YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
69e411e30db3f
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 6 8 8
Bugün : 3765
Dün : 59412
Bu ay : 1042450
Geçen ay : 1803365
Toplam : 53187508
IP'niz : 216.73.217.119

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

Cemaat; özellikle bir araya gelmiş insan topluluğuna, aynı maksat etrafında oluşmuş halkalara deniyordu. Cemiyet ise, genellikle parti, dernek gibi, belirli bir tüzük etrafında kurulan teşkilatvari birimler oluyordu. Acaba, Fetullah Gülen hareketi de, hayırlı ve manevi hizmet amaçlı bir cemaat’ten, Siyonist merkezlerle ilişkili sinsi ve siyasi bir cemiyete mi dönüşüyordu? Soruları giderek yoğunlaşıyordu. Yahudi kökenli avengelist Rockefeller’e ait Exxon-Mobil şirketinin Kuzey Irak’taki cemaat hizmetlerine (!) dolaylı destek çıktığı iddiaları niye yanıtlanmıyordu? Exxon-Mobil, gelir açısından ABD’nin en büyük şirketi sayılıyor, piyasa değeri 500 Milyar doları aşıyordu. Her ne kadar petro-kimya ve gaz şirketleri, piyasa değeri bakımından son 10 yıldır teknoloji şirketlerinin altında gösteriliyorsa da, aslında Apple gibi teknoloji şirketlerinin de, dolaylı biçimde Rockefeller’in güdümünde olduğu gerçeği gizleniyordu. Bu tür sinsi ve şaibeli siyonist sömürü şirketlerinin İslami hizmetlere neden yardım ettiği ise merak ediliyordu.

İşte Exxon-Mobil’in, Barzani Kürt yönetimi ile yaptığı anlaşmalar ve Kuzey Irak’ta Fetullahcılara tanınan dolaylı kolaylıklar dikkat çekiyordu. Exxon-Mobil’in anlaşma yaptığı, Erbil, Süleymaniye, Musul ve Kerkük yakınlarında bulunan altı sahadan üçü Bağdat yönetimi ile Kürt yönetimi arasında yetki ihtilafı yaşanan bölgelerde bulunuyordu. İşin garip tarafı Exxon-Mobil, Irak merkezi yönetimi tarafından tanınan petrol çıkartacak 47 şirket arasında gözükmüyordu. Buna rağmen Barzani, ABD’ye gittikten sonra, Maliki’ye karşı cepheyi güçlendirip, Exxon-Mobil’le anlaşmayı sonuçlandırıyordu. Aynı zamanlamada, CFR (Council on Foreign Relations) adlı ‘ünlü’ ABD düşünce(!) kuruluşu da yayınladığı raporda, Kürt meselesinin mutlaka çözülmesi gerektiğinin altını çiziyordu. Obama yönetimi, (Daha doğrusu ABD derin devleti olan Yahudi lobileri) bir zamanlar Neo con’ları destekleyen Exxon-Mobil’e şimdi Irak’ı çözme işini vermiş gözüküyordu. Şimdi bu hamlenin karşısında yine Neoconlar ve kartelin diğer ucu ile geleneksel Avrupa sermayesi bulunuyordu.

Exxon ve Mobil

1999 yılında Exxon ve Mobil şirketlerinin birleşmesiyle oluşmuş olan bu şirket, Rockefeller ailesine ait bulunuyordu. Exxon-Mobil dünyanın en büyük petrol şirketi sayılıyor. Yıllık karının Shell ve BP’den, yaklaşık %50 fazla olduğu biliniyor, net karı 50 milyar doları aşıyordu.

Dünya’nın her yerinde binlerce mühendisi çalışıyor (yaklaşık 50-60 bin) Bu mühendisler her gün kuzey Irak, Afganistan, Somali, Irak, Kuveyt, Azerbaycan, Kazakistan, Venezüella gibi dünyanın en tehlikeli bölgelerinde çalışıyor, ancak henüz bir exxon-mobil çalışanı bile teröristler tarafından kaçırılıp öldürülmüyordu! Hiç bir Exxon-Mobil Ofisi bombalanmıyor, Exxon-Mobil çalışanlarını koruyan ABD, NATO veya diğer ulusal ordu askerleri yahut yerel güçlerse sinek gibi avlanıyordu! Çünkü başta PKK ve benzeri terör örgütleri Siyonist Rockefeller’in kontrolünde bulunuyordu. AKP’nin de PKK’nın da, Barzani’nin de, aynı Siyonist Rockefeller’den beslenmeleri hatta bu Siyonist Yahudi şirketlerin Fetullahcı Rumi Forum’la ilişkileri aslında her şeyi açıklıyordu. John Davison Rockefeller (1839-1937) tarafından temeli atılmış olan; petrol, sanayi ve bankacılık devi haline gelmiş bu Siyonist ailenin Fransız-Alman-Amerikan soyundan geldiği söylense de, bunlar Yahudi dönmeliklerini gizlemek için uyduruluyordu. 19. yüzyılın sonlarında kurdukları Standard Oil Company adlı şirket ile petrol işinden en büyük özel serveti elde ediliyordu. Ailenin başında şu an David Rockefeller bulunuyordu. Exxon-Mobil, Chevron, CitiGroup, Chase Manhattan Bank ve JP Morgan Chase, ailenin varlıkları arasında gösteriliyordu. 1870’de kurulan Standart Oil, çok saldırgan bir büyüme ve ele geçirme stratejisi izliyor, rakiplerine hayat hakkı vermemek için elinden geleni yapıyordu. 1890’a gelindiğinde Standard Oil ABD’deki rafine edilmiş petrolün % 88’ini kontrol ediyordu. Bundan sonra hakkında açılan tekel ve antitrust davaları sonucu 1911 yılında şirketin parçalanmasına karar veriliyor ve tüm dünyaya yayılıyordu.

Standard Oil Company’nin vahşi rekabet taktikleri Rockefeller ailesi için sonradan imaj sorunu haline geliyor, bu yüzden yardım faaliyetlerine büyük önem veriliyordu. ABD’de pek çok eğitim, sanat kurumu, vakıf vb. kuruluş Rockefeller ailesinin desteğiyle kuruluyordu. Fetullah Gülen’e bağlı okul ve vakıflara da Rockefeller’in önemli maddi ve diplomatik destek sağladığı söyleniyordu. Örneğin Fetullah Gülen’in Onursal Başkanı olduğu “Rumi Forum” yıllık Barış ve Diyalog Ödüllerini verdiği “Yahudi Karşıtlığı İle Mücadele Derneği” Başkanı’nın ve ABD Dış İşleri Bakanlığından emekli diplomatların, Rockefeller’in kontrolündeki vakıf ve şirketler de çalışmaları dikkat çekiyordu. Rockefeller ailesi, Amerikan siyasetinde etkin olmuş ve Başkan Yardımcısı (Nelson R.), Senatör (Jay. R.), Eyalet Valisi (Nelson, Jay ve Winthrop R.) ve Vali Yardımcısı (Winthrop Paul) gibi görevlerde bulunuyorlardı. Rockefeller ailesinin Protestan kökenli olduğu halde Yahudilerle sıcak ilişkileri bulunduğu ve Yahudi sempatizanı (judaizer) olduğu söyleniyor ve bu ilişki Hıristiyan Siyonizm’i bağlamında değerlendiriliyordu. Dünyayı yöneten gizli güç olduğu söylenen İlluminati şebekesi içinde yer aldığı söylenen 13 soydan biri oluyordu. Bilderberg, CFR ve Trilateral Komisyonun kuruluşuna öncülük ediliyor ve halen destek veriliyordu.

