Reklam
Reklam
Reklam

Rahmet-i Rahmana Uğurlanan; MAHMUT EFENDİ HAZRETLERİ VE HİZMETLERİ

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 50
ZayıfMükemmel 

 

Rahmet-i Rahmana Uğurlanan;

MAHMUT EFENDİ HAZRETLERİ

VE

HİZMETLERİ

        

Toplumda, Fatih’teki semtinden dolayı “Çarşamba Cemaati” olarak tanınan tasavvufi hareketin şahs-ı manevisi olan Muhterem Mahmut Efendi Hz.leri 93 yaşında Rahmet-i Rahmana uğurlandı. Henüz ilk gençlik yıllarında, 15-16 yaşlarında Medrese tahsilinden icazet alan Mahmut (Ustaosmanoğlu) Hoca Efendi (Rh. A.) 1952 yılında Mürşidi Ali Haydar Efendi (Rh. A.) ile tanışıp manevi halkasına katıldı. Askerlik dönüşü 1954 yılında ise Fatih Çarşamba’daki İsmailağa Camisinde imamlık görevine başladı. 1996 yılında emekli oluncaya kadar aynı görevde kaldı.

Nakşi Yolunun önemli pirlerinden Mevlana Halid Bağdadi’nin izinden giderek, Medrese ile Tekke hizmetlerini birlikte yürütmeye başlayan ve bu ilmi ve manevi gayretlerini ülke çapında, hatta yurt dışında yaygınlaştıran Muhterem Mahmut Efendi Hz.leri, henüz tamamlanmayan ve çeşitli rivayetlerden oluşan Ruhül Furkan Tefsiri, Risale-i Kudsiye Tercümesi, Kur’an-ı Kerim Kelime Manalı Mealisi gibi önemli eserlerin yazılmasına da öncülük yaptı. Yüksek edep ve hürmeti, örnek ibadet ve istikameti ve Sünnet-i Resulüllah’a riayeti, samimiyetle sevilip sayılmasını sağladı.

Kitaptan ziyade “Adam” yazdı!

Dünya Âlimler Birliği Başkanı Prof. Dr. Yusuf el-Karadavi’nin çok güzel tespitiyle, Rahmetullah Mahmut Efendi Hz.leri, kitaptan ziyade, mü’min, muttaki, ilim ve irfan ehli insan yetiştiren bir Mürşidi Kamil konumundadır. Yüz binlerce istikamet sahibi ve gönül ehli Müslümanın eğitilip olgunlaşmasında büyük gayreti ve himmeti olan bir müstesna şahsiyet olarak anılacaktır.

Dine ve dindar kesimlere yönelik ağır hücumların ve baskıların yoğunlaştığı bir süreçte; imani, ahlâki ve ilmi hakikatleri yayma mücadelesinden asla caymamış ve takva disiplininden ayrılmamış böylesi ZAT’ların, bazılarına göre; eksik bıraktıkları, aşırıya kaçtıkları, net ve kesin tavır koyamadıkları hususlar da vardır.

Böylesi müstesna ve mübarek şahsiyetlerin; “iman ehli oldukları, namaz kıldıkları, büyük günahlardan sakındıkları” hüsnü zannıyla, aslında icraatlarıyla İslam’ın açık hükümlerine aykırı davranan ve Dinin özünü yozlaştıran siyasi hareket ve şahsiyetlere iltifat ve taraftarlık göstermeleri; Kur’an-ı Kerim’in özellikle vurgulayıp sakındırdığı ve mü’minlere en şiddetli ve tehlikeli düşman olarak tanıttığı YAHUDİ SİYONİZMİNİ, bunların Müslümanlar arasından İŞBİRLİKÇİ DEVŞİRME stratejisini tam sezemediklerinden kaynaklanan ve inşaallah hüsnüniyetlerine bağışlanacağı umulan davranışlardır.

Ve zaten Ezeli Kaderin, her insana farklı bir meziyet ve marifet tayin ve takdir ettiği asla unutulmamalıdır!

Bu gibi malum ve meşhur ZAT’ları, birbirleriyle karşılaştırıp bir kanaate ulaşmak, oldukça yaygın, ama aslında temelinden yanlış bir yaklaşımdır. Çünkü insanlar, birbirleriyle değil, sadece 1- Kur’an-ı Azimüşşan’â, 2- Resulüllah’a (SAV) göre tartılıp değer kazanmalıdır. Zira herkesin fıtratı da, fırsatı da farklıdır.

Maide Suresi 82. ayetinde: “Andolsun, insanlar içinde, mü'minlere en şiddetli (ve tehlikeli) düşman olarak Yahudileri ve müşrikleri (ve Protestan, Evanjelik gibi Siyonistleşmiş Hristiyan kesimleri ve sözde Müslüman geçinen işbirlikçileri) bulursun. Onlardan, iman edenlere sevgi bakımından en yakın olarak da: 'Biz Nasarayız (Hakka ve hayra yardımcı Hristiyanlarız.)' diyenleri bulursun. Bu, onlardan (birtakım iyi niyetli ve istikamet ehli) papaz ve rahiplerin olması ve onların gerçekte büyüklük taslamamaları (Kur’an’a ve İslam’a saygılı davranmaları) nedeniyledir.” şeklinde haber buyrulan sapkın Yahudi Siyonizm’inin, bütün insanlığı ve maalesef İslam dünyasını etkisi altına alan Şeytani tuzak ve teşkilatlarını… NATO, BM, AB gibi oluşumların perde arkasını… Kapitalizm ve Komünizm gibi Bâtıl sistemleri ve yan kuruluşlarını… Masonluk ve alt yapılanmalarını… Siyonist Merkezlerin çeşitli makam ve çıkar karşılığı kiralayıp kullandıkları İŞBİRLİKÇİ takımını, nasıl topluma İŞBİLİR kahraman diye yutturduklarını çok iyi bilip anlayan… Bunlara karşı gerekli ve yeterli kurum ve oluşumları ortaya koyan Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hocamız gibi çok seçkin ve yetkin şahsiyetler dışında, bilgi eksikliğinden ve iyi niyetten kaynaklı bazı siyasi tercih yanlışlığına düşmekten kurtulan zevata, maalesef az rastlanmaktadır. Bu arada Rahmetullah Mahmut Efendi Hazretiyle, Aziz Erbakan Hocamızın birbirlerine samimi hürmet ve muhabbetleri de mutlaka hatırlanmalı ve örnek alınmalıdır.

