1. ve 2. Dünya Savaşını tertipleyip, tetikleyip, dünyayı Siyonist sömürü düzenine göre yeniden dizayn eden ve özellikle Ortadoğu İslam ülkelerinin haritalarını cetvelle çizen odaklar, şimdi bu haritalarda değişiklik yapma kararı almıştır. Bu sinsi planda, piyon olarak kullanılan işbirlikçi figüranlara, “bölgesel patron” kılıfı ve kahramanlığı geçirilip, görevleri kolaylaştırılmaktadır. Başbakan Erdoğan’ın NTV’de yaptığı “Bazı konuları gündem oluşturmak niyetiyle tartışmaya açıyorum” beyanları… Ve yine daha önce ağzından kaçırdığı “Ben halkın gazını almak için uğraşıyorum” itirafları ise, toplumun ülkemizin nereye sürüklendiği konusundan uzak tutulmaya çalışıldığını, boş gündemlerle oyalanıp havasının alındığını ortaya koymaktadır.
Siyonizm’in “Arz-ı Mev’ud” merkezli İsrail’in Dünya hâkimiyeti hedefini, Büyük Ortadoğu Projesiyle gerçekleştirmenin son aşaması; Irak, Suriye ve Türkiye’nin parçalanmasıdır. Bunun önemli bir adımı olarak, “Irak, Suriye ve Türkiye KÜRDİSTAN’larının kurulması ve tek çatı altında toplanması” planlanmıştır. Ancak bu sonuca karşı, özellikle Türkiye’den gelecek haklı tepkileri törpülemek ve halkı ikna etmek üzere, parlak ve palavra bir kılıf hazırlamıştır:
“Artık Barzani bölgesinin Irak’la, PYD bölgesinin Suriye ile birlik kalması imkânsızdır. Türkiye’nin de Kürt sorununa çözüm bulması ve anarşi belasından kurtulması için Güneydoğusuna özel ve özerk bir statü kazandırması kaçınılmazdır. Üstelik Kürdistan, Türkiye’nin en çok ihtiyaç duyduğu zengin petrol yataklarını barındırmaktadır. Bu nedenle bölgede oluşacak birleşik Kürdistan’ın hamiliği Türkiye için tarihi bir fırsattır. Böylece Türkiye, Amerika ve Avrupa’ya rağmen bölgesel bir güç ve küresel bir aktör olacaktır!?”
“Türkiye’nin Parçalanmasına, birleşik Kürdistan’ın kurulmasına ve İsrail’in Arz-ı Mev’ud amacına kolaylık sağlamasına yarayacak böyle bir plana, ABD ve AB’nin güya karşı oldukları ve AKP Türkiyesinin onları takmayarak kendi başına, Osmanlı’nın varisi ve bölgenin hamisi olma sorumluluğuyla sahip çıktığı” kanaatini yaygınlaştırıp, bu hıyanete mazeret ve meşruiyet kazandırmak üzere, yandaş yazarlar ve kiralık yorumcularca nice hikmet ve kerametler uydurulmaktadır.
Radikal’de Cengiz Çandar, “Daily Star” adlı Lübnan gazetesinden Davit Hirst’in yazdığına göre:
“Erdoğan Barzani’ye, Merkezi Irak yönetiminin bir askeri saldırısı durumunda, onları koruyacağına söz vermiş” olduğunu aktarmaktadır. Peki, askeri bir harekâtı ve Irak’la savaşmayı gerektiren bir konudan TBMM’nin ve TSK’nın haberi var mıdır?
İşte Kanalhaber’de Altan Tan’ın itirafları!
“Daha önceleri de defalarca vurguladığımız gibi Ortadoğu’da köklü dönüşümler yaşanıyor. Bu yaşananlar Batının inisiyatifi dışında, hatta Batıya rağmen gerçekleşiyor. Bununla paralel olarak Avrupa’daki ekonomik krizlerin siyasi krizlere dönüşerek büyümesi ve yayılması, ABD’nin projelerinin hezimetle sonuçlanmasının getirdiği psikolojik çöküntü, Türkiye’nin her geçen gün daha avantajlı hale gelmesine vesile oluyor. Bu tavır Türkiye’yi, bölgede ve dünyada daha öne çıkarıyor. ABD, Avrupa ve Rusya, Türkiye’yi devre dışı bırakarak bu bölgede proje yürütemez hale geldi. Çünkü Ankara’yı göz ardı ederek yürütülmeye çalışılan tüm girişimler sonuçsuz kaldı. Defalarca denemeler neticesi elde edilen bu tecrübe Ankara’nın uğrak yeri haline gelmesini sağladı.
Türkiye’nin dış politikasının önündeki en önemli engel, belli ölçüde çözüm aşamasına gelmiş olan Kürt meselesinin terör boyutu. Aslında bu mesele sadece Türkiye’nin özel meselesi de değil. İran, Irak ve Suriye’yi de içine alan bölgesel bir konu.. Gelişen hadiseler aslında Türkler için de Kürtler için de kaçırılmaz tarihi fırsatlar sunuyor. Çünkü Irak’ta merkezi Bağdat yönetimi ile özerk Kürdistan idaresinin birbirinden kopma noktasına gelmiş olmaları, Suriye’de, halkı baskı altında yöneten diktatörlüğün yıkılmak üzere olması ve Yeni Ankara’nın Kürtlere dair yeni stratejisi, hem Türkleri hem de bu bölgedeki Kürtleri kapsamlı bir entegrasyona zorluyor.
