YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
69e82d17d2791
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 7 0 2
Bugün : 9589
Dün : 56818
Bu ay : 1225252
Geçen ay : 1803365
Toplam : 53370310
IP'niz : 216.73.217.119

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

Önce, genellikle insan avcıları ve din-iman istismarcıları olan usta yalancıların bazı özelliklerini hatırlatarak başlayalım:

 1. Bu tipler çevrelerindekileri ve toplum kesimlerini ikna etmek ve yönlendirmek konusunda yeterli bilgi ve becerilerini geliştirmeye çalışırlar.

2. “Doğru”ları eğip bükerek ve yalanlarını doğrular arasına serpiştirerek konuşurlar.

 3. Yalanlarının anlaşılması durumunda nasıl savunma yapacaklarını ve hangi yeni yalanlara başvuracaklarını önceden hazırlayacak kadar zeki davranırlar. 

 4. Duraksamadan heyecanlı konuşma, hızlı düşünüp hikâye uydurma ve yalanlarını sanki yaşamış gibi anlatma becerisi kazanırlar.

 5. Kendilerini ele vermemek için uydurduklarını, ayrıntısız genel hatlarıyla aktarırlar.

 6. Zor sorular karşısında: “Çok iyi hatırlamıyorum”, “Tam olarak bilmiyorum”, “Öyle zannediyorum”, “Bu yüzden şüpheleniyorum” gibi kaçamak ve yuvarlak yanıtlara sığınırlar.

 7. İyi hatipliklerini ve bilgiçlik taslama yeteneklerini kullanarak; yamuklaştırıp yozlaştırdıkları doğruları; dini, ahlaki ve insani değerleri özenle koruyor havasıyla topluma sunarlar.

 8. Sahte tavırlar ve suni duygusallıklar sergilemede ustadırlar.

 9. Çok iyi rol yapan performans sanatçıları ve sihirli söz ustaları olduklarından; kalabalıkları kolayca avutup, umutlandırıp uyuturlar.

 10. Hizmet ve gayret usulü ve sosyal statü olarak; rağbet edilir ve kıymet verilir bir pozisyondan yararlanırlar.

 11. Dinleyicilerin kuşkularını sezip, onları giderici tavırlar sergileme becerilerini iyi kullanırlar.

 12. Arkalarında; hizmet ettikleri karanlık odakların ve her yanlışına hizmet uyduracak kiralık adamların bulunduğunu bilmenin rahatlığı içinde “doğal ve normal!” bir tavır takınırlar.

 Dershane tartışmaları sürerken Taraf’ta 2004 MGK belgesi neşrediliyordu. Zaman Gazetesi “Keşke böyle imzalar atılmasaydı; çünkü söz uçar, yazı kalır. Buna rağmen o yıllardaki şartların ne kadar ağır olduğunu da biliyoruz. Dolayısıyla bu belgeye çok büyük mana yüklemek ve insanları birbirine düşürmek yanlış olur.” Yorumunu yapıyor, ancak Fetullah Gülen “Hüsnü zanda zorlanıyorum…” diyerek, tereddütlerini dile getiriyordu. Ardından 2013 yılına dair bazı fişleme dokümanları ortaya çıkıyordu. 

Sonra hava daha da ağırlaşıyor, belgeleri yayımlayan Taraf Gazetesi ve gazeteci Mehmet Baransu hakkında ağır ithamlar yapılmaya başlanıyordu. Devletin üç kurumu birden mahkemeye başvuruyor, Başbakan Erdoğan mahkemeleri harekete geçmeye davet ediyor ve ‘vatan hainliği’ suçlamasında bulunuyordu. Oysa bahsi geçen gazete ve gazeteci, ilk defa belge yayımlamıyordu. Benzer yayınlar askerî vesayet konusunda onlarca kez yapıldığında tek bir satırla Taraf’ı tenkit etmeyen, hatta bunu çok büyük bir gazetecilik başarısı olarak gören AKP yandaşları bu ‘ihanet’ söylemine sahip çıkıyordu. Bu arada herkese çuvaldız batıran Zamancılar, iğnenin ucu kendilerine dokununca “Vesayetin her türlüsüne lanet olsun! Askerî vesayet de siyaset dışı vesayet de, hükümetler eliyle oluşturulan vesayet de demokrasinin belini kırar, aklını başından alır” demeye başlıyordu.

Dün “çuvaldız” başkalarına batırılırken “Hata yapmışlarsa bir sevap alırlar, doğru yapmışlarsa iki sevap alırlar” diye ahkâm kesenler bugün “iğnenin ucu” kendilerine dokununca “Kolumuz kanadımız kırıldı, dilimize kilit vuruldu” diye iktidara sitem ediyordu. Ama “etme bulma” dünyasının gerekleri bir kez daha yerine geliyordu! Dün Erbakan Hükümeti yani Müslüman kardeşleri acımasızca köşeye sıkıştırıldığında onların yanında yer alıp “moral vermeye” çalışmak yerine, bunları köşeye sıkıştıran cuntacı kadroların yanında yer alanların bugün böyle ağlaşmaları ayarlarını ortaya koyuyordu.[1]

Dershane kavgasının altında ne yatıyordu?

AKP’nin ve Gülen Cemaatinin, Erdoğan ve ekibinin Milli Görüş’ten ayrılışı, Parti’nin oluşturulması ve iktidara taşınması sürecinde tam bir işbirliği içinde çalıştıklarını herkes biliyordu. AKP’nin Müslümanlara karşı “Haçlı Seferleri” başlatanların yanında yer almak gibi büyük yanlışlıkları konusunda, Cemaat yöneticilerinden hiçbir ikaz gelmiyordu. Büyük Ortadoğu Projesi gibi, Siyonist emellere hizmet edecek bir oluşumun Eşbaşkanı olan partinin genel başkanı, cemaat yöneticileri tarafından asla uyarılmıyordu.

AKP’nin, Afganistan gibi Müslüman bir ülkenin işgalinde, Haçlı güçleri yanında fiilen yer alması konusunda, cemaat yöneticilerinin bir itirazı olmadığı gibi, bu ülkede halen devam eden Müslüman katliamı milyon sayısı ile ifade edilirken de bir üzüntü ifadesi duyulmuyordu.

Yine Afganistan’da öldürdükleri Müslümanların cesetlerine işeyen ve yakan zalimlere, ne partiden, ne de cemaat yöneticilerinden en ufak bir kınama gelmezken, Kur’an sayfalarını çiğnemeleri ve tecavüz etmeleri konusunda da sessiz kalınıyordu.

Bir Müslüman ülke olan Irak’ı işgal kararı alan Haçlılara, milletlerarası kuruluşlarda destek ve oy veren AKP için, cemaat yöneticilerinden bir uyarı gelmiyordu.

Yine bu ülkede milyonlarca Müslümanı katleden, tecavüz eden, soyan, aşağılayarak hakaret eden, camileri kirleten Haçlı zalimlerine destek veren, dua eden, Türkiye topraklarını ve tesislerini Haçlılara peşkeş çeken Erdoğan’a yönelik, cemaat yöneticilerinden bir kınama çıkmıyordu.

Bir Müslüman ülke olan ve Türkiye’ye geçmişte en büyük destekleri vermiş bulunan kardeş Libya, Haçlılarca bombardımanla yerle bir edilirken, yağmalanırken, bu yıkıma fiilen iştirak kararı veren partiye, cemaat yöneticileri tarafından bir tepki yöneltilmiyordu.

Peygamberimizin düşmanı Rasmussen’in, NATO’nun ve dolayısıyla ordumuzun kumanda mevkiine getirilmesi konusunda, şaşırtıcı bir karar veren ve sonra da bu kararını bir dönem daha uzatan AKP için, cemaat yöneticileri suskun kalarak onay veriyordu. Parti genel başkanının “biz 10 yıldır milletin gazını aldık” gibi bir garip açıklaması konusunda, cemaat yöneticileri, bunun ne demek olduğuna dair bilgi isteme gereği bile duymuyordu.

Çıkardığı Avrupa uyum kanunları ile zina ve domuz eti benzeri haramların, bir İslam ülkesi olan Türkiye’de yaygınlaşmasının önünü açan AKP’ye, cemaat yöneticileri nedense hiç karşı çıkmıyordu.

Her biri Müslüman bir toplumda fırtına estirecek bu kadar büyük yanlışları yaparken, hatta MGK’daki aleyhlerine olan kararları bile imzaladıklarını bildikleri halde, cemaat yöneticileri, AKP’ye hiç bir tepki göstermezken, bu yanlışların yanında devede kulak mesabesinde kalan dershanelerin dönüştürülmesi konusunda kıyameti koparması, bizce inandırıcı bulunmuyordu ve bunun arkasında daha başka sebepleri ve Yahudi Lobilerini aramak gerekiyordu!

Dershaneler Fulbright eğitim sisteminin sonuçları oluyordu:

Özel dershaneler, amaçları, gerekçeleri ve fonksiyonları farklı olmakla birlikte Osmanlı devletinin son döneminde çoğu azınlıklar ve masonlar eliyle ortaya çıkmışlardır. Cumhuriyet döneminde ise amaçları, fonksiyonları ve sayıları değişmekle beraber 1930 yılından itibaren görülmeye başlanmıştır. Ancak bugünkü manada özel dershanecilik, yaklaşık 1965 yılından sonra ortaya çıkmıştır.

1980 ihtilal hükümetinin programında, özel dershanelerin fırsat eşitsizliği meydana getirdiği ve denetlenemediği gerekçesiyle belli bir hazırlık döneminden sonra kapatılmaları planlanmıştır. Bu amaçla Milli Eğitim Bakanlığı, özel dershanelerin o dönemde tabi olduğu 1965 tarih ve 625 sayılı Özel Öğretim Kurumları Kanunu’na ek yeni düzenlemeler yapmıştır. Milli Güvenlik Konseyi, 16 Haziran 1983 tarih ve 2843 sayılı yasayla, yeni özel dershane açılmasını yasaklamış ve mevcutlarının ise 1 Ağustos 1984 tarihine kadar kapatılmasına karar almıştır. Özal Hükümeti, 11 Temmuz 1984 tarihinde, 3035 sayılı yasayı çıkararak hem 625 sayılı Özel Öğretim Kurumları Yasası’nın bazı maddelerini değiştirmiş hem de 2843 sayılı yasa lağvedilerek özel dershane açılması serbest bırakılmıştır.

Özel dershanelerin sayısındaki artışın sebeplerinden biri de, Seviye Belirleme Sınavı (SBS), Açık öğretim sınavı, Akademik Personel ve Lisansüstü Eğitime Giriş Sınavı (ALES), Kamu Personeli Dil Sınavı (KPDS), Üniversitelerarası Kurul Yabancı Dil Sınavı (ÜDS), Tıpta Uzmanlık Sınavı (TUS) ve Kamu Personeli Seçme Sınavı (KPSS) gibi farklı sınav sistemlerinin ortaya çıkmış olmasıdır.

Sınavların içeriği ve biçimi özel dershanelere olan talebi artırmaktadır. 1949 yılında İsmet İnönü’nün ABD ile imzaladığı AKP iktidarının da hala uyguladığı Türk Eğitim sisteminin Amerikalı uzmanlara bırakıldığı Fulbright Komisyonu Lise ve Üniversite imtihanlarındaki soruların yanıtlarını devlet okullarında değil, dershane programlarında öğretince, veliler ve öğrenciler mecburen dershanelere yoğunlaşmıştır. Okulların imtihan stili ve muhtevası ile lise ve üniversitelerin giriş imtihanının sitil ve muhtevasının birbirini tutmaması, özel dershanelerin sürece hızlıca adapte olması, özel dershanelerin etkisini artırmıştır. Bir dönem giriş sınavlarında sorulan soruların lise son sınıf müfredatından çıkmaması, lise son sınıflara olan ilgiyi azaltmış, öğrenci lise sona geldiğinde okul anlamsızlaşmaya başlamış, raporlarla okula gitmeme modası yaygınlaşmıştır. Hatta giriş imtihanları ayında okul yönetimleri, öğrenciyi serbest bırakarak test sınavlarına hazırlanmalarına fırsat tanınmış, bu da, özel dershanelerin etkisini daha da artırmıştır.

Fulbright Eğitim Komisyonunun kasıtlı tahribatı sonucu eğitim sisteminde öğretmen kalitesinin zayıflaması, öğretmen sayısının azlığı, sınıf mevcudunun fazlalığı, fiziksel altyapının yetersiz olması ve bunların illere ve bölgelere göre farklılık taşıması, hem öğrencileri hem de velileri olumsuz etkileyip mevcut eğitim sistemine olan güveni ciddi bir şekilde sarsmıştır ve dershaneciliğe avantaj sağlanmıştır.

Balyoz davasına bakan İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nin gerekçeli kararında Taraf yazarı Mehmet Baransu’nun köşe yazısından aynen alıntılar yapıldığı tespit ediliyordu.

Balyoz davasının Yargıtay’daki temyiz duruşmasında çok çarpıcı bir ayrıntı ortaya çıkıyordu. Balyoz davasına bakan İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nin gerekçeli kararında, Taraf Gazetesi Yazarı Mehmet Baransu’nun köşe yazısından aynen alıntılar yapıldığı tespit ediliyordu. Balyoz davasının gerekçeli kararının 1037. sayfasında kayıtlı olanların, Mehmet Baransu’nun Taraf Gazetesi’ndeki 28 Mart 2012 ve 30 Mart 2012 tarihli köşe yazılarından birebir kopyalandığı anlaşılıyordu. Mahkemenin 21 Eylül 2012’deki kararından 6 ay önce yazılan bu yazılardan alıntı yapılması akıllara “Balyoz davasının gerekçeli kararını Mehmet Baransu mu yazdı?” sorusunu getiriyordu. Taraf Gazetesi 20 Ocak 2010 tarihinde “Fatih Camii bombalanacaktı” başlıklı manşetinde “darbe planı” iddiasını ortaya atıyordu. Haberi yapan Baransu, ertesi gün Beşiktaş’taki İstanbul Adliyesi’ne giderek bir bavul içerisinde dijital verileri savcılığa teslim ediyordu. Bu gelişmeden sonra başlayan Balyoz soruşturmasında çoğunluğu asker 361 kişi hakkında 20 yıla varan hapis cezaları isteniyordu. Karara itiraz edilmesi üzerine de önceki günler Yargıtay’daki temyiz davası başlıyordu. Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nde görülen davanın duruşmasında Avukat Kazım Yiğit Akalın, sanık avukatlarıyla beraber hazırladıkları temyiz dilekçesini okuyordu.

Virgülüne kadar aynen alınıyordu!

Hukuka açıkça aykırı olan kararın bozulması gerektiğini vurgulayan Akalın, “Baransu’nun köşe yazılarındaki ifadeler ile mahkeme kararındaki yer alan cümleler sıralarına kadar birebir aynıdır” diyordu:

Baransu’nun 28 ve 30 Mart’ta yazdığı köşe yazıları ile mahkeme kararının 1037. sayfasında aynı olan bölümler şöyle yer alıyordu:

• Birlikler seferberliğin ilan edilmesiyle birlikte teşkil edilecek, sıkıyönetim planları gözden geçirilecek ve güncelleştirilecektir.”

• Planın istihbarat ekinde yer alan görevde kalması sakıncalı olan kamu kurum ve kuruluşları yöneticileri, bunların yerine atanacak sivil ve asker şahıslar ile kamu kurum ve kuruluşlarının imkân ve kabiliyetlerini içeren bilgiler güncelleştirilecektir.

• Sıkıyönetim bildirileri güncelleştirilerek yayınlanmaya hazır hale getirilecek, basın ve halkla ilişkiler merkezinde çalışacak personel ile basın sözcülerine gerekli eğitim verilecektir.

 Sıkıyönetim tali komutanlıkları sorumluluk bölgelerine ait bilgileri karşılıklı olarak koordine etmek suretiyle güncel halde bulunduracaktır.

 Kamu görevlerinin devralınması için önceden belirlenmiş olan personel görevlendirmeleri icra edilecektir. Bu maksatla atanacak asker ve sivil şahıs listesi sıkıyönetim komutan yardımcılıklarınca güncellenmiş ve önceden sıkıyönetim komutanlığına gönderilmiş olacaktır.

 Konunun hassasiyeti ve bilgilerin yüksek gizlilik derecede kişiye özel gizlilik derecesinde olması nedeniyle takdime dahil edilmemiştir. Ancak bunlar dosyada, bu bilgilerimiz mevcuttur. Güncelleştirme faaliyetleri devam etmektedir.

Hrant Dink cinayeti deşifre mi oluyordu?

Bu arada Erhan Tuncel sonunda “dökülmeye” başlıyor ve Cemaatin kirli ilişkileri ortaya saçılıyordu. Hrant Dink cinayetinin hemen arkasından Milli Çözüm dergisi Erhan Tuncel’in bir “istihbarat elemanı” olduğunu ve fetullahçılarca tutulduğunu yazdığımızda kıyamet kopmuştu. O ana kadar Erhan Tuncel, Yasin hayal ve Ogün Samast gibileri azmettiren “Ağabey” olarak biliniyordu, ama emniyet ve jandarma ile ilişkili olduğuna dair hiçbir bilgi yoktu. Tuncel önce jandarmaya, sonra da polise “istihbarat elemanı” olarak çalışıyor ve o dönemde, Trabzon Emniyet Müdürü ve Cemaat güdümlü Ramazan Akyürek’le irtibatlı bulunuyordu.

Dershane kavgasının kaynağı: AKP, Cemaatin elindeki dosyalardan endişe ediyordu!

Başbakan Erdoğan’la Fetullahçılar arasında patlak veren ‘dershaneler’ savaşının ardında ‘dosya pazarlığı’nın yattığı konuşuluyordu. Ve zaten yolsuzluk operasyonlarıyla bu dosya lağımı deşiliyordu. Yetmez hem Sn. Erdoğan hem de Bülent Arınç Fetullahçıları “devlet içinde kümelenmiş ve AKP’yi yıkmayı hedeflemiş örgütlü bir çete” olarak suçluyordu.

Hükümetin, Cemaatin elindeki arşivlerden endişeli olduğu, seçim öncesinde bu arşivin ortaya çıkmaması için Cemaat açısından “kritik” önemdeki dershaneleri gündeme getirdiği belirtiliyordu. Erdoğan’ın dershaneler konusunda “geri dönüş yok” tavrının da Erdoğan ve çevresi açısından “yakacak arşiv”le bağlantılı olduğu vurgulanıyordu. AKP ve Cemaatin arasındaki kavgaya yakından şahit olan resmi ve siyasi kaynaklar, AKP’nin iktidara gelmesinden sonra yaklaşık 8-9 yıl istihbarat tekelinin Cemaatin olduğunu dikkat çekiyordu. Bu süre zarfında Fetullahçıların Başbakan Erdoğan ve yakın çevresini denetim altına almak amacıyla “önemli ve el yakacak” bir arşiv oluşturduklarını ifade ediyordu.

Hanefi Avcı sonradan Cemaatten ayrılıyordu

AKP iktidara geldikten sonra Cemaat esas olarak üç kurumda yoğunlaşıyordu. Emniyet, yargı, TSK Özellikle emniyet istihbarat çok önemli sayılıyor, önce emniyet istihbaratı teknik olarak kuvvetlendiriliyordu. AKP öncesinde ve sonrasında halen cezaevinde olan Hanefi Avcı da görevde bulunduğu dönemde bu konuda önemli rol oynuyor, daha sonra Cemaatle yolunu ayırıyordu. Yaşananlara müdahale etmeye kalkınca başına gelmeyen kalmıyor, yazdığı kitabın sonundaki yaklaşık yüz sayfalık bölüm her şeyi açıklıyordu.

Başbakanlık koruması bile Cemaatin kontrolüne alınıyordu!

Başbakan Erdoğan’ın koruma ekibi bile Cemaatin kontrolüne veriliyordu. Sık sık “suikast” senaryoları üreterek Başbakanın güveni sağlanıyordu. Durum o hale geldi ki Cemaatten olmayanlar Başbakanlık koruma ekibine yaklaştırılmıyordu. Bu arada Erdoğan ve yakın çevresi hakkında önemli bir arşiv oluşturuluyor ve Başbakan durumu anladığında geç kalıyordu. Ekibin başındaki kişi mecburen, fazla konuşmasın diye bir ile emniyet müdürü yapılıyordu. Hatırlayın görevden alınan ekip masalarını boşaltırken silahlı baskına uğruyordu. ‘Belge kaçırıyordu’ deniliyor, Başbakanın odaları tamamen sökülüp, böcek aranıyordu.

Erdoğan’ı yakacak arşiv mi oluşturulmuştu?

Cemaat emniyete kayıtlı ve kayıtsız dinleme ve izleme araçlarıyla çok geniş bir arşiv oluşturmuştu. Bu arşiv için “Erdoğan’ı ve yakın çevresini yakacak arşiv” vurgusu yapılıyordu. Bu arşivin nerede saklandığı bilinmiyor, seçim öncesi parça parça ortaya çıkmasından endişe ediliyordu. Erdoğan ve yakın çevresi Cemaatin elindeki dosyaları etkisiz kılmak için dershaneler konusunu gündeme getiriyor, bu aynı zamanda örgütün diğer alanlarına da “dokunma” anlamına geliyordu.

Örtülü Ödenekten Fetullah Gülen cemaatine ne kadar ödeme yapılıyordu?

AKP Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ”Örtülü Ödenekten En Fazla Harcama Yapan Başbakan” unvanını elinde bulunduruyordu. Her ne kadar gizli olsa da 2005 yılından bu yana toplamda 6,5 milyar TL’yi bulan Örtülü Ödenek harcamalarından bir bölümünün bazı derneklere, vakıflara, kuruluşlara ve hatta hatta cemaatlere aktarıldığı biliniyordu. Hal böyle olunca ve de özellikle Erdoğan ile Gülen arasında savaş tamtamlarının çalındığı bu günlerde cemaate Örtülü Ödenekten ne kadar aktarım yapıldığı sorusu büyük önem taşıyordu. Erdoğan’ın Örtülü Ödenekten yapılan harcamalar nedeniyle,  kimseye “hesap verme mecburiyeti yok”tu. Yani, “ülke yararı için yapıldığı” gerekçesiyle, örneğin 100 milyon liralık bir ödeme, nereye ödendiği dahi bir yerlere kaydedilmeden, ileride belge ibrazı da gerekmeden yapılabiliyordu.

Örtülü Ödenek kasasının başında ise 11 yıldır şaibeli bir isim oturuyordu: İstanbul Belediye Başkanlığı döneminde Erdoğan ve belediye adına bazı akçalı operasyonlara imza atan Maksut Serim (O dönem Vakıfbank’ın bir şubesinin müdürüydü). Serim, daha sonra Vakıfbank Genel Müdür yardımcısı olmuş, ancak “evrakta sahtecilikten” yargılanıp hüküm giymiş, yani suçlu bulunmuştu. Serim’in Örtülü Ödenek kasasının başına getirilmesi ise hala tartışılıyordu. Erdoğan’ın emriyle Örtülü Ödenekten yapılan harcamalarda son yıllardaki artışta en önemli etken Suriye krizi oldu. Bu konuda yapılan ödemelerin Örtülü Ödenek harcamalarını rekor seviyeye taşıdığı söyleniyordu. Bunun yanı sıra, 2005 yılından bu yana Örtülü Ödenekten, vakıflara, derneklere, cemaatlere külliyetli miktarda ödemeler yapılıyordu. Bunlar arasında Fetullah Gülen cemaatinin Emniyet’teki temsilcilerinin 2005 yılında kurduğu USIDER (Uluslararası Sivil Toplumu Destekleme ve Geliştirme Derneği) en ön sırayı alıyordu. Gülen cemaatine bağlı bazı vakıflara ve okullara da örtülü ödenekten ödemeler yapıldığı iddia ediliyordu.

Gelelim ABD’ye… Gülen cemaati bu ülkede “Türkiye ABD İlişkilerinin Geliştirilmesi” amacıyla birçok dernek ve vakıf kuruyordu. İşte bu kuruluşlara da Örtülü Ödenekten aktarımlar yapıldı. Örtülü Ödenekten gönderilen paralarla New York’taki Türk Yürüyüşü’nün düzenlenmesinde önemli bir rol oynayan ve hâlâ hesapları aklanmayan Türk Amerikan Dernekleri Federasyonu (TADF) Başkanlığı görevini yürüten şimdinin AB Bakanı Egemen Bağış’ın da bilgi sahibi olduğu kuşkusuzdu.

İşte bu verilerden yola çıkarak soruyoruz: Bugüne kadar Gülen Cemaatine Örtülü Ödenekten ayrılan ve toplamı milyarlarca doları bulan “Garip gurebanın hakkı” olan paralar ne diye veriliyor ve nerelere harcanıyordu?

Bu karanlık konuyu araştıran CHP Konya milletvekili Atilla Kart, tam 5 yıldan beri “kim bu kişi”? Nereden geldi? Maksut Serim Başbakanın örtülü ödeneğinin musluğunu teslim ettiği Özel Kalem Müdürlüğüne nasıl getirildi? Sorularına cevap arıyor, Haziran 2003’ten bu yana 6 soru önergesi veriyordu. Ve sonunda 2005 yılında 35 milyon YTL (35 trilyon lira) olan, 2006 yılında 250 milyon YTL (250 trilyon lira) ve 2007 yılında 290,7 milyon YTL’ye (290.7 trilyon lira) ulaşan Başbakanlık Özel Kalem Müdürlüğü harcamalarının başında olduğu iddia edilen adamın “resmi evrak sahteciliğinden” 2 yıl hüküm giydiği saptanıyordu.

Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu dönemde Maksut Serim, Vakıfbank Valide Sultan Şubesi Müdürüydü ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin paraları da bu şubede toplanıyordu. İstanbul Valiliği’nin 9. 4. 1999 tarihinde gönderdiği bir gizli yazıda da belirtildiğine göre Vakıfbank Şube Müdürü Maksut Serim, bankacılık hukukuna aykırı olarak Büyükşehir adına görünen-görünmeyen hesaplar açıyor, Tayyip Erdoğan’ı ve partisini haberleriyle, yazılarıyla ve yazarlarıyla destekleyen Akit, Yeni Şafak gazeteleriyle Kanal 7’ye kaynak aktarıyordu!

21. Asliye Ceza Mahkemesi, Maksut Serim’in “Kazakistan El-Farabi Devlet Üniversitesi”nden aldığını söylediği üniversite diplomasında “sahtecilik” yaptığına karar veriyor ve 3 ay hapsine hükmediyordu. Önüne gelen temyiz isteğiyle Yargıtay, davaya yeniden bakıyor, Maksut Serim’in işlediği sahteciliğin “basit evrak üzerinde” değil “resmi evrak üzerinde” yapıldığı kararına vararak davanın Ankara 9. Ağır Ceza’da yeniden görülmesini istiyordu. 9. Ağır Ceza Mahkemesi de Maksut Serim’i suçlu bularak 2 yıl hapsine karar veriyordu. Vakıfbank İdare Meclisi ise (11. 11. 1996 ve 29. 9. 1997 tarihlerinde aldığı iki kararla) “Maksut Serim’in diplomasının geçersizliğini” kabul ederek onu banka şube müdürlüğü görevinden alıyordu. İşte 2 yıl hüküm giymiş bu Maksut Serim, 5 yıldan beri Başbakanlık Özel Kalem Müdürü ve iddiaya göre 2007 yılında 290,7 trilyon lira harcama yapan “Örtülü Ödenek’in musluğunun başında” bulunuyordu. Sn. Recep Erdoğan kendisine bağlı bulunan ve kendisi dahil ancak iki bakanın daha (biri Maliye Bakanı diğeri ilgili bakan) imzasıyla harcanan “örtülü ödenek parası musluğunun” başına Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesi’nin “sahtecilikten 2 yıl hapse mahkûm” ettiği Maksut Serim adlı 55 yaşındaki “lise mezununu” getiriyordu.

26 Mart 2003 günü “açıktan tayin” ile Başbakanlık Basın ve Halkla İlişkiler Müşaviri olarak atanıyordu. 3000 ek göstergeden maaş almaya başlıyor ve 9 Haziran 2004 tarihinden sonra da 6400 ek gösterge ile Başbakanlık Baş Müşaviri yapılıyor, böylece müsteşar yardımcılığına eşdeğer kılınan Maksut Serim, bu kadrosuyla ve aldığı yüksek maaşla devlette çalışan lise mezunları arasında bu düzeye çıkmış tek isim oluyordu. (Bu bilgiler Şükrü Küçükşahin’in 19 Mart 2007 tarihli Hürriyet’teki yazısından alındı.)

CHP Konya Milletvekili Atilla Kart’ın soru önergeleri vererek, mahkeme kayıtlarını inceleyip, 5 yıldır büyük bir titizlikle çalışıp belgelere ulaşarak bulduğu bilgiye göre ise Maksut Serim, Başbakanlık’a örtülü ödenek musluğunun başına getirilmeden önce Vakıflar Bankası Valide Sultan Şubesi Müdürlüğü’ne getirilmişti. Bu da torpil, kayırma, kollama ile olmuştu. Ancak Maksut Serim’in bankaya sunduğu diplomanın sahte olduğu; dolayısıyla “lise mezunu” bir kişinin banka şube müdürü olamayacağı ihbar ediliyor, müfettişler harekete geçiriliyor, Bankadaki dosyası inceleniyordu. Maksut Serim’in dosyasında üniversite diploması yerine Kazakistan Al-Farabi Devlet Üniversitesi’nden alınmış bir mezuniyet belgesi olduğu görülünce bunun üzerine Kazakistan’a ne zaman gittiği, kaç yıl kaldığı, hangi dersleri aldığı inceleniyordu. Pasaportundaki kayıtlara göre 4 yıllık süre içinde yurt dışında ancak 2,5 ay kaldığı ortaya çıkıyor, diplomasının (mezuniyet belgesinin) YÖK’ten denkliğinin olmadığı da belirleniyordu. Banka yönetimi onu şube müdürlüğünden almak zorunda kalıyor, mahkemeye veriliyor ve Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesi “resmi evrakta sahtecilik yaptığı”na hükmederek 2 yıl hapis cezası alıyordu. Ancak Maksut Serim, 5 yıl içinde aynı suçu tekrar işlemediği sürece mahkûmiyet kararı askıya alınıyordu.[2]  

Özetle: Maksut Serim lise mezunuydu, Üniversite diploması uyduruktu. Sahte belge düzenlemekten mahkûm olmuştu. Fakat mahkûmiyetin infazı, işlediği suçu tekrar işlememesi şartıyla 5 yıl süreyle askıya alınıyor, yani kâğıt üstünde Maksut Serim, “sabıkasız” görünüyordu. Buna dayanarak Başbakan Tayyip Erdoğan onu örtülü ödeneğin başına getiriyor ve Bakan Cemil Çiçek, Milletvekili Atilla Kart’ın soru önergesine verdiği cevapta; “Başbakanlık Başmüşaviri Maksut Serim’in sahtecilikten mahkûm olduğu şeklindeki iddialar tamamen gerçek dışıdır…” diye cevap verebiliyordu. Böyle bir sabıkalı sahtekârın başındaki örtülü ödenekten, Başbakanın 2013 yılının ilk 8 ayında yaptığı harcamalar; Çiller, Erbakan, Yılmaz, Ecevit Hükümetlerinin toplam harcamasından 4-5 kat fazla çıkıyordu ve bu tablo, başlı başına sorgulanması ve ya da açıklanması gereken bir konuydu.

Cemaatin önde gelen isimlerinden Prof. Ahmet Akgündüz bile dershane tartışmasında Zaman Gazetesi’nin tavrını eleştiriyordu.

Cemaat mensuplarının saygı duyduğu kesimlerden ve hareketin önde gelen isimlerinden Prof. Ahmet Akgündüz’den dershaneler konusundaki tartışmalara yeni boyut kazandıracak sürpriz bir yorum geliyordu. Akgündüz, Zaman Gazetesi’nin aldığı tavrın ve yaptığı yayınların yanlış olduğunu belirtirken, Bediüzzaman’dan yaptığı alıntılarla, dayanışma ruhunun tamir edilmesi çağrısında bulunuyordu. Zaman Gazetesi’nin tavrıyla ilgili: “Atılan gazete manşetleri çok çirkindi, hakikaten yenilir yutulur bir başlık değildi” şeklinde tepki gösteren ve Başbakan Erdoğan’a destek veren Akgündüz, Erdoğan’ın Cemaat’e karşı bir art niyetinin olmadığını söylüyor ve Allah rızasına ve dava hatırına değil, kurulan çıkar saltanatı uğruna, yeniden uzlaşma çağrıları yapıyordu. Prof. Dr. Ahmet Akgündüz, “yaşanan süreçte oluşan ihtilaf dolayısıyla ehl-i dalaletin ve ‘Geziciler’in keyif içinde yangına körükle gittiklerini belirtirken, ehl-i imanın ağladığını, kalplerinin sızladığını” söylüyordu. Hükümetin yahut Hükümet bürokrasisinin içinde de yangına körükle gidenlerin olduğunu ve hatta hizmete karşı operasyon yürütenlerin bulunduğunu “Ancak Zaman Gazetesini kuranlardan bir şahsiyet şu anda Milli Eğitim bakanıdır. Mesele çok rahat müzakere edilip anlaşmaya varılır. Kaldı ki, Avrupa ülkelerinin hiç birinde dershane olayı mevcut değildir. Sadece ve sadece gençlerimizin maneviyat dersini aldığı bu yuvalar, şekil değiştirse bile, varlıklarına ve hizmetlerine asla zarar gelmeyecek bir hale gelmelidir” diyen Ahmet Akgündüz Bediüzzaman’dan örnekler hatırlatıp “yüksek arabulucu” rolü oynamaya çalışıyordu.

Prof. Hayrettin Karaman: “Ümmeti Kur’an’ın rehberliği yaşatır” yazısında, dolaylı olarak Fetullahçıları şöyle uyarıyordu:

“Kur’an-ı Kerîm’e ve onun en sahih açıklaması ve uygulaması olan Allah Elçisi’nin (s.a.) sünnetine bakıldığında ‘müminlerin ancak kardeş olabilecekleri’, ‘ancak müminlerin birbirini velî edinebilecekleri’, ‘gayr-i Müslimlerle şartlı olarak iyilik ve adalet çerçevesinde ilişki kurulabileceği’, ‘gayr-i Müslimlerin, kendi dinlerinden olmayanlardan asla hoşnut olmayacakları’ defalarca vurgulanmaktadır. Bu ilâhî düsturlar değişmez, hakikatlerdir, aksine bazı çağdaş allayıp pullamalar bizi aldatmamalıdır. Uluslararası ilişkilerde milli menfaatlerin de önemli rolü vardır, hatta bu menfaat çoğu defa dinin önüne çıkarır ve onu –samimi ve usule uygun olmayan yorumlarla- kendine tabi kılmaya çalışır. Ama samimi bir müslümanın, menfaatini dinin önüne geçirmesi imkânsızdır, imana ve İslam’a aykırıdır” (05.12.2013)

Bizim hayret ettiğimiz; Hükümetle Cemaat dershane rantı yüzünden kavgaya tutuşmadan önce, Sn. İlahiyatçı Prof.’lar, bu ayetleri niye hiç hatırlamıyor ve yazmıyordu?

Yetmez, Cemaat ve Hükümetle ilgili, bugün birbirlerine yönelttikleri suçlamaları, yıllar öncesinden yazıp konuştuğu için Ahmet Akgül “Ergenekon’un dinci kanadı” ilan edilip Fetullahçı medya tarafından linç kampanyasına tabi tutulurken ve AKP yandaşları aynı iftiraları tekrarlayıp dururken, bu muhterem ilahiyatçı Prof.’ların yine hiç sesi çıkmıyor ve vicdanları sızlamıyordu. Milli Çözüm Ekibini yıllarca içerde tutmayı planlayan İsrail Büyükelçiliği, Cemaat tetikçileri ve AKP görevlileri, Allah’ın inayetiyle bir hafta sonra suçsuz bulunup bırakılınca şoke oluyor ve bu şaşkınlıkları hala sürüyordu. Çünkü bunlar Allah’ın Amerika’dan daha büyük olduğuna güvenmiyordu.

Enfal Suresinin şu müjdeli ve mucizevî ayetlerini döne döne okumamız gerekiyordu:

7: “Hani, Allah, iki topluluktan birinin sizin olacağını (onların gücünden, birikim ve ganimetinden sizin yararlanacağınızı) vaad etmişti; siz ise ŞEVKETSİZ olan (daha kolay ele geçirilip yararlı olacağına inanılan)ın sizin olmasını dilemiştiniz. Oysa Allah; kelimeleri (Kur’an’i hüküm ve haberleri) ile hakkı(n hâkimiyetini) GERÇEKLEŞTİRMEK ve inkârcıların (ve münafıkların) arkasını kesmek (zulüm ve hıyanet saltanatlarını sizin elinizle ve hakikati tebliğ eden gayretinizle devirmek) istiyordu”

8: “O, mücrimler (Suçlu hainler) hoş görmese de, HAKKI yerleştirmek ve BATILI iptal etmek için (böyle davranıyordu

30: “Hani O kâfirler (ve işbirlikçi hainler); seni tutuklayıp hapsetmek veya (bir suikastla) öldürmek, ya da sürgün edip (etkisizleştirmek) amacıyla (çeşitli komplolar ve) tuzaklar hazırlıyordu. (Ancak) onlar (sana) bu hileli planları tasarlarken Allah da bir düzen kuruyor (ve onların hesaplarını boşa çıkarıyordu).”

19: (Ey kâfir zalimler ve işbirlikçi hainler!) “Allah’ın vaad ettiği fetih ve İslam’ın zaferi ne zaman?” (Secde: 28) (diye alay edip soruyordunuz ya..) “Eğer fetih bekliyorsanız, işte size fetih” (ve sadık müminlerin zaferi gelmiştir)!..

MOSSAD’ın Türkiye’deki kadın ajanı Cemaatle irtibat kuruyor muydu?

İsrail’de çok ilginç bir ödül töreni olmuştu. İsrail Cumhurbaşkanı Shimon Peres, İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu ve MOSSAD Başkanı Tamir Pardo’nun (Kökenleri Mason ve sabataist İttihatçılar döneminde yüksek dereceli devlet memuru olarak görev yapan Sehor Pardo’ya kadar dayanır) katılımlarıyla düzenlenen törende MOSSAD’ın 12 kadın ajanına “üstün başarı ödülü” dağıtılmıştı. Ödül törenini ilginç kılan detay ise ödül alan kadın ajanlardan birinin Türkiye’de görev yapmasıydı.

Edinilen bilgilere göre ödül verilen MOSAAD ajanları arasında emekli olanlar da vardı. Buna karşın Türkiye’de görev yapan ve “yüksek başarı ödülü”ne layık görülen kadın ajan, hala aktif görevinin başındaydı. Bu arada, o ödül töreninde çekilen fotoğraflar da basına yansımıştı. Ödül alan kadın ajanların görüntüleri ise doğal olarak servisten kaldırılmıştı. Hepsinden ilginci; ödül alan MOSSAD’ın kadın ajanlarından birinin de Suriye’de Esad karşıtı Özgür Suriye Ordusu’nun (ÖSO) saflarında savaştığı ortaya çıkan Dalia Shimon olduğu anlaşılmıştı. Dalia Shimon’un fotoğraf görüntüleri Mısır’da ÖSO için savaşan bir gruba yapılan baskında ele geçirilip yayınlanmıştı.[3] Şimdi şu sorunun özellikle MİT ve Türkiye’nin diğer güvenlik birimleri tarafından sorulması lazımdı. “MOSSAD’ın ödül verdiği Türkiye’deki kadın ajanı “üstün başarı”lı olmak için ülkemizde neler yapmıştı ve Cemaatle alakasından MİT başkanı Hakan Fidan haberdar mıydı?”

Örneğin Fetullah Gülen’in bir dini hizmet rehberi değil de, beynelmilel bir istihbarat şefi edasıyla, Herkül org. Sitesinde açıkladığı: “Ankara’dan bir kişinin kendisini arayıp, çok yüksek bir devlet yetkilisinin bu akşam gayrı meşru münasebet kastıyla bir kadınla özel bir yerde buluşacağını aktardığı, kendisinin de hemen bazı dostlarını arayıp, bu işin banda alınmasına ve basına sızmasına engel olduklarıyla” alakalı gizli, kirli ve çetrefilli ilişkilerin tasarlanması ve saptanması konusunda bu İsrailli kadın casusla, cemaat ve hoca efendiye aktarılan bilgiler arasında bir bağlantı var mıydı?

Dershane didişmesi sürerken, Türkiye İsrail’in kucağına itiliyordu!

Doğu Akdeniz’de doğalgaz yataklarının bulunmasının ardından bölgede diplomatik ve siyasi oyunlar oynandığını iddia eden Rum basını, enerji sektörünün güçlü oyuncularının Siyonist İsrail ile Türkiye’yi birbirine yaklaştırmaya çalıştığını açıklıyordu. Rum basını, önemli doğalgaz yataklarının bulunmasının ardından Doğu Akdeniz’de yoğun bir diplomatik ve siyasi oyun oynanmakta olduğunu yazıyordu. Simerini gazetesi, Kıbrıs’ın bu yoğun diplomatik ve siyasi oyunun tam ortasında bulunduğunu belirtip, bu durumun önemli derecede, İsrail’in Türkiye karşısındaki tavrını ve bölgedeki doğalgazın ihracat şartlarını şekillendireceğini bildiriyordu. Gazete, enerji sektöründeki güçlü oyuncuların sahip oldukları bütün nüfuzla, İsrail’i her şekilde Türkiye’ye doğru itmeye çabaladığına dair işaretler olduğunu haber veriyordu. İsrail’in, Leviathan yatağında çıkacak doğalgazı borularla Türkiye’ye nakletmeyi planladığını, bu durumda da şu ana kadar üzerinde durulan İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs arasındaki işbirliği hesaplarının bozulacağını kaydediyordu.

Siyonist katil Türkiye’de ağırlanıyordu!

Tam bu süreçte 9 vatandaşımızı katleden katil İsrail’in Siyonist bakanı hiç bir şey olmamış gibi elini kolunu sallaya sallaya İstanbul’a geliyordu. Mavi Marmara’nın hesabını soramamakla kalmayıp, üstüne üstlük İsrail’e her türlü tavizi veren hükümetin, katil Amir Peretz’e vize vermesi şehit yakınlarını ve kamuoyunu derinden yaralıyordu. 2010 yılında meydana gelen ve 9 Türk vatandaşının İsrail askerleri tarafından katledilen “Mavi Marmara” katliamının ardından İsrail’den Türkiye’ye bakan düzeyinde ilk ziyaret gerçekleşiyor, İsrail Çevre Bakanı Amir Peretz, İstanbul’da bir konferansa katılmak için Türkiye’ye geliyordu. Akdeniz’in Kirliliğe Karşı Korunması Sözleşmesi Taraflar Toplantısı’na katılmak için İstanbul’a gelen İsrailli Bakan adeta krallar gibi ağırlanıyordu. İstanbul’da konferansa katılan Siyonist İsrail’in Çevre Bakanı Amir Peretz, gazetecilerin sorularına utanmadan  “Kendimi burada çok iyi hissediyorum”  cevabını veriyor, AKP’nin o zamanki Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar ise gazetecilerin “Peretz ile bir görüşmeniz olacak mı?” sorusunu, “Görüşürüm tabii. Biz herkesle görüşürüz” diye yanıtlıyordu. Fas Yahudisi Peretz, geçen seçimlerde meclise şu anda Türkiye ile İsrail arasında tazminat müzakerelerini sürdüren Adalet Bakanı Tzipi Livni’nin Hattuna partisinden geliyor ve Livni’nin sağ kolu olarak biliniyordu.

Siyonist Peres: “İran düşmanımız değil Ruhani ile görüşebilirim” açıklamasını yapıyordu.

Ve yine İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres, İran ile düşman olmadıklarını söylüyor ve İran’ın ‘ılımlı’ olarak nitelendirilen yeni Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ile de görüşmek istediğini ifade ediyordu. Amerikan CNN Televizyonu’na verdiği röportajda Peres, tıpkı ABD ağzıyla İran tehdidinin diplomatik yollarla bertaraf edilmesine taraf olduğunu vurguluyordu. “Birileri silaha sarılmadan önce ekonomik ve siyasi baskıların devreye sokulmasını tercih ediyoruz.” diyen Peres, silah kullanmak için acele etmediklerini kaydediyordu. Peres, Haziran ayında da İngiliz The Daily Telegraph gazetesine verdiği röportajda İsrail ve İran’ın masaya oturarak sorunlarını çözebileceklerini belirtiyordu. Röportajda İsrail’in İran’a karşı hiçbir antipatisinin olmadığını söyleyip 3 bin yıl önce Yahudileri yurtlarından süren Babil Kralı’nı yenerek Yahudilerin tekrar geri dönmelerini sağlayan ünlü Pers Kralı Kiros’u tarihin ilk Siyonist lideri olarak tanımlamıştı. Oysa Peres’in aksine İsrail’in ırkçı lideri Binyamin Netanyahu ise İran’ın, Batılı ülkelerle yaptığı nükleer anlaşmaya karşı çıkmış, Ruhani’nin İsrail’i tıpkı diğer İranlı liderler gibi ‘büyük şeytan’ olarak gördüğünü hatırlatmıştı. Yani Türkiye’yi kuşatmak üzere İsrail-İran yakınlaşmaktaydı.



[1] Milli Gazete, Ekrem Şama

[2] Bu bilgiler, Harun Gürek’in 20 Ağustos 1997’de Milliyet Ekonomi’de yazdığı haberden alındı

[3] jonturk.com

0 0 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Picture of Nejat HAKKUL

Nejat HAKKUL

Subscribe
Bildir
5 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

HZ NUH A.S. ZAMANINDAN GÜZEL BİR ÖRNEK
Ülkemiz ve dunya ınsanlığının aleyhine çalışan bu ınsanlığı inim inim inleten sömüren kirli güçlere kuklalığı en buyuk şiar edinmiş olan bu işbirlikçilerin aynı Hz Nuh a.s. zamanındaki müşrikler gibi malumunuz Hz Nuh gemi yi hazırlıyor bir kısım müşrikler o gemiye gelerek pisliyorlardı. Bundan dolayı hepsi uyuz hastalığına tuıtulmuştu kaşıntılar vs başlamıştı. Bir gün yine müşriklerden biri pislemeye geldiği gemiye cıktıgında ayağı kaydı yere düştü ve önceden yaptığı kendi pisliği üzerine bulaştı bulaşınca baktıki kaşıntısı gectı ve bağırmaya başladı ..Hey gelin bakın kaşıntımızın ilacını buldum diye bağırdı dığerleride geldi o pisliklerini kendi yüzlerine sürdüler ve kaşıntıları gectı..Yani ERBAKAN’A VE BU MİLLETE, VATANA ETTİĞİ ÇİRKEFLİKLERİ ALLAH, AKP VE CEMAATE BİRBİRLERİNİN YÜZÜNE SÜRTEREK TEMİZLETİYOR..Tabi yetmez bu kuklalarıda hazırlayan sunan asıl patron olan siyonizmin belinin kırılması tarihin çöplüğüne gömülmesini de canla başla beklemekteyız rabbim o günleride göstereceğine inancımız sonsuzdur elhamdülillah.
YENİ BİR DÜNYANIN KURULDUĞU mutlu huzurlu gunlerde buluşmak ümidiyle Milli Çözüm dergisine Allah’tan muvaffakiyetler diliyorum…

FETULLAH GÜLENİN VE AKP HUKUMETININ KENDİ KENDİNİ DEŞİFRE EDİLİŞİ
Elhamdülillah elhamdülillah elhamdülillah diyerek cenabı hakka karşı şükrümü bir kez daha dile getirmek istedim…Nedenine gelince bu cemaat ve akp kavgası iyiki başladı kavga tutulası bişey değil ama mahallemiz ilçemiz ilimiz ulkemiz ve dunya ınsanlığının aleyhine çalışan bu ınsanlığı inim inim inleten sömüren kirli güçlere kuklalığı en buyuk şiar edinmiş olan bu işbirlikçilerin rezil oluşunu görmek gercekten çok buyuk bir nımet olsa gerek..Tabi yetmez bu kuklalarıda hazırlayan sunan asıl patron olan siyonizmin belinin kırılması tarihin çöplüğüne gömülmesini de canla başla beklemekteyız rabbim o günleride göstereceğine inancımız sonsuzdur elhamdülillah.
Bu müslüman alemine ve tüm ınsanlığa saadet huzur kaynağı sağlayacak olan kuvayi milli ruhu içinde olan hakıkı vatansever kimselerin içinde olduğu MİLLİ ÇÖZÜM hükümetinin kurulduğu islam merkezli insan endeksli bir düzen olan ADİL DÜZENİN kurulmasıyla ancak huzur bulunacağı bir kez daha gözler önüne serilmiş oldu…Kominizm ınsanlığa fayda sağlamadı ve yıkıldı, kapitalizm şuan çöküşün içinde oda fayda sağlamadı..Muhterem ERBAKAN HOCAMIZIN ifadesiyle ”BU KAPIYA GELECEKSİNİZ BAŞKA ÇARESİ YOK” diye delilleriyle hayatını bu ınsanlığa adayan kutlu insan çok söylemişti..İşte o günlerin ayak seslerini duyar gibiyiz artık sona gelindiğinin farkına varıyoruz…YENİ BİR DÜNYANIN KURULDUĞU mutlu huzurlu gunlerde buluşmak ümidiyle Milli Çözüm dergisine Allah’tan muvaffakiyetler diliyorum…

Allah’a hamdolsun ki birbirlerine girdiler
Ülkemizin en üst kademesinde ve İslam aleminin umudu ülkede: Kollarda 700 bin’lik saat, ayakkabı kutusunda haksız kazançlar, bakanları istifa ettirecek kirli ilişkiler, sıfır dosyayla yıl geçiren en yetkili savcıların dünya turları, Ülkenin en karanlık noktaya gitmesine hiç aldırmadan, menfaatine dokununca, yolsuzlukları gün yüzüne çıkarmaya çalışan en büyük cemaatin lideri ve tüm bu tarihi olayların taaaa burnun ucuna geldiği halde haberi olmayan bir BOŞBAKANI görünce duamı tekrar ediyorum…
Allah’a hamdolsun ki birbirlerine girdilerde; zehir dibi düşmanları olan bu ülkenin, görünmeden bu uçuruma gidişi aşikar oldu… Biran evvel-yeniden ve siyonizmin nüfuz edemeyeceği bir sistemle, Milli Çözüm hükümeti(ADİL DÜZEN) kurulmalı ve akabinde ADALETE, BARIŞA, KARDEŞLİĞE, EŞİTLİĞE dayalı Hakkı Üstün Tutan YENİ BİR DÜNYAYI Kurmalıdır inş.

EDEN BULUR
BİR KÖYE MUHTAR DAHİ OLAMAYACAK KADAR KAPASİTESİZ ADAMCIKLAR, ERBAKAN HOCA SAYESİNDE TANINDILAR MAKAM MEVKİ SAHİBİ OLDULAR VE SONRA BAŞBAKANLIĞA, MİLLETVEKİLLİĞİNE, BAKANLIĞA, BELEDİYE BAŞKANLIĞINA, SIRADAN BİR MÜDÜRLÜĞE YANİ DÜNYALIK GELİP GEÇİCİ NEFSANİ HEVESLER UĞRUNA, LİDERLERİNE VE DAVALARINA İHANET ETMEKTEN KAÇINMADILAR. ŞİMDİ İSE CENABI HAK, BU HAİNLERİ KENDİ PİSLİKLERİYLE YANİ YILLARCA KUSTUKLARI BENLİK KİN VE NEFRET DUYGULARINI ŞU ANDA KENDİ YÜZLERİNE SÜRDÜREREK REZİLLİKLERİNİ ORTAYA KOYUYOR. ETME BULMA DÜNYASI. ERBAKAN HOCAYA VE DAVASINA İHANET EDİPTE YAPTIKLARI HAİNLİKLER YANINA KAR KALAN HİÇ GÖRDÜNÜZ MÜ. GÖREMEZSİNİZ. HERKES HEM BU DÜNYADA HEMDE AHİRETTE YAPTIĞININ KARŞILIĞINI BULACAKTIR.

Şehvetle işlenen suçun cezası
Evet bu karagöz oyununun arkasında CIA-MOSSAD planlarını, toplum mühendisliği çalışmalarını aramak gerekmektedir.

Tabi birde olayların sonucu vardır, CIA-MOSSAD bir planı varsa Allah c.c.’un da bir planı vardır. CIAmeat ve AKP hükümeti güç, makam, mevki, para ve bilimum çıkarlar için 28 Şubat sürecinden hatta öncesinden bu yana yaptıkları tüm ihanetleri tek tek görmeden, o rezillikleri tek tek yaşamadan ölmeyeceklerdir. Çok kıymetli hocam Şehvetle işlenen suçun cezası dünyada başlar enaniyetle işlenen günahın ise direkt ebedi cehennem hayatına ertelenir buyurmuştu; şimdi her iki cenahında durumu bundan ibarettir Allahualem…

ÖZEL YAZILAR

YORUMLAR

Son Yorumlar
5
0
Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
Paylaş...