Fetullah Gülen İsrail’in Siyonist vahşetine niye sessiz ve tepkisiz kalıyordu?

İslam dünyasının tepkisizliği üzerine daha da azgınlaşan İsrail, Mescid-i Aksa’nın çevresinde maddi ve manevi yıkım çalışmalarına aralıksız devam ediyordu. İsrail, Mekke ve Medine’den sonra üçüncü kutsal şehir olan Kudüs’teki İslam eserlerini yok etme projesine her geçen bir yenisini ekliyordu. Beersheva Camii’nin avlusunda içki festivali rezaletine yeltenen İsrail, geçtiğimiz günlerde de Mescid-i Aksa’nın avlusunda danslı konser düzenleniyordu. 1948’den bu yana yüzlerce camiyi yıkan Siyonist yönetim, birçok camiyi de amacı dışında kullanmaya devam ediyordu. Mescid-i Aksa’nın altından tüneller kazarak yıkmaya çalışan İsrail, Müslümanların tepkisizliğinden istifade ederek çalışmalarına tüm hızıyla devam ediyordu. Kudüs’ü tamamıyla Yahudileştirmek isteyen İsrail, Mescit-i Aksa’nın çevresine Sinagog inşa ederek, şehrin Müslüman kimliğini yok etmeye amaçlıyordu. Yüzlerce mescidi yıkan İsrail, birçok camiyi de ahır, depo, birahane, sanatçı lokali, belediye lokali, müze, cafe, bar’a çevirerek amacı dışında kullanıyordu. Aynı zamanda Mescid-i Aksa’nın çevresinde şuanda faaliyet gösteren 61 tane sinagog bulunuyordu. 1948 yılında 1200 cami yıkan ve yüzlerce mezarlığı yok eden İsrail, birçok camiyi de gece kulübü, meyhane, lokanta ve mağaza olarak kullanıyordu. İsrail, Kudüs’ü işgal ettiğinde Müslüman halkı yerinden kovarak, Müslümanların geride bıraktığı mülklerine el koymak için ‘sahipsiz mülkler’ kanununu çıkarıyordu. Bu yasaya dayanarak birçok ev, cami ve vakıf malına el koyarak Yahudi yerleşimcilere satıyordu. Kalan camilere de el koymak için “restorasyonu ve imarı yapılmamış” bahanesiyle el koymak istiyordu.

Mescid-i Aksa’ya doğru kazı çalışmaları devam ediyordu!

İsrail’in Mescid-i Aksa ve çevresiyle ilgili yürüttüğü sinsi projelerin başında “Yahudilerin rahat ibadet etmesi” kılıfı altında ağlama duvarını genişletme faaliyeti de bulunuyordu. Bu duvarın genişletilmesi için Mescid-i Aksa’nın külliyesinde bulunan bazı tarihi eserler yıkılarak, Mescid-i Aksa’nın altında yeni yollar ve merdivenler yapılıyordu. İsrail, Mescid-i Aksa’nın altında bir müze yapmayı da hedefliyordu. Amaç asırlar önce Aksa’nın yerinde var olduğunu iddia ettikleri Süleyman tapınağının kalıntılarına ulaşmaktı. Bu müzeden Burak duvarına İsraillilerin tabiriyle ‘ağlama duvarına’ geçiş olacaktı. Burak duvarının yanındaki tünelden ise Mescid-i Aksa’ya doğru kazı çalışmaları devam ediyordu. Ve bütün bu tatbikat ve hakaretlere ne Fetullah Gülen’den, ne AKP hükümetinden hiçbir tepki gelmemesi hayretle karşılanıyordu.

Ilımlı İslamcı kafalılar, bütün bu yıkım ve katliamları görmeyip, PKK’lı teröristlere ağlıyordu!

“Dağ­da­ki te­rö­rist­le­rin ölü­mü­ne ağ­la­ma­yan in­san de­ğil­di­r” di­yen Di­yar­ba­kır Em­ni­yet Mü­dürü Recep Gü­ve­n’­in bu söz­le­ri hay­li tar­tı­şı­lmıştı. Sözcü gazetesinden Saygı Öztürk’e göre da­ha kim­se “Ergeneko­n” adı­nı bil­mez­ken bu Re­cep Gü­ven, “ör­güt şe­ma­sı­nı­” tam 11 yıl ön­ce ha­zır­la­mış, ye­ni gö­re­ve baş­la­yan İs­tih­ba­rat Da­ire­si Baş­ka­nı Sab­ri Uzu­n’­a sun­muş insandı. Ye­tin­me­miş, 2006 yı­lın­da ay­nı şe­ma­yı yine gün­de­me ge­tir­miş, ama ope­ras­yon baş­la­ma­mıştı. An­cak, Uzun ay­rıl­dık­tan son­ra ün­lü “Er­ge­ne­kon Operas­yo­nu­” düğmesine basılmıştı. “Er­ge­ne­kon bom­ba­la­rı­”nın bu­lu­nu­şun­dan önce 6 yıl İs­tih­ba­rat Da­ire­si Baş­kan­lı­ğı gö­re­vin­de bu­lu­nan Sab­ri Uzu­n’­un, Mül­ki­ye Mü­fet­tiş­le­ri; Fer­di İle­ri, Mus­ta­fa Ya­vuz, İl­ha­mi Do­ğan ve Po­lis Mü­fet­ti­şi Ne­cat Özdemi­roğ­lu­’na ver­di­ği 29 Ekim 2010 ta­rih­li ifa­de­si hay­ret uyandırıcıydı. Çün­kü, Uzu­n’­un, çok önem­li iddiaları vardı. Hem “Erge­ne­ko­n” hem de is­tih­ba­ra­tın na­sıl ça­lış­tı­ğı­na iliş­kin önem­li ipuçla­rı verdiği için o ifade­le­ri okuya­lım:

Ergenekon, tezgâhını kimler hazırlamıştı?

