ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün2929
mod_vvisit_counterDün4283
mod_vvisit_counterBu Hafta10518
mod_vvisit_counterGeçen hafta35024
mod_vvisit_counterBu Ay16310
mod_vvisit_counterGeçen Ay183380
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar18114411

IP'niz: 3.235.227.117
Bugün: 04 Ağu 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12689630

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam
Reklam

TOPLUM DÜZENİ VE VİCDANIN ÖNEMİ

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 42
ZayıfMükemmel 

 

TOPLUM DÜZENİ VE VİCDANIN ÖNEMİ

        

Allah'ın Her İnsana Adalet ve Merhamet İlhamı: VİCDAN’dır!

Vicdan; her insana güzel olan tavrı ve düşünceyi hatırlatan, bir insanın sağlıklı muhakemede bulunmasını, doğruyu ve yanlışı birbirinden ayırt edebilmesini sağlayan manevi bir yetenektir. Vicdanın önemli bir özelliği de, tüm insanlarda ortak bir değerdir. Yani bir insanın vicdanına göre doğru olan, aynı koşullar söz konusu olduğu sürece, diğer insanların vicdanları için de geçerlidir. Vicdanlar hiçbir zaman çatışmaz. Bunun nedeni ise vicdanın kaynağıdır; vicdan Allah'ın ilhamıdır. Allah, her insana vicdanı aracılığı ile Kendisi'nin hoşnut olacağı umulan en doğru ve en güzel tavırları bildirmektedir. Vicdanın Allah'ın ilhamı olduğu Kur’an'ın Şems Suresi'nde şöyle haber verilmektedir:

“Nefse ve ona 'bir düzen içinde biçim verene'. Sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun). Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmuştur. Ve onu (isyanla, günahla, bozulmalarla) örtüp-saran da elbette yıkıma uğramıştır.”[1]

Yukarıdaki ayetlerde Allah, nefse fücuru (günaha ve isyana dalmak, fasık olmak, yalan konuşmak, baş kaldırmak, Hak’tan sapıtmak, nizamı bozmak, ahlâki çöküntü, takvanın zıddı) ve aynı zamanda ondan sakınmayı ilham ettiğini bildirmektedir. İşte insanı kötülüklerden sakındıran ve doğruyu bulduran onun vicdani kanaatidir.

Vicdanın en önemli özelliklerinden biri ise insanın kendi kendine doğruyu bulmasına yardımcı olmasıdır. Vicdan; kimse söylemese de insana doğruyu gösterecektir, ancak önemli olan insanın vicdanına başvurması, onun ne dediğini dinlemesi ve eksiksizce söylediklerini uygulamasıdır. Bu nedenle vicdan, Kur’an’ı anlayıp uygulamada dinin temel unsurlarından biri sayılmıştır. Her şeyden önce şunu unutmamak gerekir: Her insan şuur sahibi olduğu andan itibaren Allah'ın kendisine ilham ettiği vicdanının söylediklerinden sorumlu konumdadır. Etrafındaki olayları idrak etmeye başlayan, muhakeme yeteneği kazanan her insan artık vicdanını duyacak, nefsi ile vicdanını ayırt edebilecek yeteneğe ve vicdanına uyabilecek iradeye sahip olmuş durumdadır. Artık bundan sonra karşılaştığı olaylar esnasında seçtiği yoldan hesap günü sorgulanacaktır; vicdanına uyuyorsa Allah'ın sonsuz cennetine layık görülecek, nefsine uyuyorsa "kapıları kilitlenmiş" sonsuz bir ateşle karşılaşılacaktır.

Allah'ın Varlığının Delilleri Vicdanla Anlaşılır!

Vicdanına uyan bir insanın ilk olarak yapacağı şey, çevresinde gördüklerini sorgulamak ve araştırmak olacaktır. Ve idrak yeteneği gelişmiş insan görecektir ki, kusursuz bir evrende, her şeyiyle eksiksiz olarak yaratılmış bir dünyada yaşamaktadır. Herkes, doğduğu andan itibaren içinde bulunduğu ortamı ve koşulları düşünmeye başladığında; tüm detaylarıyla ince ince düşünülüp tasarlanmış bir dünyada yaşadığını anlayacaktır. Sadece kendi bedenindeki sistemler bile insanı şaşkınlığa düşürecek kadar kusursuz yaratılmıştır. Şu anda herkesin kalbi hiç teklemeden atıyor, derisi kendisini yeniliyor, akciğerleri kanı temizliyor, böbrekleri kanı süzüyor, hücrelerinde saniyede milyonlarca protein yaşamının devam edebilmesi için sentezleniyor. Ve kişi, içinde gerçekleşen bunlar gibi daha binlerce faaliyetten habersiz yaşıyor ve belki de bunların bazılarının nasıl gerçekleştiğini dahi bilmiyor. Bu kadarla da kalmıyor; içinde yaşadığımız gezegenin milyonlarca kilometre uzağında gerekli ısı, ışık ve enerjiyi sağlayan Güneş var. Ama Güneş ile Dünya arasındaki mesafe o kadar iyi ayarlanmış ki, bu enerji kaynağı gezegenimizi ne kavurup yok ediyor, ne de soğuktan donduruyor.