Böylesine yaygın ve saygın Cemaatlerin bağlıları, hatta meşhur olup öne çıkanları arasında bile; istismarcılık, suistimalcılık, kılık kıyafette farklılık fantezisine kapılmacılık, hatta şalvar-çarşaf dışındaki tesettür giysilerine bile kötü gözle bakmacılık, maddi ve manevi sahtekârlık ve fırsatçılık gibi yanlış, yakışıksız tavırlara ve riyakârlıklara rastlanması da olağandır. Ama bunları bahane edip, bir hayırlı hareketin tamamını töhmet altına sokmak hem iz’ana hem vicdana aykırıdır. Yukarıda saydığımız ifrat ve tefrit benzeri aşırılık ve şaşkınlıkların ise münasip yöntemlerle hatırlatılıp düzeltilmesine çalışılmalıdır.

Hizmet Metodu ve Stratejisi, Sünnetullah’a Uygun Olmalıdır!..

Stratejik hedeflere, İslami ve insani modellere ulaşmak için; günümüzde siyasi hizmetlerin ve buna bağlı girişim ve gayretlerin ne kadar gerekli, hikmetli ve isabetli olduğu giderek daha iyi anlaşılmaktadır. Şunu peşinen belirtelim ki; inandığımız, haklı ve hayırlı bildiğimiz için sahip çıktığımız bir kısım gerçekleri, başkalarına zorla kabul ettirmek gibi bir kastımız ve sıkıntımız yoktur; amacımız tarihi ve Kur’ani gerçekleri ortaya koymaktır. Öncelikle hatırlatalım ki, herhangi bir hizmet ve hareketin başarıya ulaşması için, onun Sünnetullah'a uygun olması şarttır. Nasıl ki Cenab-ı Hakk; gece-gündüzün dönüşümünü, mevsimlerin dolaşımını, ekinlerin oluşumunu, belli esaslara ve kurallara bağlamıştır, “Tabiat Kanunu” olarak bilinen bu doğal düzene “Sünnetullah” ve “Âdetullah” denir ve bunlar asla değişmez İlahi kanunlardır. “Ve la tecidü li sünnetillahi tahvila. Ve la tecidü li sünnetillahi tebdila” gibi ayetler Sünnetullah’ta hiçbir değişiklik bulunamayacağını vurgulamaktadır.

Örneğin; Cenab-ı Hakk’ın âdeti, ekinleri baharda bitirmek ve yazın olgunlaştırmaktır. Biz, zamanı gelmeden, tarlayı istediğimiz kadar sürelim, en verimli gübreyi atıp ve en seçme tohumu ekelim, yine de kışın ortasında ekin yeşermeyecek, hasat ve harman olmayacaktır. Baharı ve yazı beklemek zorundayız. Doğan bir bebeğin olgun insan seviyesine gelmesi için yine çocukluk ve ergenlik çağlarını geçirmesi ve uzun yıllar beklemesi gerekli kılınmıştır. Hiçbir suni gayret ve zorlama ile, birkaç ay içinde çocuğun olgunlaşması sağlanamayacaktır. Çünkü, Allah'ın âdeti ve tabiat sistemi neyse öyle olacaktır. Öyle ise biz Âdetullah'a, yani doğal kurallara uygun iş yapmak zorundayız. Allah’ın bizim keyfimize, Kendi sünnetini, kural ve prensiplerini değiştireceğini sanmak saflıktır.

Bu durum, her asırdaki tevhid ve tebliğ hareketinin hizmet metodunda da böyle olmaktadır. İlim ve ibret nazarıyla, tarih boyunca devam eden Hak-Bâtıl mücadelesine baktığımızda, her çağda insanların en çok rağbet ettikleri, ve kıymet verdikleri ne ise, Peygamberlerin o cins mucizelerle, müceddid ve mürşitlerin de, o gün için gerekli ve geçerli olan hizmet ve hareketlerle halkın karşısına çıktıkları anlaşılmaktadır. İşte bu gerçek, hizmet ve faaliyetlerimizde başarılı olmak için mutlaka uyulması gereken bir Âdetullah ve Sünnetullah olduğunu ortaya koymaktadır.

Şimdi meseleyi daha iyi kavrayabilmek için bizzat Kur’an-ı Kerim’de Peygamberlerle ilgili kıssalara bir göz atalım.

Tarihi kaynaklardan anlıyoruz ki, Hz. Davud (AS) zamanında, halkın en çok ilgi gösterdiği ve öğrenmek istediği meslek, demircilik sanatıydı. Herkes bu sahada yarışıyor, herkes çocuğunu bu sanatta yetiştirmek istiyordu. Güncel sohbetlerin konusu bile, “Filan demirci ustası şöyle bir ev gereci veya av aletini yapmış” gibi şeyler oluyordu. İşte bu yüzdendir ki Cenab-ı Hakk; Hz. Davud (AS)’a, demiri avucunda hamur haline getirip yoğurmak ve istediği şekle sokmak gibi, hiçbir demirci ustasının erişemeyeceği bir mucize ve marifetle onların karşısına çıkarıyordu. Ta ki dikkatleri üstüne çekebilsin, merak ve menfaat damarıyla insanları etrafına toplayabilsin ve asıl tebligata zemin hazırlayabilsin.

Cenab-ı Hakk Sebe Suresi 10-11. ayetlerinde "Andolsun, Biz Davud'a tarafımızdan bir fazl (üstünlük) verdik. 'Ey dağlar, onunla birlikte (Beni tesbih edip) yankıyla ses verin (ve tüm gizli hazine ve madenlerinizi hizmetine verin' dedik) ve kuşlara da (aynısını emrettik). Ve ona demiri yumuşatıp (emrine verdik). 'Geniş zırhlar imal et; (onları) düzenli bir biçime sok (ölçülü şekilde üret) ve hepiniz salih ameller yapın. Gerçekten Ben, sizin yaptıklarınızı görenim' (diye vahyettik)", buyurmakla bu gerçeği ifade ve ispat etmektedir.

