YENİ NATO TUZAĞI,
TÜRKİYE-İSRAİL ORTAKLIĞINA HAZIRLIK MIYDI?
Asrımızın Nostradamus’u sayılan Çinli Prof. Jiang Xueqin (Jeopolitik yorumcu) toplumsal gelişmeleri analiz ederek, matematiksel formüllerle, gelecekle ilgili tahminler yürütüyordu.
3 yıl önce (2024); 1- ABD’de Trump’ın kazanacağını, 2- İran’a savaş açacağını, 3- Bu savaşta yenilgiye uğrayacağını, 4- Bu batağın ABD’yi ekonomik iflasa uğratacağını… 5- ABD’nin Yapay Zekâ yatırım balonunu finanse eden Arap-Körfez ülkelerinin, bu savaşa önce destek çıksalar da, sonunda bu yapıdan çıkacaklarını ve İran saldırılarına daha fazla dayanamayacaklarını açıklamıştı.
Suudi Arabistan fiilen İran’a saldırılar başlatmıştı…
İran ise; nükleer anlaşmalardan çekilebileceğini, yani Atom Bombası yapabileceğini ve kullanabileceğini açıklamıştı.
Bütün bunların bir adım sonrası, hatta Haçlı NATO’nun ve arkasındaki Siyonist ve emperyalist kadronun asıl hesabı, Türkiye ile İran’ı vuruşturmaktı. Zaten Sn. Erdoğan defalarca “Kardeşlerimiz ve müttefiklerimiz olan Körfez ülkelerine saldırdığı için” İran’ı suçlamış ve uyarmıştı!?..
Bu arada Çin de dolaylı da olsa İran’ın yanında, Amerika’nın karşısında durmaktaydı. Bütün bunlar; korkulan 3. Dünya Savaşı’nın yaklaştığını gösterdiğinden, ABD’deki ve Çin’deki silah fabrikaları, ürküten bir savaş hazırlığına başlamış ve bu yöndeki üretimlerini birdenbire artırmış durumdaydı. Bu açıdan bakıldığında Ukrayna’nın Hazar Denizi’ndeki bir İran gemisini vurması dünyayı oldukça telaşlandırmıştır. Ve tam bu sırada İngiliz basınında “Suudi Arabistan’ın Türk Ordusunu Kızıldeniz’e çağırdığı” haberleri çıkmıştı.
İran’ı, Şah Rıza Pehlevi’ye kadar yaklaşık 500 yıl boyunca Türk hanedanların yönetmiş olduğu tarihi bir vakıadır. Ve özellikle 1979 Humeyni devriminden sonra koyu bir Şia mezhepçiliği yanında aşırı Farisilik damarı öne çıkarılmıştır. Liyakat ve yeterlilikten ziyade, tarafgirlik ölçü alınmış, öyle ki bazı ilkokul mezunları Devrim Muhafızlarına general yapılmıştır. Sünniler ve özellikle 40 milyonluk Türk (Azeri, Türkmen) kökenliler yönetimden dışlanmıştır. Hele şükür ki Erbakan Hoca İran’ı D-8 oluşumuna kattıktan sonra, İslam Birliği fikrine ve Erbakan’ın teknolojik tavsiyelerine saygılı kadrolar oluşmuş durumdadır.
2022 yılında Ukrayna asla kazanamayacağı bir savaşa mecbur bırakıldı. Geçen 5 yıl boyunca ne Rusya ne Ukrayna kesin bir sonuç alamadı. Avrupa ve Amerika’nın bütün desteğine rağmen Ukrayna iyice bunalmış durumdadır. Bu savaşa İran’ı da katma çabasını bir kurtuluş kapısı sanmaktadır. Oysa bu, yeni bir küresel savaşa yol açacaktır. Ukrayna bu maksatla İran’a sataşmaya başlamıştır.
CNN INTERNATIONAL’a göre; Trump’ın, İran’ı askeri baskıyla yeniden barış masasına oturtacak gücü kalmamıştı. Bu nedenle güya Körfez ülkelerine “barış ve demokrasi getireceği” vaadiyle, bu ülkeleri İran’la kapıştırmaya uğraştığı, bunun ise yeni bir dünya savaşına yol açacağını hatırlatmıştı.
İran güdümlü HUSİ’lerin Babülmendep Boğazı’ndaki tehditlerine karşı, Türkiye dahil 50 ülkeye davet çıkaran Riyad’ın bu çağrısına olumlu yanıt verilirse, Türkiye resmen İran’a savaş açmış sayılacaktı!.. Reuters’a sızan haberlere göre, Türkiye bu katkıyı NATO çerçevesinde sunmuş olacaktı!.. İşte İsrail’e destek ancak böyle yapılırdı!?.. Yani Filistin ve Gazze’de, şimdi Lübnan’da bunca katliamına rağmen İsrail’e hiçbir müdahalede bulunmayan Erdoğan, şimdi İran’la çatışmayı göze almıştı.
Erbakan Hoca’nın NATO Uyarısı!
Erbakan Hocam ile gece geç vakitlere kadar çalışırdık. Arada mola verdiğimizde bir şeyler atıştırır ve fırsattan istifade Hoca’ya nitelikli sorular sorardık.
Bir akşam konu, NATO’nun düşman renginin kırmızıdan yeşile dönmesine gelip dayandı. Erbakan Hoca: “Bunlar Türkiye’yi, ‘aman ha bağımsız ve donanımlı bir ordu ve askeri doktrin ile bir anda karşımıza çıkmasınlar’, diye NATO’da tutuyorlar.” buyurmuşlardı. “Âdeta, Türkiye’yi NATO içerisinde oyalıyorlar!” diye de uyarmıştı. Biz, “Bu zaman zarfında NATO’da ülkemiz oldukça kabiliyet kazandı. Birçok askeri teçhizat ve mühimmat elde etti.” deyince, Hocamız bu sefer: “Tabi öyle yapacaklar ki, siz onların sahici bir ortağı olduğunuzu zannedesiniz. Yoksa sizi orada tutamazlardı. Bu Batılılar hıyanette öyle ustadırlar ki, sizi SİZE karşı savaştırırlar da ne olduğunu anlayıncaya kadar epey vaktiniz geçer ve çok zayiat verirsiniz!” şeklinde yanıtlamışlardı. Bir arkadaşımız: “Şimdi NATO dağılacak. Çünkü varlık sebepleri ortadan kalktı!” dediğinde ise Erbakan Hocamız; “Yoo, dedi. NATO’nun varlık sebebi, tarihin gidişini değiştirecek şanlı ve donanımlı ‘Türk Ordusu’nun yeniden sahneye çıkışını engellemektir. Bunu hiçbir zaman unutmayın! Evet. Sakın ha!!!” diyerek son noktayı koymuşlardı.[1]
ABD, İran savaşına Körfez ülkelerini de katmıştı!
Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın Mekke’de Ağustos 2026’da imzaladıkları Ortak Savunma Anlaşması, aslında NATO’nun İslamcı kanadı olarak okunmalıydı!..
Amerikan güdümlü Arap Koalisyonu, Babülmendep Boğazı‘ndan geçen ticari gemilerin korunması için gerekli tüm operasyonel tedbirlerin uygulanacağını ve deniz taşımacılığını tehdit eden unsurlara “kararlılıkla karşılık verileceğini” açıklamıştı. Yemen’deki İran destekli Husilerin, Suudi Arabistan’a deniz ablukası uygulayacaklarını ilan etmesinin ardından savaşta yeni bir cephe daha açılmıştı. Arap koalisyonu, Babülmendep Boğazı’nda ticari gemilerin güvenliğini sağlamak için harekete geçmiş durumdaydı.