Sonra gökyüzüne bakıyoruz. Dünya'yı çepeçevre saran hava kütlesinin estetik görünmesinin yanı sıra insanları ve tüm canlılığı dış tehlikelerden koruduğunu öğreniyoruz. Eğer gezegenimizi saran bu atmosfer olmasa, dünya üzerinde tek bir canlı dahi var olamayacaktı. Bunların her birini tek tek düşünen insan, elbette ki kendisinin ve içinde yaşadığı evrenin nasıl meydana geldiğini ve varlığını nasıl devam ettirdiğini sorgulayacaktır. Bunu araştırdığında ise karşısına iki alternatif çıkacaktır: 1- Ya Yaratılış gerçeğine inanıp Müslüman olacaktır. 2- Ya da Evrim safsatasına kapılıp sapıtacaktır.

Bu alternatiflerden Evrim ve Darwin safsatası; tüm evrenin, gezegenlerin, yıldızların ve tüm canlılığın tesadüfler sonucunda kendiliğinden meydana geldiğini söylemektedir. Maddenin en küçük birimi olan atomların serbest haldeyken, tesadüfler sonucu bir araya geldiklerini, hücreyi, insanı, atları, kelebekleri, doğayı, yıldızları, kısacası sizin her an görüp de hayrete düştüğünüz son derece kusursuz ve karmaşık yapıları ve sistemleri oluşturduklarını iddia etmektedir.

Size sunulan diğer alternatif ise; bütün bu gördüklerinizin üstün akıl sahibi, her şeye güç yetiren Yüce bir Yaratıcı tarafından var edildiğini, hiçbirinin tesadüflerle meydana gelemeyeceğini, çevrenizde gördüğünüz tüm sistemlerin üstün güç sahibi bir Yaratıcının planı ve tasarımı olarak meydana geldiğini söyleyecektir. İşte O Yaratıcı, benzersiz güç sahibi Yüce Rabbimizdir. Bu aşamada vicdanınıza başvurarak karar vermelisiniz. Sayısız detay içeren muhteşem sistemlerin tesadüflerle oluşması ve yine kendi kendine bu kadar kusursuzluk içinde işlemesi aklen mümkün ve münasip midir?

Vicdanını kullanan her insan bu soruya cevap verebilir ve evrendeki her şeyin bir Yaratıcısı olduğunu ve bu Yaratıcının çok üstün ve bütün (Külli) bir akla, çok üstün bir yaratışa sahip olduğunu ve her şeye güç yetirdiğini kavrayabilir. Çünkü çevresindeki her şeyde Allah'ın delilleri açıkça görülmektedir. Evrende ve canlılarda var olan bilinçli tasarımlar, aralarındaki büyük uyum ancak yüksek bir bilincin ürünü olarak ortaya çıkabilir. Bu, son derece açık, yalın ve tartışmasız bir gerçektir. Sadece yaratılmışlar arasındaki büyük uyumu görmek bile vicdanın, bunların birbirlerinden bağımsız olarak tesadüflerle oluşamayacaklarını, hepsinin tek Yaratıcı olan Allah'ın eseri olduğunu görmesi için yeterlidir.

Ancak, vicdanını kullanmayan biri aynı anlayışı gösteremeyecektir. Çünkü bu kavrayış akılla kazanılır ve akıl ise ancak vicdana uyulduğunda ortaya çıkan manevi bir özelliktir. Vicdana uygun olarak yapılan her tavır aklı güçlendirip geliştirir. Fakat burada "aklın tanımı" dikkat edilmesi gereken önemli bir noktadır. Akıl; günlük yaşamda kullanıldığı anlamından, yani zekâdan farklı bir kavramdır. Bir insan ne kadar zeki olursa olsun, bilgisi ve kültürü ne kadar fazla olursa olsun, vicdanını kullanmıyorsa "akılsız" olacaktır ve birçok gerçeği görüp anlamayacak, gördüklerini de kavrayamayacaktır. Ve bu vicdan ve akıl, insanı İslam hidayetine ulaştıracaktır.

Zekâ ile vicdanın kazandırdığı akıl arasındaki farkı şöyle bir örnekle belirginleştirebiliriz: Bir bilim adamı, hücre ile ilgili yıllarca çok derin ve detaylı araştırmalar yapabilir. Bu konuda dünyanın en bilgili kişisi de olabilir. Ancak eğer akıl ve vicdandan yoksunsa, bu kişi sadece hücre ile ilgili bilgilere sahip olacaktır, yani bu bilgileri sadece "bir yük gibi taşıyacaktır". Bu bilgilerin doğrultusunda bir çıkarım yapamayacaktır, iman şuuruna kavuşamayacaktır. Oysa vicdan ve akıl sahibi bir insan, hücredeki mucizevî özellikleri, detayındaki mükemmellikleri görerek, bu kadar karmaşık bir yapının ancak ve ancak bir Yaratanı, üstün akıl sahibi bir tasarlayıcısı olması gerektiğini anlayacaktır. İnsan vicdanıyla düşünmeye devam ederse şu sonuca varacaktır: Elbette hücreyi bu mükemmellikte yaratan güç, diğer tüm canlı ve cansız varlıkların da Yaratıcısı olmalıdır.