“Ben 14 Ha­zi­ran 2001’de gö­re­ve baş­la­dı­ğım­da bir şu­be mü­dü­rü önü­me bir şe­ma ge­tir­di. Şe­ma­nın en ba­şın­da ‘Er­ge­ne­kon Te­rör Ör­gü­tü­’ di­ye ya­zı­yor­du. Şe­ma­ya gö­re ör­gü­tün so­rum­lu­su Or­ge­ne­ral Çe­tin Doğan’dı. Ona bağ­lı ça­lı­şan 5-6 kor­ge­ne­ral var­dı. On­lar­dan bi­ri­si de Çor­lu­’da gö­rev­li kor­ge­ne­ral­di. Bun­la­rın al­tın­da da tuğ ve tüm­ge­ne­ral­ler var­dı. Top­lam 22-25 ki­şi­lik bir şe­may­dı. Bu şe­ma­yı ge­ti­ren ar­ka­da­şa ‘şemanın hu­ku­ki bir ge­çer­li­li­ği yok­tur. Ad­li iş­lem­ler­de ifa­de tu­ta­nak­la­rı geçer­li­dir. Bu şe­ma, han­gi ifa­de ve­ya bel­ge­ye da­ya­nı­yo­r’ di­ye sor­dum. Tun­cay Gü­ne­y’­in ifa­de­si­ni ge­tirt­tim. Ha­tır­la­dı­ğım ka­da­rıy­la 52-55 say­fa­dan olu­şu­yor ay­rı­ca 20-22 say­fa­lık da bil­gi no­tu var­dı. İfa­de tu­ta­na­ğın­da, ne Çe­tin Do­ğa­n’­ın ne de şe­ma­da görülen di­ğer ge­ne­ral­le­rin isim­le­ri yok­tu. Sa­de­ce Ve­li Kü­çü­k’­ün adı geçiyordu. O da, bu ki­şi­nin bir ga­ze­te­de ça­lı­şan emek­li ge­ne­ral­le ar­ka­daş ol­du­ğu ya­zı­yor­du.

Tun­cay Gü­ne­y’­in ifa­de­sin­de Türk Si­lah­lı Kuv­vet­le­ri­’n­den (TSK) 24 bin Ka­laş­ni­kof si­lah alıp bu­nu kamyon­la Ku­zey Ira­k’­a gö­tür­dü­ğü de be­lir­ti­li­yor­du. İfa­de tu­ta­na­ğı­nı ge­ti­ren şu­be mü­dü­rü­ne yaz­ma­sı­nı istedim. 24 ile 3,5’u çarp­ma­sı­nı is­te­dim. Şu­be Mü­dü­rü ba­na ‘84’ de­di. 24 bin Ka­laş­ni­ko­fun 84 bin ki­lo tuttuğunu, bu­nun bir kam­yon­la ta­şı­na­ma­ya­ca­ğı­nı bil­mek için de is­tih­ba­rat­çı ol­ma­ya ge­rek ol­ma­dı­ğı­nı, bu ifade­de bir hi­le ol­du­ğu­nu söy­le­dim. 2006 yı­lı­nın Ocak ya da Şu­bat ayın­da Er­ge­ne­kon ko­nu­su yi­ne gün­de­me gel­di­ğin­de, Baş­ba­ka­n’­ın imzasıy­la bü­tün bu bil­gi­le­ri Ge­nel­kur­may Baş­ka­nı Hil­mi Öz­kö­k’­ün adı­na ya­zıl­ma­sı­nı is­te­dim. Hat­ta, üst makam­lar­dan giz­li iş yap­ma­nın yan­lış ola­ca­ğı­nı ağır bir ifa­dey­le şu­be mü­dü­rü­ne söy­le­dim. Şim­di an­lı­yo­rum ki, şu an­da gün­dem­de olan Er­ge­ne­kon ope­ras­yo­nu­nu, be­ni iğ­fal et­miş ol­sa­lar­dı, o tarih­te ya­pa­cak­lar­mış. Ben oyu­na gel­me­di­ğim için o ta­rih­te ya­pa­ma­dı­lar.

Gerçekleri konuşup yazanlar susturulmaktaydı.

Gö­rev­de bu­lun­du­ğum dö­nem­de, İs­tan­bu­l’­da­ki bu is­tih­ba­rat per­so­ne­li­ne, “eşim­le bir­lik­te ara­ca binerken fo­toğ­ra­fımın çe­kil­me­si ta­li­ma­tı ve­ril­di­ği­ni” öğ­ren­dim. İşin özü şu­dur: Ce­ma­atin ka­rar or­ga­nı olan ‘Şu­ra­’ be­nim Er­ge­ne­kon ope­ras­yo­nunun ya­pı­la­bil­me­si için gö­rev­den alın­ma­mın şart ol­du­ğu­na ka­na­at ge­tir­miş ve be­nim gö­rev­den alın­ma sü­re­ci­mi baş­lat­mış­lardır. Ce­ma­at bir ki­şi hak­kın­da ope­ras­yon ya­pı­yor­sa, onun et­ra­fın­da­ki in­san­la­rı ta­ma­men uzak­laş­tı­rır ve o kişi yal­nız­laş­tı­rı­lır. Da­ha son­ra bu ki­şi­ler ya­yın organlarıy­la iti­bar­sız­laş­tı­rı­lır. Ben bun­la­rı ya­şa­dım. Mal var­lı­ğı so­ruş­tur­ma­sı açıl­dı, te­le­fon­la ara­yan­la­rın sayısı yüz­de 90 azal­dı, ta­nı­dık­la­rım et­ra­fım­dan uzak­laş­tı­rı­lıp yalnız­laş­tı­rıl­dım. Bü­tün bun­lar, tek bir karargâhta ha­zır­la­nıp uygu­la­nmaktaydı. Ben bu ce­ma­atin, bir ko­mu­tan­la il­gi­li yap­tı­ğı ya­sa­dı­şı işi biz­zat tes­pit edip il­gi­li bir ma­ka­ma ‘ki­şi­ye öze­l’ ya­zıy­la bil­dir­dim. Ne o ya­zı­nın içe­ri­ği­ni, ne de o ma­ka­mı, yet­ki ve­ril­me­den as­la açık­la­ya­mam. Be­nim gö­rev yap­tı­ğım za­man­da “Ergenekon” diye böy­le bir il­le­gal ör­güt yok­tu. Böy­le bir ör­gü­tün var­lı­ğın­dan ha­ber­dar olsam, ya­sal ge­re­ği­ni ya­par­dım.” Di­yar­ba­kır Em­. Md. Re­cep Gü­ven, İs­tih­ba­rat Da­ire­si Baş­ka­nı Ra­ma­zan Ak­yü­re­k’­in, yar­dım­cı­lı­ğı­nı yapmış, Ak­yü­rek alı­nın­ca da ye­ri­ne vekâleten bakmıştı. “Ön­le­me amaç­lı te­le­fon din­le­me­le­ri­ni­n” en yay­gın oldu­ğu dö­nem onun dönemine rastlamıştı. Gü­ve­n’­in, “Dağ­da­ki te­rö­rist­le­rin ölü­mü­ne ağ­la­ma­yan in­san değil­di­r” söz­le­ri­ni mes­lek bü­yük­le­ri de yan­lış bulmaktaydı. Em­ni­yet Mü­dü­rü Re­cep Gü­ven, 11 yıl ön­ce ha­zır­la­nan Er­ge­ne­kon şe­ma­sıy­la il­gi­li es­ki Baş­ka­nı Sab­ri Uzu­n’­un id­di­ala­rı­na açık­lık ge­ti­re­bil­se da­ha bü­yük bir hiz­met yap­mış olacaktı” diyenler yerden göğe haklıydı.

Diyalog dalaveresi devam ediyordu: İslam’ı anlatmak Hahamlara ve Papazlara mı kalıyordu?