Arap Koalisyonu’nun sözcüsü Tuğgeneral Turki el-Maliki, X sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, koalisyon güçlerinin uluslararası hukuk ve 1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi çerçevesinde Babülmendep Boğazı’nda seyreden ticari gemilerin güvenliğini sağlamak amacıyla tüm gerekli operasyonel önlemleri aldığını ve uyguladığını duyurmuşlardı. İran destekli Husiler ise Suudi Arabistan’a karşı “deniz ablukası uygulamaya başladıklarını” açıklamıştı. Ensarullah’ın Askeri Sözcüsü Yahya Seri, yaptığı açıklamada, Suudi Arabistan’ı “yaklaşık 12 yıldır Yemen halkına yönelik kapsamlı abluka uygulamak, ülkenin kaynaklarını yağmalamak; limanlar ile havalimanlarını kara, deniz ve havadan kuşatarak halkın çektiği sıkıntıları dayanılmaz bir noktaya taşımakla” suçlamıştı.
Fidan’dan “Mekke Anlaşması” açıklaması
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Anadolu Ajansı (AA) Editör Masası’nda gündeme ilişkin soruları yanıtlamıştı. Bakan Fidan, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın imzaladığı Mekke Ortak Savunma Anlaşması ile ilgili açıklamalar yapmıştı.
Hakan Fidan’ın Mekke Anlaşması ve NATO itirafı!
“Bölgedeki istikrarsızlıklarının giderilmesi, daha büyük entegrasyonun sağlanarak bölge halkının refahının ilerletilmesi konusunda bir irade bulunuyor. İki yıldır bu anlaşma hazırlanıyor. Bölgede bir savunma anlaşmasına ihtiyaç vardı. Bu ittifaka imza atan ülkeler birbirlerinin güvenliğine tehdit olmayacaklarını taahhüt ediyorlar. Bu dışarıdaki bir aktöre karşı değil ama içeride biz artık dayanışma halindeyiz.” edebiyatı yapan Hakan Fidan: “NATO’nun 5. Maddesiyle (Mekke Mutabakatı) teknik olarak aynıdır!” diyerek ağzındaki baklayı çıkarmışlardı.
“Mekke Ortak Savunma Anlaşması teknik olarak, NATO Antlaşması’nın kolektif savunmaya ilişkin 5. maddesiyle aynıdır. Ancak yazıya bağladığımız bir ortak tehdit bulunmamaktadır!” itirafını anlamamak için, ahmak olmak lazımdı…
Mekke Anlaşması mı, ABD Yanaşması mı?
Erbakan Hoca AKP iktidarına: “Irak’ta dökülen bir damla kanın vebalini 7 sülaleniz alnını secdeden kaldırmasa dahi ödeyemez” demişti. “AKP’yi Siyonistler kurdurdu, AKP Siyonist projesidir.” diye de eklemişti. “Bu Siyonizm var ya, ‘Ben mi Siyonizm’e hizmet edeceğim?’ türküsünü söyleterek kendine hizmet ettirir de, siz farkında olmazsınız” sözüyle de Siyonizm’in ne aşağılık, riyakâr, düzenbaz olduğunu deşifre etmişti.
Bunu niçin hatırlattım. Bakın üç ülke MEKKE anlaşmasını imzalamıştı. Anlaşmada bu üç ülkeden birisine saldırı olursa üç ülkeye saldırmış kabul edileceği açıklanmıştı. Oysa bu üç ülkenin ikisi Siyonist İsrail’le İbrahim Anlaşması’nı açıktan, diğeri gizliden imzalamıştı, şimdi gereğini yapıyorlardı!..
Şu anda; Yemen, Suudi Amerika ile, İran ise ABD ve İsrail’le savaş durumundaydı.
Mekke Anlaşması yapan üç ülkenin üçü de Pan Amerikancı, üçünün de stratejik toprakları ABD Üslerinin işgali altındaydı. Yani üsler fiilen Amerikan toprağı sayılmaktaydı. Amerika-İsrail; hem Yemen, hem de İran ile savaştaydı, şu an itibariyle İran ve Yemen’i bu üslerden bombalıyorlardı.
Peki; İran kendini savunmak için, Yemen kendini ABD ve katil İsrail’den korumak için Suudi Amerika ve küçük Amerika’daki üsleri bombalasa ne olacaktı?
Yani İslam NATO’sunu kuranlar “Ey İran, ey Yemen sakın ola ki buralara füze yollama! Biz İsrail ve ABD ileri karakoluyuz. İsrail’in güvenliği bizden sorulur!” demiş olmuyorlar mıydı?
Bir dönem BOP Eş Başkanı; “İsrail’in güvenliği bizden sorulur!” demişti de kimse anlamamıştı!..
Cidden merak ediyoruz; Meclis’te oylanan çözüm kılıflı çözülme yasasına “EVET” diyen SP Milletvekilleri, acaba Erbakan Hocamızın aziz hatırasından da mı utanmamışlardı?
Trump’tan NATO Zirvesi’ne Damga Vuran Mesaj! Türkiye Savaşa Katılacak mıydı?
Bazı duyarlı yazarlar, Trump’ın “Türkiye çağrılsa savaşa girerdi” sözlerinin sıradan bir çıkış olmadığını belirterek, açıklamanın İran krizi ve bölgedeki güç dengelerine ilişkin dikkat çekici mesajlar barındırdığını yazmıştı. Ankara’daki NATO Zirvesi’nin ardından ABD Başkanı Donald Trump’ın açıklamaları gündemdeki sıcaklığını koruyordu. Türkiye’yle ilişkilerde olumlu mesajlar veren ve Erdoğan’dan övgüyle bahseden ABD Başkanı Donald Trump, F-35’lerin Türkiye’ye teslimiyle ilgili karar alacağını ve CAATSA yaptırımlarını kaldırmak istediğini açıklamış, yani 10 yıllık aldatmaca ve avutmacayı tekrarlamıştı. Trump’ın Türkiye’nin “savaşa girecekti” dediği kısım, İran’daki ayrılıkçı Kürt grupların İran’a karşı kara gücü olarak kullanılması planının Ankara tarafından izlenmesi olayıydı.
“Süleymaniye üzerinden İran’a sokma, İran’daki bazı bölgeleri ele geçirerek halkı rejime karşı ayaklandırma planından bahsediyorum.” diyen yazar, “Bu, Ankara’nın üzerine titrediği birçok şeyi temelden sarsabilirdi. Terörsüz Türkiye süreci üzerinden inşa edilen bölgesel denklemi ters yüz edebilirdi. Savaşın bölgeye yayılmasına yol açabilirdi. MİT Başkanı Kalın’ın o süreçte Irak’taki aktörler üzerinde büyük baskı kurduğunu biliyorduk. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ABD Başkanı Trump’la konuşarak ‘Ankara’nın böyle bir senaryoya kayıtsız kalmayacağı, Irak’ta yaşanacak bir hareketliliğe karşı sahada gerekli tedbirleri alacağı’ mesajını verdiğini de Amerikalılardan öğreniyoruz.” ifadelerini kullanmıştı. Yazar, Trump’ın bu açıklamayla aynı zamanda Netanyahu’ya da mesaj verdiğini ve “Bak, seni ben koruyorum” mesajını içerdiğini vurgulamıştı.
Maliye Bakanı Körfez Ülkelerinde Para Dilenirken TÜSİAD Başkanı Gözaltına Alınmıştı!
Eski Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, Türkiye’de hukuk güvenliğinin sağlanamadığı eleştirisinde bulunmuşlardı. Kılıç, “Bir tarafta Maliye Bakanı Körfez ülkelerinde para isterken TÜSİAD’ın Başkanı gözaltına alındı. Böyle bir hukuk güvenliği sağlanır mı?” diye çıkışmıştı. Demokrasi Platformu’nun “Adalet Hemen Şimdi” başlıklı konferansında konuşan Kılıç, şu ifadeleri kullanmıştı:
“(Bu iktidar döneminde) Hâkimlerimiz korkutuldu, iş adamı korkutuldu, üniversite hocaları korkutuldu. Korkutulmayan alan kalmadı. Bir tarafta Maliye Bakanı Körfez ülkelerinde para isterken TÜSİAD’ın Başkanı gözaltına alındı bu ülkede. Böyle bir hukuk güvenliği sağlanır mı? Hukuk güvenliğinin sağlanmasının tek yolu bağımsız ve tarafsız bir yargının oluşmasına bağlıdır. Bunu yapmadığımız sürece hukuk güvenliğini sağlayamayız. Hiçbir yatırım da bu ülkeye gelmez artık!”
İsrail’den Kıbrıs Barış Harekâtı Yıl Dönümünde Küstah Mesaj!
İsrail Dışişleri Bakanlığı, Kıbrıs Barış Harekâtı’nın yıl dönümünde yayımladığı skandal mesajla Türkiye’yi ve KKTC’yi hedef almıştı. Tel Aviv, Ankara’nın Ada’daki askeri varlığını ve çözüm vizyonunu küstahça ‘kabul edilemez’ saymıştı.
İsrail Dışişleri Bakanlığı, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Ada’ya barış ve huzur getirdiği Kıbrıs Barış Harekâtı’nın yıl dönümünde provokatif bir açıklamaya imza atmıştı. Bölgede aylardır gerilimi tırmandıran Tel Aviv yönetimi, yayımladığı resmi mesajda haddini aşarak Türkiye’nin garantörlük haklarını ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) meşru varlığını hedef almıştı. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (GKRY) sözde egemenliğine arka çıkan İsrail Dışişleri Bakanlığı, diplomatik teamülleri hiçe sayan skandal açıklamasında niyetini şu sözlerle açıkça ortaya koymaktaydı: ‘İsrail, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin egemenliğine, bağımsızlığına ve toprak bütünlüğüne olan sarsılmaz desteğini bir kez daha teyit etmekte ve Kıbrıs ile dayanışma içinde olduğunu vurgulamaktadır.’
Açıklamanın devamında, Türkiye’nin Ada’daki meşru ve barışçıl askeri varlığı ile Ankara’nın iki devletli çözüm vizyonu küstah bir dille hedef alınmıştı. Kuduz Tel Aviv yönetimi, yarım asırdır Ada’da kan dökülmesini engelleyen Türk askerinin varlığını ve Türkiye’nin kalıcı barışa yönelik çözüm vizyonunu ‘kabul edilemez’ olarak nitelendirme küstahlığına kalkışmıştı. Bilindiği üzere Türkiye, 1974 yılında Rahmetli Erbakan Hoca’nın cesur adımlarıyla Kıbrıs Türklerine yönelik Rum katliamlarını durdurmak ve Ada’ya barış getirmek amacıyla uluslararası anlaşmalardan doğan garantörlük hakkını kullanarak Kıbrıs Barış Harekâtı’nı yapmıştı. Siyonist İsrail’in, Gazze’deki eylemleri nedeniyle uluslararası toplum tarafından köşeye sıkıştırıldığı bir dönemde, Türkiye’nin barışçıl vizyonuna saldırması ve Rum kesimine sığınması, diplomatik çevrelerde ‘kendi suçlarından dikkat dağıtma çabası’ olarak yorumlanmıştı.
İsrail Basını: Türkiye, Hicaz Demir Yolu ile İsrail’i Baypas Etme Çabasındadır!
İsrail basını, Başkan Recep T. Erdoğan’ın, İsrail’i baypas eden tarihi Hicaz Demir Yolu’nu yeniden hayata geçirmek için Suudi Arabistan ile anlaşarak bölgesel krizi büyük bir stratejik kazanca dönüştürdüğünü yazmıştı. Oysa Suudi Arabistan da, Erdoğan iktidarı da, ABD ve Trump üzerinden İsrail’in dolaylı dostlarıydı.
Yedioth Ahronoth gazetesinin köşe yazısında, Türkiye ile Suudi Arabistan arasında 9 Haziran 2026’da imzalanan demir yolu sektörü ve lojistik hizmetleri alanlarındaki iş birliği anlaşmalarına atıf yapılarak, “Türkiye ile Suudi Arabistan arasında inşa edilmesi planlanan tren hattının güzergâhında tek bir İsrail şehri bile yok. Suudi Arabistan, ulaşım koridoru için bir dönem İsrail’e yaklaşmıştı, ancak tercihini Türkiye ile anlaşmaktan yana kullandı.” ifadesi kullanılmıştı.
Bir dönem Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomi Koridoru (IMEC) projesi kapsamında Tel Aviv ile yakınlaşarak rotayı İsrail’in Hayfa Limanı’na çeviren Suudi Arabistan’ın, bölgede patlak veren savaşın ardından bu tercihini tamamen değiştirerek Türkiye ile stratejik bir anlaşma imzalamayı seçtiğini vurgulanması da bir aldatmacaydı.
9 Haziran’da Riyad’da imzalanan kapsamlı anlaşmaların, ABD-İran savaşının ardından neredeyse tamamen kapanan Hürmüz Boğazı’nı baypas ederek Körfez tedarik zincirlerini kurtarmayı amaçladığı açıktı. Yaklaşık 5,5 milyar dolar yatırım maliyeti olan ve Asya Kalkınma Bankası’nın şimdiden 750 milyon dolar taahhüt ettiği projenin, deniz yoluyla 30 günü aşan kargo nakliye süresini kara yoluyla iki haftanın altına indireceği konuşulmaktaydı. İstanbul’dan başlayıp Suriye ve Ürdün üzerinden geçerek Suudi Arabistan’ın Haditha Sınır Kapısı’na bağlanacak olan hattın ve gelecekte Umman ve Hint Okyanusu’na kadar uzanmayı hedefleyen projenin, dolaylı olarak ABD ve İsrail’e yaraması amaçlanmıştı.
Söz konusu projenin, Türkiye’ye Osmanlı dönemi Hicaz Demir Yolu vizyonunu canlandıran devasa bir jeopolitik nüfuz alanı sağladığına vurgu yapılan köşe yazısında, “Halep ve Şam üzerinden geçecek olan bu koridorla (Türkiye) İstanbul Boğazı’ndan Kızıldeniz’e kadar uzanan bir nüfuz alanı elde etmiş durumda.” değerlendirmesi yapılması, toplumları aldatma hesaplıydı.
İran Gemisini Vuran Ukrayna’dan Hakan Fidan’a Ödül: İkinci Derece Liyakat Nişanı!
Ukrayna ile Türkiye arasındaki diplomatik ilişkilerde önemli bir gelişme yaşanmıştı. Ukrayna Devlet Başkanı Volodomir Zelenski, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’a İkinci Derece Liyakat Nişanı’nı takmıştı. Bu ödülün, Fidan’ın iki ülke arasındaki ilişkilerin güçlenmesine sağladığı katkılardan ötürü verildiği açıklanmıştı.
Güya Hakan Fidan, Dışişleri Bakanı olarak görev yaptığı süre boyunca Türkiye ve Ukrayna arasındaki ilişkilerin güçlenmesine önemli katkılarda bulunmuşlardı. İki ülke arasındaki diplomatik ilişkilerin geliştirilmesi, karşılıklı ticaretin artırılması ve kültürel etkileşimin desteklenmesi konularında yaptığı çalışmalar ödüle layık bulunmuşlardı. Oysa Ukrayna’yı yönlendiren AB ve ABD’nin asıl hesabı Türkiye ile İran’ı kapıştırmaktı!
NATO Antlaşması’nın 5. maddesi, bir müttefike yapılan silahlı saldırıyı tüm müttefiklere yapılmış sayan ve “toplu savunma” ilkesini esas alan en kritik taahhüt sayılmaktadır!
5. madde kapsamındaki temel taahhütler ve işleyiş kuralları şunlardır:
Temel Taahhütler ve İşleyiş
• Biri Hepimiz, Hepimiz Biri İçin: Avrupa veya Kuzey Amerika’daki herhangi bir NATO üyesine düzenlenen silahlı saldırı, tüm ittifaka yapılmış bir saldırı sayılır.
• Meşru Müdafaa Hakkı: Bir saldırı gerçekleştiğinde, her müttefik Birleşmiş Milletler (BM) Antlaşması’nın 51. maddesinde tanınan bireysel veya toplu meşru müdafaa hakkını kullanır.
• Gerekli Önlemlerin Alınması: Saldırıya uğrayan üyenin güvenliğini yeniden sağlamak amacıyla, askeri güç kullanımı da dahil olmak üzere gerekli görülen tüm önlemler derhal alınır.
• BM Güvenlik Konseyi Bildirimi: Yapılan tüm askeri müdahaleler ve alınan önlemler derhal BM Güvenlik Konseyi’ne bildirilir. Konsey, uluslararası barışı sağlamak için gerekli tedbirleri aldığında NATO’nun operasyonları sonlandırılır.
Önemli Sınırlar ve Esneklikler
• Otomatik Savaş Anlamına Gelmez: Madde, her ülkenin otomatik olarak topyekûn savaşa girmesini zorunlu kılmaz. Her üye devlet, saldırıya karşı koymak için kendi uygun gördüğü ve gerekli bulduğu önlemleri (siyasi, lojistik, tıbbi veya askeri yardım) seçme hakkına sahiptir.
• Coğrafi Sınır: 5. madde, sadece üye ülkelerin Avrupa ve Kuzey Amerika’daki topraklarına, Yengeç Dönencesi’nin kuzeyindeki adalara veya bu bölgelerdeki gemi ve uçaklarına yapılan saldırılarda devreye girmektedir.
Tarihte Tek Bir Kez Devreye Girdi
5. madde, NATO’nun kurulduğu 1949 yılından bu yana sadece 11 Eylül 2001 tarihinde, ABD’ye yönelik düzenlenen El-Kaide terör saldırılarının ardından yürürlüğe konmuştur. Evet, NATO 5. maddenin kapsamını siber saldırılar, uzay tehditleri ve hibrit savaş gibi modern tehditleri de içine alacak şekilde genişletmiştir. Yarın İran’dan gelmiş gibi gösterilen bir serseri füze bahanesiyle Türkiye-İran savaşını başlatacakları tuzağına kapılmamalıdır.
NATO’ya Çalışan Sekiz Büyük Teknoloji Şirketi İsrail Ordusu İçin Neler Yapmaktadır?
Who Profits Araştırma Merkezi’nin raporu; Amazon, Cisco, Dell, Google, IBM, Microsoft, Oracle ve Palantir’in İsrail ordusu ve güvenlik aygıtıyla ilişkilerini şirket şirket belgelemiş durumdadır:
Who Profits Araştırma Merkezi’nin Haziran 2026’da yayımladığı rapor, Amazon, Cisco, Dell, Google, IBM, Microsoft, Oracle ve Palantir’in İsrail ordusu ve güvenlik aygıtıyla ilişkilerini belgeliyordu. Rapora göre bu şirketlerin sağladığı bulut altyapısı, yapay zekâ araçları ve veri depolama kapasitesi Gazze’deki saldırılarda kullanılırken, işgal altındaki Filistin topraklarında gözetim ve denetim aracı oluyordu. AWS ve Google Cloud’un Nimbus ihalesiyle İsrail ordusuna sınırsız depolama ve yapay zekâ hizmeti verdiği, Microsoft’un Azure platformunun milyonlarca Filistinlinin telefon görüşmelerini depoladığı, IBM’in nüfus kütüğü sistemiyle ayrımcı politikaların uygulanmasına zemin hazırladığı, Palantir’in ise Ocak 2024’te İsrail Savunma Bakanlığı’yla hedefleme teknolojileri için stratejik ortaklık imzaladığı belirtiliyordu. Şirketler ayrıca Batı Şeria’daki yasadışı yerleşimlere de hizmet veriyordu. Hiçbir şirket bu rapora nedense yanıt vermeye yanaşmıyordu.
Daha önce şirketlerinin İsrail’in gözetim ve imha politikalarındaki rolünü haber, yazı ve söyleşilerle çeşitli yönlerden ele almıştık. Şimdi, o bölümlerde adı sıkça geçen şirketlerin İsrail işgal gücüyle ilişkisini bir arada gözler önüne seren yeni bir rapordan yola çıkıyoruz. Who Profits Araştırma Merkezi’nin Haziran 2026’da yayımladığı “Digitizing Occupation: The Role of Big Tech in Israeli Military Infrastructure” (İşgali Dijitalleştirmek: Büyük Teknoloji Şirketlerinin İsrail Askeri Altyapısındaki Rolü) başlıklı rapor; Amazon, Cisco, Dell, Google, IBM, Microsoft, Oracle ve Palantir’in İsrail ordusu ve güvenlik aygıtıyla ilişkilerini şirket şirket belgeliyordu.
Rapora göre bu şirketlerin sağladığı bulut altyapısı, sunucular, yapay zekâ araçları ve veri depolama kapasitesi, Gazze’deki soykırım saldırılarını kolaylaştırmak için kullanılırken, işgal altındaki Filistin topraklarının tamamında Filistin nüfusunu gözetlemenin ve denetlemenin aracı olmaya devam ediyordu. Rapor, şirketlerin bir kısmının işgal altındaki Batı Şeria’daki yasadışı yerleşimlere de hizmet vererek Filistinlilerin mülksüzleştirilmesine dayanan yerleşim düzenini pekiştirdiğini ortaya koyuyordu.
Sn. Erdoğan Filistin’e mi, İsrail’e mi Garantörlük Yapmaktaydı?
Dev bariyerle Gazze bölünmeye başlanmıştı!
İsrail’in ‘Berlin Duvarı’ planı deşifre olmuş, 23 kilometrelik hat uydu görüntülerine yansımıştı! Dev bariyerle Gazze bölünmeye başlanmıştı.
Uluslararası haber ajansı AP’nin yayımladığı uydu görüntüleri, işgalci İsrail’in Gazze’yi kalıcı biçimde bölmeye yönelik dev bariyer inşasını gözler önüne çıkarmıştı. 23 kilometreyi aşan toprak set, geçici ateşkes hattını fiili sınıra dönüştürürken yıkılan Filistin kentlerinin yerini askeri üsler ve yeni güvenlik hatları almıştı.
Associated Press’in (AP) uydu görüntülerine dayandırdığı haberine göre İsrail ordusu, Gazze Şeridi’nde işgal altında tuttuğu bölgeyi geri kalan topraklardan ayıracak devasa bir toprak bariyer inşasını yoğunlaştırmıştı.
Peki Gazze barışının garantörü olan Sn. Erdoğan’ın niye hiç sesi çıkmamıştı?
İsrail’in Son Küstahlığı ve Gazze Kararı!
İsrail güvenlik kabinesi, ABD Başkanı Donald Trump’ın Gazze Planı çerçevesindeki idari yapılar içinde yer alan Uluslararası İstikrar Gücü’nün bölgeye girişini onaylamıştı. Israel Hayom gazetesinin haberine göre, İsrail güvenlik kabinesi, Uluslararası İstikrar Gücü’nün Gazze’ye girişine ilişkin beklenen oylamayı yapmıştı.
İsrail güvenlik kabinesi, Uluslararası İstikrar Gücü’nün Gazze’ye girişine onay verirken, aşırı sağcı Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir, oylamada “hayır” oyu kullanmıştı. Yedioth Ahronoth gazetesine göre ise Ben-Gvir, oylama sırasında “HAMAS, Gazze’yi silahsızlandırma yükümlülüğünü yerine getirmedi. Bu nedenle biz de bunu (İstikrar Gücü’nün Gazze’ye girişini) yapmakla mükellef değiliz. Gazze’deki çözüm, göçü teşvik etmektir.” ifadesini kullanmıştı.
Dışişleri Bakanı Gideon Saar da Ben-Gvir’e “Bu uluslararası bir plan. Belki başarılı olamayız ama en azından onu sabote eden biz olmamalıyız.” cevabını aktarmıştı. İsrail devlet televizyonu ise güvenlik kabinesinin Uluslararası İstikrar Gücü’nün Gazze’ye konuşlandırılmasına onay vermesinin, bu güçlerin Gazze’nin güneyindeki Refah kenti yakınlarında karargâh kurmasına yeşil ışık yakması anlamına geldiğini vurgulamıştı.
Trump’ın Gazze planı
Beyaz Saray’dan 16 Ocak 2026’da onaylandığı duyurulan Gazze’deki geçiş dönemi yönetim yapıları arasında “Barış Konseyi”, “Gazze Yürütme Konseyi”, “Gazze Yönetimi Ulusal Komitesi (Teknokrat Hükümet)” ve “Uluslararası İstikrar Gücü” yer almaktaydı. Gazze’ye ilişkin “Barış Konseyi”nin ilk toplantısı, 19 Şubat’ta ABD Başkanı Donald Trump başkanlığında Washington’daki Barış Enstitüsü’nde yapılmıştı.
Bu adım, Trump’ın Gazze’deki saldırıları sonlandırmayı amaçlayan 20 maddelik planının ikinci aşaması kapsamında atılmış ve plana, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) 17 Kasım 2025 tarihli ve 2803 sayılı kararıyla da destek çıkılmıştı. Söz konusu plan, İsrail’in Ekim 2023’te ABD’nin desteğiyle başlattığı, 170 binden fazla kişinin ölümüne, 370 binden fazla kişinin yaralanmasına yol açan ve sivil altyapının %90’ını tahrip eden yıkıcı saldırıların ardından uygulamaya konulmuştu. BM, Gazze’nin yeniden imar maliyetini yaklaşık 70 milyar dolar olarak tahmin ediyordu.
Peki, Gazze resmen İsrail toprağı yapılırken Cesur Garantör Sn. Erdoğan hangi tedbirleri alıyordu?
Rahmetli Erbakan Hocam sürekli olarak bizlere şunu hatırlatırdı: “… İsrail’i bir müddet sonra ve dolaylı olarak NATO’ya alacaklar. NATO ülkelerinin hepsinde bunların Siyonist lobisi oldukça güçlüdür. Onun için NATO Genel Sekreterini bunlar seçecekler. NATO harekât komutanlarını bunlar belirleyecekler… Sonra bir bakmışsın ki Türk Silahlı Kuvvetleri, NATO’nun emrinde görüntüsü altında bunların yani Siyonist kodamanların emrine girmiş…” Şimdi Hocamın dediklerini açıkça yapamadılar. Ama farklı bir yoldan aynı sonuca gidiyorlar! ABD Temsilciler Meclisinde ABD ve İsrail ordularını entegre eden Ulusal Savunma Yetkilendirme Yasası kabul edilmişti. ABD ve İsrail ordularının entegresi İsrail’in (arka kapıdan) NATO’ya alınması anlamına gelirdi. Yani Erbakan Hocamın dediği yönde adım adım ilerliyorlardı… Farkında olmak, gaflete düşmemek lazımdı![2]
- Prof. Dr. Mete Gündoğan – @mtgundogan
- @mtgundogan

AKP iktidarı yıllardır halkımıza derinden ve sonrasında açık bir şekilde İran düşmanlığını pompalamaktadır. Şia düşmanlığı şeklinde lanse edilen Bu temelsiz bakış açısı, özellikle Sultan’ın sofrasına oturmuş ve toplumda bir şekilde karşılığı bulunan din adamları tarafından yoğun bir şekilde desteklenmiştir.
Aslında ABD ve Siyonizmin planı olan Erbakan hocamızın yıllardır bize söylediği Ahmet Hocamızın yıllardır yazdığı İran’la bizi savaştırma stratejisinin toplumsal temelleri bu şekilde atılmakta, yapılan pan Amerikancı topluluklar ise ne yazık ki Müslüman topluluklar Birliği gibi yutturulmaktadır. Zaten AKP’nin siyonizmden öğrendiği kavramların içini boşaltma stratejisini ne yazık ki bu şekilde de sürekli uygulamaktadır.
Terörsüz Türkiye süreci ülkemizi adım adım bölünmeye götürürken bir yandan gelecekteki toplumsal kaoslara da zemin hazırlamaktadır. Belki de İran- Türkiye savaşının tetikleyicilerinden biri de bu affedilen PKK lı teröristler vasıtasıyla olacaktır. Affedilen bir teröristin Türkiyenin farklı bölgelerinde yapacağı saldırıyı İran yaptı gibi göstermek zaten duruma kurumsal ve toplumsal olarak hazır bulunulan bir ortamda zor olmayacaktır.
Rahmetli Erbakan Hocam sürekli olarak bizlere şunu hatırlatırdı:
“… İsrail’i bir müddet sonra ve dolaylı olarak NATO’ya alacaklar. NATO ülkelerinin hepsinde bunların Siyonist lobisi oldukça güçlüdür. Onun için NATO Genel Sekreterini bunlar seçecekler. NATO harekât komutanlarını bunlar belirleyecekler… Sonra bir bakmışsın ki Türk Silahlı Kuvvetleri, NATO’nun emrinde görüntüsü altında bunların yani Siyonist kodamanların emrine girmiş…”
“Düşmanın en büyük hilesi, dostluğuydu!”
NATO’nun Türkiye’yi dostuymuş gibi göstermesi, Türkiye’ye olan dostluğundan değil; tam aksine düşmanlığındandır.
NATO’nun varlık sebebi, tarihin gidişini değiştirecek şanlı ve donanımlı Türk Ordusu’nun yeniden sahneye çıkışını engellemektir.
Siyonist Yahudilerin ve Haçlı emperyalistlerin Türkiye’yi halen NATO’da tutmaları, BİZİ BİZE KARŞI SAVAŞTIRMA HIYANETİNİ gerçekleştirmek içindir.
Aziz Erbakan Hocamızın buyurdukları gibi: “Bu Batılılar hıyanette öyle ustadırlar ki, sizi SİZE karşı savaştırırlar da ne olduğunu anlayıncaya kadar epey vaktiniz geçer ve çok zayiat verirsiniz!”
İşbirlikçilerin İsrail’e en büyük desteği, Türkiye’nin resmen İran’a savaş açmış sayılmasını sağlayacak adımları atmaktı!
Haçlı NATO’nun ve arkasındaki Siyonist ve emperyalist kadronun asıl hesabı, Türkiye ile İran’ı vuruşturmaktı.
Filistin ve Gazze’de, şimdi Lübnan’da Siyonist İsrail’in bunca katliamına rağmen İsrail’e hiçbir müdahalede bulunmayan İşbirlikçiler, şimdi İran’la çatışmayı göze almıştı.
Bir dönem BOP Eş Başkanı; “İsrail’in güvenliği bizden sorulur!” demişti de kimse anlamamıştı!..
“Mekke Anlaşması” denilerek NATO’nun İslamcı kanadı kurulmuştu!
Hakan Fidan: “NATO’nun 5. Maddesiyle (Mekke Mutabakatı) teknik olarak aynıdır!” itirafında bulunuyordu.
Şu anda; Yemen, Suudi Amerika ile İran ise ABD ve İsrail’le savaş durumundaydı.
Peki; İran kendini savunmak için, Yemen kendini ABD ve katil İsrail’den korumak için Suudi Amerika ve küçük Amerika’daki üsleri bombalasa ne olacaktı?
Yani İslam NATO’sunu kuranlar “Ey İran, ey Yemen sakın ola ki buralara füze yollama! Biz İsrail ve ABD ileri karakoluyuz. İsrail’in güvenliği bizden sorulur!” demiş olmuyorlar mıydı?
Peki, Gazze resmen İsrail toprağı yapılırken, Cesur Garantör Sn. Erdoğan hangi tedbirleri alıyordu?
Meclis’te oylanan çözüm kılıflı çözülme yasasına “EVET” diyen SP Milletvekilleri, acaba Erbakan Hocamızın aziz hatırasından da mı utanmamışlardı?
Erbakan Hocamızın yıllar önce yaptığı uyarıların, Milli Çözümün ve Ahmet hocamızın 40 yıldır yazılarında kitaplarında konferanslarında anlattıklarını,
bugün karşımıza çıktığını görüyoruz.
Türkiye’nin asıl tehlikesi, İran’la doğrudan bir savaşa sokulması kadar, İran’ın parçalanması ve bunun sonucunda hududumuz boyunca Kürt devleti kurulması, Irak-Suriye-İran hattında yeni bir etnik ve mezhepsel çatışma kuşağının oluşturulmasıdır. Böyle bir süreç Türkiye’yi de kaçınılmaz biçimde ateşin içine çekecektir.
Bugün ABD ve İsrail’in İran’a yönelik operasyonları, Irak ve Suriye’deki gelişmeler, İranlı Kürt grupların sahaya sürülmesi ihtimali, Körfez ülkelerinin güvenlik yapılanmaları ve Türkiye’nin bu denklemdeki konumu birbirinden bağımsız hadiseler değildir. Bunların tamamını birlikte okumak gerekiyor.
Erbakan hocamın ve Milli Çözümün yıllardır yaptığı uyarı da tam olarak budur: Müslüman ülkeleri birbirleriyle savaştırmak, bölmek ve birbirlerinin karşısına dikmek, siyonizmin ve emperyalist güçlerin en etkili yöntemlerinden biridir. Türkiye ile İran’ın birbirine düşmesi ise bundan en fazla İsrail’in ve küresel – bölgesel emperyalist güçlerin faydalanacağı bir sonuç doğurur.
NATO meselesine de sadece “müttefiklik” penceresinden bakmamak gerekir. Türkiye’nin kendi savunma gücünü ve bağımsız stratejik iradesini oluşturması gereklidir.
Sürekli olarak başka güçlerin kurduğu güvenlik mimarileri içerisinde tutulması, Erbakan Hocamızın yıllar önce dikkat çektiği temel tehlikelerden biridir. Nitekim Milli Çözüm’ün daha önceki 100 lerce makalelerinde ki değerlendirmelerinde de Türkiye-İran çatışmasının Türkiye’yi kuşatma ve zayıflatma amacıyla kullanılabileceği özellikle vurgulanmıştır.
Şu soruyu sormak gerekir: Türkiye’nin İran’la savaştırılması, İran’ın parçalanması, Suriye ve Irak’ın daha da istikrarsızlaştırılması ve bölgede yeni federe devletlerin kurulması, etnik-mezhepsel çatışmaların çıkarılması; Türkiye’nin de, İran’ın da, İslam dünyasının da menfaatine değildir.
Kimin menfaatineyse
Bu çatışmaları onlar istemektedir.
Bugün yapılması gereken; Türkiye’nin NATO, ABD, İsrail veya başka herhangi bir gücün bölgesel hesabının taşeronu olmak yerine kendi milli ve bağımsız stratejik iradesini ortaya koymasıdır.
Erbakan Hocamızın “Önce ahlak ve maneviyat” anlayışı kadar, “Yeniden Büyük Türkiye” ve “Yeni Bir Dünya” hedefinin de bugün ne kadar hayati olduğu bir kez daha görülmektedir.
Makalenin son derece önemli olan temel uyarısını dikkate alıp okuduğumuzda;
Türkiye, İran’la savaşa sürüklenmemeli; İslam ülkeleri birbirine kırdırılmamalı ve bölgenin geleceği ABD-İsrail merkezli hesaplara bırakılmamalıdır.
Tarihten ders çıkarılmazsa, tarih tekerrür eder. Bugün feraset, uyanıklık ve milli bağımsızlık her zamankinden daha fazla gereklidir.
Bizlere yıllardır bu hakikatleri hatırlatan, olayların görünen yüzünün ötesine bakmayı öğreten, bugün yaşananları daha geniş bir perspektiften değerlendirmemize vesile olan Milli Çözüm Dergisi’ne ve onun şahs-ı mânevîsinde Ahmet Hocamıza gönülden teşekkür ediyorum.
Milletimizin ve İslam âleminin karşı karşıya bulunduğu bu büyük tehlikeler karşısında, hakikati dile getirmekten çekinmeyen, bizlere feraset, basiret ve şuurlu bir bakış kazandıran bu kıymetli hizmetin çok daha geniş kitlelere ulaşmasını temenni ediyorum.
Allah, hakikati görmeyi, doğruyu söylemeyi ve doğru olanın yanında durmayı bizlere nasip etsin.
Milli Çözüm’e, Ahmet Hocamıza ve Milli çözümün yükünü samimiyetle taşıyan bütün gönül insanlarına sonsuz teşekkürlerimi ve şükranlarımı sunuyorum
İyi ki varsınız, iyi ki bu hakikatleri bizlere hatırlatıyorsunuz.
GARİP ZAMAN!..
İnsanoğlunun ağzından düşmeyen şu ahir zaman söylemi varya! Aslında o söylem bugüne ne kadarda uyuyor. Dünyada bu kadar olay vuku bulmuşken hâlâ daha hiçbirşey olmamış gibi davranabilen bir insan profili düşünün. Ruh yok, kimyası bozulmuş, kalbi kararmış, beyni çürümüş, gözü körermiş, kulakları sağır bir insan yapısı ile karşı karşıyayız. İşte ahir zaman denen o zaman bu zaman…
Şu anda İran, Suudi Arabistan’daki Amerikan üslerinden dolayı buralara saldırı başlatsa, Suudi Arabistan’da Mekke Anlaşmasından dolayı Türkiye’yi çağırsa o zaman Türkiye savaşa dahil olmuş olmayacak mı? Bu anlaşmayı “İslam ülkeleri bir araya geliyor” diye topluma algılatmaya çalışanlara şunu diyelim; “hadi o zaman İran ve Yemen’i de içinize alın” da görelim bakalım babayiğitliğinizi. Adamlar bizle İran’ı kapıştırıp, hemen ardından sırayı ülkemize getirmenin çalışmalarını yapıyorlar. Bunları Erbakan Hocamız defalarca anlatmadı mı?
Ayrıca insani yardımları dahi Gazze’ye ulaştıramayanlar kaldı ki Gazze’nin güvenliğini garantör olarak karşılayacaklar. Onun için yürek ister yani ERBAKAN olmak lazım. Bir kere bu barış kurulu kimin isteğiyle kuruldu? Kimler kimleri önerdi? oradan pay biçelim. Trump söyleyecek, kurul kurulacak ve bu kuruldan hayır gelecek. Öylemi? Erbakan Hocamızın “Siyonizm adam kullanmakta öyle ustadır ki “kim ben mi siyonizme hizmet edeceğim, hiç eder miyim” türküsünü söylete söylete sana kendisine hizmet ettirir” sözü alenen gerçekleşiyor
Kağıt Üstünde Barış, Sahada İlhak: Şarm el-Şeyh Garantörlük Anlaşması ve Gazze’nin Değişmeyen Gerçekliği
Umudun ve Diplomasinin Zaferi Olarak Sunulan Anlaşma
7 Ekim 2023 tarihinde başlayan ve iki yılı aşkın bir süre boyunca yıkıcı etkileriyle devam eden Gazze Savaşı, Ekim 2025’te uluslararası diplomasinin sözde en üst düzey hamlesiyle yeni bir faza geçmişti.
Mısır’ın Şarm el-Şeyh kentinde Türkiye, Amerika Birleşik Devletleri, Mısır ve Katar liderlerinin katılımıyla imzalanan “Kalıcı Barış ve Refah İçin Trump Deklarasyonu”, bölgedeki kitlesel kıyımı durduracak diye tanıtılan tarihi bir hukuki metin olarak dünyaya sunulmuştu. Ancak aradan geçen aylar, uluslararası garantörlük mekanizmasının sınırlarını ve sahadaki realitenin oyalayıcı ve algı değiştirici diplomatik metinlerle nasıl acı bir sonuç doğuracağını açık şekilde ortaya koymuştu.
Şarm el-Şeyh Anlaşması Nedir ve Neleri Kapsıyordu?
Anlaşma, temel olarak siyasi bir deklarasyon ile sahadaki askeri uygulamayı düzenleyen 6 maddelik operasyonel bir ateşkes mutabakatından oluşmaktaydı. Belgenin merkezinde, taraflar arasındaki güvensizliği aşmak ve savaşı bitirmek amacıyla kahraman olarak sunulan Türkiye, ABD, Mısır ve Katar’ın “resmi garantör ve denetleyici” sıfatıyla konumlandırılması yer alıyordu.
Mutabakatın taahhüt ettiği temel maddeler şunlardı:
Askeri Çekilme ve Savaşın Sonu: İsrail ordusunun Gazze Şeridi’ndeki tüm askeri operasyonlarını sonlandırması ve aşamalı olarak bölgeden tamamen çekilmesi.
Aşamalı Esir Takası: Esir, rehine ve tutukluların belirlenen takvime göre karşılıklı olarak serbest bırakılması.
Kesintisiz İnsani Yardım: Gazze halkının asgari yaşam koşullarını idame ettirebilmesi için un, tıbbi malzeme ve yakıt taşıyan günlük 600 tırın (haftalık 4.400 tır) bölgeye engelsiz girişi.
Aktif Denetim: Garantör ülkelerin sahada ihlalleri önlemek adına izleme mekanizmaları kurması.
Süreç Nasıl İlerledi? Yardım Tırları ve Yolcu Geçişleri Gerçekliği
Anlaşmanın yürürlüğe girmesinin ardından lojistik ve insani vaatler, İsrail’in katı engelleri ve güvenlik duvarına çarpmıştı.
Günlük 600 tır sözü verilmesine rağmen, İsrail’in sınır kapılarındaki keyfi kısıtlamaları nedeniyle bu hedefe hiçbir zaman ulaşılamamıştı. Sürecin ilk aylarında girmesi gereken yaklaşık 42.800 tırdan yalnızca 17.819’unun geçişine izin verilmiş; günlük tır ortalaması 89 ila 145 arasında sıkışıp kalmıştı. Günümüzde de bu ambargo devam etmekte olup, haftalık bazda taahhüt edilen yardımın yalnızca %30’u (yaklaşık 1.287 tır) Gazze’ye ulaşabildiği söylenmekte, ancak bölgeden gelen haberlerde bu durum doğrulanamamaktaydı
Bu durum, bölgedeki gıda ve ilaç krizini kronik hale getirmişti.
Gazze’nin dünyaya açılan tek kapısı olan Refah Sınır Kapısı’nın durumu ise şöyleydi: Uzun süreli ablukanın ardından şubat ayında yayalara açılsa da serbest dolaşım hakkı sunmamıştı. Geçişler; İsrail ve Mısır’ın ortak onayıyla, Avrupa Birliği Sınır Destek Misyonu (EUBAM Refah) gözetiminde günlük en fazla 150 çıkış ve 50 giriş gibi çok katı kotalarla yürütülmekteydi. Öncelik ağır hasta, yaralı ve yabancı pasaport sahiplerine verilecegi soylensede israil keyfi nedeniyle fiili geçişler bazı günler 25 kişiye kadar düşmekte, bazı günler izin verilmemekte, geçecek kişilerin listesi Mısır tarafından önce İsrail’e sorulmaktaydı. Sınır kapısı sık sık sözde “güvenlik” gerekçesiyle kapatılmaktaydı.
Peki Kahramanlar Tarafından Allı Pullu Sunulan Bu Anlaşma Sonunda Ne Oldu? Savaş Durdu mu, İşgal mi Genişledi?
Savaşın ilk iki yılında ağır bombardıman olmuştu, şimdi ise bunun azaldığı söylendi. İyi de vurulacak tek bir binanın kalmadığı Gazze’de bu savunma tamamen geçersizdi. Sahadaki çatışmalar ve can kayıpları tamamen sonlanmamış, zulüm devam etmişti. Ateşkesin ilanından bu yana, İsrail’in sınır ihlalleri ve nokta hava saldırıları nedeniyle on binlerce Filistinli daha hayatını kaybetmişti.
“Sarı Hat”tan “Turuncu Hat”a İlhakın Genişlemesi
En büyük kırılma noktası, İsrail’in taahhüt ettiği geri çekilmeyi uygulamaması olmuştu. Uydu analizleri ve sahadaki veriler, İsrail’in ateşkes sınırı olarak kabul edilen “Sarı Hat” bloklarını Gazze’nin içlerine doğru kaydırdığını göstermekteydi. İsrail ordusu, Gazze’nin güneyinde sınır çizgisini 1 kilometreye kadar aşan 23 kilometrelik devasa toprak bariyerler inşa ederek “Turuncu Hat” adıyla kalıcı askeri tampon bölgeler oluşturmuştu. Kağıt üstünde çekilmeyi imzalayan İsrail, sahada fiili işgal alanını daha da genişletmiş, işgalini %80’lere kadar sessizce çıkarmıştı.
Anlaşma ile Hamas’ın elindeki en büyük kozu olan esirler İsrail tarafına verilmişti ve İsrail kamuoyundaki baskı kalkmıştı. Hamas’ın silah bırakılması yönünde adımlar atılmış, Gazze’de yönetim kademeli olarak devredilmeye başlanmıştı. Garantörler ise susmuş ve cılız açıklamalar dışında hiçbir şey yapmamıştı. Kısaca, “Gazze’yi kurtardık” diye reklam yapanlar Gazze’yi yapayalnız bırakmış, satmıştı.
Küresel Algı Dönüştü, Toplumsal Destekler Azaldı ve Kazanan Taraf İsrail Oldu
Şarm el-Şeyh Anlaşması, sahadaki askeri sonuçlarından ziyade küresel kamuoyu algısını manipüle etme noktasında büyük bir etki yaratmıştı.
Trump’ın katılımıyla imzalanan deklarasyon, Batı medyasında “Gazze’de kriz çözüldü” “dünya liderimiz isi çözdü” manşetleriyle verilmişti. Bu durum, dünya genelinde de derin bir rehavete yol açmıştı. Savaşın ilk iki yılında Avrupa ve hatta ABD üniversitelerini, meydanlarını dolduran milyonluk kitlesel protestolar ivme kaybetmiş; İsrail’e yönelik küresel boykot (BDS) hareketlerinin toplumsal motivasyonu “barış sürecine girildiği” algısıyla zayıflamıştı. Medya ilgisinin Gazze’den çekilmesi, sahadaki sessiz zulmün görünürlüğünü azaltmıştı.
Sonuç: Bu Süreç Kimin İşine Yaradı?
Tüm bu denklemin sonunda kazanan taraf açık bir şekilde İsrail olmuştu. İsrail bu anlaşma sayesinde:
1. Uluslararası Adalet Divanı’ndaki soykırım davası ve Batı’dan yükselen diplomatik izolasyon baskısını “Biz masadayız, uzlaşıyoruz” diyerek tamamen hafifletmişti.
2. Küresel kamuoyunun ve sokakların sessizliğe gömülmesini fırsat bilerek, dünyanın dikkati başka yönlere kaymışken Gazze içindeki kalıcı askeri bariyerlerini ve tampon bölgelerini inşa etmişti.
3. Batılı müttefikleriyle ilişkilerini tazeleyerek askeri ve lojistik tedarik zincirini güvenceye almıştı.
Sözde kahraman büyük devletlerin stratejik sessizliği, sahadaki denetimsizlik ve korkaklık bu anlaşmayı kalıcı bir barış belgesi olmaktan çıkarmış; İsrail’in dünyadan tepki çekmeden işgali genişlettiği, sokakların sesini kesen diplomatik bir paravana dönüştürmüştü.
Bu başarılı ihanet çalışmasından verim alan güçler, aynı senaryoyu Mekke Anlaşması ile İran üzerinde, çerçeve yasa ile Türkiye içinde denemeye başlamıştı.
Dünya liderimiz 3 cephede ve dualar eşliğinde başarılı bir sekilde kaybetmeye devam etmekteydi.
Ancak Allah’ın da bir hesabı vardı ve muhakkak sorulacaktı.
İşte işbirlikçinin huyu ve suyu:
“…Suudi Arabistan fiilen İran’a saldırılar başlatmıştı…
İran ise; nükleer anlaşmalardan çekilebileceğini, yani Atom Bombası yapabileceğini ve kullanabileceğini açıklamıştı.
Bütün bunların bir adım sonrası, hatta Haçlı NATO’nun ve arkasındaki Siyonist ve emperyalist kadronun asıl hesabı, Türkiye ile İran’ı vuruşturmaktı. Zaten Sn. Erdoğan defalarca “Kardeşlerimiz ve müttefiklerimiz olan Körfez ülkelerine saldırdığı için” İran’ı suçlamış ve uyarmıştı!?..”
Devlet olarak, bölgesel ölçekte güçlü ve etkin bir denklem kurmanın önemli sacayaklarından birisi de güvenilirliği yerleşik kılacak, milli ve bağımsız kararlar alabilmektir.. Şüphesiz Türkiye Cumhuriyeti Devletinin, sınırsal ve bölgesel devletler hattına haiz olan, alacağı geniş kapsamlı güvenlik önemleri, “İç bünyenin güvenliği” kapsamında, değerlendirilecek milli güvenlik önlemleridir.!
Evet İran, Irak, Mısır, Suudi Arabistan, Suriye, Libya, Gazze-Filistin, Yemen, Lübnan….! Bu devletler, Türkiye’nin milli güvenlik kapsamındadır.!
Bu kapsam alanındaki dış güdüme dayalı, nüfuz etkisini kırmanın ve bölge devletlerinde kronik hale gelmiş, işbirlikçi hastalıklardan kurtulmanın ana çaresi;Türkiyenin kendi bünyesindeki AKP kanserini, demokratik yollarla vücudundan söküp çıkarmasıdır..
Siyonist sömürü sisteminin yeminli uşağı ve müşaviri konumundaki AKP yönetiminin 23 yıllık İktidarında, ABD ve İsrail’in bütün İslam topraklarına nasıl musallat kılındıklarını, acı acı görüyoruz..!
Millî Çözüm’ün çare ve çözüm olarak sunduğu ve “5P” diye adlandırdığı;
Pakt, Para, Pazar, Pasaport, Plan-Proje birlikteliği ve ortaklığı ile, Müslüman ülkelerin önde gelen devletlerinin derlenip toparlanma süreci, arkasından, diğer İslam yurtları ve tüm mazlum coğrafyaları kapsayacak bir Barış dönemine geçilmesi, son derece olanaklıdır, mümkündür.. Yeter ki buna inanan şuurlu bir kadro ve zihniyet bulunsun..!
Türkiye’nin öncelikle ekonomik yıkım, manevi tahribat, dış politika felaketine davetiye çıkaran, Siyonizm hizmetkarı bu AKP İktidarını, bünyesinden atması ve Millî Çözümün Adil Düzen esaslarına dayalı bir iktidarına kavuşma sürecine, Hukuken ve fiilen girmesi gerekmektedir..