Kur’an'da, vicdanını dinleyerek bu yöntemle Allah'ı bulan Hz. İbrahim (AS) örnek olarak anlatılmaktadır:

“Gece, üstünü örtüp bürüyünce bir yıldız görmüş ve demişti ki: ‘Bu benim Rabbimdir.’ Fakat (yıldız) kayboluverince: ‘Ben kaybolup-gidenleri sevmem’ demişti. Ardından Ay'ı, (etrafa aydınlık saçarak) doğar görünce: ‘Bu benim Rabbim’ demiş, fakat o da kayboluverince: ‘Andolsun’ demişti, ‘Eğer Rabbim beni doğru yola erdirmezse gerçekten sapmışlar topluluğundan olurum.’ Sonra Güneş’i (etrafa ışıklar saçarak) doğar görünce: ‘İşte bu benim Rabbim, bu en büyük’ demişti. Ama o da kayboluverince, kavmine demişti ki: ‘Ey kavmim, doğrusu ben sizin şirk koşmakta olduklarınızdan uzağım. Gerçek şu ki, ben bir muvahhid olarak yüzümü gökleri ve yeri Yaratana çevirdim. Ve ben müşriklerden değilim.’"[2]

Yukarıdaki ayetlerde Hz. İbrahim'in akıl yoluyla Allah'ı nasıl bulduğu aktarılır. Vicdanıyla, çevresinde gördüğü her şeyin ancak birer yaratılmış varlık olduklarını, Yaratanın ise onlardan çok daha üstün bir varlık olduğunu anlamıştır. Vicdanına başvuran herkes, kendisine anlatan biri bulunmasa dahi bu gerçeği kavrayacaktır. Hırslarını ve tutkularını karıştırmadan samimi olarak, sadece vicdanını kullanarak düşünen herkes, Allah'ın apaçık varlığının ve yüce sıfatlarının farkına varacaktır.

Vicdanları Allah'ı Bildiği Halde İnkâr Edenlere Günümüzden Bir Örnek İse: Evrimciler Takımıdır!

Bir insan gerçekler apaçık önündeyken; işine gelmediği için bu gerçekleri görmek istemezse, hatta bu gerçekler yokmuş gibi hareket ederse, bu insan, zekâsına rağmen küçük durumlara düşecektir. Vicdanında doğruyu bilen kişinin bunu kabullenmemesinin nedeni, genellikle bu gerçeğin kendi çıkarlarına ve nefsi arzularına ters düşmesidir. Bir insanın Allah'ın varlığını kabul etmesi; kendisinden ve her şeyden çok üstün ve yüce, boyun eğmesi gereken, muhtaç olduğu, sorumlu bulunduğu bir varlığı kabul etmesi demektir. Vicdanın kapalı olmasının, zekâya ve bilgiye rağmen bir insanı nasıl durumlara düşürebileceğine dair yakın zamanımızdan herkesin tanıdığı bir örnek verelim: Francis Crick, 1950'li yıllarda DNA'nın yapısını keşfeden iki bilim adamından biridir. Bu, şüphesiz bilim tarihi için çok önemli bir buluştu; çok uzun araştırmalar, büyük bir bilgi birikimi ve tabii zekâ gerektiriyordu. Nitekim bu "bilim adamı"na yaptığı araştırmalardan dolayı Nobel Ödülü verilmişti.

Francis Crick, hücre ile ilgili çalışmaları sırasında hücrenin yapısına, içindeki gizli tasarıma hayran kalmıştır. Nitekim koyu bir evrimci olmasına rağmen, DNA'nın mucizevî yapısına şahit olduktan sonra yazdığı eserinde bilimsel bir gerçeği şöyle ifade etmiştir: "Bugün sahip olduğumuz bilgiler ışığında, dürüst bir adamın yapabileceği tek yorum, hayatın bir mucize eseri olarak ortaya çıktığıdır." Evrime ve dolayısıyla hayatın tesadüfler sonucu oluştuğuna inanan Crick, hücredeki detayları görünce yukarıdaki sözleri söylemiş ve hücrenin var oluşunun tesadüflerle mümkün olmadığını, bunun ancak bir mucize olabileceğini belirtmiştir. Oysa evrimciler tesadüf dışında bir açıklamaya inanmazlar, çünkü bu onların Allah'ın varlığını kabul etmelerini gerektirir. Hücredeki mükemmelliği ve kusursuzluğu yakından görmek Crick'i o kadar etkilemiştir ki, ideolojisine ters olmasına rağmen bunu itiraf etmiştir. Ancak Crick, vicdanına uzun süre uyamamış ve Allah'ın varlığını kabul edemeyeceğini, bu nedenle üstün bir akıl gerektiren ve tesadüflerle açıklanamayan bu süreci Allah'ın değil "uzaylıların" yarattığını iddia etmiştir. Yani Crick'e göre hayatı yaratan Allah değil, uzaylılardır. Güya uzaylılar dünyaya ilk DNA'yı getirerek hayatı başlatmışlardır! İşte vicdanı hapsetmek, baskı altına alarak sesini kesmek, her ne kadar zeki veya kültürlü de olsa kişiyi bu duruma getirir. Bu Nobel ödüllü "bilim adamı", bu kadar üstün bir yapıyı meydana getirebilecek uzaylının nasıl yaratıldığını dahi düşünemeyecek kadar sığ bir görüşe sahiptir.

