşen Çakır gibi gözü açıklar bunu “İslamcılar olgunlaşıp kemale erdi” şeklinde göstermektelerdi.
Mısır lideri Muhammed Mursi Avrupa ziyareti sırasında Libya’daki ABD büyükelçisinin öldürülmesini çok şiddetli bir dille kınayan Barosso’nun ardından “iyi de Amerika’da Hz. Peygamberimize açıkça ve alçakça hakaret eden filmleri çekenlerin ve bunlara izin veren ABD yöneticilerinin bu kışkırtıcı tavrını da kınamak gerekiyor” bile diyememiş ve “haksız yere bir kişinin öldürülmesinin bütün insanları öldürmek gibi günah sayılır” ayetini hatırlatarak Barosso’yu tasdik etmiştir. Recep T. Erdoğan da aynı anlamda mesajlar vermiş, ABD’li Yahudi’ye hiç laf etmemiştir.
ABD Libya açıklarına savaş gemileri göndermiş, ABD ve AB yetkilileri “Arap Baharıyla gelen yeni yönetimlerin radikal İslamcıları ve kökten dinci akımları cesaretlendirdiğini” söyleyip, yeni işgal ve saldırı girişimlerine gerekçe uydurmaya yönelmişlerdir. Öyle anlaşılıyor ki, bu tür film ve karikatürleri de aynı Siyonist merkezler organize etmekte ve Hilary Clinton’un “Bireysel özgürlükleri kısıtlayamayız” sözleriyle açığa vurduğu gibi Müslümanları kışkırtıp kendilerine bahane üretmektedir. Yani asıl hedefleri, BOP istikametinde, İslam ülkeleri yönetimlerini kendileri dizayn etmektir.
Hala elimizde ve sitemizde bulunan videolara çekilmiş eski konuşmalarında:
“Bugün Necmettin Erbakan Hocamız bile Refah Partisini bırakıp, sözgelimi Anavatan’a gidecek olsa biz yine Hak davanın temsilcisi Refah Partisi’nde kalacağız!” diye sadakat numarası çeken Bülent Arınç’lar ve Recep T. Erdoğan’lar şimdi, Hz. Peygamberimize yönelik ahlaksız saldırılar karşısında bir iki beylik ve göstermelik kınama dışında gayet ilgisiz ve tepkisizdir. Libya, Mısır, Yemen ve Afganistan’daki gibi, suçsuz ve sorumsuz insanları hedef alan ve masum canlara kıyılan girişimleri elbette tasvip edilemezdi. Ama etkin ve gerçekçi tepkileri de iktidarların organize etmesi gerekirdi.
Fetullah Gülen’in layt tavrı:
Fetullah Gülen sözde, bu olaylar karşısında gösterilecek “Müslümanca tepkiyi” anlatırken[5]
“Müslümanın oyuna gelmemesi sadece kollarını germesi lazımdır. Bunlar istihbarat örgütlerinin bir tuzağıdır… Efendimizin saçına toz kondurulmamalıdır. Ancak bu kışkırtmalara karşı yapılacak girişimler çok iyi düşünülüp taşınılmalı, sonunda bize ve hareketimize zarar verecek davranışlara kalkışmamalıdır. Mesela dünya çapında “Tüm kutsallara saygıyı” esas alan genel kanunlar çıkarılması için çalışılmalıdır” şeklinde hamasi ve havai laflar etmekteydi. Dikkat ettik bu ahlaksız filmi çeken pornocu Yahudi’ye ve mel’anete izin veren ABD yetkililerine tek kelime “tepki göstermeyen” Fetullah Gülen; sürekli hakarete uğrayan ve kışkırtılan Müslümanlara sükûnet tavsiye ederken aslında Amerikan gavuruna teslimiyeti öğütlemekteydi.