Önümüzdeki süreçte Türkiye, Irak ve Suriye Kürtleri, gelişen olaylar karşısında coğrafi olarak kendi aralarında bütünleşebilirler. Ancak Kürtlerin kendi aralarında bağımsız, siyasi bir bütünleşmesinin hem zemini yok hem de bu gerçekçi ve akılcı değil. Bölgedeki Kürtler eğer siyasi olarak Türkiye ile bütünleşip makul bir entegrasyona destek verirlerse, oluşacak güç birliği devasa bir etkiye kavuşulmasını sağlayabilir. Böyle bir süreç PKK terörünü ilginç biçimde gündemden düşürerek bir daha ortaya çıkmayacak şekilde etkisiz hale de getirebilir.
Türkiye, Irak Kürtleri ile uzun zamandır entegrasyon konusunu görüşüyor. Bu konuda iki taraf arasında bir ihtilaf görünmüyor. Son zamanlarda sadece bu konunun detayları üzerinde çalışılıyor.
Buna Suriye’nin geleceği noktayı da hesaba katarak bakmak gerekiyor. İki seneye yaklaşan bir iç savaştan sonra Suriye’de Baas rejimi düşse bile –ki düşecek- ülkenin bütünlüğünü koruyarak devam etmesini ne kadar düşünebiliriz! Dolayısıyla Suriye’de de belli bölgelerin Türkiye’ye dâhil olma talepleri gelirse şaşırmamak gerekir. Türkiye’de tesis edilecek devlet sisteminin bütün bu ihtimaller gözetilerek kurulması gerekiyor. Başbakanın, “Başkanlık” ısrarı da temel de buraya dayanıyor.
Ortadoğu’da haritalar baştan aşağı değişecek. Türkiye’de veya başka ülkelerde siyaset yapanların düşünce üretenlerin, mevcut siyasi, coğrafi veya sosyal sınırları düşünerek üretecekleri tüm fikirler çöpe gitmeye mahkûmdur. Gelecek senaryoları üzerinde kafa yormak gerekiyor.”[1]
PKK sözcüsü Gündem Gazetesinden Günay Aslan, ABD projesini şöyle açıklamıştı:
Türkiye’nin yeni bir manevra yapması, Irak’ta olduğu gibi Suriye’de de Kürtler üzerinden denkleme dâhil olması mümkün; ancak, kendi Kürt sorununu çözemediği için bu şimdilik zor görünüyor. Suriye’de Cenevre Anlaşması gereği bütün kesimlerin temsil edileceği bir “geçiş Hükümeti”nin kurulacağı söyleniyor.
“Geçiş hükümetinde” Kürtler de yer alacaklardır. Kürtler Irak’tan sonra Suriye’de de anayasal statü elde edecek ve yeni sistemin önemli bir bileşeni haline geleceklerdir. PYD lideri Salih Müslim belki de yakın erimde Suriye Kürdistan’ı Bölgesel Başkanı olarak anayasal statü elde etmiş olarak siyasi hayatına devam edecektir. Türkiye’nin de önünde tıpkı Irak’ta olduğu gibi Suriye’de de Kürtleri kabul etmekten, onların haklarına saygı göstermekten başka bir yol görünmemektedir.
Nesnel süreç Türkiye’ye Kürtlerle birlikte Edirne’den Kerkük’e (Suriye Kürdistanı’nı da içine alacak şekilde) özgürlüğe, eşitliğe, kardeşliğe ve gönüllü birlikteliğe dayalı yeni bir gelecek kurmayı dayatıyor. Türkiye -ne yaparsa yapsın- siyasal bütünlüğünden vazgeçmeden bundan kaçamaz.”
Bakan Ahmet Davutoğlu’ndan PKK/PYD’ye yol haritası
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu da PKK’nın Suriye’deki kolu PYD’yi de kastederek, kendi ülkelerinde “sistem içinde etkin rol oynamalarını, haklarının genişletilmesini” istediğini söylemiş ve Kürtlerin yaşadıkları ülkelerde federasyona karşı olmadığını da eklemiştir. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Marakeş’ten Abu Dabi’ye geçerken yolda gazetecilere açıklamalarda bulunurken “Türkiye Kürtlerin ülkelerinde sistem içinde etkin rol oynamalarını, haklarının genişletilmesini ister ve bu konuda hiçbir rezerv de koymaz. İkincisi, hiçbir ülkeye sistem dayatmayız. Federal devlet olsun, ulusal devlet olsun” demişti. Yani Suriye’de AKP ile PKK ittifak halindeydi.
Oysa ABD ve onun derin devleti Yahudi Lobileri çok sinsi ve şeytani maksatlarla, AKP Türkiye’sini pohpohlamakta, “Güçlü ve bağımsız bölgesel kahraman!” rolüne ruhsat ve fırsat tanımaktadır.