ABD’nin (Derin Devleti olan Yahudi Lobilerinin) desteklediği dinlerarası diyalog çalışmaları hız kesmeden devam ediyordu. “Ilımlı İslam” söylemiyle İslamiyet’i kendileri için zararsız hale sokmak ve (haşa) içini boşaltmak isteyen ABD’de, bu sefer de dinlerarası diyalog faaliyetleri yürüten iki kuruluşun hazırladığı bir kitapçık gündeme geliyordu. İslamiyet ile ilgili önyargıları giderme amacını gütme bahanesiyle hazırlanan kitapçığı hazırlayan ise Interfaith Alliance (Dinlerarası İttifak) kurumunun başkanı rahip Welton Gaddy oluyordu. ABD’deki farklı dini kurum ve gruplar, her nedense birden bire İslamcı ve Fetullahcı kesiliyordu! Dinlerarası diyalog faaliyetlerini yürütenlerden Interfaith Alliance (Dinlerarası İttifak) kurumunun Başkanı Rahip Dr. C. Welton Gaddy, “Amerikalı Müslümanlar Hakkındaki Doğrular Neler?” başlıklı bir kitapçık hazırlıyordu. Ülkedeki farklı dinlerden 21 kuruluşun destek verdiği girişimin bir ürünü olan kitapçık, güya dini özgürlüklerle ilgili yasaların yanı sıra, Amerikalı Müslümanların tarihi ile İslâm dini hakkındaki yanlış bilinen konuları irdeliyordu. Bu kitapçığın, dinlerarası diyalog ve “ılımlı İslam” vasıtasıyla İslamiyet’i kendileri için zararsız hale getirmeye çalışan çevrelerin, İslamiyet’e doğrudan müdahale çabalarının bir ürünü sayılıyordu.

Müslümanlara iyi görünmek ve dinimizi dejenere etmek amaçlanıyordu!

Interfaith Alliance ile Religious Freedom Education Project of the First Amendment Center (İlk Islah Merkezi’ni Dini Özgürlükler Eğitimi Projesi) adlı iki kuruluş sözde, Amerikalıların İslâm dini ve Müslümanlara dair bilgi eksikliklerini ve toplumdaki önyargıları gidermek için bir girişim başlatıyordu. Girişime destek verenler arasında New Evangelical Partnershipfor the Common Good (Ortak Menfaat İçin Evangelist Ortaklık) adlı kuruluşun da bulunması dikkat çekiyordu. Oysa bunların asıl amaçları İslam’ı ılımlaştırmak, Siyonizm’e ve Batı emperyalizmine uyumlu hizmetkâr konumuna sokmaktı.

Erdoğan ve Gülen “Diyalog” dedikçe Müslümanlar katlediliyor ve İslam’a hücumlar artıyordu!

Başbakan Erdoğan, İspanya ve Türkiye’nin öncülüğünde 2005 yılında kurulan Medeniyetler İttifakı Dostluk Grubu’nun önemine her fırsatta vurgu yaparak dinler arası diyalog açısından bu ittifakın gerekliliğine işaret ediyordu. Başbakan Erdoğan’ın büyük övgüyle bahsettiği ittifakın kuruluşundan sonra şehit edilen Müslüman sayısı azalmıyor aksine daha da artıyordu. Türkiye’de yeşertilmeye çalışılan diyalog çalışmalarının zehirli meyvesi de maalesef sürekli Müslümanlara zorla yediriliyordu. “İnterfaith Alliance” (Dinlerarası ittifak) adlı örgütü daha önce de “inançları paylaşma” töreni yapmış ve bu kapsamda 70’in üzerinde kilisede Musevi ve Müslüman din adamları, Hıristiyan din adamlarıyla birlikte katılmış ve törende ezan da okunmuştu! Hem AKP’ye oy veren dindar insanların, hem de halis niyetlerle ve imani bir gayretle çırpınan Cemaat mensuplarının bu “ılımlı İslam ve dinler arası diyalog” safsatasının perde arkasını sorgulamaları ve manevi duyarlılıklarımızın yozlaştırılmasına karşı çıkmaları gerekiyordu.

İsrail Golan Tepeleri’nde Suriye’ye saldırı hazırlığı yapıyordu

Golan Tepelerinde “sözde yangın tatbikatı” başlatan İsrail ordusunun ‘acil bir durum’ için hazırlıklarını test ettiği bildiriliyordu. İsrail Savunma Kuvvetleri Suriye sınırındaki Golan Tepeleri’nde sürpriz bir “yangın tatbikatı” başlatıyordu. İşgal ettiği tepelerdeki askerlerinin kurtarılması ve silahlı çatışma egzersizlerini de içereceği açıklanan kapsamlı tatbikatın bir gün süreceği belirtiliyordu. Tatbikata Kuzey Komutanlığı, Merkez Komutanlığı ve Hava Kuvvetleri birliklerinin katıldığı açıklanıyordu. “Yangın tatbikatının” ‘acil bir durum’ için ordunun hazırlıklarını test etme amaçlı olduğu anlaşılıyordu. İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, ülkesinin Golan Tepelerinden asla çekilmeyeceğini söylüyor, “Golan’da kalmak, Suriye ile olası bir askeri çatışmada İsrail açısından stratejik avantajlar sağlayacaktır” açıklamasında bulunuyordu. Ama her nedense bütün Siyonist karşı, diyalogcular sessiz kalıyordu.

Hizbullah İsrail’le savaş tatbikatı başlatıyordu.

Bu arada, Hizbullah’ın da Lübnan’ın güneyinde ve doğusunda 10 bin kişilik özel kuvvetin katıldığı bir savunma tatbikatı yaptığı açıklanıyordu. Lübnan’da yayımlanan Cumhuriyet gazetesi, Hizbullah’ın geçtiğimiz hafta düzenlediği kapsamlı tatbikatın üç gün sürdüğünü bildiriliyordu. Gazetenin haberine göre, Lübnan’ın güneyinde ve doğusunda gerçekleştirilen tatbikatta savunma senaryolarının yanı sıra İsrail işgali altında bulunan el-Celil kentinin ele geçirilmesini öngören bir senaryo da uygulanıyordu. Hizbullah Genel Sekreteri Seyyid Hasan Nasrullah, muhtemel bir savaşta Hizbullah’ın sadece savunmada kalmayacağını, savaşın İsrail’in işgali altında bulunan bölgelerde de yaşanacağını vurguluyordu. Cumhuriyet gazetesi, Hizbullah’ın nüfuzunun olduğu bölgelerde ilk kez bu kadar geniş kapsamlı bir tatbikat yaptığını yazıyordu. Tatbikatta İsrail’le yapılacak muhtemel bir savaşta uygulanacak taktiklerin denendiğini belirten Hizbullah uzmanları, Hizbullah’ın yeni bir savaşta aralarında zırh delici roketlerin, casus uçakların da bulunduğu gelişmiş silahları kullanacağını ifade ediyordu. Bu gelişmeler bize Rahmetli Erbakan’ın: “Suriye’yi parçalamak, İsrail’in Arz-ı Mevud hayali ve hedefidir. Maalesef AKP’ye de, Hizbullah’ı zayıf düşürmek üzere bölgeye Türk askeri göndermek görevi verilmiştir” sözlerini hatırlıyordu.

Washington’daki savaş oyunu ve Gaziantep’teki bomba!

ABD’nin üç önemli düşünce kuruluşu, Suriye krizi bağlamında çok önemli bir çalışmaya imza atıyordu. Brookings, Amerikan Enterprise ve Savaş Çalışmaları Enstitüsü ortaklaşa simülasyon yapıyordu. Savaş oyunu ya da simülasyonda Pentagon, CIA ve Dışişleri’nde çalışmış uzman heyet, senaryo gereği temsil ettiği ülkeler adına kararlar alıyordu. Savaş oyunun da Türkiye, ABD ve Suudilerin bütün zorlamalarına rağmen Suriye’ye tek başına müdahaleden kaçınıyordu. Yaşanan büyük mülteci akını dalgasına rağmen, Türkiye ordusunu Suriye’ye sokmuyordu. Derken Gaziantep gibi Türkiye’nin sınır illerinde bombalar patlıyor ve masum insanlar ölüyordu. İşte Türkiye, bu bombaların sebep olduğu iklimin akabinde Suriye’ye giriyordu.

Aktardıklarım hikaye değil, sonuçlarını Brookings Enstitüsü’nün 11 sayfalık memoya dönüştürüp üyelerine dağıttığı bir savaş oyunuydu. Görüyorsunuz, elin Amerikalısı tam iki ay önceden Gaziantep’teki bombalamayı bitiyor, yani tezgâhlanıyordu. Ancak, Ahmet Davutoğlu ile Şamil Tayyar gibiler hala bu bombalamayı Suriye Muhaberatı yaptı diyerek toplumu aldatıyordu. Bir başka ayrıntı, bu simülasyon PKK’nın gerçek patronunu bir kere daha gösteriyordu. Washington’daki savaş oyununda Gaziantep’e bomba deniliyor, PKK bu buyruğu anında yerine getiriyordu. PKK Washington’un güdümünde olduğu için, ABD PKK’ya kendi işgal toprağı olan K.Irak’ta Kandil gibi devasa bir üs ya da karargâh veriyordu. Nitekim bu hakikat artık, Cumhurbaşkanı Gül tarafından da gizlenmiyor ve Washington’un PKK ile mücadelede yapabileceği pek çok şeyi yapmadığını söylüyordu.

Fetullah Gülen’in “MİT İmalı” taziye mesajı ne anlama geliyordu?

Fetullah Gülen’in, Gaziantep ve Uludere’de yaşanan olaylar nedeniyle yayınladığı taziye mesajında istihbarat konusuna atıfta bulunması akıllara, MİT üzerinde yaşanan tartışmaları hatırlatıyordu. Gülen’in taziye mesajı şöyle bitiyordu; “Başta istihbarat mevzuunda daha hassas olunması ve her türlü tedbirin alınması dileğiyle bütün milletimize taziyelerimi sunuyorum”.

İyi de:

a-Fetullah Gülen, bir istihbarat uzmanı değildi. CIA’dan bilgi alınmamışsa, Gaziantep saldırısındaki istihbarat zafiyetini nerden biliyordu?

b-Eğer istihbarat konularına vakıfsa, CIA ve MOSSAD’ın PKK irtibatlarını niye gündeme getirmiyor ve sorgulamıyordu.

AKP yandaşı ve Akit yazarı Dilipak, cemaatin para trafiğini yazıyor ve “Kayıt dışı paraların bir kısmı Dubai”de diyordu.

Akit yazarı Abdurrahman Dilipak, 25 Ağustos tarihli köşesinde, “Bizimkilerde para gani mi?” başlıklı bir yazı kaleme alıyordu. Dilipak, yazısında, “Cemaat çok kötü ve dağınık gidiyor… Cemaatin zannedilen şahıs firmaları var, şahıs firmaları zannedilen cemaat organizasyonları..Bu işlerin nerede başlayıp nerede bittiği belli olmadığı gibi, kime inanacağınızı da bilemiyorsunuz” ifadelerini kullanıyordu. İşte Dilipak’ın yazısındaki o bölümler:

“Belli fonlar hâlâ yurtdışında. Bir kısmı borsada. Eskiden İsviçre vardı, ardından offshorelara kaydı, şimdi borsada oynuyorlar.. Bir kısmı Dubai ve Körfez ülkelerinde.. Bir kısmı müteahhitlik firmaları üzerinde işletiliyor. Bir kısmı dışarı gidiyor, kredi olarak geri geliyor. Bir kısmı gayrimenkulde.. Kayıt dışı parası olan bürokratlar ve politkacılar da bu tezgâhta. Bunları, bu işlerle ilgili herkes biliyor aslında.

Cemaat Baronları!

Cemaat deyince tek cemaat de bu değil. Başkaları da az ya da çok “emin adımlarla” aynı yolda ilerliyorlar.. Aydınlıkçıların iddiası şu: 65’i büyük kuruluş olmak üzere 700 şirket tarafından destekleniyor. Cemaatin sermayesi 150 milyar dolar. Yıllık 7 milyar dolar iş hacmine sahipler. Yönetici kadro çerçevesinde 4 bin 800 kişi takibe alındı.. 4 politikacı, 5 TSK mensubu, 173 emniyet ve 23 MİT mensubu, 2314 iş adamı… 5 TSK mensubu, 173 emniyet görevlisi, 171 eski ülkücü, 47 din adamı cemaatin kurmayları arasında. Bu iddiaların internete düşmüş olduğu için artık üstünün de pek örtülmesi mümkün değil. Birileri cevap vermeli. Cemaat bu iddiaları yalanladı ve yargıya taşıdı.. Bu iddiaların doğruluğu yanlışlığı bir kenara, bu iddialar olmasaydı bile, toplumun hafızasında cevabını arayan bir sürü soru vardı ve birilerinin bu sorulara cevap vermesi gerekiyordu… Bu işler “Bana güven, gerisini merak etme sen” diye geçiştirilecek sorular değil… Söylenti, eğer tatmin edici açıklamalar ve şeffaflıkla kontrol altında tutulmazsa, gerçeklerden daha fazla tahripkâr olabilir…” diyen Dilipak’ın kuşkuları hala yanıtını bekliyordu.

Sn. Abdurrahman Dilipak‘ın bu gayreti, acaba AKP-Cemaat sürtüşmesinde, iktidardan taraf tavrını mı yansıtıyordu? Yoksa “kötüleyerek reklam etmek” cinsinden cemaatin gücünü mü anlatıyordu?

Fetullah Gülen, ‘Cübbeli’ye niçin zeytin dalı uzatıyordu?

Bazı gazetelerde Fethullah Gülen’in ‘Cübbeli Ahmet’ olarak tanınan Ahmet Mahmut Ünlü’ye iki kitabını imzalayıp gönderdiğini okuyanlar şaşkınlığa düşüyordu. Öyle ya; Özel Görevli Mahkemelerin mağdurlarından biri olarak gösterilen Cübbeli Ahmet’in bizzat kendisi ve taraftarları, bu işin asıl sorumlusu olarak Cemaat’i gösteriyordu. Her ne kadar başından itibaren Cemaat, bu davayla herhangi bir bağlantısı olmadığını söylese de İsmailağa cephesinde kimseyi ikna edemiyordu. İki kesim arasında soğuk rüzgârlar eserken şimdi nereden icap etmişti de, Fethullah Gülen ‘günah çıkarır’ gibi “Mübarek ve mümtaz hocamız Ahmet Efendi Hazretleri” başlıklı mektuplar döşeniyordu?

Taktik adımlar mı atılıyordu?

Son dönemdeki gelişmeleri yakından takip edenler için aslında bunlar hiç de ‘sürpriz’ sayılmıyordu. Tayyip Erdoğan özelinde AKP ile girdiği mücadelenin dozunu giderek artıran ve İHH camiasıyla zaten kavgalı olan Cemaat, bu hengâmede cepheyi daha da genişletmek istemiyor ve Cübbeliyi safına çekmek, en azından hıncını hafifletmek istiyordu. Bilindiği üzere, Hakan Fidan olayından sonra AKP-Cemaat koalisyonu bozan iki taraf arasındaki gerilim azalmak bir yana, katlanarak büyüyordu. Her iki taraf köprüleri atmış vaziyette ve indirici darbeyi vurmak için fırsat kolluyordu! Cemaat basınında AKP eleştirileri had safhaya ulaşırken Erdoğan’ın son hamlesi ise dershaneleri kapatma kararı almak oluyordu.

Dershaneler para aklama ve eleman araklama merkezi mi oluyordu?

Dershanelerin, Cemaatin gelirlerinin yüzde 80’ini oluşturduğunu, daha doğrusu “karanlık kaynaklardan gelen kara dolarları aklama mekanizması olarak işlev sunduğunu” bu sayede geniş kesimlerle temas kurduğunu, hatta bugünkü iriliğine kavuştuğunu iyi bilen Başbakan Erdoğan, böylelikle rakibini yumuşak karnından vurmayı mı hedefliyordu? Üstelik bunu ilan ettiği konuşmasında, “Kim gücenirse gücensin” diyerek gerekli yerlere mesajını da gönderiyordu. “Bunlar merdiven altı” vurgusu yaparak birilerinin vergi kaçırdıklarını ifşa ediyordu. Hele Erdoğan’ın dershane öğretmenleri hakkında “tufeyli” (başkasının sırtından geçinen, asalak) dediği iddiası Cemaat çevrelerinde kıyamet kopartıyordu!.. Erdoğan için yapılan yorumların en hafifi, “Özal gibi geldi ama 10 yılda Demirelleşti…” oluyordu. İşte bu noktada Cemaat, İsmailağaya İskenderpaşa’yı da katarak bunları yanına çekmek istiyordu. Fethullah Gülen’in uzattığı zeytin dalının “Bizim sizinle bir derdimiz yok” mesajı içerdiği anlaşılıyordu.

Hüseyin Gülerce’nin 28 Şubat yorumları!

Fethullah Gülen’e yakınlığıyla bilinen gazeteci-yazar Hüseyin Gülerce’nin, postmodern darbe kelimesinin 28 Şubat’ın verdiği zararları hafiflettiğini belirterek, “Ben ‘buz gibi darbeydi’ diyorum” sözleri dikkat çekiyordu. Gülerce, merhum Başbakan Bülent Ecevit’in 28 Şubat sürecinde Merve Kavakçı çıkışıyla darbeyi önlediğini de söylüyordu. “Bu çıkışı yapmamış olsaydı o gün bir darbe olabilirdi” diye ekliyordu.

“Türkiye’nin İç Meseleleri Aynı Zamanda Dış Mesele” sayılırmış!

TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu bünyesinde kurulan 28 Şubat-27 Nisan Alt Komisyonu, Zaman gazetesi yazarı Hüseyin Gülerce’yi dinliyordu. 28 Şubat öncesinde ABD Dışişleri Bakanlığı yetkililerinin Refah-Yol hükümetinin nasıl düşürüleceğinin konuşulduğunu Cengiz Çandar’dan öğrendiğini anlatan Gülerce, “Yani Türkiye’nin içindeki meseleler bağımsız değil. Sayın Barlas’ın sözü çok doğru; ‘Türkiye’nin hiçbir iç meselesi iç mesele değildir. Hepsi aynı zamanda dış meseledir. Kürt meselesi, Alevi meselesi, laik-anti laik. Hangisinden tutarsanız tutun” diye konuşuyor ve ABD’yi işaret ediyordu. Ancak aynı ABD’nin Fetullah Gülen’e niye kucak açtığını ve Fetullah Hocanın 28 Şubat sürecinde niye Erbakan’a karşı darbecilerin safında yer aldığını bir türlü açıklayamıyordu.

“Kaddafi’yi kimler doldurup kışkırtmıştı!?

Eski Başbakanlardan Necmettin Erbakan’ın Libya gezisine kendisinin de katıldığını belirten Gülerce, “Kaddafi’nin çadırında ben de vardım. Öyle bir komplo vardı ki orada; çünkü biz yemek yemek üzere bir salona girdiğimizde bize verilen programa göre dönemin Başbakanı Erbakan ile Kaddafi resmi toplantıya geçeceklerdi. Biz yemekten çıktığımızda bahçeye alelacele bir çadır kurulmuştu ve biz o çadırın içine girdik. Çok derme çatma, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanını rencide edecek şekilde, bilinçli hazırlanmış bir çadırdı. Orada yazılmayan şeyler var. Kaddafi’nin konuşmasında Türkiye’ye yazılanlardan daha ağır bir hakaret vardı; Türkiye’nin ABD’ye bağımlılığıyla ilgili. Üstelik bu konuşmayı irticalen değil, yazılı bir metinden yaptı. Yani Türkiye’ye olan hakaretlerini, Kürtlere bağımsızlık verilmesi gerektiğinden Türkiye’nin ABD’nin uydusu olduğuna kadar. Eğer ABD Dışişleri Bakanlığı’nda Refah-Yol hükümetinin düşürülmesi ile ilgili bir planlama yapılmışsa, bu işin içinde Kaddafi de var” diyordu. Yani Kaddafi’nin birileri tarafından Erbakan’a karşı doldurulduğu anlaşılıyordu. Yoksa 28 Şubat sürecinde darbecileri haklı bulup arka çıkan Fetullah Gülen’de mi aynı odaklarca Erbakan’a karşı şişiriliyordu?

Cemaatten “kaset deposuyuz” itirafı geliyordu!

Darbeleri araştırma komisyonuna konuşan Aladdin Kaya: O günlerde insanların bize gönderdiği belge, bilgi ve kasetler oluyordu. Birinde askerlerin kendi arasındaki konuşmalar geçiyordu. Şura’dan önce atılacakların sayısının 76 olduğu söyleniyordu.28 Şubat dönemi Zaman Gazetesi İmtiyaz Sahibi Aladdin Kaya, “O günlerde yine bizde bilgi ve kasetler oluyordu. Bunlardan biri, askeri şura öncesi askerlerin kendi arasındaki konuşmayla ilgiliydi” diyerek, TBMM Darbeleri ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu’na verdiği ifadede, “Bugün medya dürüst davransa Türkiye’nin rengi değişecektir” diye konuşuyordu. Tansu Çiller ile Fethullah Gülen’in İzmir’de bir program vesilesiyle bir araya geldiğini, Gülen’in bazı belgeleri Çiller’e vermek istediğini, Çiller’in “lütfen dengeli olalım hocam” diyerek odayı terk ettiğini aktaran Kaya, şunları söylüyor ve “Teslime hazır” olduklarını itiraf ediyordu:

“O günlerde yine bugünlerde olduğu gibi memleket sever insanların bize gönderdiği belge, bilgi ve kasetler oluyordu. Bunlardan biri, askeri şura öncesi askerlerin kendi arasındaki konuşmayla ilgiliydi. Şura daha başlamadan atılacakların sayısının 76 olduğu geçiyordu o konuşmalarda. Ben bu kaseti Erbakan’a götürdüm ama Erbakan dikkate almadı. Erbakan, birinci gün şuraya gitmedi ikinci gün gitti. Erbakan sonraki günlerde, ‘vallahi çok uğraştım, atılacakların sayısını 150’den 76’ya düşürdüm açıklamasını yaptı” diyen Alaattin Kaya, hala Erbakan’ı suçluyor ve saçmalıyordu.

28 Şubat’ta Zaman Gazetesi’ne bir baskı olmadığını kaydeden Kaya, “Ancak Gülen okullarına her gün baskın yapılıyordu. Biz (devlete) teslim olmaya hazırdık, ama süreç daraldığı için gerçekleşmedi” diyordu. Zaman yazarı Hüseyin Gülerce de Komisyon’a bilgi veriyordu. “Yanlış atmosferden hepimiz etkilendik” ifadesini kullanan Gülerce, o dönemde yazılarının büyük çoğunluğunda Erbakan’a uyarıların yer aldığını anımsatıyordu. Zaman Gazetesi olarak darbe olmaması için tansiyonu aşağıya çekmeye çalıştıklarını söylüyor ve Amerika’ya yaranmak için Erbakan karşıtlığı yaptıklarını böylece itiraf ediyordu.

Yahudi Büyükelçi Ricciardone’nin: “Gizli İşbirliği İçindeyiz” sözleri ne anlama geliyordu?

ABD’nin Ankara Büyükelçisi Francis Ricciardone, Amerika ile Türkiye’nin askeri olarak gizli çalışmalar yürüttüğünü söylüyor ve bu konudaki sorular üzerine “Bunu açıklayamam” diyordu. Amerikan Büyükelçisi, PKK’ya karşı mücadelede ABD’nin Türkiye’yi neden yalnız bıraktığı yönündeki sorulara ise sinirlendiğini belirtiyordu. Bazı televizyonların Ankara temsilcileriyle görüşen Ricciardone, “terör konusunda Ameri­ka ile Türkiye askeri bakımdan yürütülen gizli çalışmalara işaret ederek “Türkiye’ye terörle mücadelede işbirliği konusunda yeni bir öneri getirdik. Usame Bin Ladin operasyonunda da kullanılan Taktik Teknik Prosedürleri paylaş­mayı önerdik. Bu; ileri, tek kolluk ve özel kuv­vetlerin ortaklaşa gerçekleştirdikleri bir operas­yondu. Türk yetkilileri mücadelelerini yasalara, de­neyimlerine göre yapıyorlar. Biz daha da yakın şe­kilde çalışmaya hazırız. AKP hükümetiyle yaptı­ğımız gizli çalışmalara girmeyeceğim. Biz onlara bunu sunuyoruz. Türkiye, işbirliğinin ne kadarı­nı açıklayacağına kendisi karar verir. Biz daha ya­kın bir şekilde çalışmaya hazırız” itirafında bulunuyordu.

Türkiye ile yakın temasta olduklarını belirten Ric­ciardone, askeri uzmanlar arasında da gö­rüşme olacağını açıklıyor ve konuyla ilgi­li şunları söylüyordu. “Şu ana kadar PKK’yı askeri açı­dan yenememiş olmamız hem Türkiye’nin hem ABD’nin üzüldüğü bir konu. Ama bu mücadele ko­nusunda ABD’ye yönelik şüphe beni üzüyor hatta sinirlendiriyor. Çünkü böyle olunca düşman mütte­fikler arası ilişkiye şüphe yerleştirmekte başarılı olu­yor. Bu düşmanlara umut veriyor olabilir. Türkiye tek başına, ABD onu desteklemiyor diyenlere soruyo­rum…. Niye buna inanıyorsunuz?”

Akçakale konusuna da giren ABD Büyükelçisi, bunun Esad’ın bir “tuzağı” olabileceğini, ancak Ankara’nın bu oyuna gelmediğini belirtiyordu. “Türki­ye’nin düşmanı bizim de düşmanımızdır” diyen Ricciardone, Suriye’yle bir “savaş ihtimali görmü­yoruz ancak bu, ABD’nin rehavet içinde olacağı an­lamına gelmiyor” ifadesini kullanıyordu. Sınırda tampon bölge kurulması konusunda bir karar bulunmadığının altını çizen Büyükelçi, Türkiye’nin mecbur kalıp, fiili olarak tampon bölge oluş­turması olasılığının hatırlatılması konusunda ise, “Tür­kiye ile yakın temas içindeyiz. Askeri kuvvetlerimiz temas içinde. Askeri uzmanlar arasında da görüşme var. Her türlü olasılığı görüşüyoruz. Bu ko­nuda karar alınmadı ama gerekli hale gelirse, Türkiye ve müttefiklerinin gücüyle her türlü olasılık de­ğerlendirilir” diyordu. Ricciardone, Rus uçağının istihbaratının ABD ta­rafından verilip verilmediği sorusuna da, “Dostlarımızla istihbaratımızı paylaşıyoruz” demekle yetiniyordu.

ADL ve Gülen ilişkisi kafa karıştırıyordu!

Fethullah Gülen, 1997 yılında ABD’de ADL Başkanı Abraham Foxman ile görüşüyordu. Foxman, Gülen’den İslam’da hoşgörü konusu ile ilgili bir kitap yazmasını rica ediyor, sonra bu kitabı ADL, İngilizce’ye çevirerek dağıtıyor,kısacası kitabın sponsoru oluyordu..

Hatırlayınız, Ocak 2004’teki Amerika ziyareti sırasında New York’ta “Amerikan Musevi Komitesi” (ADL) tarafından Sn. Recep T. Erdoğan’a “Yahudi Cesaret Ödülü” olan “Davut Boynuzu” veriliyordu. Bu dünya tarihinde bir ilkti, çünkü ilk kez bir Müslüman bu ödülü alıyordu. Erdoğan’dan sonra 28 Şubat’ın önemli paşası Çevik Bir’de aynı ödüle layık görülüyordu. Peki, ADL ne oluyordu? Küresel boyutlarda bir projenin parçası olarak, bireysel gücünün çok ötesinde etkili bir kuruluştu, Bu bağlamda, ADL’in akraba örgütlerinin, örgüt-ağının kapsamını bilmek gerekiyordu. 1913’te, “B’nai B’rith Bağımsız Tarikatı” tarafından, ABD’de kurulan ADL’nin resmi misyonu, “Yahudi halkına yöneltilen iftiralara /öncelikle/ akla ve vicdana, gerekirse yasalara başvurmak suretiyle son vermek” olarak açıklanıyordu. “B’nai B’rith”in kendisi de yine ABD’de, New York Eyaletinde, 1843’te, kurulmuş bir lobi grubuydu. O tarihte açıklanan amacı: “Yahudi cemaatine hizmet sunmak, Yahudi haklarını korumak, hasta ve yoksul Yahudilere yardım ulaştırmak, gençlere burs sağlamak, Yahudi-karşıtlığına karşı koymak” oluyordu.

Siyonist Yahudilerin etkin kuruluşlarından ADL (Anti-Defamation League) Yahudi aleyhtarlığı ile mücadele birliği anlamı taşıyordu. 1913 yılında Nex York’ta kurulan, Abraham Foxman’ın başkan olduğu bu dernek, Siyonizm’e hizmet ediyor ve hizmetçi yetiştiriyordu. Derneğin kuruluş gayesi olarak, “Yahudi toplumuna karşı yapılan karalamaları önlemek, Siyonizm aleyhindeki iddialara itiraz etmek ve gerekiyorsa karalama eylemlerini kanun önüne getirmektir.”deniyordu.

(Not; Yahudiler, haklar, karalamalar derken aklımıza hep 2. Dünya savaşı ve Naziler geliyordu. Hâlbuki tarih 1913 ve böyle bir dernek Yahudilere yapılan karalamaları engellemek için kuruluyordu. Acaba Yahudiler gittikleri her yerde ne haltlar karıştırıyordu ki, devamlı karalamaya muhatap olunuyordu?)

ADL Kurumunun özelliklerinden biri de “İnançlar arası diyalog kampı oluşturmak” olduğu belirtiliyordu. ADL, New England Bölgesi Şubesi, Hıristiyan, Musevi ve Müslüman gençleri bir haftalığına birbirlerini tanımaları ve dayanışmaları için “İnançlar Arası Kamp” ismi verilen bir organizasyon düzenliyordu. Bu organizasyon, İbrahim’i inanca mensup genç üyeler arasında iyi ilişkileri geliştirmek fikriyle doğuyordu.” Bilindiği gibi Fetullahcılarda aynı şeyleri savunuyordu.

Oysa Cemaatin Gazetesi Zaman, 20 Kasım 1992 günü ADL için şunları yazıyordu:

“İngiliz Farmasonluğu’nun Yahudi kolu olan B’nai B’rith’in etkisi altındaki ADL (Anti-Defamation League) 1913 yılında kurulduğu bilinmektedir. ADL adeta, Amerikan mafyasının halkla ilişkiler bürosu gibidir… Kurdukları “Denizaşırı Yatırımcılar Servisi” adlı şirketle milletlerarası silah ve uyuşturucu kaçakçılığı, kirli parayı aklama gibi işleri yürütmektedir. İşgal altındaki Filistin topraklarında ve Kudüs’ün Hıristiyan ve Müslüman bölgesinde geniş arazilerin kanunsuz alım satımının ortaya çıkarıldığı emlak skandalı da yine işin içinde ADL’nin varlığını göstermiştir. ADL, Amerika içinde FBI kanallı muhtelif operasyonlarla ilişkisini sürdürmektedir. FBI ise kongre tarafından suçlandığı zaman suçu daima ADL’nin üzerine atıvermektedir…

ADL’nin bilinen cinayetleri şunlardır: 15 Ağustos 1985’te Kafkasyalı Müslüman lider Tscherim Sobzocov, evinin önünde bombalı saldırı sonucu katledilmiştir. Musevi iken Hak din olan İslam’a dönüş yapan Prof. İsmail Raci Faruki ve eşi 1985’in Ramazan’ında sabaha karşı evlerinde bıçaklanarak öldürülmüşlerdir. Gandhi ve Palme suikastlarının arkasında da ADL’yi görmekteyiz… ADL, tam mesai ile çalışan gizli istihbarat memurlarının bir kısmını Amerikan Hükümeti Adalet Bakanlığı’na bağlı Özel soruşturmalar Ofisi’nde (OSI), bir kısmını da İsrail otoriteleriyle Tel Aviv’de görevlendirilmiştir… İsrail Devleti kurulduğundan beri ADL, İsrail Gizli Servisi MOSSAD ile hususi ilişkilerini devam ettirmiştir, İsrail mafyasıyla da yakın bağlantılar içindedir. ADL Sharon grubu ihtilaflı bölgelerde satın aldıkları evlerde militan Yahudileri yetişmektedir.”

10 Mart 1998’de aynı Zaman Gazetesi Fethullah Gülen’in kitaplarının ADL tarafından bastırmasını şöyle haberleştiriyordu:

“3 gündür Türkiye de bulunan Yahudi Liderler Heyeti, Başbakan Yılmaz, Orgeneral Çevik Bir, TBMM Başkanı Çetin ve Dışişleri Bakanı Cem’den sonra Fethullah Gülen ile görüştü. 55 Yahudi örgütünü temsilen Türkiye’de bulunan 59 kişilik (AYÖBK) Amerikan Yahudi Örgütleri Başkanları Konferansı Heyeti, Fethullah Gülen’in Türkiye deki ve yurtdışındaki çabalarını önümüzdeki yüzyılın barış asrı olması açısından önemsediklerini ve söz konusu projeye büyük ilgi duyduklarını belirmişlerdir. Görüşmede; Gülen in, ABD’nin en etkili Yahudi Lobisi olan ADL’nin (Anti-Defamation League) teklifiyle hazırladığı hoşgörü ve diyalogla ilgili kitap da gündeme gelmiştir. Gülen, İngilizce olarak hazırlanan kitap üzerindeki çalışmalarının tamamlanmak üzere olduğunu, bittiğinde insanların hizmetine sunacağını söylemiştir. Kitabın, ADL tarafından basılarak dünyanın dört bir yanında dağıtılacağı belirtilmiştir”

Şimdi iman, iz’an ve vicdan ehlinin şu sorunun yanıtını vermeleri bekleniyordu:

20 Kasım 1992 tarihli sayısında, ADL’nin çok kirli ve gizli işler çeviren ve cinayetler işleyen bir Siyonist Yahudi örgütü olduğunu yazan ZAMAN GAZETESİ, 10 Mart 1998’de ise aynı ADL örgütünün, Fethullah Gülen’i ziyaret edip sahip çıktıklarını ve kitaplarını İngilizce basıp dağıtacaklarını duyuruyordu!

Acaba, Yahudi ADL örgütü mü, insafa ve İslam’a gelip tövbe ediyordu, yoksa Fethullah Gülen mi karanlık bir mecraya sürükleniyordu?

 

0 0 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Picture of Osman ERAYDIN

Osman ERAYDIN

Subscribe
Bildir
0 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

ÖZEL YAZILAR

YORUMLAR

Son Yorumlar
0
Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
Paylaş...