Ünlü Amerikalı biyokimya profesörü Michael J. Behe, vicdanlarını kapatan bilim adamlarının durumunu, vicdan kelimesini kullanmadan şöyle açıklamaktadır:

"Son kırk yıl içinde modern biyokimya hücrenin sırlarının önemli bir bölümünü ortaya çıkardı. Bunun için harcanan emek ise gerçekten çok büyüktü. On binlerce insan, bu sırları bulmak için yaşamlarını laboratuvarlardaki uzun çalışmalara adadılar... Hücreyi araştırmak için gerçekleştirilen tüm bu çabalar, çok açık bir biçimde, bağıra bağıra, tek bir sonucu veriyordu: ‘Dizayn!’ Bu sonuç o denli belirgindi ki, bilimin tarihindeki en önemli buluşlardan biri olarak görülmeliydi... Bu zafer on binlerce insanın ‘Euraka!’ (Buldum!) çığlıklarıyla bu büyük buluşu kutlamalarına yol açmalıydı... Ama hiçbir kutlama yaşanmadı, hiçbir sevinç ifade edilmedi. Aksine hücrede keşfedilen büyük karmaşıklığın karşısında, utangaç bir sessizlik hâkim oldu. Konu halka açık bir ortamda gündeme getirildiğinde, çoğu bilim adamı bundan rahatsız oluyorlar. Kişisel diyaloglarda ise biraz daha rahatlar; çoğu keşfettikleri açık gerçeği kabul ediyor, ama sonra yere bakıp başlarını sallıyorlar ve hiçbir şey olmamış gibi davranmaya devam ediyorlar. Peki neden? Neden bilim dünyası, keşfettiği büyük gerçeğe sahip çıkmıyor? Neden ortaya çıkan açık dizayn, entelektüel eldivenlerle kenarından tutuluyor? Çünkü bilinçli bir dizaynı kabul etmek, ister istemez Tanrı'nın varlığını kabul etmeyi çağrıştırıyor onlara."[3]

Allah'ın varlığının delilleri herkes için çok açık ve görülebilirdir. Tüm evrene hâkim olan dizaynın Yaratıcısının Allah olduğu çok açık bir gerçektir. Allah'ın varlığını inkâr edenlerin bir kısmı, gerçekten inanmadıkları için değil, birtakım dünyevi hesaplar nedeniyle Allah'ı inkâr etmektedirler. Vicdanında herkes Allah'ın varlığını, sonsuz gücünü bilir. Ancak Allah var diyen ve Allah'ın gücünü gereği gibi kavrayan kişi, O'na karşı mes’uliyetini, O'nun emirlerine uyması ve O'nun için yaşaması gerektiğini de bilir. Tüm bunları bilmesine rağmen inkârda direnen kişi ise, bu büyük gerçeği kabul etmek çıkarlarına ve içindeki büyüklük hissine uygun olmadığı için inkâr etmektedir. Kur’an'da bu durumdaki insanların tarifi, Neml Suresi'nde şöyle geçmektedir:

“Vicdanları (nefislerinin esası) kabul ettiği halde, zulüm ve büyüklenme dolayısıyla bunları inkâr ettiler. Artık sen, bozguncuların nasıl bir sona uğratıldıklarına bir bak.”[4]

Kur’an'da, İbrahim Peygamber ile kavmi arasında geçen olaylar bu konuda önemli bir örnek oluşturmaktadır. Hz. İbrahim'in kavmi putlara tapmaktadır. Burada hatırlatılması gereken önemli bir nokta bulunmaktadır: Kur’an'da "putlar", insanların Allah dışında kabul ettikleri her türlü güç için temsili olarak kullanılan bir kavramdır. Bunun için sadece heykelden putlara tapan toplulukları düşünmek yanlış olur. Örneğin; evrimcilerin yaptığı gibi atomları, zamanı ve tesadüfleri yaşamı oluşturan güçler olarak görmek; atomları, zamanı ve tesadüfleri ilah edinmek demektir. Oysa ne zaman, ne de tesadüfler hayatı yaratmaya güç yetiremezler. Ancak ve ancak Allah böyle bir güce sahip olabilir. Söz konusu kıssada anlatıldığına göre, Hz. İbrahim kavmine, taptıkları putların hiçbir şeye güç yetiremeyen varlıklar olduklarını göstermek için heykelleri kırmıştır. Kur’an'da bu olay şöyle bildirilmektedir:

"Hayır" dedi. "Sizin Rabbiniz göklerin ve yerin Rabbidir, onları Kendisi yaratmıştır ve ben de buna şehadet edenlerdenim. Andolsun Allah'a, sizler arkanızı dönüp gittikten sonra, ben sizin putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım." Böylece o, yalnızca büyükleri hariç olmak üzere onları paramparça etti; belki ona başvururlar diye. "Bizim ilahlarımıza bunu kim yaptı? Şüphesiz o, zalimlerden biridir" dediler. "Kendisine İbrahim denilen bir gencin bunları diline doladığını işittik" dediler. Dediler ki: "Öyleyse, onu insanların gözü önüne getirin ki ona (nasıl bir ceza vereceğimize) şahit olsunlar." Dediler ki: "Ey İbrahim, bunu ilahlarımıza sen mi yaptın?" "Hayır" dedi. "Bu yapmıştır, bu onların büyükleridir; eğer konuşabiliyorsa, siz ona soruverin."[5]

Taptıkları putlarının kendilerine cevap veremeyeceğini, aslında değil herhangi bir şeyi yaratmayı, kendilerini bile savunmaktan aciz heykeller olduğunu bilen inkârcılar vicdanlarında doğruyu sezerek: “Bunun üzerine kendi vicdanlarına (nefislerinin önyargısız tartılarına) başvurdular da; ‘Gerçek şu ki, zalim olanlar sizlersiniz (biziz)’ dediler.”[6]

Ancak böyle vicdanlarına uymaları uzun sürmeyecektir. Daha önce de belirtildiği gibi büyüklenme ve zulümleri nedeniyle vicdanen gördükleri gerçeği inkâr edeceklerdir:

“Sonra, yine tepeleri üstüne ters döndüler: ‘Andolsun, bunların konuşamayacaklarını sen de bilmektesin.’ Dedi ki: ‘O halde, Allah'ı bırakıp da sizlere yararı olmayan ve zararı dokunmayan şeylere mi tapıyorsunuz?’ Yuh size ve Allah'tan başka taptıklarınıza. Siz yine de akıllanmayacak mısınız?[7]

Vicdanlarının ortaya çıkarılması inkârcıları dehşete kaptırır ve vicdanlarının kabul ettiğine bütün güçleriyle karşı çıkacaklardır. Gerçeği kabul etmemek için, gerçeği kendilerine açıklayan kişilere karşı şiddetli bir nefret duyarak, sapkın inanışlarını kurtarmak için elçileri öldürmeyi bile göze alacaklardır:

“Dediler ki: "Eğer (bir şey) yapacaksanız, onu yakın ve ilahlarınıza yardımda bulunun.”[8]

Bu durum sadece belli bir kesim için değil, toplum için de pek çok kişi için geçerlidir. Bir insan saygın bir bilim adamı olabilir, çok kültürlü, çok zengin veya çok zeki olabilir. Hatta zekâsıyla birçok şey meydana getirebilir, buluşlar yapabilir. Çok başarılı bir iş adamı veya sanatçı olabilir. Ancak bu insan tüm bunları yaparken; vicdanını kullanarak, kendisini yaratan Allah'ı düşünüp, O'nun gücünü ve sanatını öveceği, O'nun kendisine bunları görme, anlama imkânı verdiği için O'na şükredeceği yerde; zekâsı ve buluşları ile, kazandığı para ile övünüp böbürlenir. Ve bu yaptıklarının hiçbirinin öldükten sonra kendisine bir fayda sağlamayacağını da düşünmeyeceklerdir. Oysa unutmamalıdır ki, geçmişte yaşamış, kendi döneminde birçok önemli buluş yapmış, büyük devletleri yönetmiş veya dünyanın en zengini olmuş kişilerin çoğunun adı dahi şu an bilinmemektedir. İsimleri bilinse bile ölmüş biri için, bunlar anlamsız ve değersizdir. O insanlar, Allah'ın gücünü unuttukları için öldükten sonra, dünyada yaptıkları işler kendilerine hiçbir fayda vermeyecektir. Böyle kişiler kendilerine Allah'ın verdiği bilgiyle, nimetlerle Allah'a dönüp yöneleceklerine bunlarla doğru yoldan yüz çevirmişlerdir. Bu, onların kalplerinin mühürlü olması, yani vicdanlarını kapatması nedeniyledir. Allah Kur’an'da, kendi çıkar ve tutkularına uyan ve sahip oldukları özellikler nedeniyle azan bu kişileri şöyle bildirmiştir:

“Şimdi sen, kendi hevasını ilah edinen ve Allah'ın bir ilim üzere kendisini saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği ve gözü üstüne bir perde çektiği kimseyi gördün mü? Artık Allah'tan sonra ona kim hidayet verecektir? Siz yine de öğüt alıp-düşünmüyor musunuz? Dediler ki: ‘(Bütün olup biten,) Bu dünya hayatımızdan başkası değildir, ölürüz ve diriliriz; bizi 'kesintisi olmayan zaman' (dehrin akışın)dan başkası yıkıma (helâke) uğratmıyor.’ Oysa onların bununla ilgili hiçbir bilgileri yoktur; yalnızca zannediyorlar.”[9]

Ayetlerde de görüldüğü gibi, vicdanlarını geride bırakıp nefislerine uyan ve sahip oldukları özellikler sebebiyle azan bu kişiler "sağırlar ve körler" olarak tanımlanmışlardır. Kalplerinin mühürlü olması, anlayışlarının olmadığını, yani akıllarını kullanamadıklarını, doğruyu yanlıştan ayıramadıklarını açıklamaktadır. İçine düştükleri bu durumun tek nedeni ise, vicdanlarını kullanmamalarıdır.

Vicdan ve Kur’an İrtibatı

Vicdanıyla bir Yaratıcının olduğunu anlayan insan, yine vicdanını kullanarak düşünmeye devam ederse şu sonuca varacaktır: Allah bu kadar kusursuz bir evren yaratıyor ve insana da bunu anlayacak bir şuur veriyorsa, O yarattığı insanı başıboş bırakmayacaktır. Mutlaka yarattığı bu akıllı varlıklarla bir bağlantı kurmuş, kendini tanıtmış olmalıdır. Bunun da ötesinde her şeyi yaratan Allah, bunları mutlaka bir amaç için yaratmıştır ve bu amacını da onlara bildirecek Kitaplar ve Peygamberler de yollamıştır. Vicdanını kullanan kişi, kendisini ve tüm evreni yaratan Allah'ı tanımak için büyük bir istek duyacaktır. Hatta hayatının tek amacı bu olacaktır. Kendisini yoktan var eden, bir "hiç"ken veya "hiçlik"ken ona hayat bağışlayan Allah'a muhtaç olduğunu, tüm gücün O'nun olduğunu anlayıp kulluk şuuruna varacaktır.

Ayrıca Allah'ın her şeyi bir amaç için yarattığını anlayacaktır. Evet her şeyin bir görevi vardır. Gökyüzü; gezegenimizi koruyan bir tavan konumundadır. Hücreler; canlılığı meydana getirmek için yaratılmışlardır. Yağmur; tüm dünyaya bereket sunmaktadır. Güneş; tüm dünyanın ısı ve ışık kaynağıdır. Hatta o kadar önemli bir amaçla yaratılmıştır ki, o olmasa hayat olmayacaktır. Kısacası, burada saydığımız ve sayamadığımız her şeyin özel bir amaçla var edildiği açıktır. O zaman insan; "Benim yaratılış amacım ne?" diye kendi kendine sorması lazımdır. Dahası; "böyle mükemmel, kusursuz planlanmış bir dünyada yaratılıp, kısa bir süre sonra öleceksem, mutlaka burada bulunuş amacım olmalı, bu kadar kısa bir ömür için bu kadar detayın bir anlamı olmalı" diye düşünüp taşınmalı ve bu sorularına cevap aramalıdır.

Allah'ı tanımak, O'nun kendisinden neler istediğini, yaratmasındaki amacı öğrenmek için insanlardan duyduğu bilgilerle yetinmez olacaktır. İnsanların verdiği bilgilerin yeterli olmayacağını veya yanlış olabileceğini vicdanıyla anlayacaktır. Her şeyden önce herkesin söylediği birbiriyle tutarsızdır, çelişkilerle doludur. Allah'a ulaşmak için en güvenilir kaynağın Allah'ın vahyettiği kitap olduğunun farkına varacak ve bu arzuyla Kur’an’ı ve Mealini okumaya başlayacaktır. Bunun sonucunda ise Allah'ın en son gönderdiği ve korunmuş kitabı olan Kur’an'ı kendisine rehber edinip felaha ulaşacaktır.

Kur’an'ı "Terk Edilmiş Bir Kitap" Kılanlar Vicdanlarına Uymayanlardır

Yukarıda da söz ettiğimiz gibi, vicdanını kullanan biri kolaylıkla kendisine Kur’an'ı ve Resulüllah’ı rehber edinmesi gerektiğini anlayacaktır. Ancak çevrenizdeki insanların çoğunluğuna bir bakın. Kaç kişi Kur’an’ı ve manasını merak edip okumaktadır? Şu durum hayret vericidir ki; Allah insanlara bir kitap gönderiyor ve insanlara bu kitaptan sorumlu olduklarını, öldükten sonra bu kitabın içinde yazanlara uyup uymadıklarından sorgulanacaklarını ve sonuca göre cennete veya cehenneme konulacağını bildiriyor. İnsanlar bu gerçeği vicdanlarına başvurarak anlamasalar dahi birilerinden duyuyorlar ve bunu herkes biliyor. Ama buna rağmen hâlâ Kur’an'ı ve manasını okumuyorlar. Sorumlu oldukları kitabın içinde neler yazdığını merak bile etmiyorlar.