Ayrıca Enbiya Suresi 80. ayetinde:

Bir de size harbin şiddetinden korunmanız için elbise (zırh) yapma sanatını (ve tekniğini) öğrettik (ki) bunlara karşılık siz şükredenlerden misiniz? (Deneyip görelim)”, buyrularak harp sanatı ve silahlarının yapımına ve ağır sanayiye teşvik ve işaret edilmektedir.

Yine tarihe ve Kur’an-ı Kerim’e bakıp anlıyoruz ki; Hz. Yusuf (AS) zamanında insanların en çok merak ve dikkat ettikleri konuların başında rüya tabiri gelmektedir. En çok hürmet ve rağbet ettikleri kimseler de rüya tabircileri oluyordu. Kur’an’da Yusuf Suresi'nde sık sık görülen rüyalardan ve bu rüyaların tabirlerinden bahsedilmesi, anlattığımız konuya açık bir örnektir. İşte böyle bir ortamda Cenab-ı Hakkın Hz. Yusuf’u; “Görülen rüyaları en doğru ve doyurucu olarak yorumlamak” şeklinde bir mucize ile desteklemesi ve göndermesi Âdetullah’ın icabı ve duyulan ihtiyacın bir sonucuydu. Önce Hz. Yusuf’un kendi gördüğü rüyayı babası Hz. Yakub’un tabiri ve doğru çıkması, sonra zindan arkadaşlarının rüyalarını Hz. Yusuf’un isabetli tabiri, derken kralın 7 semiz ineği, 7 cılız ineğin yemesi, yine 7 yeşil başağı, diğer 7 kuru başağın yutması şeklindeki rüyasını tabir için, bilge kişileri toplayıp;

“…Ey önde gelen (kâhin-bilginler), eğer rüya tabir ediyorsanız benim bu rüyamı çözüverin demişti.[1] Onlar da, 'Bu gördükleriniz karmakarışık rüyalardır. Biz böyle karışık rüyaların te'vil ve tabirini bilemeyiz' diyerek (acizliklerini itiraf etmişlerdi).”[2] İşte tam bu sırada Hz. Yusuf’un: “Bu Rabbimin bana ilettiği ve öğrettiği ilimlerdendir”, diye ifade ettiği bir mucizeyle kralın rüyasına isabetli bir yorum getirmesi ve Mısır’a Hazine Bakanı olmaya zemin hazırlaması, mevcut şartların tabii neticesiydi ve böyle olması gerekiyordu.

Yine bunun gibi, Hz. İsa (AS)’ın, abraşlık gibi tedavisi çok zor ve sıkıntı verici bir deri hastalığını iyileştirmek, kör gözleri açmak ve ölüyü diriltmek gibi, tıbbın, değil o gün, bugün bile erişemediği mucizelerle gönderilmesi, yine halkın dikkatini ve rağbetini çekmek ve asıl tevhid davasını izah ve ispat etmek içindi. Maide Suresi'nin 110. ayetini birlikte okuyalım:

“…İznimle çamurdan kuş biçiminde (bir şeyi) oluşturuyordun da (yine) iznimle ona üfürdüğünde bir kuş olup (uçuverdi). Doğuştan kör olanı ve (deri hastalığı olan) alacalıyı iznimle iyileştirdin, (yine) Benim iznimle ölüleri (tekrar hayata) çıkarıverdinZaten halkın da Hz. İsa’dan istediği mucize ve marifetler genellikle bu cins şeylerdi.

Hz. Musa (AS) döneminde en çok ilgi duyulan ve rağbet edilen meslek ve marifet ise sihirbazlıktı. Firavun, Hz. Musa’yı halkın huzurunda, bütün ülkeden topladığı seçme sihirbazlarla yarışmaya çağırdığı zaman, Hz. Musa; “Ben bir peygamberim. Hokkabazlıkla işim yok!” demiyordu. Sihirbazlık sahnesinde davasını tebliğ ve Hakk'ı temsil için bulduğu bu fırsatı değerlendirmeye koşuyordu. Cenab-ı Hakk da, Sünnetullah gereği orada, o anda lüzumlu ve geçerli olan sihirbazlık cinsinden bir mucizeyle peygamberini destekliyor ve ona Asa’yı gönderiyordu. Çünkü, halkın rağbeti ve dikkati sihirbazlığa idi ve o konudaki başarılar alkışlanıyordu ve herkes o konuda yarışıyor, o konuları konuşuyordu. Taha Suresi'nde Cenab-ı Hakk buyuruyor: (Artık herkes meydana toplanınca, sihirbazlar Hz.) Musa’ya, 'Sen mi (önce marifetini ortaya) atacaksın, yoksa biz mi atalım?' diye (sormuşlardı).”[3]

“(Hz.) Musa da 'siz atın' da (marifetinizi görelim) buyurmuşlardı. (Bunun üzerine sihirbazlar öyle acayip hünerler ortaya dökmüşler ve halkın gözlerini büyülemişlerdi ki, onları dehşet ve korku kaplamıştı. Böylece büyük bir sihirbazlık gösterisi yapmışlardı.) Sihir olarak yere attıkları ipleri ve değnekleri gerçekten koşuyormuş gibi göstermeyi (başarmışlardı).”[4]

Tam bunun üzerine Cenab-ı Hakk Hz. Musa’ya; “Şimdi sağ elindekini yere bırak, onların yaptıklarını (tek tek) yutacaktır; çünkü onların yaptıkları yalnızca bir büyücü hilekârlığıdır. Sihirbazlar hangi hünerle ortaya çıkarsa çıksın, nereye varırsa varsın, iflah olmayacak (ve başarıya ulaşamayacaktır).”[5]

(Artık gerçek anlaşılmış, böylece onların bütün yaptığı numara ve hileler boşa çıkmıştı. İşte orada hem sihirbazlar -dolayısıyla Firavun- yenilgiye uğramışlardı ve küçülüp, mağlup şekilde çekilmek zorunda kalmışlardı.) Bunun üzerine (gerçeği öğrenen) sihirbazlar hep birden secdeye kapanmışlar; 'Biz Harun’un ve Musa’nın Rabbine iman ettik' diyerek (herkesi şaşkınlığa uğratmışlardı).[6]

