YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
69e5c20442494
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 6 9 4
Bugün : 11051
Dün : 62075
Bu ay : 1111811
Geçen ay : 1803365
Toplam : 53256869
IP'niz : 216.73.217.119

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

“BİLGE ADAM”LIKLA, BİLGİÇLİK TASLAMAK FARKLIDIR!

          

Cenab-ı Hak ALTIN madenini, emek ve üretimde değer ölçüsü olmak üzere yaratmıştır ve her yıl yaklaşık olarak artan üretim kadar yeni altın çıkarıldığı saptanmıştır. Ancak;

“Tarihte bugüne kadar yeryüzüne çıkarılan toplam altının değeri 8.6 trilyon dolardır, toplam küresel GSMH 80 trilyon dolar ve toplam küresel borç ise 235 trilyon dolardır. Toplam küresel refah böylece toplam altın artı toplam borç (çünkü borç eşittir toplam para) 244 trilyon doları bulmaktadır! Toplam küresel refah eşit dağıtılsa dünyadaki her insan aşağı yukarı 4 bin dolarlık refaha sahip olacaktır. Bu, kenarları 1.6 cm uzunluğunda bir altın küpe eşit bir orandır.” tespitleri ise yanıltıcı ve gerçekleri çarpıtıcıdır.

Evet, altın bir zamanlar para olarak kullanılmıştır. Ama artık dünya ekonomisi herhangi bir tür altın standardına sahip bulunmamaktadır. Yazarın 8,6 trilyon dolar değerindeki altını para arzı ve refahla eşitlemesi yanlıştır. Eğer öyle olsaydı merkantilist İspanya’nın enflasyonist çöküşü diye bir şey yaşanmazdı. 235 trilyon dolar küresel borcun toplam para arzına eklenmesi ve bununla da yetinilmeyip toplam altın ile toplam borcun küresel refah ile eşitlenmesi de yanlıştır. Allah’tan bir 80 trilyon dolar daha borçlanmamış dünya halkları. Ya da borçlansalarmış keşke, daha güzeli mi olurdu, ‘çünkü borç eşittir refah’, mantığı Siyonist bir aldatmacadır.

Her 5 yılda küresel elitlerin (çok uluslu şirketler ve devletler) şirket kârlarını arttırmak için yarattığı kaynak yetersizliği yaklaşık 54 milyon 750 bin insanın ölümüne sebep olmaktadır. İşte matematiği: Her gün açlıktan ölen 16 bin çocuk + 14 bin yetişkin = 30 bin x 365 gün = 10 milyon 950 bin x 5 yıl eşittir 54 milyon 750 bini bulmaktadır. Oysa bu kadar açlıktan ölen insanın yanı sıra toplam dünya nüfusunu en az iki defa doyurabilecek miktarda gıda üretimi yapılmaktadır. Görülüyor ki, açlığın asıl sebebi yetersiz gıda değil, asıl sorun yapay kıtlık ve gelir dağılımındaki zulümkârlıktır. Bu dünyada açlıktan ölmenin sebebi yetersiz gıda üretimi değil, yetersiz para dağılımıdır.

Altının geleceği, tek bir kuruma (FED’e) bağlanmıştır!

“Merkez bankaları para basmadığı sürece altın düşecektir. Türk lirasındaki düşüş, jeopolitik risklerden ileri gelmektedir. Bölgedeki en ufak bir siyasi gelişmenin ardından doların çok daha yüksek seviyelere çıktığını göreceğiz.” (29.09.2011)

 Bear Stearns’ten Lehman Brothers ve Morgan Stanley’e kadar, birçok uluslararası Siyonist bankalarda önemli görevlerde bulunan piyasa uzmanı Kaan Sarıaydın, o dönemde yaşanan ekonomik gelişmeleri değerlendirirken bunları açıklamıştı. O sırada FETÖ’cülerin ekonomik üssü sayılan TUSKON gibi kuruluşlara finansal danışmanlık da yapan Sarıaydın; son dönemdeki dalgalanmaların, korkutucu senaryoları akıllara getirdiğini vurgulamıştı.

Hürriyet’in haberine göre, altın ve dolardaki hareketleri de değerlendiren Kaan Sarıaydın; her iki yatırım aracındaki değerlenmenin, merkez bankalarının para basmalarıyla ilgisi olduğunu hatırlatmıştı.

“Aslına bakıldığında dolar, diğer para birimleri karşısında da değer kazanıyor. Dolar, sadece son dönemde TL karşısında değer kazanmadı. Diğer para birimleri karşısında da değer kazandı. Bunun temel nedeni, ABD Merkez Bankası’nın (FED) para basmaması. Dolar son yıllarda, FED’in parasal gevşeme hareketleri nedeniyle değer kaybı yaşadı. FED para bastıkça, dolar değer kaybetti. Şimdi en son Jackson Hole’da gerçekleşen toplantıda, para basma kararı çıkmadı. Piyasa ise bu durumu olumsuz karşıladı. Aslına bakıldığında, piyasanın bir merkez bankasından para basmasını talep etmesi kadar “aciz” bir durum yoktur. Bütün bunlar günü kurtarma dilekleri. Yatırımcılara göre, birileri para bassın, borsa o gün yüzde 5 yükselsin yeter. Ama günü kurtararak, gelecekteki daha büyük felaketlere davetiye çıkarmaktan başka bir şey yapmıyorlar. Şimdi FED’in para basıp basmayacaklarını bilmiyoruz” ifadelerini kullanmış ve maalesef dolaylı olarak küresel odakların ve ABD Merkez Bankasının bağımlı şubesi gibi davranılması gereğini zihinlere kazımıştı.

Morgan Stanley Türkiye eski CEO’su ekonomist Kaan Sarıaydın, “Deutsche Bank hisse değerinin hızla erimesi; Almanya, Avrupa ve tüm dünya için büyük bir risk oluşturuyor” yorumunu yapmıştı.

Üçüncü çeyrek finansal sonuçların yatırımcıları hayal kırıklığına uğratması ve Deutsche Bank’ın adının “230 milyar dolarlık Danske Bank kara para aklama skandalına” karışması yatırımcıları ürkütmeye başlamıştı. Alman finansal denetim otoritesi BaFin, Deutsche Bank’tan, “Danimarka merkezli Danske Bank’ın Estonya Şubesi üzerinden gerçekleştirilen 230 milyar dolarlık şüpheli işlemlerde nasıl bir rol oynadığına” dair bilgi talebinde bulunmuşlardı. Bloomberg’in aktardığına göre BaFin, verilerin değerlendirilmesinden sonra Alman bankası hakkında resmi bir soruşturma açıp açmama kararı alacaktı. Aynı gün Deutsche Bank borsalarda yüzde 6’ya varan kayıplar yaşamıştı.