“Irak, Suriye ve Türkiye’nin parçalanmasıyla oluşacak Kürdistan’ı, Türkiye’nin himayesine bırakma” yemi şu amaçlarla oltaya takılıyordu:
1- İsrail’in Arz-ı Mev’ud hedeflerini unutturmak ve Siyonizm’e yönelik tepkileri bastırmak
2- “Küçük İsrail” olacak Birleşik Kürdistan’ı güya ABD ve AB’ye rağmen Türkiye’ye kurdurtup, Ortadoğu’da ve bütün dünyada Amerika ve Avrupa’ya yönelik itiraz ve ihtilaflardan kurtulmak
3- İslam Dünyasında Türkiye’nin Amerika ve İsrail’den daha tehlikeli ve işgalci bir devlet olarak algılanmasına, hatta bu yeni tehdit karşısında biraz daha Amerika’ya sığınmasına yol açmak
4- Bu vesile ile özellikle İran’la Türkiye’yi daha kolay kapıştırmak ve Siyonizm’in-emperyalizmin önündeki iki büyük engeli birbiriyle boğuşturup kolayca aşmak
5- Türkiye’deki milli muhalefeti de böylece daha rahat bastırmak ve muhtemel tepkileri yozlaştırıp toplumu avutmak ve umutlandırmak için bütün bu palavralar atılmakta ve propagandalar yapılmaktadır. Hatta dönemin CHP Genel Başkanı da, bu Siyonist senaryoda, uyumlu figüranlık yapacağının farkında olmadan, Maliki’nin daveti üzerine Bağdat’a gideceğini, ama dönüşte Erbil’i ziyaret edip Barzani ile görüşeceğini açıklamıştı.
Peter Galbraith’in ‘Exit the Conciliator’ (Uzlaştırıcının Terk Edişi) başlıklı yazısı Foreign Policy dergisinde yayımlanmış ve Celal Talabani’nin cumhurbaşkanlığı makamını terk etmesi halinde, Irak’ın durumu, yerini kimin alacağı konusu tartışılmıştır. Peter Galbraith, ABD’nin tartışmasız ‘bir numaralı Kürt uzmanı’dır. Irak Anayasası’nın hazırlanmasında Kürtlerin danışmanı olarak rol almıştır ve Irak Anayasası’nın birçok maddesinin Kürtler lehine yorumlanacak biçimde yazılmasında onun belirleyici önemde ‘parmak izi’ vardır. “Şimdi, eğer cumhurbaşkanı Talabani değil ise, Kürtler, Irak Cumhurbaşkanlığı’nı pek önemli saymıyorlar. Kürtler, (bundan ziyade) Bağdat’ın KBG’nin (Kürdistan Bölgesel Yönetimi) petrole ilişkin anayasa haklarını tanımasını ve Kerkük ile diğer ihtilaflı bölgeler için anayasa gereği olan referandumları yerine getirmesini istiyorlar. Başbakan Nuri el-Maliki’yi bu amaçlarının önünde başlıca engel olarak gördükleri gibi, artan ölçüde diktatörce eğilimler ortaya koyduğu algısıyla ondan korkuyorlar da…”
Kürtlerin, Talabani’den sonra Irak Cumhurbaşkanlığı makamına talip olmayabilecekleri vurgulanıyordu. Bu, bir yönüyle de Kürtlerin Bağdat ile bağlarının –Nuri el-Maliki başbakan kaldıkça ve iktidarını pekiştirdikçe- giderek pamuk ipliğine bağlı hale gelmeye başladığını da ifade ediyordu. O ‘pamuk ipliği’nin kopması ise, ‘bağımsız Kürdistan’ anlamına geliyordu.
Bu arada Neçirvan Barzani’yi, “Eğer büyüyen Türk-Kürt yakınlaşmasının şeref payesini hak edecek tek bir adam varsa, o, Irak Kürdistanı’nın Başbakanı Neçirvan Barzani’dir” diye tanıtıyor ve onunla yapılan ilginç bir röportajı aktarıyordu:
Soru: Bağımsız bir Kürdistan’a her zamandan daha fazla yakın olduğunuzu söylemek mümkün mü?
“Evet, gayet iyi bir fırsata sahip olduğumuz kanısındayım. Ama birçok zorluğumuz da var. Bir bağımsız Kürdistan için, en başta, çevremizdekilerden en az bir ülkeyi (Türkiye’yi) buna ikna etmeliyiz. Onları ikna etmeden bunu yapamayız. Denize çıkışı olmayan bir ülke olarak, bir ortağımız olmalı. Bölgesel güç olan bir ortağımız buna ikna olmalı ve uluslararası düzeyde, bir büyük güç de bunu desteklemeli. Tam şu sırada istediğimiz, Irak içinde ekonomik bağımsızlığa sahip olmak… Aramızdaki tek sorun o, PKK meselesi. Türkiye’nin bir şeyi anlaması gerekiyor: Bu, siyasi bir sorundur. Askeri olarak çözülemez. Bu sorunu çözmek için siyasi bir karar gereklidir. Bu konuyu Türkiye ile sürekli olarak gündeme getirdik ve tartıştık. Her zaman. Ve böyle yapmaya devam edeceğiz. Bu rolü oynamaya çalışıyoruz ki bu soruna bir siyasi çözüm bulunabilsin.”
Cengiz Çandar: Bölgede bağımsız Kürdistan, -eğer olursa- Türkiye’nin onayı, ABD desteğiyle mümkün olacaktır. Gidiş o yöndedir.”[2] diyerek emperyalist planları ve piyonları deşifre ediyordu!
Neçirvan Barzani’nin “PKK’ya siyasi çözüm” formülünü, Mehmet Ali Birand şöyle anlatıp baklayı ağzından çıkarıyordu: Apo çıkacak, siyaset yapacak!
Kendisi Sabatasit, hanımı NATO’dan emekli Mehmet Ali Birand, Kürt sorununun çözülebilmesi için Abdullah Öcalan’ın dışarı çıkarılması gerektiğini ve sürecin de buna gittiğini belirtiyordu. Bir televizyon programında konuşan Birand’ın: “Ben Ak Parti iktidarı Abdullah Öcalan’ı dışarı çıkaracak bir adım atıyor, bu nedenle kamuoyunu haberdar edeyim diye yazmadım. Ben bu gidişe bakıyorum şunu görüyorum. Benim tahminime göre bir gün Kürt sorununu çözmek için silahlar bırakılacak, PKK’ya genel af çıkacak, arkasından da Öcalan dışarı salınacak ve siyasete girebilecek” sözleri aslında Yahudi Lobilerinin niyetini ve kendi tıynetini açığa vuruyordu.
İşte bu maksatla, sözde ‘Akil Adamlar’ Brüksel’de sahaya iniyor ve Abdullah Öcalan için düğmeye basılıyordu!
Güney Afrikalı Başpiskopos Desmond Tutu ve eski Amerikan Başkanı Jimmy Carter’ın öncülüğünü yaptığı “Kürt sorununda diyalog yeniden başlasın” talebiyle oluşturulan Uluslararası Barış İnisiyatifi Brüksel’de ilan ediliyordu. ABD’nin gayri resmi olarak desteklediği, AKP Hükümeti ve Öcalan arasında müzakerelerin yeniden başlamasını isteyen Uluslararası Barış İnisiyatifi (IPI) adlı oluşum, Brüksel’deki basın toplantısıyla ilan ediliyordu. Nobel Barış Ödülü sahibi Başpiskopos Desmond Tutu’nun çağrısıyla kurulan IPI ilk imzacıları arasında Tibet’te Çin karşıtı ayrılıkçı politikalar nedeniyle ABD’nin korumasında bulunan Dalai Lama, İrlanda Cumhuriyet Ordusu’nun yasal partisi Sinn Fein Başkanı Gerry Adams ve ABD Eski Başkanlarından Jimmy Carter dikkat çekiyordu. Brüksel’deki Uluslararası Basın Merkezi’nde yapılan toplantının açılış konuşmasını Uluslararası Barış İnisiyatifi Sekretaryasından Anna Irvin yapıyor, Irvin, inisiyatifin amacının, Türk hükümeti ile Abdullah Öcalan arasında diyalogun bir an önce başlatılmasını talep etmek olduğunu söylüyordu.
Türkiye’ye Mandela modeli öneriliyordu!
Desmond Tutu, basın toplantısına yolladığı videolu mesajda, Öcalan ile devlet arasında bir an önce diyalogun başlaması gerektiğini belirtip, son yaşanan gelişmelerle birlikte Öcalan’ın Kürt sorununun çözümünde vazgeçilmez bir lider olduğunun ortaya çıktığını savunuyordu. Dalai Lama’nın Belçika temsilcisi Rigzin Choedon Genkhang ile Güney Afrikalı avukat Essa Mossa ise, Güney Afrika’da Nelson Mandela modelini örnek gösteriyordu. Hatırlayacaksınız Güney Afrika’da ırkçı rejime karşı mücadele eden Afrika Ulusal Kongresi (ANC) lideri Nelson Mandela 1990 yılında serbest bırakılıyordu.
Mardin Artuklu Üniversitesi’nde anadilde savunmaya hızlı giriş yapılıyordu:
Bu üniversitenin ‘Kürtçe Hukuk Terminolojisi’ için 2 yıldır çalıştıkları anlaşılıyordu. Mardin Artuklu Üniversitesi Rektör Yardımcısı Kadri Yıldırım, anadilde savunma hakkı getirilmesine ilişkin düzenleme kapsamında Kürtçe İdare ve Hukuk Terminolojisi kitabı hazırladıklarını bildiriyordu. Rektör Yardımcısı ve Yaşayan Diller Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Kadri Yıldırım, bazı siyasi tutukluların anadilde savunma yapma talebi olduğunu hatırlatıp, iki yıl sonra bunun yasal zemininin hazırlandığını belirterek, konunun artık yasal bir çerçeveye oturtulacağını söylüyordu.
ABD ve TSK arasındaki “Derin” mutabakat komisyondan geçiyordu!