“De ki: '(Artık) Hakk geldi, bâtıl zail oldu. Hiç şüphesiz bâtıl yok olucudur. (Çünkü Hakk gelince bâtıl batacak, Güneş doğunca karanlık kaybolacaktır).'"[7]

İşte Hz. Musa sihirbazlık sahasında, Firavun’un oyunlarını bozduğu gibi; bizler de, Allah'ın izniyle, siyaset arenasında oynanan hile ve hıyanetleri boşa çıkaracağız. Bugünkü siyaset cambazlarının Hakk'ın karşısında secdeye kapanacakları dönem de yakındır. Medya sihirbazlarının, halkın gözünü büyüleyen ve gönlünü kirleten TV yayınlarının sihirlerinin de bozulacağı günler yaklaşmaktadır. Elbette her Firavun’un bir Musa'sı, her Musa’nın da bir asası mutlaka bulunacak ve mazlumların ahı, zalimlerin saltanatını yıkacaktır.

Şimdi gelelim bizim Peygamberimiz, Hz. Muhammed (SAV) dönemine: Efendimizin göreve başladığı zaman ve mekânda, Araplar arasında şiir ve edebiyata rağbet oldukça yüksek ve yaygındı. Şair ve hatiplere, “Yarı Tanrı” nazarıyla bakarlardı. Güzel konuşmak, akıcı ve etkili şiir okumak bir tutku halini almıştı. İşte Peygamber Efendimize, her peygambere verilen mucizeler yanında, en önemli ve en büyük mucize olarak verilen Kur’an-ı Kerim’in, erişilmez belâgat ve fesahatı (akıcılık ve tatlılığı) karşısında müşrikler, Arapların yarışmaları sonucu, yaldızlı harflerle yazıp Kâbe’ye astıkları meşhur şiirlerini, “Kur’an geldikten sonra, bunların asılı durması yakışıksızdır. Güneş doğduktan sonra mumları hâlâ yanık tutmak manasızdır” diyerek kendi elleriyle indiriyor ve yırtıyorlardı. Hatta, “Artık Ey Resulüm, emrolunduğun şeyi kâfirleri çatlatırcasına açıkla, cahillerden yüz çevir!” ayetini duyan meşhur bir şair hemen secdeye kapanmıştı... “Ne oldu, yoksa iman mı ettin?” diye soranlara da, “Hayır, bu sözün belâgatına secde etmekten kendimi tutamadım!” itirafında bulunmuşlardı…

Evet, mademki o çağın insanı şiir ve hitabete özellikle rağbet ediyor ve o konuda yarışıyordu. O konuda ilgisi ve bilgisi vardı; o halde o cinsten bir mucizeyle dikkatlerinin çekilmesi gerekiyordu. Efendimiz (SAV)’le artık nübüvvet kapısı kapanmıştır. Yeni bir peygamber gelmeyecektir. Ancak İslam, sadece belli bir asrın değil, kıyamete kadar değişen ve gelişen bütün çağların ve topyekün bütün insanlığın maddi ve manevi bütün ihtiyaçlarına cevap verip doyuracak bir hayat programı olarak, zaman zaman tecdid, yani yeniden doğuş ve diriliş hareketlerine sahne olacaktır.

İşte devr-i saadetten kısa bir zaman sonra, hatta daha bir kısım sahabe hayatta iken, “Kur’an’ı ve Sünnet'i herkes kendi keyfine göre yorumlama, aynı ayet ve hadislerden değişik hükümler çıkarma” sıkıntısı ortaya çıkmıştı. Siyasi tarafgirlik ve mezhep taassubuna, İslam'ı yozlaştırmak isteyen zındıka hareketleri de karışınca, durum daha da kötüleşip karmaşık bir hal almıştı. Müslümanlar bir şaşkınlık ve perişanlık içinde kıvranmaktaydı. Evet, kim haklıydı? Kimlerin sözlerine uyulacak; kimlerin tarafında olunacaktı? Halkın kalbi ve kafası bu sorular ve kuşkularla meşgul bulunmaktaydı. İşte böyle bir zamanda İmam-ı Azamlar, İmam-ı Malikler, İmam-ı Şafiiler gibi büyük müçtehid imamların çıkmaları, Kur’an ve Sünnet'teki en uygun manayı, en ilmi metotlarla ortaya koymaları, bir kuru heves ve tesadüfün eseri değil, ciddi bir ihtiyacın neticesi olmaktaydı. Ve Sünnetullah böyle bir hizmeti gerekli kılmaktaydı.

Yine, Emeviler elinde giderek saltanata ve zorbalığa dönüşen hükümet yönetimi ve İslami kuralların terk edilmesi, Müslüman toplumu ciddi ciddi düşündürdüğü ve artık herkesin her yerde, “Halimiz nedir, gidiş nereyedir, sonumuz ne olacak?” diye üzüldüğü bir dönemde, bir Ömer İbni Abdülaziz Hazretlerinin çıkıp yeniden “İslami adaleti devlet yönetimine hâkim kılma” şeklindeki değişim ve düzelme hareketini yapması, yine o günkü ihtiyacın ve Sünnetullah’ın icabıydı.

Daha sonra, tarikat ve tasavvuf hareketinin hızla yayıldığı, ahlâki disiplin ve düzenin bu sayede sağlandığı, ama giderek bu sefer tarikatlar içinde bid’at ve sapıklıkların baş gösterip, hızlı ve tehlikeli bir yozlaşmanın ortaya çıktığı bir ortamda, İmam-ı Rabbani hazretlerinin zuhur edip tarikat mesleğinin ıslahını esas alan tecdit hareketini yapması, elbette Âdetullah’ın bir gereği sayılmalıydı. Çünkü o gün insanların büyük çoğunluğunun dikkati ve rağbeti tasavvuf ve tarikatlar üzerinde yoğunlaşmıştı. Zaten bozulma ve yozlaşma da, o noktada başlamıştı. Öyle ise ıslah ve irşad hareketi de o cinsten olmalıydı.

Daha sonraları, eski Yunan felsefelerinin, Bizans ve Roma'nın safsata dolu eserlerinin tercümeleri sonucu, İslam âleminde, güya ilim ve hikmet perdesi altında, itikadi sapıklıkların yayılmaya başlaması üzerine, bu sefer bir İmam-ı Gazali Hz.lerinin çıkıp Kur’ani ve İslami ilimleri yeniden ihya ve felsefeyi fikren ve ilmen imha yoluyla tecdit hareketini ve hizmetini yürütmesi doğal ve sosyal bir ihtiyacın neticesi olarak algılanmalıydı.

Nihayet, ehli tarikat ve ehli şeriatın birbirine cephe açtıkları ve birbirini küfür ve sapıklıkla suçladıkları, medrese ile tekkenin birbirlerinden uzaklaştıkları bir sırada, Mevlana Halidi Bağdadi Hz.lerinin ortaya atılıp; “Tarikat, şeriati yaşamaktır. Maksadı ve manası aynıdır. Tarikat, şeriatın hayatımıza en güzel tatbikatıdır” diyerek bu lüzumsuz düşmanlık ve dedikoduyu kaldırarak, tefrika ve tecavüzleri önlemek amaçlı yaptığı tecdit hareketi, yine mevcut şartların ve tabii ihtiyaçların zaruri neticesi olarak yaşanmıştı. Ona “Zülcenaheyn” yani “Çift kanatlı” denmesi de; hem Kadiri, hem Nakşi tarikatına bağlı olmasından değil, medreseyle tekkeyi, ilim ile ameli, şeriatla tarikatı meczedip birleştirmesinden dolayı idi.

Ve derken, Siyonist odakların ve Mason localarının siyasi entrikaları sonucu yıkılan, I. Dünya Harbi sonunda fiilen parçalanan Osmanlı'dan arta kalan ve Kurtuluş Savaşı sonunda Cumhuriyet olarak ortaya çıkan Türkiye’mizde, fen ve felsefe kılıfıyla yaygınlaştırılan, ilim ve ilericiliğin bir gereği gibi sunulan ve sanılan bir “inkârcılık ve din dışılık” akımı karşısında, üstad Bediüzzaman Hz.lerinin çıkıp, şüphe ve vesveselerle bulanmış beyinleri ve bunalmış gönülleri, bizzat Kur’an’dan çıkardığı, hikmetli ve ibretli iman dersleriyle huzura ve itminana kavuşturmak üzere yaptığı Risale-i Nur hizmeti ve eserleri, yine ciddi bir ihtiyacın ve iştiyakın neticesi yazılmıştı. Çünkü Sünnetullah böyle istiyordu; önce imansızlık cereyanının önlenmesi, sağlam bir imanın kalplere yerleştirilmesi gerekiyordu.

Bu kadar uzun bir izahtan sonra, şimdi asıl günümüzde nasıl bir yöntem ve sistemle ortaya çıkılmalıydı?

Mademki “Allah'ın sünnetinde ve ezeli takdirinde bir değişiklik olmayacaktı”. Mademki Allah'ın iradesine ve Rabbani prensiplere uygun olmayan hiçbir hizmet ve hareket başarıya ulaşmayacaktı. Mademki devr-i Adem'den beri süregelen Hak-Bâtıl mücadelesinde, bütün peygamberler kendi zaman ve mekânlarına halkın en çok ilgi ve ihtiyaç duyduğu konular cinsinden mucizelerle ortaya çıkmıştı. Çünkü, “Hakk’a çağıran ve halkı uyaran bir Resul (Davetçi) göndermedikçe hiçbir kavme azap etmemek” Allah’ın hükmü ve rahmetinin gereği olmaktaydı. Mademki davetin ve tebliğin en önemli şartı da, o hizmete uygun bir ortam ve fırsat hazırlamaktı. Elbette halkın merak ettiği, kıymet verdiği ve dikkatle takip ettiği konularla, onlara yaklaşmak ve her seviyeden, herkesin ilgi gösterdiği bir sahadan halkın karşısına çıkmak, davamızda başarılı olmak için mutlaka uymamız gereken Allah'ın değişmeyen sünneti ve âdeti konumundaydı.

İşte bu nedenle mademki, günümüzde köylü-şehirli, âlim-cahil, zengin-fakir, genç-ihtiyar, herkesin doğrudan ve dolaylı, mutlaka bulaştığı ve hiç kimsenin ilgisiz kalmadığı şey, siyaset ve particilikti. Mademki, Siyonizm'in güdümündeki zulüm ve sömürünün bütün dehşetiyle hüküm sürdüğü günümüzde, inancını ve amacını icraata çevirebilmenin en geçerli yolu yine siyaset ve particilikti. Öyleyse, haksızlık ve ahlâksızlık saltanatını yıkacak olan hizmetin siyaset sahasında ortaya çıkması bekleniyordu, böyle gerekiyordu ve öyle oldu. Evet, evet; her şey kaybedildiği yerde aranmalıydı. Nasrettin Hoca'mızın ibretli fıkrasını hatırlayalım:

Hoca karanlık ve karışık samanlıkta kaybettiği anahtarını, evin önünde ve ay ışığında aramaktadır. Ne aradığını öğrenen konu komşu da Hoca'ya katılır. Hep birlikte uzun süre anahtarı ararlar, ama bir türlü bulamazlar... İçlerinden birisi: “Hocam, anahtarını burada düşürdüğüne emin misin, başka yerde düşürmüş olmayasın?” diye sorunca, Hoca: “Hayır anahtarı samanlıkta düşürdüm, ama o karanlıkta deve bile bulunmaz diye aydınlıkta arıyorum!” der ama, bir ömür aransa anahtarı bulmak mümkün olmayacaktı.

Evet; bu millet, savaş meydanlarında kazandığını maalesef, siyaset sahasında kaybetmiştir. Siyasette kaybettiğini yine ancak, siyasette arayıp bulmak mecburiyetindedir. Bu uğursuz kuyuya hangi merdivenle indirildi ise, yine aynı merdivenle çıkılması gerekmektedir. Siyasette kaybettiklerimizi başka yerde aramak bizi boşuna oyalayacak bir gayrettir. Elbette başka hizmetlerin de ayrı bir önemi ve kıymeti vardır; ama kaybedilen ve gasp edilen haklarımıza ancak siyasi gayret ve hükümetle erişilecektir. Siyasette kaybedilen şey sokak kavgalarında ve macera meydanlarında aranmakla da asla ele geçmeyecektir. İşte bu nedenle Siyonist güçler ve Masonik çevreler, Müslümanları siyasetten ve dolayısıyla yönetimden uzak tutmak için, bütün gayretlerini sarf etmekte ve “Müslüman siyasetle uğraşmaz” demektedir.

Oysa bu ülkede milli ve yerli düşünce, bir siyasi parti olarak ortaya çıkmasaydı, Anadolu insanının hamallıktan kurtulması mümkün değildi. Sağcılar inecek, Solcular binecekti. Masonlar binecek, Komünistler sürecekti. Müslüman camide -güya- Allah'ın karşısında eğilip bükülecek, ardından gidip masonların karşısında eğilip bükülecek, sonra patronların karşısında eğilip bükülecek ve bu perişanlık ve şaşkınlık içinde ömürleri tükenip gidecekti.

Artık bugün sürdürdüğümüz siyasi cihadımızda, metot olarak en uygun ve en geçerli olan yolu takip ettiğimizi anlamış olmalıyız. Mevcut kurum ve kanunlar çerçevesinde geçerli sayılan vasıtalarla bir hedefe varmak mümkün oluyorsa, bu aracı bu fırsatı değerlendirmek üzerimize şarttır. Gerçek demokrasiye ve örnek bir laikliğe de ancak böyle ulaşılacaktır. Dikkat ediniz, şimdi kendi kuracağımız bir matbaada en lüks kâğıtlara özel paralar bastığınızı düşünün, üzerine de Kâbe resmini ve Kelime-i Tevhid’i yazmış olalım. Bu parayla, Allah aşkına, Türkiye'de herhangi bir şey almamız mümkün olur mu? Hayır, çünkü geçersiz ve yapmacıktır. Üzerinde kadın resmi, köprü resmi bulunan bugünkü paraları ise hep koynumuzda taşıyoruz. Çünkü onlar geçerlidir, ihtiyacımızı onlarla karşılıyoruz. Zulmün sistemleştiği ve Siyonizm'in siyasi, iktisadi ve kültürel yönden dünyayı ele geçirdiği böyle bir dönemde, elbette ve sadece siyasi teşkilatlanma da yeterli olmayacaktı.

Hükümet ve devlet imkânlarını halkın hizmetinde kullanabilmek için, nasıl partiye ihtiyaç vardı, öyle de işçi haklarını savunmak için de sendika kurulmalıydı. Bu da yetmiyordu, toplumu yönlendirmede ve kamuoyu oluşturmada çok etkili olan basın sahasına da el atılmalı, Hakk’ın gözü, kulağı, dili olacak Milli bir gazete çıkarılmalıydı. Yurt dışında, özellikle Almanya’da ve Avrupa'daki işçi ve öğrencilerimize sahip çıkılmalıydı. Ayrıca çeşitli vakıflar kurulmalı, dernekler açılmalı, giderek İslam Birleşmiş Milletleri, İslam Ortak Pazarı, İslam Ortak Dinarı, İslam Ortak Savunma Paktı gibi evrensel dayanışma unsurları hazırlanmalıydı. Yani İlahi Kader; Erbakan Hoca’yı boşuna yaratıp donatmamıştı! Bu ne muazzam bir beyin, bu ne tükenmez bir enerjidir ki, bu hizmetlerin her birisi ayrı ayrı ilim, ihtisas, kabiliyet isteyen şeyler olduğu halde… Bu hizmetlerin bir tanesinin altında bile yüzlerce insan ezildiği halde, tek başına hepsinin üstesinden gelebilmek, ancak Cenab-ı Hakk’ın özel lütfuna mazhariyetle elde edilecek bir başarıydı. Ve Ona fikren ve fiilen destek çıkanlar ne kadar şanslı ve saygın insanlardı!..

Bir de “Efendim, batılın kanun ve kurumlarıyla Hakk’a hizmet edilmez. Bunların emrinde ve himayesinde görev yürütülemez” gibi tutarsız ve dayanaksız iddialarda bulunanlara Kur’an’dan bir ayetle cevap verelim: Yusuf Suresi 54. ayetinde: Kral; 'Onu bana getirin', diyerek (Hz. Yusuf’u yanına istemişti). 'O'nu kendime özel (dost ve danışman) yapayım' demişti. Kendisiyle konuşup (ondaki olgunluğu görünce, Yusuf’a): 'Sen artık bugün yanımızda mevki sahibi, güvenilir (bir kimse)sin ve artık emniyettesin' (diye teminat vermişti).

Açıkça görülüyor ve anlaşılıyor ki: Firavunlardan biri olan Mısır Meliki, yine kendi saltanatını ve hükümranlığını sürdürüyor olmalı ki, Hz. Yusuf'u koruması altına aldığını söylemekteydi. Çünkü ancak etkili ve yetkili yüksek bir makamda olan, zayıf ve güçsüz birini himayesine alabilirdi. Şimdi bizim kalkıp devletin valisine veya emniyet müdürüne giderek, “Efendi rahat uyu, endişe etme benim emniyetim ve himayem altındasın” dememiz gülünç düşmez miydi? Zaten Hz. Yusuf (AS) da bu güven veren sözler karşısında:

(Bunun üzerine Hz. Yusuf) ‘Öyleyse beni memleketin hazinelerine (bir nevi Maliye ve Sanayi Bakanlığı görevine) memur etsene, çünkü ben gerçekten (hazineyi ve serveti) iyi korurum, (ticaret ve ziraatı çok) iyi bilirim’ demişti.”[8]

Bu ayetten Hz. Yusuf’un, Melikin hükümetinde bir bakanlık seviyesinde görev talep edip aldığı kesin olarak anlaşılmaktadır. Aksini iddia etmek, eğer cahillikten gelmiyorsa, kuru bir inattır. Zaten Kur’an’ı bir sayfa daha çevirdiğimizde, Hz. Yusuf’un Hakk’a ve halka hizmet imkânı bulabilmek ve dinini yerleştirmek için Kralın mevcut kanun ve kurallarına uyarak hizmetini yürüttüğü anlaşılmaktadır. Uzun yıllar geçtikten sonra, buğday almak üzere Mısır'a gelen kardeşleri arasında bulunan öz kardeşi Bünyamin'i yanında alıkoymak için, Hz. Yusuf’un bizzat yetkisi bulunmadığından, Allah’ın vahyettiği ve öğrettiği hile ile onun yüküne devlete ait bir kabı bırakarak, güya çalınmış gibi önce kardeşlerinin yükünü, sonra da Bünyamin’in yükünü arayıp, kaybolan kabı ortaya çıkarmaktadır. Ve bu hırsızlık suçunun kardeşlerinin ülkesindeki cezası ne ise, -ki kendisi babasının şeriatını bildiği için- öyle muamele edeceğini önceden onlara hatırlatmaktadır.

“…İşte Biz, Yusuf’a bu şekilde bir 'Keyd' (hile-tedbir, plan) öğretmiştik. Aksi halde Melikin dinine (Kralın kanunlarına) göre kardeşini tutamayacaktı (tutsa da ağır cezadan kurtaramayacaktı)…”[9] buyrularak, Hz. Yusuf’un uzun müddet Kralın hükmü ve himayesi altında kaldığı da kesinlik kazanmaktadır. Bu konuda müfessir Mehmet Vehbi Efendi'nin “Hulâsatü'l Beyan fi Tefsiri'l Kur'an” adlı kıymetli eserinin, 7. cildinin 2450 / 2451. sayfalarında geniş ve güvenilir bilgiler aktarılmaktadır.

Hayatları gibi vefatları bile, bu manevi mesajları hatırlatan Zat’ların, bizlere şefaatçi olmalarını, Yüce Rabbimizden niyaz ediyoruz!..

 


Bu makaleyi sesli olarak dinleyebilirsiniz:

 


[1] Yusuf: 43
[2] Yusuf: 44
[3] Taha: 65
[4] Taha: 66
[5] Taha: 69
[6] Taha: 70
[7] İsra: 81
[8] Yusuf: 55
[9] Yusuf: 76

 

Ahmet AKGÜL -

AHMET AKGÜL KİMDİR?

     

Araştırmacı-Yazar, Düşünür ve Siyaset Bilimci olarak tanınan Ahmet Akgül, Milli Görüş çizgisinde önemli bir fikir adamıdır. Olaylara insan eksenli ve İslam endeksli yaklaşmaktadır.

2004 Ocak ayında, arkadaşlarıyla birlikte İstanbul’da aylık olarak yayınlanan “Milli Çözüm” Dergisini çıkarmaya başlamıştır.

Uzun süreli, ciddi ve çileli bir mücadele dönemi yaşamış ve bu duyarlı, tutarlı ve kararlı tavrını hiç bırakmamıştır. Bu yüzden pek çok sıkıntı ve saldırılara uğramış, defalarca mahkeme açılıp tutuklanmış ve hapis yatmıştır.

İnancımız ve ihtiyacımız olan evrensel hukuk kurallarının; bütün insanlığın ortak değeri ve hayat düzeni haline getirilmesi, “Demokrasi, Laiklik ve özgürlükler” gibi çağdaş kurum ve kavramların; ilmi ve insani temellere göre yeniden şekillenmesi… Ve Türkiye’nin yeni bir barış ve bereket medeniyetine öncülük etmesi konularında yoğunlaşmıştır.

Üstadımızın, başta “İnsanın Yozlaşması”, ardından “Adil Düzen ve Yeni Bir Dünya” ve yine “Barış ve Bereket Nizamı “İslam Davası” ve Yozlaştırılan “Cihat Kavramı” gibi birçok kitapları İngilizceye çevrilip merkezi Londra’daki Cagaloglu Yayıncılık organizesiyle; Amazon ve Bornes&Noble (bn.com) gibi dünya genelinde dağıtım yapan yüzlerce online sitesinde ve dijital (e-kitap) sayesinde 120 kadar ülkede yayınlanıp okunmaktadır. Ayrıca Üstadımızın “Yüce Kur’an’ın Manası ve Mesajı” başlıklı Meal-i Kerim yorumları İngilizce ve Rusça tercümeleri ile “Adil Düzen ve Yeni Bir Dünya” kitaplarının Rusça, Arapça, Çince, Japonca ve İspanyolca tercümeleri tamamlanıp basılmış olup; Almanca, Fransızca, Kırgızca ve Farsça tercümelerinde de sona yaklaşılmıştır.

Milli siyaset ve sorumluluk düşüncesini farklı bir boyutta ele alan ve yorumlayan Hocamız; yaklaşık 40 yıldır Türkiye’mizin her yerinde, Avrupa’da ve İslam ülkelerinde, önemli seminer ve konferanslara katılmaktadır.

Mili Görüş’e çöreklenmiş bazı şaibeli kişilerin gizli niyet ve tertiplerini haber vermesi, uzun vadeli hedefler ve stratejik tavizler sonucu Parti'ye girdiklerini sezmesi ve söylemesi nedeniyle, Ahmet Akgül’ün teşkilatlarda ve Milli Görüşçü kuruluşlarda hizmet vermesi engellenmeye çalışılmış; Erbakan Hoca ise, kendisinin daha bağımsız davranabilmesi ve nifak çarkı içinde körletilip kirletilmemesi için bu girişimlere karşı çıkmamış, ama kendisini uzaktan destekleyip yönlendirmekten de geri durmamıştır. Erbakan’ın “Adil Düzen” projeleri, AKP’nin siyasi hileleri ve karanlık ilişkileri, Fetullahçı Cemaatin gizli mahiyeti konularında sayılı uzmanlardandır.