O zaman şöyle bir örnek verelim: Bir kişiye iş yerinden veya okulundan bir mektup gelse ve üzerinde, içinde yazanların kendi kariyeri veya eğitimi açısından çok önemli olduğu yazsa... Ve bu mektubu okuyup ertesi güne kadar içinde yazanları eksiksiz olarak yapması gerektiği uyarılsa, bu mektubu ne yapar? Hiç içine bakmadan duvarına mı asar, çekmecesine mi kaldırır veya üstünkörü okuduktan sonra bir kenara bırakarak içinde yazanları boş verip gündelik işlerine mi bakar? Yoksa bu haber ve mektup kendisine ulaşır ulaşmaz büyük bir heyecan ve dikkatle her satırını okuması, her yazılanı anında eksiksiz olarak uygulaması mı lazımdır? Elbette aklı ve vicdanı bu mesajı mutlaka okumasını söyleyip kendisini uyaracaktır. İşte Kur’an da kişinin dünya hayatında alacağı en önemli mesajdır; insana doğrudan doğruya onu Yaratan'dan gelen Hak kelâmıdır. Ancak insanların büyük çoğunluğu içlerinde bulundukları gafletten dolayı bu kadar önemli bir kitabı, Allah'ın insanlara mesajını açıp okumaya bile değer bulmamakta veya anlamadığı Arapça lafzını tekrarlayıp mana ve mealini anlamaya çalışmamaktadır. Nitekim Kur’an'da, insanların Allah'ın indirdiği kitabı terk ettikleri şu ayetlerle uyarılmaktadır.

“Ve Elçi dedi ki: "Rabbim gerçekten benim kavmim, bu Kur'an'ı terk edilmiş (bir kitap) olarak bıraktılar."[10]

“Ne zaman onlara Allah katından yanlarındakini doğrulayan bir elçi gelse, kitap verilenlerden bir takımı, sanki bilmiyorlarmış gibi Allah'ın Kitabını arkalarına attılar.”[11]

Yukarıdaki ayette, "sanki bilmiyorlarmış gibi" ifadesi kullanılarak, insanların bildikleri halde Allah'ın Kitabını görmezlikten geldikleri vurgulanmaktadır. Herkes vicdanında Kur’an'ı okuması, anlaması ve uygulaması gerektiğini bilir, ancak çoğunluk bu gerçeği görmezlikten gelmektedir. Bu ise insanların vicdanlarına uymamalarından kaynaklanır.

Vicdan ve Kur’an, İnsana Hayatının Gerçek Amacını Hatırlatır!

“Bizim sizi boş bir amaç uğruna yarattığımızı ve gerçekten Bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sanmıştınız?”[12]

Evet, vicdanıyla düşünen insan, hayatının amacını merak edecek ve cevabını araştırırken Allah'ın vahyi olan Kur’an'a yönelecektir. Kur’an'ı eline alan biri için çok önemli bir nokta vardır: Kur’an'ı okurken de vicdanın daima uyanık olması, her ayetin büyük bir samimiyetle okunarak uygulamaya geçirilmesi ve yaşanması gerekir. Kur’an'ı okuyan ve anlamı üzerinde yoğunlaşan kişi öncelikle yaratılış amacına da cevap bulacaktır. Bu amaç Kur’an'da şöyle bildirilir:

“Ben, cinnleri ve insanları yalnızca Bana ibadet etsinler diye yarattım. Ben, onlardan bir rızık istemiyorum ve onların Beni doyurup-beslemelerini de istemiyorum. Hiç şüphesiz, rızık veren O, metin kuvvet sahibi olan Allah'tır.”[13]

İnsanın dünya üzerinde geçireceği hayatın amacı ise, Allah'ı razı edecek iyi ve güzel davranışlarda bulunmaktır. Ve Allah, insanı bu amaçla denemektedir:

“O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstün ve güçlü olandır, çok bağışlayandır.”[14]

“Şüphesiz Biz, yeryüzü üzerindeki şeyleri ona (insana) bir süs kıldık; onların hangisinin daha güzel davranışta bulunduğunu deneyelim diye.”[15]

“Şüphesiz Biz insanı, karmaşık olan bir damla sudan yarattık. Onu deniyoruz. Bundan dolayı onu işiten ve gören yaptık. Biz ona yolu gösterdik; (artık o,) ya şükredici olur ya da nankör.”[16]

Bu ayetleri gören kişi, Allah'ın; hayatı insanları denemek için yarattığını anlayacaktır. Hemen o güne kadarki hayatını ve çevresindeki diğer insanların yaşadıkları hayatı gözünde canlandıracaktır. Çevresindeki insanların çoğu dünya hayatına yönelik bir koşturma ve çabalama içerisinde yorulmaktadır; çok detaylı planları vardır, ama bu planların tamamı dünya ağırlıklıdır; gideceği okul, sahip olacağı meslek, evliliği, çocuk sahibi olması, nasıl bir evde oturacağı, hangi marka araba alacağı, maaşına ne zaman ne kadar zam yapılacağı, yılbaşını nerede kutlayacağı, doğum gününde ne hediye alacağı, emeklilik zamanı, gideceği tatil hazırlığı vs... Herkesin aklında hep bu türde planlar ve hedefler bulunmaktadır. Ama ne ilginçtir ki, kimse dünyada bulunuşunun gerçek amacını düşünüp dikkatli davranmamaktadır. Vicdanlı bir kişi bunlara şahit olduğunda, Allah insanlara asıl amaçlarını bildirmişken onların bunu görmezlikten gelmelerinin büyük bir gaflet olduğunu hemen anlayıp toparlanacaktır.