Genelkurmay ile ABD Özel kuvvetleri arasında ‘işbirliği’ öngören tasarı kabul ediliyor, askeri yetkili tasarının kapsamı için TBMM’de ‘derin konular’ diyordu. Hükümet tarafından TBMM’ye sunulan ve Genelkurmay Başkanlığı ile ABD Özel Kuvvetleri arasında işbirliğini öngören “Birleşik Özel Harekât Kuvvetleri Tatbikatlarının İcrasına İlişkin Mutabakat Muhtırası” Dışişleri Komisyonu’nda kabul ediliyordu. İki taraf arasında süresiz “işbirliği” öngören tasarı ile ABD Delta Force birliklerinin Türkiye’ye gelmesinin önü açılmış oluyordu.
ABD operasyonlarına yasal kılıf hazırlanıyordu!
Oysa, ABD Genelkurmay Başkanı Martin Dempsey’in geçen ay yaptığı, “Türkiye’ye ABD Özel Kuvvetler mensupları gönderildi” açıklamaları Türk Genelkurmayı’nca yalanlanmıştı. Bu durumu hatırlatan uzmanlar, “Bu tasarıyla ABD Özel Kuvvetleri’nin Türkiye ve bölgedeki operasyonlarına yasal kılıf sağlanıyor olabilir” yorumu yapılıyordu.
Ve Türkiye fiilen NATO işgaline alınmış bulunuyordu!
Türkiye’ye kurulan radar sistemi ve gelecek olan Patriot füzeleri gündemdeki sıcaklığını korurken, Türkiye’nin zaten fiilen NATO işgali altında olduğu ortaya çıkıyordu. Türkiye’nin NATO üyesi olması nedeniyle soğuk savaş döneminde aktif olarak kullanılan birçok radar ve füze üssü hala aktif. NATO’nun Türkiye’de bilinen 28 adet üssü var. Bu üslerin dışında gizli üslerin varlığı da biliniyordu.
1949 yılında kurulan ve Türkiye’nin de 1952 yılında Kore Savaşı’nda askerlerini şehit vermesi ile üye yapılan soğuk savaşın, savaş aygıtı olan NATO’nun o günden bu güne Türkiye’de bulundurduğu üslerin sayısı her geçen gün artıyordu. İlk dönemler Rusya’ya karşı Türkiye’nin doğusuna kurulan füze ve radar üsleri 1990 yılından sonra yönünü İslam coğrafyalarına çeviriyordu. Suriye ile Türkiye arasında yaşanan gerilimler sonrası kendini dost kuruluş olarak hatırlatan NATO Patriot füze bataryalarını ülkemize konuşlandırıyordu. Türkiye’ye zorla talep ettirilerek getirilecek olan Patriotlardan önce bölgede yabancı askerler incelemelerde bulunuyordu.
Türk askeri tesislerinde ABD’nin kara, deniz ve hava üsleri olduğu belirtiliyordu!
Adana İncirlik Üssü ile sürekli Türkiye’nin gündemine gelen NATO’nun aslında Türkiye’de birkaç tane değil onlarca radar ve askeri üssü olduğu ortaya çıkıyordu. Adana başta olmak üzere Diyarbakır, Malatya’da üsleri olan NATO’nun ayrıca birçok askeri tesisimizde kara, deniz ve hava üsleri olduğu belirtiliyordu. Geçtiğimiz günlerde ABD Savunma Bakanlığı Pentagon ile yakın ilişkileri bulunan Washington Enstitüsü’nün yayınladığı bir rapor gerçeği gözler önüne seriyordu. Enstitünün yayınladığı raporda Türkiye’de NATO radarları, ABD üslerinin Türkiye toprakları üzerine konuşlandığı, buralarda füze üsleri, radar üsleri ve bomba üsleri olduğu belirtiliyordu. Açıklanan haritaya göre Türkiye tamamen ABD ve NATO üsleri tarafından işgal edilmiş görünüyordu.
İşte tek tek o üsler
İncirlik Hava Üssü – Adana (ABD hava kuvvetleri 39. Ana jet üssü burada görev yapıyor), İzmir Hava Üssü (42 uçak ve 300 asker-personel bulunan üste I-HAWK ve Roland füze sistemleri konuşlandırılmıştır), Şile üssü (Stinger füzelerinin fırlatılması için uluslararası standartlarda bir atış alanıdır), Konya 3. Ana Jet Üs Komutanlığı (Irak savaşı sürecinde NATO tarafından getirilen AWACS’lar burada üslenmiştir), Balıkesir 9. Hava Jet Üssü (Bu üsde 6 adet “vault” denilen füze rampası bulunmaktadır.) Ayrıca Muğla Aksaz Deniz Üssü, Ankara-Ahlatlıbel, Amasya-Merzifon, Bartın, Çanakkale, Diyarbakır-Pirinçlik, Eskişehir, İzmir-Bornova, İzmit, Kütahya, Lüleburgaz, Sivas-Şarkışla, İskenderun, Ordu-Perşembe, Rize-Pazar, Erzurum, Van-Pirreşit ve Mardin’de NATO’ya bağlı Birleştirilmiş Hava Harekât Merkezleri (CAOC6), Malatya Kürecik-Füze Kalkanı radarları, Afyonkarahisar Askeri havaalanı – NATO tarafından “Ana Jet Bakım Üssü” olarak kullanılmaktadır ve NATO’nun en büyük 2. havaalanı, Tekirdağ Çorlu Havaalanı- AWACS’lar burada üslenmişti. Lojistik destek üssü, Hatay Kisecik Radar Üssü.[3]
“Türkiye himayesinde Kürdistan” Planını, ABD 50 yıldır hazırlıyordu!