1949 Elazığ doğumlu olan, çeşitli konularda yayınlanmış ve hazırlanmış 80 (seksen) eseri bulunan yazarımız, evli ve beş çocuk babasıdır.

      

Hocamız’ın Başlıca Kitapları:

● Yüce Kur’an’ın Manası ve Mesajı (Türkçe Meal-i Kerim. Abdullah Akgül Yayına Hazırladı.) (İngilizce ve Rusçaya çevrildi.)

Milli Sorunlarımız ve Sorumluluklarımız (2 Cilt)

Dünyanın Değişimi ve Erbakan Devrimi

Refah-Yol’la Rantiye Savaşı

Cemaatin Cılkı, Erdoğan’ın Çarkı, Erbakan’ın Farkı

Türkiye Kuşatılırken, Kuklaların Kapışması

Adil Düzen ve Yeni Bir Dünya (İngilizce, Rusça, Çince, Japonca, Arapça ve İspanyolcaya çevrildi.)

Bizim Atatürk

Küresel Fesatçılık ve Fetullahçılık

● Dış Politika Yazıları (I) BOP’un Temel Taşları (1988-1998)

● Dış Politika Yazıları (II) Tarihin En Talihsiz Yılları (2002-2015)

Siyaset ve Strateji Bilgeliği

Osmanlı Sistemi ve Abdülhamit Siyaseti

İslam Davası ve Cihat Kavramı (İngilizceye çevrildi.)

● “İnsan”ın Yozlaşması (İngilizce ve Rusçaya çevrildi.)

Ah-u Figan’ım (Şiir)

Başörtüsü İnkârı ve İstismarı

AKP Tahribatının Fotoğrafı: İslamcı Münafıklar

Yeni İstiklal Savaşında Milli Şuur ve Ordu

Bir Dış Proje Olarak AKP Gerçeği ve Akıbeti

Bilge(!) Erdoğan’dan, İlkeli(!) Numan’a AKP Tezgâhı

Cezaevinde Yazdıklarım

Siyonizm-Deccalizm Ortaklığı

Devrim Simsarları ve Din İstismarcıları

Dilin Düğümü Çözüldü (Şiir)

Din Dengedir İslam İlericiliktir

Din – Devlet ve Demokrasi

Ergenekon Senaryosu “At Değiştirme” Operasyonu muydu?

(Kadiri - Haydari Tarikatı) Gönül Seması ve Tasavvuf Kapısı

Medeniyet Mücadelesi ve Mehdiyet Müjdesi

● Teşkilatçılık (İletişim ve İşbirliği Sanatı) Mesaj ve Metod 

Milli Siyasette Kirli Hesaplar-1 Milli Görüş’ün Marazlıları

Milli Siyasette Kirli Hesaplar-2 Sonradan Yamuklaşanlar

ABD’li Siyonistlerin, AKP’li Piyonistleri Bir Devrin Bitişi ve Bir Devrimin Gelişi

İdlib-Amik Ovası ve Yaklaşan Armageddon Savaşı

BDP’nin Özerklik Ezanı, TC’nin Cenaze Namazı Olacaktı

Bir Devrim Yaşanıyordu!

Dünya Dönüşüme Hazırlanıyordu

Hidayet Kıvılcımı ve Hikmet Kılıcı (Şiir)

Katı Ulusalcıların ve Ilımlı İslamcıların Din Tahribatı

Osmanlı’dan Cumhuriyete Kripto Yahudiler ve Pakraduniler

Yüz Kur'ani Kavram ve Yorumları

Bizden Söylemesi-1 AKP İntihara Gidiyordu… (Yayına Hazırlayan: Ufuk Efe)

Bizden Söylemesi-2 Türkiye Uçuruma Sürükleniyordu… (Yayına Hazırlayan: Ufuk Efe)

Terör-Masonluk ve Mafia Medeniyeti

Cumhuriyet Türkiye’sinde Nifak Hareketleri

Ruhlar-Sırlar ve Uzaydaki Yaratıklar

Sabah Yakın Değil miydi?

Tarikatların Hizmet Sahası ve Islahı

Tuz Kokarsa…

Türkiye Büyüyor muydu, Bölünüyor muydu?

Türkiye Dağılacak mıydı, Doğrulacak mıydı? (Ahmaklar Okumasındı!)

Türkiye Tarihi Dönemeçte, Ya Yıkılacak Ya Şahlanacaktı!

Yakın Tarihimizde Yüceler ve Cüceler (2 Cilt)

Zafer Muştuları ve Fetih Hazırlıkları

Erbakan’dan İntikam Alanlar

Suriye’de Yaklaşan Hilal-Haç Kapışması

Başkanlık Muamması ve Çarkların Tıkanması

15 Temmuz Hıyanetinin Gizemi: Bir Darbe Analizi ve Sistem Krizi

Pazarlık Partisi ve Palavra İktidarı

Kemalizm-Tayyibizm Uyarlaması

Asker Darbesi Değil Devlet Müdahalesi Lazımdı

İslam’dan Uzaklaştıkça, İnsanlıktan Çıkılması

Dert Söyletir Aşk İnletir (Şiir)

● Hainleri Haşlama, Zalimleri Taşlama (Şiir)

İstanbul Sözleşmesi ve Ailenin Çözülmesi

      

Hocamızın Önsözünü Yazdığı Milli Çözüm Yayınları:

● Üstad Ahmet Akgül’ün Özgeçmişi ve Öğretileri (Yakup Gözübüyük)

● Haykırış (Şiir - Ali Çağıl)

AKP Yönetimi ve Tahribat Yöntemi Sistem Tahlili ve Siyaset Tenkidi (Nevzat Gündüz)

● Sözün Çözüme Dönüşmesi (Siyasi Fıkralar - Osman Eraydın)

● Ayar Aynası ve Nokta Atışı (Sosyal ve Siyasi Fıkralar - Erdoğan Bişkin)

Milli Çözüm Ekibinden: İlginç Rüyalar ve Manevi Uyarılar (2 Cilt - Hazırlayanlar: Fatma Betül Erişkin – Nail Kızılkan – Neslihan Bayraktar)

Devami
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Web Sitesi

Makale Paylaşım Sayısı: 431

SON YORUMLAR