İnsanı yaratan, ona can bağışlayan ve onu yaşatacak şartları oluşturan Allah'tır. Ve Allah insanın yaratılış amacını çok açık bir şekilde açıklamıştır ki bu da: "Allah'a kul olmaktır." İnsanı mutlu edecek olan tek şey de, yaratılış amacına uygun olarak Allah'a teslim olmak, her şeyini O'na adayıp sadece Allah'ın rızasını kazanmaktır. Ama insanlar bu gerçeği hiç işitmemiş ve sanki bu dünyaya sadece bu dünya hayatını yaşamaya gelmiş gibi, yaşamlarını büyük bir gaflet ve hırsla sürdürme çabasındadır. Vicdanıyla düşünen kişi ise, insanların büyük çoğunluğunun bu önemli gerçeğe karşı tehlikeli bir aldırmazlık içinde olduğunu anlayacaktır. Böylece çevresindekilerin kendisi için bir kıstas olamayacağını, "ama insanların çoğunluğu böyle yapıyor" diyerek gafil kalabalıklara uymasının Allah'ın Kitabına ve yaratılış amacına aykırı olacağını kavrar ve kendisine rehber olarak Kur’an'ı ve Resulüllah’ı seçip, bu şuur ve sorumlulukla davranır.

Vicdan ve Kur’an, Ahirete Kesin Bilgiyle İman Etmeyi ve Hazırlık Görmeyi Şart Kılmaktadır!

Mü’min insanın şöyle düşünmesi lazımdır: "Öyle ise ölüm bir son değil, başlangıçtır. Eğer bir imtihan varsa, bu imtihanın bir sonucu da vardır. Ama dünya hayatında herkesin hak ettiği öyle bir sonuçlandırmaya rastlanmamaktadır. Yeryüzünde gelmiş geçmiş tüm insanların arasında zalimler, ahlâksızlar, katiller vardır. Bunların yanı sıra, Allah'ın elçileri gibi çok yüksek bir vicdana ve ahlâka sahip, hayatını Allah için yaşamaya adamış insanlar da bulunmaktadır. Aynı zamanda zalimlerin zulmünden zarar gören zavallı ve zayıf kalmış insanlar da yaşamıştır. Ve bu insanlar hâlâ vardır. Geçmiştekilerin her biri ölüp bu dünyadan ayrılmıştır, iyi olan da kötü olan da aynı şekilde ölüp toprağın altına atılmışlardır. Bugün hiçbirinin kemik kalıntılarından başka bir şey kalmamıştır. Sonsuz adalet sahibi Allah dünya hayatını böyle sonuçlandırıp bırakmayacağına göre demek ki herkesin hesaba çekilip hak ettiğine kavuşacağı bir ahiret hayatı mutlak vardır!"

 


[1] Şems: 7-10

[2] En’am: 76-79

[3] Michael J. Behe, "Darwin's Black Box", New York: Free Press 1996, ss. 232-233

[4] Neml: 14

[5] Enbiya: 56-63

[6] Enbiya: 64

[7] Enbiya: 65-67

[8] Enbiya: 68

[9] Casiye: 23-24

[10] Furkan: 30

[11] Bakara: 101

[12] Mü'minun: 115

[13] Zariyat: 56-58

[14] Mülk: 2

[15] Kehf: 7

[16] İnsan: 2-3

Necati AKGÜL -
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

PKK PAZARLIĞI VE HIYANET MEZARLIĞI
  09 Şubat 1995 tarihli Hürriyet Gazetesinde, yani on bir...
Devami
DİCLE VE FIRAT KÜRDİSTAN'A MI?
  Siyonist İsrail'in Anarşist başkanı Şimon Perez ve kukla Filistin...
Devami
KARDEŞLİK ESASLARI VE KÜRESELLEŞME SAFSATASI
Milli Çözüm Dergisi Seminer Programı Arş. Yzr. ve Siyaset Bilimci Ahmet...
Devami
EKÜMENLİK FECAETİ VE DİYANET'İN DENAETİ
  Fecaet: Çok feci ve acı verici girişim ve gelişmelerdir....
Devami
ATATÜRK DİN İSTİSMARCISI MIYDI?
Kimi şeytani çevreler, Atatürk'ü sabataist (Yahudi kökenli) ve Masonluk üyesi gösterip istismar...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 493

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR