YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
69cdbf1f5e66c
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 6 1 6
Bugün : 5463
Dün : 56643
Bu ay : 62106
Geçen ay : 1803365
Toplam : 52207164
IP'niz : 216.73.216.113

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

Bugünkü dünya; zülüm ve haksızlığın, sapkınlık ve ahlaksızlığın en yoğun ve yaygın sürecini, Şeytan ise en saygın dönemini geçirmektedir. Köhne dünya, insan suretli ama Şeytan siretli 6 bin Yahudi ailesine gönüllü esir haline getirilen 6 milyar köleyi taşıyan bir korsan gemisi görünümündedir. Kendi halklarını ve kaynaklarını Siyonist patronlara peşkeş çekmek üzere ve demokratik hilelerle ülkelerin başına getirilen işbirlikçi korsanlar, kendilerini kaptan sansa da, aslında onlar “miço” ve “çımacı” yerindedir. Küçük beyinli, düşük karakterli kiralık kalem ve kelam erbabının, bu hain ve fırsatçı korsanları demokrasi kahramanı ve halk adamı diye övmeleri ise, kendilerine sağlanan kirli çıkarlar karşılığında, esaret, zillet ve sefalet içinde kıvranan köleleri, korsanlara itaat ve teslimiyete hazırlamak içindir. “Pek çok Afrika ülkesine göre bolluk ve bereket içindeyiz!” “Myanmar ve Doğu Türkistan (Sincan’a) göre hürriyet ve saadet ülkesiyiz!” “Mısır, Suriye ve Irak’a göre demokrasi cennetiyiz!” diyerek ve gönderdeki şanlı bayrakları göstererek, zalim dünya düzenine ve işbirlikçi sistemine şükredilmesini öğütleyenler, asıl buyrukların ABD ve AB’deki Siyonist-emperyalist lobilerden geldiğini halktan gizledikleri ve onların beyinlerini narkozlayabildikleri kadar rağbet görmektedir. Bayrakların Ata’dan, ama buyrukların Amerika’dan geldiğini; büyük başların kravatlarının özgürlük renkleriyle süslendiğini; ama kuyruklarının Siyonist gavatların eline geçtiğini fark edemeyen, akledemeyen, zavallı sürüler de, haliyle sürüm sürüm sürünmektedir. Televizyona çıkıp: “Faiz sisteminin ve banka düzeninin bütün dünyaya yerleştiğini, bunu kimsenin değiştiremeyeceğini görmeli ve komşularımızı rahatsız etmeden namazımızı kılıp Allah’a şükretmeliyiz” diyen Fetullah Gülen’in temsilcisi, Zaman Yönetmeni ve Nurcu kökenli değil, İngiliz Siyonistlerinin desteklediği Yeniden Milli Mücadeleci Hüseyin Gülerce bu sözleriyle “dindar nesil” diye, aslında, dinsiz ve zalim dünya düzenine itaatkâr, ABD ve İsrail’e dolaylı hizmetkâr bir zihniyeti yerleştirmek için beslendiklerini açıkça itiraf etmektedir.  Bunlar için, faizi yasaklayan, Allah ve Peygamberle savaş sayan Bakara: 275, 276, 278, 279 gibi ayetler ve pek çok Kur’ani hükümler önemli, gerekli ve geçerli değildir. Hürriyeti; parklarda yürüyüş ve gösteri yapmaktan, sokaklarda slogan atmaktan ve çevreye sataşmaktan ibaret sanan solcu takımı da; “Ezanlar okunuyor, ramazanlar tutuluyor ve bizim parti iktidarda oturuyor!” gaflet ve cehaleti içinde dinin ve devletin dejenere edildiğini ve ülkenin hangi karanlık badirelere itildiğini hala göremeyen sağcı-İslamcı şaşkınlar da, bu köle gemisinde süper korsanların dümenine ve düzenine kürek çekmektedir. Zalim Amerika ve Avrupa’nın desteği ile Mısır’da askeri darbe yapıp “İhvanı Müslümin’i deviren ve katleden” Askeri Cuntayı; ülkeyi Müslümanlardan kurtardığı için alkışlayan sapkınların sözde kapitalizm ve emperyalizm karşıtlıkları da, “Amerikan ağabeylerinin talimatıyla, Mısır’daki askeri yönetimle, her türlü ilişkiyi sürdürme kararı” aldığı halde, Mursi’ye ve demokrasiye ağıt yakan sahtekârların riyakâr şamataları da ne kadar iğrendiricidir. Bir taraf; açıkça İslam düşmanı oldukları halde, her sorulduğunda yine Müslüman olduklarını söylemektedir, diğer taraf dindar geçindikleri halde, Batılı ve barbar dinsizlerin gizli hizmetçileridir; yani inkârcılar da, istismarcılar da münafıklıkta aynı çizgidedir.

Oysa gerçek hürriyet; nefsinin (benliğinin) ve Allah’tan gayrı her şeyin ve herkesin güdümünden kurtulabilmektir ki bu şahsi hürriyettir. Siyasi hürriyet ise; ülkesinde, bölgesinde ve yeryüzündeki her türlü zulmün hesabını sorabilmek ve mazlumlara el uzatabilmektir.

“Fitne (ve fücur) ortadan kalkıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya (yani her konuda ve tüm dünyada Kur’an’ın adalet hükümleri uygulanıncaya ve Allah’ın kulları huzur ve selamete ulaşıncaya kadar zalimlerle) çarpışın ve çalışın” (Enfal: 39) ayeti bunu emretmektedir. Bu ayet herkesin Müslüman olmasını değil, ama herkesin ve her yerde temel insan haklarına ve adalet kurallarına uymasını sağlayacak, ekonomik, askeri ve siyasi bir otoritenin kurulmasını istemektedir.

Bu da ancak Hak dine ve Rabbinin düzenine göre kendisini düzeltip değiştirmiş, iman ve hikmetle derinleşmiş, sayıca az da olsa gerçek mü’min ve mücahitlerin sayesinde gerçekleşir ve Allah’ın izniyle bu bozuk dünya düzenini sadece onlar hakka ve hayra dönüştürebilir.

“Allah’ın vadine ve zafer müjdesine kesin inancı ve itimadı olanların dediği gibi: Nice az ama öz bir dava sadıkı, Allah’ın izniyle nice kalabalıkları yenmiş ve hizaya getirmiştir” (Bak: Bakara 249 son kısmı)

Bunlar, bir hadisi kutside:

“Kulum, ibadet (istikamet ve cehdü gayretle) bana yaklaşır, böylece Onu severim ve seçerim. Öyle ki artık Onun tutan eli, işiten kulağı, gören gözü, yürüyen ayağı olurum; bütün işlerini benim (iradem ve inayetimle) yürütür” buyrulan kimselerdir.

“Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer (gerçekten) iman etmişseniz en üstün olan sizlersiniz.”

“Nice peygamberle birlikte birçok Rabbani (bilgin)ler savaşa girdiler de, Allah yolunda kendilerine isabet eden (güçlük ve mihnet)den dolayı ne gevşeklik gösterdiler, ne boyun eğdiler. Allah, sabredenleri sever.”

“Onların söyledikleri: “Rabbimiz, günahlarımızı ve işimizdeki aşırılıklarımızı bağışla, ayaklarımızı (bastıkları yerde) sağlamlaştır ve bize kâfirler topluluğuna karşı yardım et” demelerinden başka bir şey değildi.”

“Böylece Allah, dünya ve ahiret sevabının güzelliğini onlara verdi. Allah iyilikte bulunanları sever.”

“Eğer Allah size yardım ederse, artık sizi yenilgiye uğratacak yoktur ve eğer sizi ‘yapayalnız ve yardımsız’ bırakacak olursa, O’ndan sonra size yardım edecek kimdir? Öyleyse mü’minler, yalnızca Allah’a tevekkül etsinler.”

“Onlar, insanlar kendilerine: “Size karşı düşmanlarınız topla(n)dılar (sizi boğmak üzere askeri, ekonomik ve teknolojik çok güçlü hazırlıklar yaptılar), artık onlardan korkun” dedikleri halde gerçek müminler; imanları artanlar ve: “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir” diyenlerdir.” (Ali İmran Suresi: 139-146-147-148-160-173) ayetleri bu Rabbani yiğitleri haber vermektedir.

Medine’ye hicretten sonraki çok zorluk ve yokluk dönemiydi. Mübarek bir Cuma vaktiydi ve Aleyhisselatüvesselam Efendimiz hutbedeydi. Tam o sırada, dışarıdan çalgı ve çağırıcı sesleri işitilmişti, büyük bir ticaret kervanı, ihtiyaç duyulan mallarla şehre girmişti. Malların iyisini ve fiyatları daha fazla yükselmeden almak hevesiyle, yüzlerce hatta binlerce sahabeden, birkaçı da hanım olan sadece beş on zevat kalmış, diğerleri Hz. Peygamber Efendimizi  hutbede ayakta bırakıp, camiden çıkıvermişti.. Bunun üzerine şu ayeti kerime inmişti:

“Oysa onlar (kendilerini tümüyle Allah’a ve İslam’a teslim etmeyenler) bir ticaret ya da bir eğlence gördükleri zaman, (hemen) ona sökün ettiler ve seni ayakta bıraktılar. De ki: “Allah’ın Katında bulunan, eğlenceden ve ticaretten daha hayırlıdır. Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır.” (Cum’a Suresi: 11)

İbni Abbas RA. Rivayetine göre bu durum üzerine Efendimiz Hazretleri:

“Eğer bu bir avuç insan da, diğerlerine katılıp beni ve mabedi terk etseydi, bu Allah’ın gadabını celp edecek ve Medine’yi tamamen kavurmak üzere gökten ateş dalgaları gönderecekti!”

 Evet, bazen beş-on kişilik sadıklar ekibi; binlerin, yüz binlerin kurtuluş vesilesi ve saadet garantisi olabilmektedir.

Evet, evet; uygarlık yaftalı, Batı’nın bu barbarlık düzeni mutlaka ve pek yakında çökecektir. Kendilerini dünyanın hakimi sanan Siyonist Şeytanların, Haçlı gavurların ve Müslüman kılıklı işbirlikçi münafıkların zulüm saltanatı devrilecektir. Firavunun sarayını, temellerine tüneller eşen karıncalar eliyle başına yıkıveren; Nemrut’u, burnundan beynine giren bir sivrisinekle ve dayanılmaz bir azap ve eziyet içinde geberten Yüce Rabbimiz, Siyonist güdümlü Haçlı NATO’nun bütün nükleer füzelerini, uçak gemilerini ve tüm silah ve saldırı sistemlerini de; Mehdiyet ve yeni medeniyet kutbunca hazırlanan ve bir avuç sadık bağlılarının döneminde Kahraman Ordumuzca kullanılacak olan: düşman silahlarının ateşleme mekanizmalarını eritip çalışmaz hale getirecek metalik virüsler taşıyan casus böcekler, havada karadelikler oluşturup, bize fırlatılan atom başlıklı roketleri imha edecek, hatta geldiği yere geri gönderecek elektromanyetik dalga projeleri sayesinde, hepsini işlevsiz ve etkisiz hale getirecek, müjdelenen Melhame-i Kübra (büyük hesaplaşma) ile bu rezalet rejimine son verilecektir.

Asıl ahmak, süper güç vehmettikleri ABD ve AB’nin asla yıkılmayacağını ve bunlarla hiç kimsenin başa çıkamayacağını düşünenlerdir… Ve “Asıl kâfir ve hain; Rabbine (ve adil düzenine) karşı (şeytani güçlere) arka verendir” (Furkan: 55)

Hayatın gerçeği ve yaratılış hikmeti

“Allah göklerin ve yerin Nurudur. O’nun nurunun misali; içinde lamba bulunan kandillik gibidir. O lamba kristal bir ampul içindedir ve o ampul sanki inciye benzer bir yıldız gibidir. Ki ne doğu (iklimine) ne batı (iklimine) nispet edilmeyecek bir mübarek bir zeytin ağacından tutuşturulur. Onun yağı, neredeyse kendisine ateş değmeden ışık verir. (Allah) Nur üstüne nurdur. Allah dilediği kimseyi nuruna yetiştirir.” (Nur: 35)

Maddenin üç hali ve hepsinin sonunda elektriğe-enerjiye, yani NUR’a dönüşmesi:

Bilindiği gibi bütün maddelerin 1- katı, 2- sıvı, 3- gaz olmak üzere üç hali bilinmektedir. Kutuplara yakın Kuzey kış ülkelerinde binaları, ağaçları, hayvanları ve insanları tamamen buzdan oluşan köycükler kurma festivalleri görülmektedir. Şimdi o köy ve içindekiler bu KATI halde iken biraz güneş vursa veya ısıtılsa eriyip suya dönüşecek yani SIVI haline gelecek; bu su kaynatılsa buharlaşıp GAZ haline dönüşecektir. Bu gaz-buhar bazı kimyasal müdahalelerle hidrojen ve oksijen atomlarına ayrıştırılabilir. Bu atomlarda yine özel etkileşimler sonucu parçalanıp enerjiye (Nur’a) çevrilir.. Sadece buz ve su için değil, bütün maddeler için bu süreç ve sonuç geçerlidir. Öyle ise “madde” sandığımız her şey aslında enerjiden-elektrikten ibarettir. Yani canlı ve cansız bütün varlılar, maddi cisim ve şekillerden öte, nurani tecelliler ve görüntülerdir. Böylece.. “…dümdüz arazideki (çöldeki) uzaktan su sanılan serabın yanında sadece Allah’ı bulur” (Nur: 39) ayeti daha iyi anlaşılır hale gelmektedir.

Beş duyu aracılığıyla hissettiklerimiz, elektrik sinyalleridir!

Bizim çevremizde ve evrende gördüğümüz her şey aslında bir elektrik sinyalidir. Örneğin bir kuşa baktığımızda, ondan yansıyıp gözümüze ulaşan ışık hüzmeleri, gözdeki özel hücrelerce anında elektrik sinyaline çevrilip, görme sinirleri yoluyla beyindeki kapkaranlık görme merkezine iletilmekte ve aslında ters gelen bu sinyaller beyinde doğru şekilde algılanıp seyredilmektedir. Kulakla duyma, burunla koklama, dil ile tatma ve deri ile dokunma olayı da aynen böyle gerçekleşir. Aslında beynimiz de özel hücrelerden oluşan bir et parçası olduğundan her şeyi gören, duyan, koklayan, tadan ve dokunan Allah’ın bize nefhettiği RUH gerçeğidir.

Yani bu hayatı ve imtihanı yaşamamız için zahiri ve maddi bir dünya bile gerekli değildir!

Bugün çocukların başından kalkmadığı bilgisayardaki üç boyutlu simülasyon görüntüleri ile de insan hayali bir dünyada gerçekleşmiş gibi yaşatılabilir. Yani hiç olmayan bir dünyayı elektrik sinyali olarak oluşturup bunları insan beynine ulaştırmak suretiyle, ona istenilen ortamda yaşıyormuş hissi verilebilmektedir. Ve zaten bunun en açık ve yaygın örneği gördüğümüz rüyalardır ki, çoğu zaman gerçek hayatta fark edilmemektedir. Hz. Peygamber Efendimizin “İnsanlar uykuda (rüyada)dır, ölünce uyanıverir” mealindeki hadisi şerifi de oldukça ilginçtir. Bilindiği gibi artık SİMÜLATÖR teknolojisi sayesinde, insana takılan gözlüklü bir başlık ve özel eldiven bağlantısıyla, parmak uçlarından beyne gönderilen sinyallerle kişi farklı bir alemde yaşadığı hissine kapılıvermektedir.

Çarpıcı gerçek:

Başta kendi bedenimiz, yakın ve uzak çevremiz ve bütün sevdiklerimiz ve sahiplendiklerimiz, aslında maddi olarak şu anda mevcut değildir! Yaşadığımız çevrenin, evimizin, ailemizin, işyerimizin, sevdiklerimizin, ilişkilerimizin; hepsinin ve her şeyin çok ince detaylı bir simülatör kurgusu olarak bize seyrettirildiğini… Eşimizle, çevremizle, işimizle ilgili senaryoyu gerçekmiş gibi hissettiğimizi ve komutlarla yönlendirdiğimizi düşünelim. Öyle ki o suni ortama kendini iyice kaptıran insanın, simülatördeki figürlere (hanımına, çocuklarına, malına, makamına) tutku derecesinde bağlandığını farzedelim. Oysa asla unutulmasın ki:

1-  O seyrettiği ve gerçek zannettiği şeylerin hepsi sadece görüntüden ibarettir.

2-  Kişinin o senaryoyu değiştirme, geciktirme, erteleme imkânı kesinlikle mümkün değildir.

3-   Yani gaflet sonucu tutkuyla bağlanan, hatta tapınılmaya başlanan bu dünya hayatı: Herkes için Allah tarafından ayrı ayrı ve yaratılıp-programlanıp ruh ekranımıza seyrettirilen ve hangi durumlarda hangi tavır ve tepkileri vermemiz gerektiği Kur’an’la ve Resulüllahla öğretilen bir KADER filmidir ve herkesin niyetine ve tepkilerine göre puan verilmek suretiyle imtihan edilmektedir. Öyleyse, şu servete, şu siyasi etikete, şu şöhrete ve şehevi isteklere kavuşayım diye, harama, haksızlığa ve hilekarlığa yönelmek beyhudedir, çünkü senaryosu hikmetle ve kudretle hazırlanmış ilahi filmin değiştirilmesi söz konusu değildir.. Ve yine “Aman hanımıma, çocuklarıma, yakınlarıma ve kazanımlarıma zarar gelmesin…” şeklindeki gereksiz endişeler de yersizdir, çünkü ölümle zaten bizden alınacak ve ayrılacak olan bu sevdiklerimiz ve sahiplendiklerimiz, aslında şu anda da maddi olarak mevcut değildir; varlıkları ruh ekranımızdaki görüntü mesabesindedir. Burada önemli bir noktayı hatırlatmamız gerekir. Günaha meyletmek, ibadetleri terk etmek ve görevlerini yerine getirmemek hususunda “Kaderim böyleymiş, nasip değilmiş!” gibi mazeret ve bahaneler geçersizdir. Çünkü ruh ekranımızda yaşadığımız olaylara karşı verdiğimiz bütün tepkiler, niyetler, gayretler; hepsi kendi elimizdedir ve cüzi irademizledir. Hiçbir zorlama ve mecburiyet söz konusu değildir. Aksi halde imtihana çekilmenin ve ilahi adaletin anlamı yitirilecektir. Ve yine yanlış anlaşılmasın ve unutulmasın ki, bedenimiz, ailemiz, çevremiz, gezegenimiz, evrenimiz… Bunların tamamı ve en ince ayrıntılarına kadar “var”dır, “yok” değildir. Ancak Allah’ın Yüce Zatının dışındaki bütün varlıkların vücudu, “maddi ve hakiki” değil, sadece tecelliler ve nurani görüntüler mertebesindedir. Bu gerçeği vurgulamamız, gönül bağladığımız, tutkuyla sarıldığımız, hatta gafletle tapınmaya başladığımız her şeyin, aslında bir gölge ve görüntüden ibaret olduğunu ve bütün sevgi ve ümidimizi sadece Allah’a yöneltmemiz gerektiğini belirtmek içindir. Ve elbette cenabı Hak ezeli ve muhit ilmiyle kulunun vereceği tepki ve niyetleri ve hedeflediği gayeleri önceden bilmekte ve onlara münasip neticeler de halk etmektedir.Bu iman şuuruna ve huzuruna erişen bir müminin artık Allah’tan gayrisinden asla korkmayacağı veya O’ndan başkasından bir şey ummayacağı kesindir ve işte bu gerçek hürriyettir! Bu hürriyet ve Rabbine teslimiyet olgunluğuna erişen bir mümin elbette çevresindeki kişilerin (yani ekrandaki görüntülerin) rızasını kazanmak veya onların kınamasından kurtulmak için riyakârlık yapmaya artık tenezzül etmeyecektir.

“Yoksa onların (insanların) mülkten (dünya ve içindekilere sahiplenmekten yana) bir nasipleri ve hisseleri mi var? (zannedilmektedir!)” (Nisa: 53)ayeti üzerinde bir de bu açıdan durulması gerekir.

Şeyh Abdulkadir Geylani Hazretlerinin “Risale-i Gavsiye”sinde, Yüce Rabbimizden kendisine şöyle ilham edildiğini haber vermektedir:

“İnsanda zuhur ettiğimiz gibi, başka hiçbir şeyde zahir olmamışızdır. Mümin insan, bizim kenzi mahfimizin (gizli hikmet hazinelerimizin) mazharı ve taşıyıcısıdır. Diğer bütün mahlûkat ve kâinat ise insanı Kâmilin bineği konumundadır. Biz insanın sırrıyız, insan da bizim sırrımızdır. Eğer mümin ve müstakim insan öldükten sonra kavuşacağı kusursuz hayatı ve sonsuz saltanatı bilseydi, “Ya Rabbi beni öldür, beni öldür!” diye yalvarırdı!”

“Kâfirlerin amelleri dümdüz bir arazideki seraba benzer; susayanlar onu bir su sanır. Nihayet ona ulaştığında ise bir şey bulamaz ve yanında Allah’ı bulur.” (Nur: 39)

“..Onlar dünya hayatından sadece dışta olanı (görünen tarafını) bilir. Ahiretten (ve hakikatten) ise gafil olanlardır” (Rum: 7)

“Her nereye dönerseniz Allah’ın vechi (tecellisi-kıblesi) orasıdır” (Bakara: 115)

“Muhakkak Rabbin insanları çepeçevre kuşatmıştır” (İsra: 60)

“Alemlerin Rabbi dilemedikçe, siz dileyemezsiniz” (Tekvir: 29)

“(Düşünün ve artık görün…) Yaratmaya ilkten başlayan, sonra onu sürekli yenileyip duran… (mı daha hayırlı?”) (Neml: 64)

“Hala Kur’an’ın (ayetleri ve hikmetleri) üzerinde gereği gibi düşünmeyecek (ve gerçekleri görmeyecekler) mi?” (Nisa: 82)

Evet; Cenabı Hak bilinmek murad etti, Zatı sıfatlarına tenezzül etti, Nur’u Muhammed’i tezahür eyledi… Nur’u Muhammed’i ise alemler şeklinde tecelli eyledi.. Âlemlerin meyvesi ve zübdesi ise Adem olarak temessül eyledi… Ve Cenabı Hak Adem’e ruhundan üfledi! Hz. Muhammed Aleyhisselam ise cümle kâinatın hem merkezi, hem meyvesi, yani Cenabı Hakkın en yüksek ve örnek tecellisi, temsilcisi ve halifesi makamına yerleşti.

Evet bu alem cereyan (Nur-elektrik) ve deveran üzerine kaimdir. Deverandan cereyan, cereyandan ise mevcudat ve hayat meydana gelmektedir. Din ise insan hayatının programı, Allah’ın kanunudur. Kanunun sırrı denge-mizan ve hukuktur. Hukukun sırrı vicdan duygusudur. Vicdanın sırrı ise, adalet ve şefkat olgusudur.

Arifi aşık ne güzel söylemiş:

“Bu âlem bir aynadır, her şey Hak ile kaim

Muhammed aynasında, Allah görünür daim..

Has muhabbetten oldu, Nur-i Muhammed hasıl

Muhammedsiz rehbersiz, kim olur Hakka vasıl”

 

Ve Ruhi Baba devam etmiş:

“Kâinat katlarına, cevlansın Ya Muhammed!

Mevcudat sırlarına, seyransın Ya Muhammed!

Vacibül vücut seni, mir’at etti Zatına

Hakikat tecelli-i, Rahmansın Ya Muhammed!

“Men reani kad reel Hak”, sırrına varan bilir

Sende görünen gören, Sübhan’dır Ya Muhammed!

Hakkın Zatı münezzeh, Rahmeten lil-alemin

Âlem Senin nuruna, devrandır Ya Muhammed!

Gül yüzün mazhar-ı Hak, Mevla’nın tecellisi

Cümle âlem hüsnüne, hayrandır Ya Muhammed!

Çünkü şanını öven, ol Kitabı Hekimdir

Şah olmağa şahidin, Kur’an’dır Ya Muhammed!

Hubb-i Zatın mazharı, kenz-i mahfi miftahı

Sana vuslat bulunca, Bayramdır Ya Muhammed!

Ya Rab has ümmet eyle, Habibi Kibriyana

On sekiz bin âleme, sultansın ya Muhammed!

Tarık-ı Necmüs-sakıb, Ahir zaman Mehdi’si

Hakikatin bilenler, hayrandır Ya Muhammed!

“Men yutiırresule, feked etaellah” (Nisa: 80)

Tevhidin sancağına, fermandır Ya Muhammed!”

 

Osman Kemali Hazretleri de şunları eklemiş:

“Aşkla çalkalanmış, vahdet deryası

Çoğalmış dalgalar, her yana düşmüş!

Köpürüp kaynamış, kudret deryası

Onun bir damlası, imkâna düşmüş!

O ulu deryadan, bir cevher çıkmış

Karanlık lambanın, ışığın yakmış

Nur cevher sahibi, Cenabı Hakmış

Rahman sureti kâmil, insana düşmüş!..”

 

Bediüzzaman Hazretleri de otuzuncu söz, birinci maksadında:

“İnsana verilen “ENE-benlik” kenzi mahfi (gizli hazine) olan esmai ilahiyenin anahtarı olduğu gibi, şu kâinatın kapalı tılsımının da miftahı (açacağı) olarak, çözülmesi çok zor bir muamma ve hayretler içinde bırakan bir sırdır. Evet, âlemin miftahı (açacağı) insanın elindedir ve nefsine yerleştirilmiş durumdadır. Cenabı Hak emanet cihetiyle insana “ENE” namında öyle bir anahtar vermiş ki, onunla Halıkı Kâinatın gizli hazinelerini keşfedip açacak istidattadır. O ENE, öyle bir vahidi kıyasisidir ki, onunla Rububiyet sıfatlarını ve uluhiyet şuunatını kavrama ve kainatın yaratılış sırlarını anlama imkanı vardır. İnsanoğlu ENEsine-NEFSİNE yerleştirilen kendisine, ailesine, mal, makam ve mülküne malikiyet ve bir nevi Rububiyet vehmi sayesinde, Cenabı Hakkın da mülkünde asla ortak kabul etmeyeceği kanaatine varıp bu kıyas vesilesiyle iman hakikatine ulaşır. Ve tabi ENE-nefis, yaratılış gayesini ve kulluk vazifesini unutup isyan ve tuğyana saparsa bu sefer şirke ve şekavete bulaşıp Firavunlaşır” (İman ve Küfür Muvazeneleri, Hidayet ve Dalalet Mukayeseleri kitabından özetle ve sadeleştirilerek aktarılmıştır) buyurmaktadır.

Yani insana izzeti nefis (Ene-benlik) denen ve cüzi irade gibi cüzi RUBUBİYET ve HÂKİMİYET yetkisi görülen öyle bir ilahi sır ve tılsım verilmiş ve yeryüzünde Allah’ın halifeliğini yürütme ve göklerin, yerlerin ve dağların korkup kaçındığı emaneti yüklenme yeteneği verilmiştir ki; bu izzet ve haysiyetle kendi eşine, ailesine, mülküne ve işyerine başkasının ortak olmasını (şirk koşulmasını) asla istemediği ve rıza göstermediği gibi, Cenabı Hakkın da Kâinat mülkünde ve âlemleri tedbirinde asla ortak (şerik) kabul etmeyeceğini aklen ve vicdanen kıyas edip tevhit şuuruna yaklaşmaktadır.

Siyonist Yahudi kâhinler ve yöneticiler, “Büyük İsrail” hayaline ve Deccal’ın dünya hâkimiyetine son hazırlıkları yaparken Müslümanların gafleti üzüntü verse de, hiçbir şey Allah’ın takdirini değiştiremeyecektir.

18 Kasım 1990 Lubavıtch Cemaati Baş Hahamı Rabbi Lubavitch, İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’ya “Mesih’in gelmesi için gayret göstermesini” söylüyordu.

Baş Haham Nimet ve başarı için çifte takdis duası yaptıktan sonra;

Benjamin Netanyahu: Sizden inayet ve yardımınızı istemeye geldim.

Baş Haham: Her konuda mı?

Benjamin Netanyahu: Tüm alanlarda, hem kişisel, hem politik konularda dua bekliyorum.

Baş Haham: Son karşılaşmamızdan sonra birçok şeyde gelişme oldu. Bunlara seviniyoruz.  Ancak değişmeyen şey şu ki, Moşiyah (Yahudilerin beklediği kurtarıcı Mesih) hala gelmedi. O halde gelişini hızlandırmak için bir şeyler yapın!

Benjamin Netanyahu: Yapıyoruz, yapıyoruz Efendim.

Baş Haham: Görünen o ki bu yeterli değil, zira bugüne kadar çok seneler ve çok saatler geçti bile, O hala burada değil… Ama bakın; günün bitimine hala birkaç saat var, bugün için bile gelebilir diye her yolu denemeye hala davam edin! Haydi, neşe ve mutluluk müjdesi ile hoşcakalın. Biliyorsunuz ki, “Hasidimler” (Dindar ve İslam’a kindar Yahudiler) her şeyi neşeyle yapma konusunda dikkatlidirler.[1]

Hâlbuki bütün kâfirler ve süper güç zannedilenler, değil en küçük bir canlı, hatta bir tek protein bile yaratmaktan acizdir. İşte sonsuz kudret ve rahmet sahibi Allah’ı bırakıp bu azgınlara güvenmek ne büyük bir beyinsizlik ve nasipsizliktir.

Cansız atomları proteinlere dönüştüren kusursuz projeler ve Allah’ın mükemmel sanat eserleri:

 Bilindiği gibi, bütün canlılar hücrelerden oluşmaktadır. Örneğin insan vücudunu oluşturan yaklaşık 100 trilyon hücre vardır. Her hücre ise, aralıksız olarak, canlının hayatı boyunca ihtiyaç duyacağı şeyleri üretip durmaktadır. Canlıların hücrelerini yüksek teknoloji ile donatılmış birer fabrikaya benzetirsek, proteinler de bu fabrikanın makineleri, duvarları, tavanı, merdivenleri, kapıları ve hatta vidalarıdır. Kısacası proteinler, hücrelerin hem inşaat malzemesini hem de çok karmaşık makinelerini oluşturmaktadır. Birbirinden farklı harika görevleri üstlenen proteinler bu nedenle canlılığın yapıtaşlarıdır.

Örneğin saç, tırnak ve tüylerde bulunan sert yapıyı oluşturan keratin isimli madde bir protein takımıdır. Bazı proteinler, kasları kemiğe bağlayan tendonlarda bulunan dayanıklı naylon benzeri bir maddeyi oluşturmaktadır. Derinin pürüzsüz elastikiyetini ve kemiklerin dayanıklılığını sağlayan ise kolajen isimli bir başka protein olmaktadır. Atardamarları çevreleyen kauçuk benzeri elastik maddeyi oluşturan da yine başka bir protein vardır. Retinaya ışık çarptığında görme etkisini başlatan ise rodopsinisimli proteindir ve başka proteinler de gözün lensini oluşturan saydam maddeyi yapmaktadır. Hücrelerin içine moleküllerin giriş çıkışında yine özel taşıyıcı proteinler görev yapmaktadır. Tüm canlılığın bilgisini taşıyan DNA molekülü bu proteinler olmasaydı kopyalanamazdı, bilgi üretemez ve hücre bölünmesini sağlayamazdı. Yani proteinler canlılardaki en küçük yaşam birimi olan hücrelerin hem yapılarında hem de sayısız işlevlerinde çok çeşitli ve hayati görevler almaktadır. Diğer bazı proteinler de hücredeki kimyasal reaksiyonların hızını milyarlarca kez artırmak için katalizör görevi görmekte ve takımlar halinde çalışarak, hücrenin tüm kimyasal parçalarını inşa etmektedir. İnşa etme özelliklerinin yanı sıra, parçalama özellikleri de bulunmaktadır. Bu özelliklerini kullanarak hücrelerde bulunan büyük molekülleri, hücrenin kullanabileceği basit bileşiklere ayırırlar. Hücreye enerji sağlanması için gereken reaksiyonların oluşmasını sağlamaktadır. Kaslardaki kasılma hareketi için gereken unsurları oluşturanlar da yine kas hücrelerindeki özel proteinler olmaktadır.

Bu sayılanlar, binlerce protein çeşidinden sadece birkaç tanesine ait özelliklerdir. Şu anda vücudunuzdaki her protein çeşidi yaşamınızı sağlıklı bir şekilde sürdürebilmeniz için aralıksız olarak faaliyet göstermeye devam etmektedir. Baktığınız satırları okuyabilmenizden yemeğinizi yiyebilmenize, vücudunuzun gelişiminden hastalıklara karşı direnmenize kadar birçok ihtiyacımız hücrelerinizde durmadan çalışan proteinler sayesinde giderilmektedir. Sadece insan vücudunda değil, bitkilerden tüm hayvan türlerine, en basit bakteriye kadar, tüm canlıların yaşamsal faaliyetlerinin tamamı proteinler sayesindedir.

Belirli sayıda atomun birleşmesinden meydana gelmiş protein denen bu mucize moleküller, birbirleriyle kusursuz bir uyum içinde, çok büyük bir akıl ve şuur göstererek, inanılmaz sorumlulukları yerine getirirler. İşte bu noktada akıl ve vicdan sahibi her insanın kendisine sorması gereken önemli bir soru vardır: Cansız atomların birleşmesinden meydana gelen şuursuz, bilgi ve beceriden yoksun olması beklenen protein molekülleri nasıl olup da inanılmaz bir akıl, organizasyon yeteneği ve sorumluluk hissi göstererek tüm bu faaliyetleri gerçekleştirebilmektedir? Samimi düşünen her insan, cevabın, sonsuz bir güç ve ilim sahibi olan Allah’ın kusursuz yaratışı olduğunu görecek, en küçüğünden en büyüğüne kadar evrendeki tüm varlıkların Allah’ın kontrolü ve emri altında olduğunu kavrayacaktır. Allah’ın tüm varlıkların hakimi olduğu bir ayette şöyle anlatılır:

“Ben gerçekten, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a tevekkül ettim. O’nun, alnından yakalayıp-denetlemediği (her an kontrol etmediği) hiçbir canlı yoktur. Muhakkak benim Rabbim(in yolu), dosdoğru bir yoldur.”  (Hud Suresi, 56)

Şuursuz atomların bu yetenekli proteinleri yapması mümkün değildir!

Milimetrenin milyonda beşi kadar küçük olan ve aminoasitlerden oluşan bu protein molekülü yaklaşık 1000 atomun birleşmesinden meydana gelmektedir. Bu atomların aralarındaki organizasyon ve birbirleriyle birleşme şekilleri son derece komplekstir. Evrimciler bu 1000 atomun tesadüfen bir araya gelerek, bu şekilde görüldüğü gibi birbirlerine bağlandıklarını iddia etmekte ve bu rastgele birleşmelerin sonucunda “tesadüfen” canlının yaşamı için son derece önemli görevlere sahip sitokrom-c proteininin meydana geldiğini söylemektedir. Üstelik bu 1000 atomun içinde, demir, karbon, nitrojen gibi birçok çeşit atom görev yüklenmiştir. Yani sitokrom-c’yi oluşturabilmek için gerekli olan farklı atomlar, belirli bir sayıda, belirli bir zamanda, belirli bir yerde bulunması gereklidir, sonra birbirleriyle ayrı ayrı, en uygun kimyasal bağlarla birleşmelidir. İşte evrimci kâfirlerin son derece mantıksız ve akıl almaz iddialarına göre bunların hepsi rastgele bir araya gelmekte ve canlılık için son derece önemli olan bir protein tesadüfen meydana gelmektedir.

Milimetrenin milyonda beşi kadar yer kaplayan bu küçücük yapıların canlı vücudunda üstlendikleri görevler incelendiğinde ise, şuursuz atomların bu kadar önemli yapıları tesadüfen inşa ettiklerini iddia etmenin daha da büyük bir mantıksızlık ve akılsızlık olduğu görülecektir. Örneğin bazı proteinler saçları, tırnakları ve hayvan tüylerini oluşturan teflon benzeri maddeyi, bazıları kasları kemiklere bağlayan tendonları meydana getirir. Ayrıca hücreye gelen mesajları getirenler de, mesajları alan ve değerlendirenler de proteinlerdir. Hücrenin içine giriş çıkışları kontrol eden kapılar ve pompa sistemleri de proteinlerdir. Kimyasal reaksiyonları hızlandıranlar yine proteinlerdir. Hemoglobin adındaki protein kandaki oksijeni dokulara taşımakla görevlidir. Transferin isimli protein ise kanda bulunan demiri taşır. İmmunoglobülinler bakteri ve virüslere karşı vücudu savunan proteinlerdir. Fibrinojen ve trombin ise kanın pıhtılaşmasını sağlar. İnsülin, vücuttaki şeker metabolizmasını düzenleyen bir protein çeşididir. Bazı canlılarda insan vücudunda bulunmayan, ancak o canlının hayatı için son derece büyük önemi olan başka proteinler de bulunmaktadır. Örneğin bazı balıkların kanında bulunan antifriz proteini bu balıkların kanını donmaya karşı korumaktadır. Böcek kanatlarının hareketini sağlayan rezilin proteini hemen hemen mükemmel bir elastik özelliğe sahiptir. Sadece 20 amino asitin, diğer bir deyişle birkaç yüz atomun birleşmesinden meydana gelen bu moleküllerin bu kadar farklı özelliklere sahip olmaları olağanüstü bir yaratılış olayıdır. Atomların bir araya gelerek bu kadar çok önemli iş başaran, akıl gösteren, organize olabilen, en gerekli yerde en gerekli kararı verip, bunu uygulayabilen yapıları tesadüfen oluşturduklarını söylemek, akla ve vicdana aykırıdır. Üzerinde düşünülmesi gereken bir konu da, aşağı yukarı benzer atomlardan oluşan proteinlerin görev ve işlevlerinin bu kadar çeşitli ve çetrefilli olmasıdır. Proteinler çoğu zaman benzer atomlardan oluşmaktadır. Ancak bu atomların farklı sayılarda ve farklı dizilimlerde olması o protein molekülüne farklı görev ve yetenekler kazandırır. Bu gerçekleri tesadüflerle açıklamak kesinlikle imkânsızdır. Bir maymun daktiloda hiç yanlış yapmadan insanlık tarihini yazamayacağına göre, sitokrom-c proteini de asla tesadüfen oluşamayacaktır.

Bu nedenle, moleküllerden galaksilere, böceklerden karadeliklere, semeklerden meleklere, her şeyi ve her an yaratan ve bunları insanın ruh ekranına gösterip sanat ve kudret eserlerini yansıtıp yaşatan Yüce Allah’ı bırakıp da, bir proteini bile yapmaktan aciz ama zalim ve kâfir ABD-AB ve İsrail’e kulluk yapanlar, elbette iman şuurundan ve insanlık onurundan uzaktır.


 

 

0 0 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Picture of Milli Çözüm Dergisi

Milli Çözüm Dergisi

Subscribe
Bildir
3 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Hayatın Manası: İman ve Cihad
Bir ders niteliğinde bayram hediyesi…

1. Dünya hayatı bir “matrix” filmi gibi aslında var ama yok. Yani beş duyumuzla hissettiğimiz ve hissettirildiği kadar gerçek.

2. Bu denli gerçek bir dünyada nefsi hesabımıza değil Kul’luk makamına erişebilmek ve Hakk’ın rızasına kavuşabilmek için çalışmak akıl işidir.

3. Şehevi duygu ve çıkarlarımızdan vazgeçtiğimiz ve iman ve ibadet ile nefsimize, cihad ile dünyanın nefsi emmaresi siyonizme (tağuta) karşı çaba sarfettiğimiz ölçüde hakikate ve yaratılış sırrına ulaşacağımız ayet, hadis ve Allah dostlarının tecrübeleri ile bildirilmektedir.

Rabbimiz bizleri Hakiki manada “Kul”luk makamına ve rızasına erişenlerden eylesin inşallah.

MEKTEP
ELHAMDÜLİLLAH!…
RABBİ RAHİMİMİZE MİLLİ GÖRÜŞÜ-MİLLİ ÇÖZÜMÜ TANIMA İMKANI LÜTFETTİĞİNDEN DOLAYI SONSUZ KERELER ŞÜKÜR ETMELİYİZ!
ÇÜNKÜ MİLLİ GÖRÜŞ HEM İSLAM’IN DOĞRUSUNU,HAKİKATİNİ,ÖZÜNÜ ORTAYA KOYMUŞ VE GERÇEK İSLAM ANLAYIŞIYLA İNSANLIĞI BULUŞTURMUŞ;HEM;BATILI VE BU GÜNKÜ KARARGAHI OLAN SİYONİZMİ DOĞRU TARİF EDİP DEŞİFRE ETMEKLE BERABER ,SİSTEMİNİN NASIL ÇÖKERTİLİP DÜZENİNİN NASIL ALAŞAĞI EDİLECEĞİNİ TÜM YÖNLERİYLE ORTAYA KOYMUŞ(ERBAKEN HOCAMIZIN TEKNOLOJİ HARİKALARI VB); HEM,İSLAM’IN TÜM İNSANLIĞIN SAADETİ OLMA ÖZELLİĞİNİ BİR SİSTEM DAHİLİNDE -ADİL DÜZEN -PROJELERİYLE BEŞERİYETE SUNMUŞTUR.BU YÜKSEK GERÇEKLERİN BANİSİ OLAN MİLLİ GÖRÜŞ LİDERİ AZİZ ERBAKAN HOCAMIZIN MÜCADELESİNE VE TÜM BU HAKİKATLERE YÜREKTEN İMAN EDİP SADAKAT VE CESARETLE HİZMETTE ÖNCÜLÜK EDEN ,SAYGIDEĞER -AHMET AKGÜL HOCA, BU ULVİ DAVAYI DOGRU ANLAYIP SAHİPLENMEMİZE ,BU ÇİZGİDE KALMAMIZA EN BÜYÜK VESİLE OLMUŞLARDIR.
LÜTFEN HERKES VİCDANINA DANIŞARAK SAMİMİYETLE SÖYLESİNKİ -MİLLİ GÖRÜŞ VE ONUN AZİZ LİDERİNİ- BU DENLİ DOĞRU KAVRAYIP İNANMIŞ VE BU DENLİ SADAKAT VE CESARETLE HİZMET EDEN BAŞKA BİR YAPI TANIYORMUSUNUZ?..MİLLİ GÖRÜŞÜN İÇİNE YERLEŞTİRİLİP HER FIRSATTA HIYANET EDİP ÇELME TAKAN O.ASİLTÜRK,Ş.KAZAN GİBİ BİR KISIM KİRİPTOLARIN SÜREKLİ BASKI VE KIŞKIRTMALARIYLA, AZİZ HOCAMIZIN BAZI EĞİTİM SEMİNERLERİNDE ESERLERİNİ TAVSİYE ETTİĞİ,MİLLİ ÇÖZÜM, MİLLİ GÖRÜŞÜN YAYIN ORGANIDIR DEDİĞİ(BİR ALTNOLUK ZİYARETİNDE ÇOK SAYINA İNSANIN ÖNÜNDE)AHMET AKGÜL HOCA VE ESERLERİNİN CAMİADAN ÖZENLE UZAK TUTULMALARI ,KENDİLERİNİN SÜREKLİ İTİLİP KAKILMALARI, HERHALDE MİLLİ GÖRÜŞ CAMİASINI DEJENERE EDİP ÖZÜNÜ ÇÜRÜTMEYE YÖNELİK BİR MÜDAHALEDİR. VE İNŞAALLAH HİLELERİ KENDİ AYAKALARINA DOLANACAKTIR.
(KONUYLA LİGİLİ GENİŞ BİLGİ İÇİN MİLLİ ÇÖZÜMÜN MAKALELERİNDEN YARARLANILABİLİR)

YUKARIDAKİ MAKALEDE İNSAN-I KAMİL ÖRNEĞİNİN BU ASIRDA EN NET KARŞILIĞI OLAN AZİZ ERBAKAN HOCAYI,DOLAYISIYLA İMAN VE HİDAYET HAKİKATINI TANIMANIN VE GERÇEĞE ULAŞMANIN EN SAĞLAM VE YEGENE YOLUNUN, BUGUN MİLLİ ÇÖZÜM=SAYGIDEGER AHMET AKGÜL HOCA OLDUĞUNU GÖRMEMEZLİKTEN GELMEMELİYİZ1..
EVET:MİLLİ ÇÖZÜM BİR TEVHİT MEKTEBİDİR;HAKKA TESLİM OLUP GAYRIYA MEYDAN OKUMA-CİHAT MEKTEBİDİR;HİDAYET,FERASET DİRAYET MEKTEBİDİR;DAHİLDE VE HARİÇTE HAKKI ÜSTÜN TUTMA,HAKTAN TARAF OLMA MEKTEBİDİR;İÇİ TEMİZLEME,NEFSE AYAR VERME,BENLİĞİNİ HAKKA BENDE ETME MEKTEBİDİR;DEVASINI, DERDİNDE-DAVASINDA GÖRME MEKTEBİDİR;HAKKA SADAKATI-KITMİRLİĞİ BATILA SERDAR OLMAYA TERCİH MEKTEBİDİR;BATILIN MUTLAK YIKILIŞINA ,HAKKIN KESİN HAKİMİYETİNE İNANMAK,İNANDIĞI GİBİ YAŞAMAYA ÇALIŞMAK MEKTEBİDİR;MİLLİ ÇÖZÜM ,MİLLİ GÖRÜŞ MEKTEBİDİR!…
ÖMÜR KISA VAZİFE BÜYÜK-YÜCE
GÖNLE DOĞRU YOL ALALIM GÜNDÜZ GECE
YARIN HAKKIN DİVANINDA
YÜZÜMÜZ OLSUN GÖKÇE
EY KARDEŞ OLMA KENDİNE ZALİM
TÜM ZAMANLAR İNLERSİN NİCE!…

MEKTEP
ELHAMDÜLİLLAH!…
RABBİ RAHİMİMİZE MİLLİ GÖRÜŞÜ-MİLLİ ÇÖZÜMÜ TANIMA İMKANI LÜTFETTİĞİNDEN DOLAYI SONSUZ KERELER ŞÜKÜR ETMELİYİZ!
ÇÜNKÜ MİLLİ GÖRÜŞ HEM İSLAM’IN DOĞRUSUNU,HAKİKATİNİ,ÖZÜNÜ ORTAYA KOYMUŞ VE GERÇEK İSLAM ANLAYIŞIYLA İNSANLIĞI BULUŞTURMUŞ;HEM;BATILI VE BU GÜNKÜ KARARGAHI OLAN SİYONİZMİ DOĞRU TARİF EDİP DEŞİFRE ETMEKLE BERABER ,SİSTEMİNİN NASIL ÇÖKERTİLİP DÜZENİNİN NASIL ALAŞAĞI EDİLECEĞİNİ TÜM YÖNLERİYLE ORTAYA KOYMUŞ(ERBAKEN HOCAMIZIN TEKNOLOJİ HARİKALARI VB); HEM,İSLAM’IN TÜM İNSANLIĞIN SAADETİ OLMA ÖZELLİĞİNİ BİR SİSTEM DAHİLİNDE -ADİL DÜZEN -PROJELERİYLE BEŞERİYETE SUNMUŞTUR VB..VB.. MİLLİ GÖRÜŞ LİDERİ AZİZ ERBAKAN HOCANIN BANİLİĞİNİ ÜSTLENDİĞİ TÜM BU HAKİKATLERE, YÜREKTEN İMAN EDİP SADAKAT VE CESARETLE HİZMETTE ÖNCÜLÜK EDEN ,SAYGIDEĞER -AHMET AKGÜL HOCADA TÜM BU GERÇEKLERİ ANLAMAMIZA,İNANIP BAĞLANMAMIZA VESİLE OLMUŞLARDIR.
LÜTFEN HERKES VİCDANINA DANIŞARAK SAMİMİYETLE SÖYLESİNKİ -MİLLİ GÖRÜŞ VE ONUN AZİZ LİDERİNİ- BU DENLİ DOĞRU KAVRAYIP İNANMIŞ VE BU DENLİ SADAKAT VE CESARETLE HİZMET EDEN BAŞKA BİR YAPI TANIYORMUSUNUZ?..MİLLİ GÖRÜŞÜN İÇİNE YERLEŞTİRİLİP HER FIRSATTA HIYANET EDİP ÇELME TAKAN O.ASİLTÜRK,Ş.KAZAN GİBİ BİR KISIM KİRİPTOLARIN SÜREKLİ BASKI VE KIŞKIRTMALARIYLA ;AZİZ HOCAMIN BAZI EĞİTİM SEMİNERLERİNDE ESERLERİNİ TAVSİYE ETTİĞİ,”MİLLİ ÇÖZÜM, MİLLİ GÖRÜŞÜN YAYIN ORGANIDIR “DEDİĞİ(BİR ALTNOLUK ZİYARETİNDE ÇOK SAYINA İNSANIN ÖNÜNDE)AHMET AKGÜL HOCA VE ESERLERİNİN CAMİADAN ÖZENLE UZAK TUTULMALARI ,İTİLİP KAKILMALARI HERHALDE MİLLİ GÖRÜŞ CAMİASINI DEJENERE EDİP ÖZÜNÜ ÇÜRÜTMEYE YÖNELİK BİR MÜDAHALEDİR VE İNŞAALLAH HİLELERİ KENDİ AYAKALARINA DOLANACAKTIR.
(KONUYLA LİGİLİ GENİŞ BİLGİ İÇİN MİLLİ ÇÖZÜMÜN MAKALELERİNDEN YARARLANILABİLİR)

YUKARIDAKİ MAKALEDE İNSAN-I KAMİL ÖRNEĞİNİN BU ASIRDA EN NET KARŞILIĞI OLAN AZİZ ERBAKAN HOCAYI,DOLAYISIYLA İMAN VE HİDAYET HAKİKATINI TANIMANIN VE GERÇEĞE ULAŞMANIN EN SAĞLAM VE YEGENE YOLUNUN, BUGUN MİLLİ ÇÖZÜM=SAYGIDEGER AHMET AKGÜL HOCA OLDUĞUNU GÖRMEMEZLİKTEN GELMEMELİYİZ1..
EVET, MİLLİ ÇÖZÜM TEVHİT MEKTEBİDİR,CİDAD MEKTEBİDİR,VİCDAN-İZ’AN MEKTEBİBİR,HAHİLDE HARİÇTE HAKKI ÜSTÜN TUTMA MEKTEBİDİR.MİLLİ ÇÖZÜM MİLLİ GÖRÜŞ MEKTEBİDİR!..
ÖMÜR KISA VAZİFE BÜYÜK-YÜCE
GÖNLE DOĞRU YOL ALALIM GÜNDÜZ GECE
YARIN HAKKIN DİVANINDA
YÜZÜMÜZ GÜLSÜN NİCE…

ÖZEL YAZILAR

YORUMLAR

Son Yorumlar
3
0
Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
Paylaş...