Peki, Deutsche Bank Nasıl Erimeye Başlamıştı?

Deutsche Bank, 1990’lı yılların başında mevduat bankacılığının yanında yatırım bankacılığı işine de başlamıştı. Böylece, özellikle menkul kıymetler ve yüksek kaldıraçlı türev ürünler piyasalarına da açılmıştı. Bu hikâye, çöküşü 2008 krizini tetikleyen Lehman Brothers’ın öyküsüyle benzerlik taşımaktaydı. Deutsche Bank 2008 krizinde batmamıştı ama gelirleri hızla düşmeye başlamıştı. Özellikle, 2011 Yunanistan krizi bankanın büyük gelir kaybetmesine yol açmıştı. Ayrıca, 2008 krizi sonrası ortaya dökülen skandallar Deutsche Bank’ın sermaye erime hızını artırmıştı. Alman bankası, ABD’de ipotekli emlak piyasasında yaptığı işlemler nedeniyle 14 milyar dolar, libor faizlerinin yapay şekilde belirlenmesi skandalında da 2.5 milyar dolar ceza almıştı. Oysa, Deutsche Bank’ın hisse fiyatı 2008 Krizi öncesinde 88 euroluk zirvelere ulaşmıştı. 2008 sonrası 40 euroya inen fiyat 2011’de Yunanistan krizi ile 30 euro seviyelerine düşmüş durumdaydı. Haziran 2016’da IMF yayınladığı bir açıklamada, “Deutsche Bank’ı küresel sistemik risk açısından en önemli faktör” olarak göstermesi kafa karıştırıcıydı. Sonraki dönemde 20 ve 10 euroluk seviyeleri de gören bankanın hisse fiyatı, 20 Kasım 2018 Salı günü 8.15 euroya kadar alçalmıştı. Evet öyle anlaşılıyordu ki, Siyonist küresel sermaye Almanya’nın bağımsızlık çabalarını boşa çıkarma amacındaydı.

55 Trilyon Dolarlık Türev Riski Nasıl Aşılacaktı?

Alman bankacılık devi Deutsche Bank, bilançosunda trilyonlarca dolarlık türev işlem riski barındırmaktaydı. Türev araçlar altta yatan bir finansal varlığa dayalı kontratları anlatmaktaydı. Yatırımcılar, türev araçlar ile adeta bu altta yatan finansal varlığın fiyatının düşeceği ya da çıkacağına dair bahis oynuyorlardı. Kaldıraç mekanizmaları ise bu bahislerde kâr ve zararı inanılmaz boyutlarda şişirebiliyorlardı. Örneğin; 10 dolarınız varken, 10 kat kaldıraçla 100 dolarınız varmış gibi işlem yapabilme fırsatı sağlanmaktaydı. Bu sistemde yüzde 10 kâr ederseniz, 10 dolarla 10 dolar kazanmış yani paranızı ikiye katlamış olacaktınız. Ancak, aynı şekilde sadece yüzde 10 zarar ederseniz; bu defa tüm paranızı, yani 10 dolarınızın tamamını kaybetmiş sayılacaksınız… 2017 yıl sonu verilerine göre, Deutsche Bank türev piyasalarında, yaklaşık 55 trilyon dolar hacminde bir pozisyona sahip bulunmaktaydı. Oysa tüm dünyanın bir yıllık üretimi ise 80 trilyon dolar civarındaydı. İşte Almanya’nın Siyonist sermaye hâkimiyetinden kurtuluş çabaları, küresel odakları kuşkulandırmıştı.

Daha önce Frankfurt ve Londra piyasalarında Lehman Brothers ve Morgan Stanley gibi kuruluşlarda portföy yöneticiliği de yapan ekonomist Kaan Sarıaydın bu konuyu şöyle yorumlamıştı:

“Alman devleti Deutsche Bank’ı kurtaracaktır. Çünkü kurtarmazlarsa tüm küresel finans sistemi çökmeye başlayacaktır!” Şöyle ki;

Almanya; Yunanistan ve Güney Kıbrıs bankacılık krizlerinde bankaların sadece devlet tarafından değil, aynı zamanda onlara para yatıran vatandaşlar ve yatırım yapan yatırımcılar tarafından da kurtarılması yaklaşımındaydı. Deutsche Bank batarsa ve Almanya özellikle Güney Kıbrıs krizindeki tutumunu sürdürmeye çalışırsa; bankaya para yatırmış olan, hisse senedini satın almış olan ve tahvillerine yatırım yapmış olanlar da ciddi zararlara katlanmak durumunda kalacaklardı. Deutsche Bank’ı, tüm Alman bankacılık sektöründe sadece buz dağının görünen kısmı sayanlar da vardı. Yine Almanya’nın en büyük bankalarından Commerzbank’ın hisse fiyatı da 2008 krizi öncesi ulaştığı 290 euroluk seviyelerden, 7,87 euroya kadar düşmüş durumdaydı. Evet, işte bütün bunların arkasında Siyonist Yahudi sermaye tekelinin manipülasyonlarını aramak lazımdı.

Küresel sömürü sermayesiyle ilişkili bir işlem aracılığı yapan Morgan Stanley Menkul Değerler AŞ eski Genel Müdürü ve Yönetim Kurulu üyesi Kaan Sarıaydın, global krizi atlatmaya çalışan ülkelerin kurtarma paketlerini açıklamaya devam ettiklerini hatırlatıp; “İsabetli adımlar atabilirsek bu krizden çok güçlü bir devlet olarak çıkabiliriz.” umutları aşılamıştı. Bankaları kredi vermeye teşvik etmek gerektiğini ifade eden Sarıaydın, Kredi Garanti Fonu’nun devreye girebileceğini vurgulamış, yani halkımızı faizli kredi ile avutmaya çalışmıştı.

Bir ara (2009’da) Kaan Sarıaydın, yine FETÖ’cülerin kurdukları Sakarya Genç İşadamları Derneği (SAGİAD)’nin davetlisi olarak Adapazarı’na gidip “Krizin Türkiye Ekonomisine Tesirleri ve Oluşturduğu Fırsatlar” konulu toplantıya katılmıştı. Amerika’nın o süreçte kurtarma paketi olarak taahhüt ettiği rakamın 14 trilyon dolar olduğunu hatırlatmış ve yaşanan global krizin Türkiye için çok büyük fırsatlar oluşturduğunu ifade ederek, isabetli adımların atılması halinde Türkiye’nin krizden çok güçlü bir devlet olarak çıkabileceğini aktarmıştı. En son görev yaptığı uluslararası yatırım bankası Morgan Stanley’in, küresel kriz nedeniyle Türkiye ofisini kapatmasının da yanlış bir karar olduğunu vurgulamıştı. Türkiye’nin dışarıdan çok güçlü bir ülke olarak görüldüğünü belirterek:

“Maalesef bize de sormadan karar alındı ve Morgan Stanley Türkiye ofisi (25.11.2008’de) kapatıldı. Sadece Türkiye ofisi değil Yunanistan, Romanya ve Kazakistan ofisleri de kapatıldı. Ben de o karar alındığı günlerde 2 Ocak’ta görevden ayrıldım. Krizin başladığı dönemde çok çabuk kararlar alındı. Nasıl verildi tam detaylarını bilemiyorum. Biz kriz öncesi Türkiye’de gayet güzel bir operasyon yürütüyorduk. Çok uzun vadeli planlarımız vardı. Türkiye’yi kilit bir devlet olarak görüyorlardı. Hatta her zaman planlamalarda, konuşmalarımızda Brezilya, Hindistan ve Çin’den sonra acaba bu ülkelerin arkasına Türkiye’yi de ekleyebilir miyiz diye çok ciddi planlar yapılmaktaydı.” diyerek baklayı ağzından kaçırmıştı. Yani Türkiye’nin de faizli borç batağında boğulma hesaplarından herhalde haberleri vardı.

“Türkiye Doğru Adımları Atarsa, Büyük Bir Bölgesel Ekonomik Güç Olur” Uyutmaları!

“Türkiye’nin finans sektörünün sağlam olduğunu” söyleyip gerçekleri çarpıtan Sarıaydın, “Tüketimi artırmak için KDV indirimi ve benzeri paketlerle sağlanan teşvikler kısa vadeli bir çözümdür. Bu, ancak piyasayı kısa vadede rahatlatır. Benim çözüm olarak önerdiğim; kalıcı etkisi olan yapısal değişim programlarıdır. Bunun için de bankaların kredi vermesi lazımdır. Şu anda kredi akışı azalmıştır. Faizleri indirip duruyor Merkez Bankası. Ama bu faiz indirimleri halka yansımamaktadır. Çünkü Türkiye’de bankaların sermaye yapıları sağlamdır. Sermaye yapısı sağlam olduğu için kredi verip de risk almak istemiyorlar. Kriz yaşayan şirkete kredi verirseniz banka olarak siz de riske atılırsınız. O zaman bankaları kredi vermeye teşvik etmek lazım. Burada Kredi Garanti Fonu devreye sokulmalıdır. Ama bunun da büyük bir riski var. Bankalar; zaten geri dönüşü olmazsa devlet, verdiğimiz krediyi şirket adına bize ödeyecek düşüncesi ile hareket ederlerse, işte o zaman da devlet zarara uğrayacaktır.” diyerek, yatırım ve üretim olmadan faizli kredilerle ülkenin kalkınacağını söyleyip halkı avutmaktaydı.

Daha sonra mecburen, son faiz hamlesinin Türkiye’nin ikinci yarısındaki ekonomik büyümesini daraltacağını belirterek. “Banka faizi %20’lerdeyse, sanayici faizi tercih eder. Bu hamlelerle ekonomide bizi zor günler bekliyor” demek zorunda kalmıştı. Morgan Stanley’in eski ekonomistlerinden Kaan Sarıaydın; “Merkez, korkak bir poker oyuncusu gibi, 25 Nisan 2018’de, 75 baz puanlık cılız ve gereksiz bir faiz artışı yaptı. Ardından kur ateşini körükleyip blöfünü gösterdi ve piyasayı saldırıya maruz bıraktı” şeklinde konuşmaya başlamıştı.

Bunun Manası: İflas etmişiz, ama zengin rolü oynamaktayız!

Merkez Bankası’nın (2020) Ocak ve Mayıs ayı rezervlerine bakıldığında korkutucu tablo ortaya çıkmaktaydı. Ocak ayında Merkez Bankası uluslararası rezervleri 37,2 milyar dolardı. Bunun 19 milyar doları swap ile yani borç olarak alınmıştı. 18 milyar dolar ise Merkez Bankası’nın kendi parası vardı. Toplamda ise 37 milyar dolardı. Mayıs ayına gelindiğinde ise bazı anlaşmalar neticesinde swap ile alınan borç ise birdenbire fırlayıp, 51,9 milyar dolara çıkmıştı. Uluslararası rezervlerden elde bulunan ise 32,3 milyar dolardı. Aradaki fark ise geçmişte 18 milyar dolar fazlalık varken, bugün eksi 19,6 milyar dolar vardı. Türkiye’nin geleceği ipotek edilerek alınan bu 51 milyar dolar swap paradan, geriye kalan eksi 19,6 milyar dolardı. Bunun manası iflas etmişiz. Orada (Merkez Bankası) para var ama bunlar swap ile alınan paralardı. Özetle; Türkiye, hayatın ve siyasetin her sahasında tıkanmıştı. Bunun en büyük sebebi ise bugünkü Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ve üretim yerine faizci dış borç geleneğidir. Bu sistemin bir an önce revize edilmesi, TBMM’nin güçlendirilmesi, güçler ayrılığının gerçekleşmesi ve sistemin denetime açık hale getirilmesi lazımdır. Ekonomide ise faizsiz sisteme ve Adil Düzen’e geçmekten başka çare kalmamıştır.

Hatırlayınız; Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı hain darbe kalkışmasının üzerinden henüz bir hafta geçmemişken, millet hâlâ her akşam, sokaklarda, meydanlarda tek yürek darbelere karşı ‘birlik’ mesajı veriyor, demokrasiye sahip çıkıyordu. Bu arada herkes tam olarak neler olduğunu anlayabilmek için okuyor, araştırıyordu. Bir yandan da senaryolar havada uçuşuyordu. Bu girişimin arkasında Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) sırıtıyordu.  Peki FETÖ bu işe yalnız mı kalkışıyordu? Kredi derecelendirme kuruluşlarının yangından mal kaçırırcasına Türkiye’ye ilişkin açıklamaları ne anlama geliyordu? Uluslararası yayın organlarında Türkiye aleyhtarı yazılıp çizilenlere sadece ‘yorum’ deyip geçmek doğru muydu?  Ekonomist Kaan Sarıaydın bu sorulara ilginç yanıtlar veriyordu;

“Bu bir işgal senaryosuydu. Halkın ve TSK’nın sağlam takımının kahramanlığıyla tarihe geçecek şekilde bu girişim engelleniyordu. Irak’ta, Suriye’de bakın, Libya’da, Afganistan’da Arap Baharı adı altında yürütülen operasyonları doğru okumak gerekiyordu. Mısır çok çarpıcı bir örnek oluşturuyordu. ‘Üst akıl’ da her birinin arkasında gibi gözüküyordu. Peki; nedir bu üst akıl, nasıl çalışıyordu? Hani o her zaman konuşulan ‘olağan şüpheliler’ vardır, belirli ülkelerin adı geçer. Fakat bahsettiğimiz akıl, onların da üstündedir. Metotlarını söyleyelim. Önce suni bir sorun oluşturulur, ardından bu soruna karşı bir tepki ve çatışma ortamı oluşturulur. Yıllar süren bir yıkımdan sonra güya bir çözüm sunulur. O çözüm ülkenin dağılması da olabilir, işgal sonrası yeniden kurulması da… Bu ara önemli yayınların dış politika yazılarına bakın. Onlar kendilerini ifşa ediyor ve ‘darbe olsaydı daha iyi olurdu’ diyorlar. Arap Baharı’nı hangi güçler organize ettiyse, kaos yaratıp, o ülkelerin bu konumda olmasını sağladıysa Türkiye’de de aynı el, aynı tuzağı kurmaya çalıştı. Hatta Paris’teki bomba, Nice’deki kamyon, Brüksel’deki ve Türkiye’deki havaalanı patlamaları hepsi aynı terzinin kumaşlarıdır. Bir ihanet çetesi olan FETÖ, gizli bir örgüttü. Hatta kendini öyle saklamıştı ki Cumhurbaşkanı’nın yanında bile dikilebiliyordu. Ama o da diğerleri gibi bu üst akıl dediğimiz yapı içinde sadece bir alet sayılıyordu!  

John Perkins’in ‘Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları’ diye bir kitabı vardır. Burada IMF gibi Dünya Ticaret Merkezi gibi ulus üstü kuruluşların bir ülkeyi önce borçlandırdığı, devletler o borca karşı gelmeye başladığında da nasıl kaos yaratıldığı bilinip duruyordu. Şimdi S&P bizim notumuzu düşürdü ama Türkiye’nin yani bizim hazinemizin bu kurumla bir anlaşması yoktu. Alelacele, daha ne olduğunu görmeden ‘indiriyorum’ diyordu. Bunların tamamı algı yönetimi oluşturmayı amaçlıyordu. Evet kaos böyle oluşurdu. Siz paniklediniz mi ekonomi çökmeye başlıyordu. İstenen de zaten buydu. Sonrasında da finans piyasalarında sarsıntı yaratmaya çalışılıyordu. Ama her kriz aynı zamanda bir fırsat da doğuruyordu. 

FED’in sahipleri kimse, “Üst Akıl” onlardır!

Bunlar ekonomik tetikçilerin çalışma metotlarıdır. Size bir ipucu vereyim S&P’nin arkasında kim var bir bakın. FED’in (ABD’nin Merkez Bankası sanılan, ama aslında Siyonist Sermayenin elinde bulunan dolar basan kurum) sahipleri kimse, S&P’nin sahipleri de onlardır. Bunlar birbirinden bağımsız kuruluşlar sanılmasın. Tabi ki çıkarlarına göre karar alacaklardır. Para duygusal değildir ve belirsizliği sevmez. Bakın belirsizlik sayesinde ne oldu, döviz birimi düştü ama dünyada altın rağbet görmeye başladı. Zaten 2016’da yılın konusu da altın oldu. Böyle durumlarda paranızı koruma altına almak için belirli miktarda altın tutmak iyi olacaktır. Ama dünyada herkes doları da güvenli liman olarak görüyor. Tam bu süreçte üst akıl turboda gaz pedalına bastı… Fransa’da altı aydır OHAL var. İstenilen, darbe girişiminden sonra yeni bir kaos yaratmaksa tabi ki dikkatli olmalıyız. Nice’de, adam 84 insanı kamyonla katletti, Türkiye’de darbe girişimi ardından Ukrayna’da patlama oldu. Bunlar tesadüf değildir. Sanki kısa bir süre önce turboda gaz pedalına basıldı ve kesinlikle her Türk vatandaşı uyanık olmalıdır. İnsanları birbirine düşürürlerse istediklerini başarırlar. Önümüzde örnekler duruyor… Suriye, Libya, Irak gibi olmamak gerekiyor” tespitleri haklıydı, ama nedense hep hastalık konuşuluyor, ama teşhis ve tedavi ise bir türlü gösterilmiyordu.

O süreçte Beyaz TV’de ekranlara gelen “Her Açıdan” programına katılan Kaan Sarıaydın, “sosyal mesafenin Korona virüsten sonra devam etmesi halinde, ekonomide büyük bir yıkıma yol açacağını” söylerken neyi amaçlamıştı?

“Sosyal mesafe” çok büyük bir algı oyunudur. Bunun doğrusu fiziksel mesafe olmalıdır. İnsanoğlunu yalnızlaştırmak istiyorlardı. Fiziksel mesafe ile sosyal mesafe farklı kavramlardır. Eğer “sosyal mesafe” kavramını insan üzerinde tutturursanız ve bunu kabullenirsek insanlar arasındaki bağlarda bir uzaklaşma başlayacaktır. Sosyal mesafe demek, “ben komşuma gitmiyorum, arkadaşa gitmiyorum” anlamını taşır. Yok, gidebilirsin. Ama fiziksel mesafe ile gidip gelebilirsin. IMF ve Dünya Bankası gibi kredi veren kurumlar, bu sistemin devam etmesi için ülkelere şartname koymaktadır. Yani sosyal mesafenin normalleşmesini istiyorlar. Sosyal kelimesi çok farklı, bunlar net bir şekilde algı operasyonudur. Bundan sonra birçok sistem değişecek ve sosyal mesafeye göre ayar verilecek. Bu ekonominin bozulmasına neden olacak. Sistemi isteyen zümrenin işine yarayacak.” diyen bu arkadaşlar, her nedense, küresel sömürü ve tahakküm çarkı olan Siyonizm’i ve Gizli Dünya Devleti’nin sahipleri olan sapkın Yahudileri hiç ağzına almıyorlar ve kurtuluş çarelerini, huzurun ilmi ve insani reçetelerini hem bilmiyor hem de gündeme getirmiyorlardı.

O dönemde Rusya, finansal krizini örtbas etmeye çalışmaktaydı!

Düşen enerji fiyatları ve Batı tarafından uygulanan ağır yaptırımlarla sarsılan Rusya, Batı dünyasının odağını Ukrayna ve Suriye’ye yönlendirerek piyasaları şaşırtmaya çalışmaktaydı.

“Rusya 1990’larda umutsuz bir durumdaydı. Çeçenistan’daki ilk savaş; hem ekonomik hem de psikolojik anlamda Ruslar için felaketlere yol açmıştı. Yalnız savaşı kaybetmemiş, ekonomide de bunalıma batmışlardı. Devasa bütçe açıkları, sabit bir ruble, Asya finansal krizi ve petrol fiyatlarının çöküşü gibi faktörleri Batı doğru algılayamamıştı. Dünya Bankası ve IMF, kibirli bir şekilde Rusya’nın onların koyduğu kurallara uyacağını varsayarak milyarlarca dolar yardım yapmışlardı. Ancak burası Rusya’ydı; para gitmesi gereken yerlere aktarılmamış, kaynakları çok farklı kanallara kaydırılmıştı.” diyenler asıl kendileri yanılmaktaydı. Çünkü Amerika gibi Rusya’yı da (Kapitalizm gibi Komünizm safsatasını da) aynı Siyonist merkezler kurgulayıp kullanmaktaydı.

Popülizmin Faturası ve Futbol Stadyumları!

“Bir ara Anadolu ajansında bir haber gözümüze çarpmıştı. Çorum Belediyesi yaklaşık 160 milyon liralık bir yatırımla Çorum’a 15 bin kişilik bir stadyum yaptırmıştı. Türkiye’nin son 10 yılda derin ekonomik krizlerle uğraştığı, üretim ve istihdamın ülke açısından öneminin her geçen gün daha da arttığı bir dönemde 160 milyon liralık bir kaynak, TFF ikinci ligde orta sıralarda mücadele eden bir takımın kullanması amaçlı olarak bir stadyuma yatırılmıştı. İdeolojik hedefleri ve stratejik projeleri bulunmayan ve reel çözümler sağlayacak politikalar geliştirme yetisine sahip olmayan yönetimler, iktidarlarını ve siyasi varlıklarını devam ettirmek için daima popülist politikalar uygulamışlardır. Son 20 yılda popülist uygulamaların en yoğun görüldüğü alanlar futbol sahalarıdır. Zaten stadyum bulunan birçok şehrimize, eski stadyumlar yerine devasa stadyumlar yapılmıştır. Örnek olarak Bursa stadına 500 milyon liranın üzerinde para harcandığı, bizzat Büyükşehir Belediye Başkanı tarafından açıklanmıştır. Takımı 3. ligde bulunan Ordu iline 100 milyon liraya mal edilen 20 bin kişilik bir stadyum yapılmış, takımı amatör kümede mücadele eden Mersin iline yapılan yeni stadyuma 125 milyon lira harcanmıştır. Bu kadar büyük yatırımlar yapılan stadyumların büyük çoğunluğu da maçlarda doldurulamamaktadır. 120 milyon liraya mal olduğu açıklanan 33 bin kişilik Gaziantep stadının açılış maçına dahi 7 bin kişi katılmıştır. Bunun dışında Kayseri, Ankara, Eskişehir, Afyon, Samsun, Sakarya ve Kocaeli başta olmak üzere, yirmiden fazla ilde çok yüksek maliyetlerle yeni stadyumların yapıldığı bir süreç yaşanmaktaydı.

Bu stadyumların maliyetleri ile ilgili konuşulan rakamlar toplanırsa, toplam maliyetinin milyarlarca lira olduğu anlaşılacaktır. Stadyumlara harcanan bu milyarlar; üretim ve istihdam için harcansa, kaç kişiye iş kapısı açılacağı ve üretim hacmine ne kadarlık bir katkı sağlayacağı maalesef hiç konuşulmamaktadır. Bu stadyumların yapıldığı şehirlere, stadyumların maliyeti için harcanan para ile fabrikalar, teknoloji enstitüleri, Ar-Ge laboratuvarları kurulsa, bu tesislerin tedarik zincirinde yer alan işletmelere etkileri de göz önüne alınırsa, her bir şehirde binlerce insana istihdam ve ülkeye çok büyük bir katma değer sağlamaları mümkün olacaktı. Bununla birlikte, bu şehirlerde endüstride yaşanacak gelişmelerle şehirlerin futbol kulüplerine destek olacak, sponsorluk yapacak büyük işletmelerin ortaya çıkması da sağlanacaktı. Öncelikleri doğru saptarsanız ve kaynaklarınızı bu öncelikler doğrultusunda doğru kullanırsanız, hem ülkenin ihtiyaç duyduğu atılımı başarırsınız hem de bilim, sanat, spor vb. alanlarda başarılı işler yapanlara kaynak aktarırsınız.”[1]

Ancak bunları yapmak için iyi niyetli, dirayetli ve becerikli iktidarlara ve onlara yön verecek bilge insanlara ihtiyaç vardı. Ama maalesef hem Erdoğan iktidarı bu ciddiyet ve cesaretten uzaktı, hem de yandaş yazar ve yorumcuları çoğunlukla yalakalardan oluşmaktaydı.

Şimdi Beyaz TV gibi bazı ekranlarda, bilge kurtarıcı ve gizli gerçekleri açığa çıkarıcı havasıyla ahkâm kesen ve Erdoğan’a övgüler dizen bu piyasa uzmanı ekonomist takımına sormak lazımdı:

1- Eksik ve teknik de olsa, ülkelerin nasıl sömürüldüğü ile ilgili bazı doğruları ve karanlık odakları gündeme taşıyan… Ama bir türlü Siyonizm gerçeğini ağzına alamayarak şeytani zulüm ve sömürü çarkının asıl baronlarını ve işbirlikçi iktidar figüranlarını gizlemeye çalışan bu insanların çabaları, sonuçta kimlerin işine yaramaktaydı ve beyinlere neler kazınmaya çalışılmaktaydı?

2- Bu şahıslar eğer samimi iseler; Siyonizm’in sömürü mekanizmasını, Kapitalizmin ve Komünizmin perde arkasını yıllarca ve detaylarıyla anlatan ve bunlardan kurtuluş yollarını gösteren bilimsel programlar hazırlayan Erbakan Hoca’yı niye bir sefer olsun rahmetle ve hürmetle anmaz ve ağızlarına almazlardı?

3- Bu zevat, halkımızın huzurunu ve insanlığın kurtuluşunu istiyorlarsa, bu maksatla hazırlanmış Adil Düzen projelerine niye sahip çıkmazlar ve asla gündeme taşımazlardı?

4- Yoksa bu, türedi yazar ve yorumcu takımı, Siyonizm gerçeğinin bazı yönlerini anlatıp, bu şeytani odakların asla karşı durulmaz ve başa çıkılmaz oldukları kanaatini yerleştirmeye ve toplumu küresel sistem ve merkezlere köleliğe mi hazırlıyorlardı? Yani görünüşte mevcut ve zalim dünya düzenine güya karşı çıkarken, aslında onların reklamını mı yapıyorlardı?

5- Evet, bu ucuz kahramanlık ve kolaycılık tavrıyla; kendi toplumumuzu ve dünya kamuoyunu, küresel bataklık ve tutsaklıktan kurtaracak “bilge lider” sayılacaklarını, böylece bedavadan ve kısa yoldan tarihi rol çalacaklarını mı sanmaktalardı?

6- Oysa uzun yıllar, Yahudi-Siyonist sermaye baronlarının Avrupa ve Amerika’daki bankalarında ve finans kurumlarında stratejik görevler yaptırılan bu zevat; acaba şimdi aynı odaklara, ama farklı ve aykırı kılıfla dolaylı hizmet mi sunuyorlardı? Yoksa samimiyetle pişmanlık duyarak vicdani bir gayret, milli ve manevi bir cesaretle mi böyle davranıyorlardı?

7- Kitaplarında ve TV yorumlarında, ara sıra “İşte bakın, IMF’den ayrıldık, hatta onlara borç vermeye başladık!” diyen, ama aslında, aynı IMF kefaletiyle başka Siyonist bankalardan yüksek faizli yüz milyonlarca dolar borç almaya devam eden Sn. Erdoğan’ı haklı çıkarma ve kahramanlaştırma amacıyla mı: “Sakın ha, bir daha IMF’nin tuzağına kapılmayalım!..” diye yüksek perdeden uyarılar yapılmaktaydı!? Bu zevat, gerçekte IMF’nin aslında bir banka değil; faizli borç sağlayan bütün küresel sermaye baronlarına, Amerikan Devleti adına kefalet garantisi sunan bir aracı sigorta teşkilatı, yani bir nevi küresel faktoring yapılanması olduğunu hâlâ bilmiyorlar mıydı, yoksa bile bile halkın gözünü boyayıp avutuyorlar mıydı?

8- Bu şahısların ara sıra sözlerinin arasına: “Dünya Türk Birliği mutlaka kurulacaktır…” temennilerini sıkıştırıp ümit pompalamaları ise ayrı bir muammaydı… Ah keşke ve inşaallah!.. Ancak iyi de bu mutlu ve kutlu oluşumlar, AB bağımlısı ve ABD tutsağı AKP kafasıyla ve kankası MHP tarzıyla nasıl olacaktı? Bu Türk Birliğine, İslam Ülkeleri Birliği de katılacak mıydı? Bu Birliğin, siyasi, iktisadi, kültürel ve askeri üst ortak kurumları nasıl ayarlanacaktı ve mevcut paktlarla irtibat ve insicamı nasıl sağlanacaktı? Bu konuda herhangi bir hazırlık ve programları var mıydı, yoksa bol keseden boş hava mı atılmaktaydı?

9- Eğer bu yönde, gerekli bilimsel ve gerçekçi hazırlıkları yoksa; Rahmetli Erbakan Hocamızın 50 yıllık ciddi, ilmi ve insani projeleri olan ve Türk Birliği’ni de içine alan:

• İslam Birleşmiş Milletler Teşkilatı,

• İslam Ortak Pazarı,

• İslam Ortak Dinarı,

• İslam Savunma Paktı,

• İslam Kültür ve Eğitim İşbirliği kurumları gibi oluşumlarla ilgili programlarını… Bunların pilot uygulaması ve fiili-resmî adımları olan tarihi D-8 planlarını gündeme taşımak, tartışmak, noksanlarını tamamlamak, fazlalıklarını tarayıp ayıklamak yoluna niçin başvurmazlardı? Bu konuda bizim hazırladığımız ve beş farklı dile tercümesini yaptırdığımız ADİL DÜZEN VE YENİ BİR DÜNYA kitabımızı niye okumaz, anlamaya çalışmaz, varsa yanlış ve yararsız yönlerini hatırlatıp, doğru ve doyurucu raporlarını ortaya koymazlardı?

Evet dostlar; “Bilge adamlık”la, bilgiçlik taslamak tamamen farklıydı. Gerçekten samimiyet ve sorumluluk sahibi isek; artık sadece hastalıkları ve mikropları sayıp tekrarlamak yerine, uygun ve uygulanabilir çözüm ve çareleri ve bilimsel reçeteleri=projeleri ortaya koymamız lazımdı.

Aksi halde, ucuz politikalara sığınan ve kuru palavralar sıkan şarlatan konumundan kurtulamayız. Aklıselime, müspet bilime, tarihi deneyim ve birikimlere, vicdani ve ahlâki gereklere ve İslam’ın genel prensiplerine dayalı, tartışılmaya ve olgunlaştırılmaya hazır ve orijinal programlarımız yoksa… Var olanlar da gündeme bile taşınmıyorsa, maalesef avare kasnak gibi boşuna dönüp duracağız, olumlu, onurlu ve huzurlu bir sonuca asla ulaşamayacağız…

 

 


[1] muhammedmaruf@milligazete.com.tr / 06.07.2020

0 0 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Picture of Ahmet AKGÜL

Ahmet AKGÜL

Subscribe
Bildir
13 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Teşhis ve Tespit…
Şu cümleler ekonominin temeli sayılan ifadelerdendir.

• Cenab-ı Hak ALTIN madenini, emek ve üretimde değer ölçüsü olmak üzere yaratmıştır ve her yıl yaklaşık olarak artan üretim kadar yeni altın çıkarıldığı saptanmıştır.
• Borç eşittir refah mantığı Siyonist bir aldatmacadır.
• Açlığın asıl sebebi yetersiz gıda değil, asıl sorun yapay kıtlık ve gelir dağılımındaki zulümkârlıktır. Bu dünyada açlıktan ölmenin sebebi yetersiz gıda üretimi değil, yetersiz para dağılımıdır.

Bilgiçlik taslayan Kaan Sarıaydın anlaşılan ekonomik tetikçilerden iken 15 Temmuz sonrası kendisini konjektüre uygun olarak kenidisini gizleyerek görevini sürdürmektedir.
Yoksa büyük Siyonist finans kuruluşlarının, ki bu sözde ifşa ettiği ama aslında herkesçe aşikar olan FED’in arkasındaki isimler dediklerinin kuruluşlarındandır, öyle herkese görev vereceklerini düşünmek ahmaklıktır.
Zaten Üstad 9 maddelik tespitle ayarını ortaya çıkarmıştır.

Makalenin sonundaki şu cümleler ise mihenk taşı mesavesindedir;

“Bilge adamlık”la, bilgiçlik taslamak tamamen farklıydı. Gerçekten samimiyet ve sorumluluk sahibi isek; artık sadece hastalıkları ve mikropları sayıp tekrarlamak yerine, uygun ve uygulanabilir çözüm ve çareleri ve bilimsel reçeteleri=projeleri ortaya koymamız lazımdı.”

Rabbimin emri
Ey iman edenler! (Sakın) Faizi yemeyin, kat kat arttırılmış olarak (insanları sömürmeyin). Ve Allah’tan korkun (da faizci sistemden vazgeçin); umulur ki felaha ve refaha erersiniz.

Faizci dış borç geleneği
Türkiye’de siyaset ve ekonomi tıkanmıştır. Faizli borç alıp, hem de izleyici dolduramayacakları kadar büyük, gereksiz top sahalarına milyarlarca lira harcayacaklarına, fabrikalar kurulsa hem istihdam olur, hem ekonomiye katkısı olurdu. Ama niyet hizmet olmayınca yapılan işlerin bereketi de olmuyor. Bir an önce bu faizci dış borç geleneğinden kurtulmak, Meclis’i güçlendirmek, güçler ayrılığı ilkesinin getirilmesi ve sistemin denetime açık hale getirilmesi lazımdır.

Ülke yönetiminin anahtarları şu 7 tane Allah vergisini üzerinde bulunduran BİLGE VE YİĞİT Şahsiyet olma özelliğine sahip Aziz Erbakan Hocamızın en sadık talebe ve takipçiliğini tescillemiş Üstad Ahmet AKGÜL’E teslim edilmelidir..!
Ülkemizde an itibariyle BİLGE LİDER diyebileceğimiz ve şu Allah vergisi özellikleri üzerinde bulunduran tek bir şahsiyet vardır Muhterem Üstad Ahmet AKGÜL Hoca. Nereden biliyoruz 50 yıllık hayatı , 85 e yakın yazdığı kitapları, onbinlerce makalesi, şiirleri konferansları panelleri söyleşileri tv ve radyo proğramları incelendiğinde görülecektir… İşte o 7 tane Allah vergisi olan o özellikler:
1- Hidayet
2- Feraset
3- Dirayet
4- Bilgi Birikimi
5- Şuur
6- Tecrübe
7- Vizyon

Çaresi yok yönetimin anahtarlarını MİLLİ ÇÖZÜM ZİHNİYETİNE SAHİP ÜSTAD AHMET AKGÜL HOCA’YA TESLİM ETMEK MECBURİYETİNDEYİZ ÜLKE OLARAK… BAŞKA ÇARESİ YOK… ADİL DÜZEN VE MİLLİ ÇÖZÜM ZİHNİYETİNE SAHİP BİLGE VE YİĞİT ŞAHSİYET AHMET AKGÜL HOCA’YA İDARENİN ANAHTARLARININ TESLİM EDİLMESİ BÜTÜN İNSANLIĞIN HAYRINA OLAN EN GEREKLİ İCRAATTIR..

Reçetesiz muayene
Son dönemdeki popüler bilgiçlerin yaptıkları reçetesiz muayeneler sıkmaya başladı artık. Binbir yaygaralarla çıktıkları tv programlarında akşamdan sabaha kadar aynı konuşmalar aynı palavralar. Bütün haber kanallarında her gün bir oturum var ülkeye dışarıdan bakan bu ülkede ne çok aydın var der ama gel gelelim ki bunlar sorunları söylüyor reçeteyi bir türlü yapamıyorlar.İç güçler dış güçler derken bu bankalar siyonizme hizmet ediyor bizim artık borçun kendisini bırak borcun faizini bile ödemekte güçlülük çektiğimiz bankalar değil siyonizm odaklarıdır,faize battıkça ülke elden gidiyor diyen bir babayiğit yok.Reçete adil bir düzendir,reçete Milli Çözümdür, reçete Ahmet Akgül hocamızdır.

Bu kapı
Siyonizm taraftarları, ağa babalarının emirleri gereği her zaman Adil bir düzenin kurulmasına karşıdırlar, çünkü sömürü çarklarının ortadan kalkmasını istemezler. Bunun yanında hala bugünkü faizli kapitalist sistemin siyonizmin bir sömürü çarkı olduğu gerçeğinden uzak, kendilerince bilimsel çalışma yapan siyonizmin parasız uşakları, bu çarkı devam ettirecek çalışmalar yaparak ömürlerini geçirmektedirler.
Aziz Erbakan Hocamızın ürettiği ve geliştirdiği Adil Düzen ve bu düzenin uygulanmasını sağlayacak İslam BM’si, İslam Ortak Parası, İslam Ortak Kültür Paktı, İslam Ortak Ordusu, İslam Ortak Pazarı ve bu kurumların ön hazırlığı olan D8 projelerinin uygulanmasından başka çareleri kalmamıştır. Bu projeler dünyaya sunulan tek bilimsel ve insani öneridir. Erbakan Hocamız ne demişti; “Ben biliyorum, bu kapıya geleceksiniz, ama ben istiyorum ki kafanızı gözünüzü yarmadan gelin”. Galiba başta biz olmak üzere insanlık kafamızı gözümüzü yarıp o kapıya geleceğiz.

Hakkı tam konuşmak için, tam mü’min cesur gerek
Tek Bilge Şahsiyet Aziz Erbakan Hocamızın En Bilge Sadık Talebesi ve Takipçisi Üstad Ahmet Akgül Hocamızdır. Kurtuluşun Tek Çaresi de ADİL DÜZEN dur.

[b]Şifacı kılıfa girmiş, bak zehirli engerek

Çıkarcı âlim dervişin, derdi arpalı merek4

Hakkı tam konuşmak için, tam mü’min cesur gerek

Kaynar katran denizinde, yiğit yüzen yok ise

Adilikler önlenemez, Adil Düzen yok ise…[/b]

4- Merek: Saman ve hayvan yemi saklanan yerler.

Bilgiyi Bilip İşleyebilmekle Refaha Ulaşılabilir!
İnsan vatanını sevip faydalı olabilirse ne mutlu ona,fakat vatan haini olursa işte o zaman kendinden çok topluma ve gelecek nesillere de zarar vermiş olur..Evet yeni ve istikrarlı bir oluşum olan D8 ler insaAllah uygulanır aksi halde aynı gemideyiz ve olacakları düşünemiyoruz…Allah yar ve yardımcımız olsun..

GAYRI YOLLAR KAYBEDER!..
Eller sıradanı ,sultan ederler
Biz Sultan’ı sevdik, hep tân ederler
Bakla ile büyüyen, baklavadan ne anlar
Kuru hamur yiyor diye,bühtan ederler!..
Üstad Ahmet AKGÜL
………………………………
Bilgiçlik budalası,bilgelik maske giymiş
Hak batılı tanımaz,vede tanıtmaz imiş
Asıl gaye Çare’nin,üstün kapatmak imiş
Milli Çözümden gayrı,yol tutanlar kaybeder!..

Tek Çare Milli Çözüm Adil Düzen
1.Mikrobu tespit edip çözüm sunmamak boşa kürek harcamaktır.
2. Reklamın iyisi kötüsü olmaz mantığıyla niyetiniz çözüm bulmak değilse mevcut siyonist küresel gücün reklamını yapmaktır.
3.Bu da eleştiri yaptığınızı zannettiğiniz güçlerin ekmeğine yağ sürmek anlamı taşımaktadır.
4.Siyonizmin faiz düzenini yıkacak tüm insanlığa barış ve bereket huzur sunacak tek proje Adil Düzen projeleri varken bunları gündeme getirmemek kimlerin işine yaramaktadır.
5.Onlarca Milyar Dolarlara mal olan stadyum yapımı gibi tüketim ekonomisyle ülkeyi çıkmaza sokan Cumhurbaşkanlığı ekonomi anlayışıyla Ülkemiz uçuruma sürüklenmekteydi.
6. Devlet hibesi diye yutturulan faizle mücadele diye dövizleri bozduranlara teminat verilmesi Hükümetin kimlere hizmet ettiğinin göstergesi değil miydi ?
7. Asgari ücrete %50 zam gelmesine rağmen ekmek gibi temel ihtiyaç malzemelerindeki alım gücü geçen seneye oranla %50 azalması gidişatın en önemli göstergesi sayılmaz mıydı.

Sonuç: İflas etmiş faizli düzen insanlığa huzur getiremeyecek bir an önce tüketim ekonomisinden üretim ekonomine geçilmesi ancak Aziz Erbakanın ve sağlam sadık talebesi Muhterem Ahmet Akgül Hocamızın Adil Düzen projeleri sayesinde sağlanacaktı. En kısa zamanda Ülkenin Anahtarları ülkenin gerçek sahiblerinin Milli Çözüm yönetine teslim edilmelidir. Yoksa Akşam medyada tartışan bilir kişilerin yaptığı zenginin parası züğürtün çenesini yormaktan başka işe yaramayacaktır.

Tek Çare Adil Düzen!
Dünyada komünizm’in yıkıldığı gibi kapitalizminden yıkılması kaçınılmazdır. Şu an mevcut iktidar ve muhalefet batıl ve batılı anlayış ile ülkemizi bu bataklıktan çıkarma şansları yoktur maalesef. Çünkü hepsi taklitçidir. Siyonizm akp yi iş başında tutmak için yularını elinde tuttuğu muhalefet eliyle halkı akp nin kucağına itmektedir. Ve hocamızın dediği gibi ya kaosa götürecekler ya anahtarı teslim edecekler…

Bilgiçleri Bilge Zanneden BİLGEDEN Mahrum Kalır!
Bilgiçlik: Elinde su dolu kova ile Siyonizm değirmenine su dökmeye giderken sadece süslü sözler sarf etmek, halkın az bildiği etkin kurumlardan veya bir kısım sinsi girişimlerden bahsetmektir. Sayın Kaan Sarıaydın bu bilgiçlik; Halkın kafasının karışmasından, halkta “Siyonizm değirmenine su dökmekten başka çıkar yol olmadığı” kanaatinin oluşmasından başka ne işe yarardı. Siyonist sistem tam izah etmedikten çözüm olarak Milli Çözüm yolları sunulmadıktan sonra halklara zulmeden güçler bu konuşmalardan niçin rahatsız olsun. Bu paralelde “İsabetli adımlar atabilirsek bu krizden çok güçlü bir devlet olarak çıkabiliriz” gibi sözler “doğru beslenirsek daha güçlü-sağlıklı Siyonizm’in değirmenine su taşıyabiliriz” demek değimi?

Bilgelik: Siyonizm’in-zalimin çarklarının farkında olmak, ilgilileri bilgilendirmek, en doğru kurtuluş harekâtına başlamak yetmez zalim sistemden kurtuluşun sonucunda yerine barışı, bereketi, adaleti, huzuru getirecek “Adil Bir Düzen” suna bilecek hazırlıklara sahip olmaktır. İşte bu bilgeliği sadece Türkiye’de değil tüm dünyada gösterebilen [b]Tek Bilge Şahsiye Aziz Erbakan Hocamızın En Bilge Sadık Talebesi ve Takipçisi Üstad Ahmet Akgül Hocamızdı[/b].

Ciddiyet
Son dönemde ülkemizde enteresan kişilikler türedi. Büyük büyük laflar edip, gayet güzel ahkam kesip; “şimdi gerçeği açıklıyorum!” “birazdan şok olacaksınız” gibi cümlelerle dikkat çekmekte ve aslında 20. yy eğlence sektörü icadı olan bir işi başarı ile eda etmekteler. Reality show denilen hayatın içinden olayların ajite edilerek işlendiği tv programlarının bir türevi olan bu programlarda konuşan bireyler, gayet ciddi bir surat ifadesi ile konuşmalarına rağmen ciddiyetten ve çoğu zaman cibilliyetten uzak tavırla nutuk atmaktadırlar.
Ne siyonizmden ne de onun işbirlikçi takımından bahsetmeden, yalandan “üst akıl var,” “Hedef Turan,” “İslam’ın Ordusu Geliyor” gibi sloganlarla zihinleri karıştırıp gerçekte siyonizme uşaklık edenlere borazanlık yapmaları bunların ciddiyetsiz tavırlarının ifşası olmaktadır. Bugün tv ekranlarını, gazete köşelerini ve gündemi işgal edenler sorulan sorulara cevap verebiliyorsa o zaman ciddiyetleri hakkında biz de ikna oluruz. Aksi takdirde yapılanın ne olduğu aşikar…

ÖZEL YAZILAR

YORUMLAR

Son Yorumlar
13
0
Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
Paylaş...