Biz resmi törenlerle Adana’nın, Maraş’ın, Antep’in kurtuluş bayramlarını kutlayaduralım, yerleştirilen Patriot’lar sayesinde artık Adana’yı Haçlı Hollandalılar, Kahramanmaraş’ı Almanlar ve Gaziantep’i Amerikalılar koruyordu!? Ve AKP Türkiyesi, İsrail’in NATO özel strateji toplantılarına katılması önündeki engeli kaldırıyordu…[4]
ABD Ulusal İstihbarat Konseyi’nin hazırladığı “Küresel Trendler 2030” raporu, tahmini senaryoları değil stratejik saptamaları ve Washington’un planlarını içeriyordu. Bu nedenle raporda yer alan “Kürdistan’ın yükselişi nedeniyle önümüzdeki yıllarda Türkiye’nin bölünme riski var” ifadesi bir müttefik uyarısı değil, ABD’nin stratejik hedefi oluyordu.
ABD Kürdistan’ın kurulması ve Türkiye ile federal bir çatı altında birleştirilmesi şeklindeki tarihi projesini Ankara’nın önüne ilk olarak 1965 yılında getiriyordu.
Emekli Amiral Vedii Bilget’in, 24 Şubat 1987 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde yayımlanan yazısına göre ABD, 1965 yılında Türkiye’ye bağlanacak bir “Federe Kürt Cumhuriyeti” için dönemin başbakanı Süleyman Demirel’in ağzını aramıştı. Bilget’e göre “Federe Kürt Cumhuriyeti”, Türkiye, Irak ve İran Kürtlerini kapsayacak ve Türkiye ile federal bir çatı altında bileştirilecekti.
Yine dönemim Senato Üyesi Sadi Koçaş, anılarında, “ABD’nin AP’yi ve Demirel’i 1965’te iktidara getirdiğinde, ‘Irak-İran ve Türkiye Kürtlerini Federe bir Cumhuriyet haline getirelim, bunu Türkiye’ye bağlayalım’ isteğinde bulunduğunu,” belirtiyordu.[5]
ABD, bu projeyi bir kez 12 Mart’tan sonra 1974’te ve bir kez de 12 Eylül sürecinde 1986’da Türkiye’nin önüne koyuyordu. 7 Kasım 1986 günü Ankara’ya gelen Pentagon’un iki numarası, Savunma Bakan Yardımcısı William Taft çantasında “Pentagon’un Kürt Senaryosu”nu getirmişti. Özal’ın kabul ettiği planı, dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Üruğ reddediyordu.
ABD’nin Irak’a saldırısından hemen önce, 13 Ocak 1991 tarihinde dönemin ABD Dışişleri Bakanı James Baker planın güncellenmiş halini yine Ankara’ya dayatıyordu. Yüzyıl Dergisi’nin 10 Şubat 1991 tarihli “ABD’nin Üç İsrail Planı” başlıklı kapağıyla kamuoyuna duyurduğu plana göre ABD, Körfez Savaşı’ndaki desteği karşılığında Türkiye’ye “Kürdistan’ın hamiliğini” öneriyordu!
Plan, Çekiç Güç’ün 17 Nisan 1991 tarihli Huzur Operasyonu ile işleme sokuluyor. 36. Paralel ile Irak’ın kuzeyini uçuşa yasak ilan eden Çekiç Güç, Bağdat’tan kopardığı bu bölgede Kürdistan’ın temelini atıyordu.
Öcalan bu maksatla Türkiye’ye teslim ediliyordu!
ABD, 1999 yılında yeni bir Kürt Planı’nı devreye sokmuştu. Pentagon tarafından Alan Makovsky başkanlığındaki bir ekibe hazırlatılan plan, dönemin ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright’ın onayı ve ABD Başkanı Bill Clinton’un parafıyla yürürlüğe konuyordu. Planın esasını, Irak’ın kuzeyinde beş aşamada kurulacak bağımsız Kürt devleti ile Türkiye’de bir Kürt federe devleti oluşturulması ve bu iki yapının daha sonra birleştirilmesi oluşturuyordu.
Öcalan ülke ülke dolaştırılırken, 25 Ocak 1999’da ABD’den gelen bir heyet, “Türkiye himayesinde Kürdistan” planını Ankara’ya sunuyordu. ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Yakındoğu Dairesi Başkan Yardımcısı Elizabeth Jones, ABD’nin Kuzey Irak Koordinatörü Francis Ricciardone ve Pentagon yetkililerinin bulunduğu heyet, 12 maddelik planı Ankara’ya kabul ettiriyordu.
ABD 2 yıl süren hazırlığını, Haziran 2001’de Kürdistan’ı resmen ilan ederek taçlandırmak istiyordu. Ancak Milli Türkiye bunu kabul etmiyor ve Mayıs’ta “Kürt devletini casus belli (savaş nedeni) saydığını” ilan ediyor, Türk Ordusu, sonraki aylarda, ABD müdahalesinden önce Irak’ın kuzeyine girme planı hazırlıyordu. Ve işte, ABD’nin Türk Ordusu’na Ergenekon tertibi işte bu süreçte başlatılıyordu.[6]
“Bölünerek büyüme” safsatası kafalara kazınıyordu!
Sürekli harita değişikliklerinin konuşulduğu stratejik raporların, renklendirilmiş haritaların sayfalara ve ekranlara sunulduğu bir süreçten geçildiğini belirten Deniz Ülke Arıboğan da “bilimsel tenkit ve tespit(!)”lerle bu girişimleri doğal ve sosyal bir değişim olarak göstermeye çalışmaktadır.
Harita değişikliklerini tetikleyen koşulların yanı sıra, statükonun devamını pekiştiren faktörler de var. Bunların da göz önünde bulundurulması gerekir.
1- Ülkelerin bölünmesi ya da birleşmesi küresel dengelerin tamamlayıcısı olmaları halinde mümkündür. Hemen bütün devletleşme süreçleri dünya sathında trendlerin uzantısı olarak şekillenmiştir. İmparatorlukların parçalanması da, sömürgelerin uluslaşması da, blokların dağılışı da esen büyük çaplı rüzgârların neticesinde gelişmiştir. Bu bakımdan Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da Arap Baharı’nın esmeye devam etmesi ve bölünmenin epidemik hale gelmesiyle ayrışma süreçleri tamamlanabilir.
2- Bölünme riski taşıyan bölgenin dünyanın kalanının istikrarını etkileme ihtimalinin varlığı süreci yavaşlatan faktörlerden birisidir. Örneğin Kürt bölgesinin Irak’tan kopması ve bağımsızlığını ilan etmesi küresel aktörlerin üzerinde konsensüs sağlamadan gerçekleştirilebilecek bir şey değildir.
3- Küresel aktörlerin üzerinde uzlaşma sağlaması kadar bölgesel güçlerin de statükonun değişimine onay vermesi gerekir. Nitekim Neçirvan Barzani’nin, Time dergisine ‘Türkiye bizim umut kapımız. Eğer bu umut kapısı kapanırsa Bağdat’a mecburen teslim oluruz ve hepimizin çıkarları tehlikeye girer’ şeklindeki açıklaması dikkat çekicidir.
ABD; ılımlı İslamcı ve kendisine bağımlı AKP iktidarının değiştirilmesinden niye kuşkulanıyordu?
ABD’nin Avrupa ve Avrasya İşleri’nden Sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Philip H. Gordon. Gordon’un Ömer Taşpınar ile birlikte Ekim 2008’de “The Brookings Institution” adlı düşünce merkezi için kaleme aldıkları ve “gerçekleşmesi muhtemel” olarak adlandırdıkları senaryo çalışması bu açıdan dikkat çekici. (“Türkiye’yi Kazanmak: Türkiye Batı için Neden Vazgeçilmez” başlığıyla Türkçeye de tercüme edilmiş bulunan çalışmanın orjinal adı: “Winning Turkey-How America, Europe, and Turkey can Revive”).
Söz konusu senaryodaki sahne kabaca şöyle: ABD Devlet Başkanı 2012’nin sonbaharının sonlarında bir sabah uyanıyor. Kahvesini yudumlarken ona kötü haber veriliyor. Buna göre 50 yıllık müttefikleri Türkler kendi içlerinde bir hesaplaşmaya girmişler ve bunun sonucunda ABD yanlısı İslamcı yönetim iktidardan düşürülmüş, yerlerine gelenler ise bu sefer bırakın Batı’ya, ABD’ye bağlılıklarını bildirmeyi, AB sürecine son vermişler, NATO üyeliğini askıya almış bunun yerine Doğu (Rusya, Çin ve İran) ile işbirliğini çok yönlü olarak geliştirme kararı almışlar. Hatta, bununla da yetinmemişler Kuzey Irak’a da girmişler…
Şimdi böylesi bir durumda “Başkan ne yapmalı” diye soruyorlar ve ardından da şu türden bir cevap veriyorlar; “Önemli olan başkana bu soruyu sordurmamak, Türkiye’yi Batı limanında tutabilmek.”
Peki, ama nasıl? Bunun için de şu önerileri sıralıyorlar: 1. Türkiye ve Kürtler arasında bir “Büyük Pazarlık”ın teşvik edilmesi; 2. Türkiye’de liberalizm ve demokrasinin desteklenmesi; 3. Türkiye’nin AB üyeliği taahhüdünün yenilenmesi; 4. Ermenistan ile tarihi uzlaşının devam ettirilmesi; 5. Kıbrıs’ta siyasi bir çözümün teşvik edilmesi.”[7]
ABD’nin Afrika işgali İsrail’i korumayı amaçlıyordu!
ABD Savunma Bakanlığı önümüzdeki yıl 35 Afrika ülkesine asker göndermek için hazırlıklara başlamıştı. İşgalci ABD askerlerinin misyonu, Müslüman direnişçilere karşı, bu ülkelerdeki askerleri eğitmek ve silahlandırmaktı! ABD Savunma Bakanlığı Pentagon, Afrika kıtasında Müslüman direnişçilerle mücadele etmek için 35 ülkeye asker gönderme kararı almıştı. Önümüzdeki yıl Afrika’da görev yapmaya başlayacak işgalci ABD askerleri şu anda Kansas eyaletindeki Fort Riley askeri üssünde hazırlanmaktaydı. Afrika’da 35 ülkede görevlendirilecek işgalci ABD askerleri, güya operasyonlara katılmayacak ancak bulundukları ülkelerin işbirlikçi askerlerine eğitim sağlayacaktı. ABD askerlerinin operasyonlara katılması ise, ABD Savunma Bakanı’nın imzalı kararına bağlı olacaktı.
Mali ve Sudan ilk sırada bulunuyordu
ABD’nin ilk aşamada asker göndermeyi planladığı Afrika ülkeleri ise şunlardı: Mali, Sudan, Libya, Cezayir, Nijerya, Kenya ve Somali. Afrika ülkelerine gönderilecek askerlerin 3 bin 500 civarında olacağı açıklanmıştı. Bazı ülkelerde küçük gruplar eğitim verecek ancak tatbikatların büyüklüğüne göre asker sayısı 800’e kadar çıkacaktı. ABD’nin Afrika’daki askeri birliklerinin komutanı General Carter Ham, Afrika ülkelerinde görev yapacak askerlerin orta ölçekli insansız hava araçları da kullanacağını da hatırlatmıştı. Ancak insansız hava araçlarının kullanımı da güya ‘izne bağlı’ olacaktı.
Evet, Afrika’daki İslam ülkelerini kıstırmak ve kendisine mecbur ve mahkûm konuma sokmak için askeri hazırlık yapan ABD’nin, petrol kaynağı Kürdistan’ı AKP Türkiyesinin güdümüne bırakmasını hayra yoranların ahmaklıktan öte alçaklık yaptıklarını artık anlamak ve uyanmak lazımdı. Ve işte Sn. Recep T. Erdoğan’ın tam da böyle bir sırada yaptığı Afrika gezisine, bir de “ABD’nin işini kolaylaştırmak ve gizli işgaline altyapı hazırlamak” açısından bakılmalıydı!?
[1] Kanalhaber.com / 26 Aralık 2012
[2] Radikal, Bağımsız Kürdistan mı?
[3] 19 Aralık 2012, Milli Gazete, Ahmet Açıkay
[4] Bak: 26 Aralık 2012, Milli Gazete, Manşet
[5] Sadi Koçaş, Atatürk’ten 12 Mart’a Anılar, 4. Cilt
[7] Milli Gazete, Mehmet Seyfetin Erol, 27 Aralık 2012

CÜBBELİ AHMET “BEL’AM”CIK’I VE MAHMUT EFENDİ YAKINLARINA UYARI!
FETULLAH GÜLEN DOSYASI
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
Dünyanın Fikri Değişimi Türkiye’den, FİİLİ DEĞİŞİMİ İSE FİLİSTİN’DEN BAŞLAMIŞTIR!
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
OĞUZHAN ASİLTÜRK’ÜN ERBAKAN’A İFTİRALARI
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
Makalenin içeriği son derece öğüt verici ders verici tefekküre boğucu uyanık olmamızı ve böylesi bir…
Dışına aldanmayın, bozuk içleri Derlenip def ederiz, soysuz hiçleri Kâfirler ürkütemez, Milli güçleri Eba Eyyub,…
Siyonist işbirlikçilerinin, "ABD'nin ırak'ta savaşan kahraman bay ve bayan askerlerin en az zayiatla ülkelerine mümkün…
Ahmet Hoca haykırır; duyarsız insan Anlamaz duygularım, ayarsız insan Akıl vicdan Kur’an’a, uyarsız insan Sultan…
MİLLİ ÇÖZÜME TAVIR ALANLARA KÜÇÜK BİR HATIRLATMA! Milli Çözüm; Kutuplaştırılmış toplumları barıştırarak yaşanabilir bir Dünya…
Siyonizm'in İran'a 4 bir yandan saldırdığı ve tüm vekil güçlerini bu yolda kullandığı şu dönemde…
Sivil Savunma = Kuvayı Milliye; yani Halkın Silahlı Gücü.Dünyada ve bölgemizde yaşanan çok tehlikeli olayların…
İnsanlar duymak istedikleri şeyler söylendiğinde, bunları yalan olarak görmeme eğilimine kaymıştır. İnsanların büyük bir kısmı…
Gerçeğe dönülmediği takdirde batılıların ülkemizi saha savaşı ile değil ekonomik savaşla,daha çok borca sokarak yeraltı…
ÜLKEMİZİN HER VATANDAŞINI (hain olmadıkça) SEVERİZ ANCAK "TOPRAK KAYIYOR TOPRAK" GERÇEĞİNDEN HAREKETLE VATANIMIZI DAHA ÇOK…