Bay Fetullah, İsrail’in İslam’a Osmanlıya ve tüm Müslümanlara hakaret amacıyla, Filistin’deki Beersheva Camisi avlusunda düzenleyeceği içki festivaline bile tek kelime tepki göstermemişti, gösteremezdi. Acaba peki o halde Fetullah Bey dünya çapında organizeli okulların ve diplomatik bağlantıların başındaki kişi olarak, üstelik bizzat Amerika’da yaşayan ve etkili lobilerle irtibatlı birisi olarak tavsiye ettiği türden girişimleri niye bizzat başlatmayı düşünmezdi?
“Ey iman edenler, (kendiniz) yapmadığınız (imkân ve fırsatınız olduğu halde, nefsi ve dünyevi çıkar endişeleriyle yapamadığınız) şeyi, niçin (riyakarlıkla) konuşup (başkalarına teklif ve tavsiye edersiniz?)
(Böyle) yapmayacağınız şeyi (sırf istismarcılık ve ucuz kahramanlık için) söylemeniz, Allah katında bir günah olarak büyümekte (ve gazabını celb etmektedir.)” (Saff: 2 ve 3) ayetini bilmez miydi?
Bu arada 27 Mayıs ihtilali mağduru merhum Adnan Menderes için Sultan Ahmet Camiinde özel bir mevlid programını teşvik ve tertip eden Fetullah Bey acaba kendisinin de bizzat kışkırtıp arka çıktığı 28 Şubat darbesinin mağduru Erbakan Hoca’dan özür ve helallik makamında, Onun aziz ruhuna bir Fatiha okuma çağrısı da yapacak mıydı? Herhalde, Siyonist Yahudi lobilerini üzüp kızdıracak bir girişim onun haddini aşardı!?
Mısır’ın bahar devrimini hatırlayınız;
Ayaklanma olduğunda Washington’da bulunan Savunma Bakanı Tantavi, Obama’nın talimatı ile Başkan Mübarek’i dinlememiş ve orduyu sokağa göndermemişti. Yani ayaklanan halkın önüne geçmemiş ve yol vermişti. Bunu yapsaydı bugün Mübarek yine iktidarını sürecekti. Tıpkı Tunus’ta Bin Ali olayında olduğu gibi. Libya’da ise Kaddafi’nin en yakın adamları CIA ve İngiliz MI6 tarafından önceden satın alınmış ve ele geçirilmişti. Generallerin müdahale etmediği 3 haftalık ayaklanma sürecinden sonraki seçimlerde Cumhurbaşkanı olan Mursi ise Washington’dan aldığı destekle kendisini iktidara taşıyan Tantavi, Anan ve 70 kadar yüksek rütbeli komutanı emekliye sevk etmişti. Defalarca gittiğim Mısır’da açıkça gözlediğim gibi çoğu oruç tutan ya da Cuma namazına giden Mısırlı generallerin laiklik konusunda Mursi iktidarı ile sorunlarının olacağını hiç kimse beklemesindi. Çünkü 1979 yılında imzalanan Camp David Anlaşması’ndan bu yana en az 40 bin Mısır subayı ABD’de eğitilmişti.
Bu rahatlığı yaşayan Mursi şimdi de Tantavi ve Anan’ı yargılayabileceğinin sinyalini vermekteydi. Siyasal ve sosyal alanda ise Mursi önce medyaya el atmış ve devlete bağlı gazete, televizyon, radyo ve ajans yöneticilerini değiştirmişti. Peşinden televizyonlarda türbanlı spikerleri görevlendirmiş ve türbanlıların uçaklarda hostes olarak çalışabileceklerini ilan ettirmişti. Sırada liberal kimlikli yüksek yargı elemanlarından kurtulmak gelecekti. Yani HSYK’yı ele geçirmekti. Mısır Lideri Mursi, böylece adım adım AKP’yi takip ve taklit etmekteydi. Strateji belliydi: İslam görüntüsüyle halkı oyalayıp-umutlandırıp, gerçekte Siyonist yörüngeyi güçlendirmekti. Mursi’nin tüm bunları kolayca yapabileceği kesindi. Çünkü normalde bir kadınla tokalaşmayan Mursi kendisini kutlamak için özel olarak Kahire’ye gelen Hillary Clinton’le teke tek görüşmüş ve beklediği destek sözü verilmişti. Şu anda Amerika’nın en büyük 50 şirketinin yöneticisi ile devlete bağlı 50 farklı kurumun temsilcileri Mısır’da önemli görüşmeler yürütmekteydi. Katar Şeyhi Hamed ABD talimatı ile Mısır’da 18 milyar dolarlık yatırım yapacaklarını söylemişti. Libya’daki ayaklanma sürecine 2 milyar dolar harcayan aynı Hamed geçen ay Mısır Merkez Bankası’na 2 milyar dolarlık nakit desteğinde bulunma sözü vermişti. Amaç Müslüman Kardeş Muhammed Mursi’nin başarılı olmasını sağlamak ve halkın günlük sorunlarını çözme konusunda onu desteklemekti. Bu sağlandığında Mursi’nin liberal-laik muhaliflerini bastırması ve kendi dindarlığını kanıtlaması daha kolay hale gelecekti. Böyle olmasaydı Mursi’nin seçimlerdeki rakibi Ahmet Şefik hakkında dava açılma yoluna gidilmezdi.
Oyların % 45 kadarını alan ve Mübarek’in başbakanı olan Şefik şu anda Abu Dabi’ye yerleşmişti ve yeni bir siyasi parti kuracağını söyleyerek gerekirse bu partiyi bulunduğu yerden yöneteceğini belirtmişti. Şefik’e oy veren farklı siyasal, sosyal ve dinsel grupların kendi aralarında çekişmeleri ise Mursi’nin ve ABD’nin işine gelmekteydi. Geriye nüfusun yaklaşık % 12’sini oluşturan Hıristiyan Kıptiler kalıyordu ki işte Amerika’daki mel’un Yahudi oradaki bir Kıpti ekibine Hz. Peygamberimize hakaret içeren filmi, ortalık karışsın ve Mısır’daki Kıptilere karşı, Müslümanlar kışkırtılsın diye çevirdikleri kesindi” tespitlerine kim itiraz edebilirdi?
“Yahu şu Mısır’daki gelişmeler, Türkiye’deki AKP sürecine ne kadarda benzemekteydi!” ve unutmayalım Muhammed Mursi, seçimler öncesi verdiği bir demeçte “Mübarek rejimiyle İsrail arasındaki bütün anlaşmalara sadık kalacağını” söylemişti.
Amerika’daki bir Yahudi de zaten açıkça: Hz. Peygamberimize hakaret yağdıran ve Müslümanları kışkırtan filmini savunarak, “İslam kanserden farksızdır ve kökünün kurutulması lazımdır. Bu filmi ülkem İsrail’in haklı davasına yardımcı olmak ve dünyayı İslam tehlikesine karşı uyarmak için yaptım” demişti. Ve zaten Hilary Clinton da “bu filmi kınıyoruz ama bireysel özgürlüklere saygı gereği yasaklama yoluna gidemezdik” sözleriyle niyetini gizlememişti. Oysa aynı ABD, İsrail’i eleştirmeyi bile ağır suç sayan düzenlemelere gidebilmektedir.
Amerika Irak’ta, Vietnam’dan sonraki en acı ve alçaltıcı yenilgisini almış, ekonomik ve siyasi imajını temelinden sarsacak ağır bir fatura ödemek zorunda kalmıştır. Bu neticesi, daha önceden de hesap ettiği için, Irak bataklığına kendisi yerine Türkiye’yi sokmaya çalışmış, malum tezkere çıkmayınca bu hesabı da tutmamıştır. Tezkerenin Meclisten geçmemesinin suçlusu olarak gördüğü TSK’dan intikam alma girişimleri işte bu kızgınlığın devamıdır. Daha önce Irak’a sokamadığı Türkiye’yi şimdi Suriye’ye sokma tezgâhını kuran da Amerika’dır. Erdoğan’dan sonra partinin başına konuşulan emanetçilerden biri olan Yalçın Akdoğan 11 Eylül 2012 Star gazetesinde: “Değişen ve dönüşen Türkiye’nin yeni hedeflere yelken açması, kendisine yeni misyonlar tanımlaması gerekiyor. Bölgesel güç haline gelen Türkiye’nin daha ileri hedeflere gidebilmesi yapısal dönüşümünü tamamlanmasından, reformcu anlayışla kendisini dönüştürmeye devam etmesinden geçiyor. 12 Haziran seçimlerinde ortaya konan 2023 vizyonu, proje ve icraat ağırlıklıyken, 30 Eylül’deki kongrede Türkiye’yi bu hedefe ulaştıracak siyasi vizyon ve tasavvur ele alınacaktır. AK Parti, yerel yönetimlerden AB’ye, Kürt meselesinden terörle mücadeleye, dış politikadan ekonomiye, seçim sisteminden azınlık meselelerine kadar temel konu başlıklarında siyasi tasavvurunu güncelleyecek, Türk siyasetinin geleceğinde yine ‘ben varım’ diyecektir.”
İfadeleri:
a- Hem AKP’nin, ABD ve İsrail’in sinsi projeleri doğrultusunda
- PKK’ya siyasi meşruiyet ve resmiyet kazandırılıp, özerk Kürdistan’a taşeronluk yapılacağının
- Türkiye’nin AB’nin bir eyaleti konumuna sokulacağının
- Küreselleşme palavrasıyla Siyonist sömürü sistemine köleleşme sürecini tamamlayacağının bir itirafıydı.
b- Hem de Bay Yalçın Akdoğan ABD Yahudi Lobilerine “Recep Beyin yerine, demokratik delege seçimiyle beni atarsanız aynı hizmet ve hedeflere daha bir azim ve teslimiyetle koşacağım” mesajlarıydı.
AKP’nin fahiş hataları
Üstad Süleyman Karagülle!
“Ben Bülent Arınç’a çok kıymet verir onu fazla değerlendirirdim… Bendeki hatalardan biri de bu olmuştur, insanlardan fazla şeyler beklerim.” İtirafından sonra;
“Bülent Arınç, TRT’deki programda, gelecekleri en yüksek seviyeye geldiğini, vazifesini yaptığını ve artık istirahat edeceğini” beyan etmiştir… Bülent Arınç, “AK Parti’nin de büyük başarılar kaydettiğini, ülke sorunlarının çözüldüğünü, mevcut kadronun çekilmesinde bir sıkıntı olmayacağını” söylemiştir… Benden 20 yaş küçük olan Bülent Arınç yapacaklarının bittiğini iddia etmektedir! Asıl kötü taraf, yapılacak çok şey kalmadığını söylemesidir! Bu sözler, AKP’nin iflas edip tükendiğinin, Milli Görüşe ait bütün ideallerini yitirdiğinin belgesidir.
İşte AKP’nin Karnesi:
. 1960’da Türkiye’nin dış borcu 30 milyar dolardı, şimdi 600 milyar dolara erişmiştir.
1950-1960 dönemindeki on sene içinde Türkiye “tarım dönemi”nden “sanayi dönemi”ne geçmiştir. Ayrıca yine bu dönemde KİT’ler etkili bir şekilde harekete geçirilmiştir.
1997’de biz iktidarı bıraktığımız zaman dış borç 70 milyar dolar seviyesindedir. 37 senede borcumuz 50 milyar dolar artırılmış ama ülke mamur hâle getirilmiştir.
28 Şubat hükümetleri beş yılda 80 milyar borç yaparak Türkiye’nin dış borcunu 150 milyar dolara çıkarıp gitmişlerdir.
Bugün -yani AK Parti iktidarının onuncu yılında- dış borç 650 milyarın üzerindedir.
Yani… Türkiye, Demokrat Parti döneminin 20 katı Refah Yol’un nerdeyse 10 katı borçlandırılmıştır vaziyettedir!
Bu arada Türkiye’nin birikimi KİT’ler de satılıp çoğu yabancılara peşkeş çekilmiştir.
. Türkiye’nin tarımı çökmüştür, çiftçiler köyünü terk etmiştir.
Köyler boşalmış, kalanlar da hazır dışarıdan satın alıp yemektedir. AK Parti iktidarı on yıldan beri Anadolu’yu ekmemiş/ektirmemiş, borçlanarak daha fazla buğdayı ve yiyeceği dışardan getirmiş, Afrika’ya satılacak buğday Türkiye’ye satılmış ve bu sebeple Afrika’daki insanlar açlıktan ölmektedir. Köylülere, tarlasını ekmeyip boş bıraksın diye karşılıksız para verilmekte bankalardan yüksek faizle borç alınan paralarla dışarıdan tahıl ithal edilmekte ve böylece geleceğimiz körletilmektedir.
. Türkiye’nin basın yani millî olmayan medya sorunu tam bir felakettir. Dış sermayenin emrinde olan basın, üretilen her türlü yalanları kullanarak istedikleri kimseleri ve sistemleri değiştirmektedir.
. Yargı tıkanmıştır, kırk senede davalar bitmiyor, tutukluluk yıllarca sürmektedir. On yıllardan başlayıp kırk yıla kadar süren davalarla sorun çözülmek yerine, düğümlenmektedir. Devlet demek adil yargı demektir, adil yargıyı uygulayan güç demektir. Maalesef Türkiye’de hâkimler bağımsız değildirler. Yargılama usulü bir zulüm mekanizması olarak işlemektedir.[6]
. Türkiye’nin AKP eliyle parsel parsel satılmasına Vali bile isyan etti:
AKP tarafından yabancılara toprak satışının 25 dönümden 600 dönüme çıkartılmasının ardından, ülke toprakları adeta açık pazar haline gelmiştir. Yabancılar akbaba gibi özellikle belirli bölgelerdeki arazilere üşüşmüşlerdir. Bu vahim durumun ulaştığı son nokta, Tekirdağ Valisi Ali Yerlikaya’yı da isyan ettirmiştir. Yabancıların Trakya’da arazi topladığına dikkat çeken Yerlikaya, “Valiniz olarak, ben dahi ‘1 dekar araziyi bana verin, parası neyse alayım dersem’ buna cevap vermeyin” demiştir.
Önder Çiftçi Projesi (ÖÇP) ve Alman Tarım Birliği (DLG) tarafından Tekirdağ’ın Karaevli köyündeki 190 bin metre kare arazi üzerine kurulu tarla günleri fuarının açılışında konuşan Tekirdağ Valisi Ali Yerlikaya’nın sözleri tarihi bir tepkiydi. Trakya’dan arazilerin toplandığını söyleyen Tekirdağ Valisi Ali Yerlikaya, çiftçilere arazilerini satmamalarını söylemişti. Dünyanın ilk 4 zengininin arazi topladığını ifade eden Vali Yerlikaya, “Valiniz olarak, ben dahi 1 dekar arazi bana verin parası neyse alayım dersem, buna cevap vermeyin” demişti.
Türkiye Yahudilere peşkeş çekilmektedir.
. Dünyadaki belli başlı Telekom şirketlerine el atanlar hep onlardı… Telekom özelleştirmelerinde hep onlar birincil rolde oynamaktadır…
. Rothschild’ler Musevi ve Alman asıllı bankerler ailesi olarak kendilerini tanıtmaktadır…
. ABD’deki Rockefeller’le birlikte Dünyayı yöneten aile olarak meşhur olmuşlardır;
. Reuters”i bu aileler kurmuşlardır.
. Yahudi bankerlerin en tepesinde yer alan Siyonist hanedandır.
. 500 seçkin gazeteciyi malikanelerinde ağırlayanlar yine bunlardır.
Gazeteci Güneri Civaoğlu da bu ailenin ‘malikane’sinde ağırlanan 500 seçkin gazeteci arasındadır.
AKP’nin diplomatik feraseti!:
Trablus Türk Büyükelçiliği internet sitesinde, sorulan sorular üzerine, “Libya asayiş ve güvenlik bakımından oldukça müsaittir. İş adamları ve ziyaretçiler asla endişe etmemelidir.” Duyurusu yayınlanıyordu. Ama 24 saat sonra: Libya’da iç savaş çıkıyor, elçilik kapatılıyor, NATO Libya’yı bombalıyor ve Büyükelçi Tunus’a kaçıyordu. 18 yıl Türkiye’de ABD ajanı olarak görev yapan Philiph Giraldi, şu an Türkiye’de en az 20 üst düzey CIA ajanı ve yine Fransız, İngiliz ve Almanların yine 60’tan fazla önemli ajanı bulunduğunu itiraf ediyordu. Bunların irtibat sağladığı ve istihbaratçı olarak kullandığı insanların sayısı ise 200’ü aşıyordu. Yani AKP Türkiye’yi bir ajan cennetine çeviriyordu!..
[1] (16.09.2012 / Zaman
[2] (17.09.2012 / Sabah / Okan Müderrisoğlu)
[3] (11 09 2012 / K. Mete Tiryaki – Milli Gazete)
[4] (Hürriyet / 12 09 2012)
[5] 15 09 2012 / STV / Saat:18:30
[6] (18 Eylül 2012 / Milli Gazete)

CÜBBELİ AHMET “BEL’AM”CIK’I VE MAHMUT EFENDİ YAKINLARINA UYARI!
FETULLAH GÜLEN DOSYASI
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
Dünyanın Fikri Değişimi Türkiye’den, FİİLİ DEĞİŞİMİ İSE FİLİSTİN’DEN BAŞLAMIŞTIR!
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
OĞUZHAN ASİLTÜRK’ÜN ERBAKAN’A İFTİRALARI
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
İLLADA KAYADAN İNEK Mİ ÇIKMASI LAZIM DI?... Cenab-ı Hak bizleri bu hakikatlere hakkıyla iman şuurunda…
Gafile acayip, gelir sözlerim Ey Can tecelline, hayran gözlerim Kırk yıldır o anı, bekler özlerim…
İçerisinde sayısız hikmet ve iman arttırıcı hakikat bulunan bu müthiş analizde birçok tarih profesörünün anlatmaya…
Milli Görüş ile Milli Çözüm’ün Manevi rezonansı yani frekans uyumu! Milli Çözüm; Yeni Dünya Düzeni‘nin…
Ya Rabbi; şirk ve şekavet bataklığından ellerimizi tutup Hidayete erdirdin, Hakk'a tâbi olmayı, Aziz Erbakan…
SÖYLENMESİ GEREKEN SÖYLENMİŞ, BAŞKA SÖZE GEREK VAR MI? Hakikat bu, halâ inanmayacak mısın?!. Kim bilir,…
Türkiye dört bir koldan kuşatılmıştır. Ortadoğu bölgesi, on yıllardır büyük bir katliam ve kaos ortamı…
Bazılarımızın durumu şuna benzemektedir: “Ol mahiler ki derya içredir, deryayı bilmezler.” Hakke’l-Yakin iman; şartsız sadakati…
ANLAYANA SİVRİ SİNEK SAZ, ANLAMAYANA DAVUL ZURNA AZ..
HÜNER; HAKK’A KUL OLMAKMIŞ!.. Bu hayat ki, imtihandır Dünya fani, bir cihandır İki kapılı…