“Şüphesiz insana, kendi emeğinden (sa’yü gayretinden) başkası (verilecek) değildir”
“Muhakkak (herkesin) kendi çabası (ve kazancı) görülüp (değerlendirilecektir)”
“Ve sonra ona (sa’yü gayretinin) karşılığı tastamam verilecektir” (Necm: 39,40,41) ayetleri hem maddi hem manevi, hem dünyevi hem uhrevi, hem ekonomik hem de psikolojik olarak, herkesin kendi emeğine ve hak ettiğine ulaşacağını bildirmektedir. Ve zaten ilahi adalet de bunu gerektirmektedir. Bu arada gerçek ve gerekli olan “Tevekkül”ün: her türlü çabayı harcadıktan, başarıya ulaştıracak bütün yöntem ve tedbirlere başvurduktan sonra, Allah’ın takdirine teslimiyet anlamına geldiğini; tembellik ve hayalperestliğe tevekkül kılıfı geçirmenin geçersizliğini de belirtmelidir.
Hayırlı gayret ve yararlı meşguliyet, ruhi dirilik ve nefsi disiplin alametidir. Uyku, bir nevi ölüm olduğu gibi boş durmak ve tembel oturmak ta uyuşukluk ve manevi felçlik halidir.
“O (Allah C.C.)her gün (her an farklı) bir işte (ve meşguliyettedir)” (Rahman: 29) ayeti, biz kullarını sürekli çalışıp-araştırıp üretmeye teşvik ve terğib (rağbetlendirme)dir. Aleyhisselatu Vesselam Efendimizin, bir yerden geçerken boş duran birisine selam vermeyip, dönüşünde elindeki çöple yeri karıştırır vaziyette görünce aynı kişiye bu sefer selam vermesi bunun içindir. “O halde, boş kaldığın vakit, durma (başka hayırlı ve yararlı bir işle) uğraşıp yorulmaya yönel ve sadece Rabbinin (rızasını kazanmaya) rağbet et” (İnşirah: 7,8) ayetleri de; eğitim ve ilim öğrenmekten ibadete, ziraattan ve sanattan ticarete, hayatın ve imtihanın gerektirdiği her hususta sürekli gayret ve meşguliyet içinde olmamızı istemektedir. “Gerçekten bugün cennet halkı sevinç ve mutluluk dolu sürekli bir meşguliyet içindedir” (Yasin: 55) ayetinde, sonsuzluk diyarında bile, tembellik ve gevşeklik değil, müminlerin tatlı bir meşguliyet içinde olacakları haber verilmektedir. Özellikle, devamlı eğitilip kendimizi geliştirmek ve olgunluğa erişmek üzere gönderildiğimiz bu imtihan dünyasında “Uykunuzu bir dinlenme yaptık” (Nebe: 9) “Gündüzü de bir geçim vakti kıldık” (Nebe: 11) ayetlerinin belirttiği gibi doğal ve doğru bir dinlenme şekli olan 5-6 saatlik uykunun dışında, yorgunluk ve uyuşukluk halini bırakıp, her türlü hizmet ve ibadet üzerinde gayretli olmamız gerekmektedir. Felaha erişecek gerçek ve örnek müminlerin özelliklerinin sayıldığı Müminin Suresinin hemen başındaki:
“Onlar namazlarında (gaflet ve meskenetten uzak) huşu ve huzur içinde olan kimselerdir. Onlar (vakit öldürmekten başka yararı olmayan) boş işlerden yüz çevirenlerdir. Ve onlar, zekatla ilgili (görev ve sorumluluklarını) yerine getirmek üzere gayret ve faaliyet gösterenlerdir” (Müminin: 2,3,4) ayetleri bize bunları öğütleyip öğretmektedir.
Ve zaten Münafıkların iki temel özelliği:
1- Gayretsizlik ve meskenet: İbadet ve hizmetlerde isteksizlik, gevşeklik ve gösterişçilik (Bak Nisa:142-Tevbe: 54)
2- Şikak ve şekavet; yani kolay ve kısa vadeli ucuz kahramanlık gösterilerine karşılık, zorlu zahmeti ve riski görünce Haktan ve hayırdan ayrılıp yan çizmek ve mazeret kılıfları geçirdiği kötülüklere yönelmektir.
Ama sadık müminlerin iki önemli özellikleri ise:
1- Vahdet ve muhabbet 2- Dini gayret ve insani hamiyettir.
Hz. Ebu Bekir’in (R.A.) Mekke döneminde, Kâbe’ye giden Hz. Peygamber Efendimize hakaret ve zahmet etmeye başlayan müşriklerin dikkatini kendi üstüne çekmek ve öldüresiye dövülmek üzere onları terslemek ve tepki göstermek suretiyle Resululah’ın rahat bırakılmasını temin etmek için gösterdiği dini gayret ve hamiyet O’nu sıddık makamına eriştirmiştir.
Boş beleş insanın kalbi, şeytanın çalışma ofisidir!
Evet, boş duran, malayani ve lağviyatla uğraşan insanlar, şeytani hayaller ve hevesler peşinde koşacaktır. Artık böyleleri, Şeytan’ın ve şerli insanların elinde birer kötülük aracı ve oyuncağıdır. Bu gibi tembel ve hayalperest insanların çoğaldığı, bencillik ve beleşçiliğin yaygınlaştığı toplumlar da, giderek çürümeye ve çözülmeye başlayacaktır. Çünkü sıkıntı ve sorumluluktan kaçıran bir tembellik ve tehircilik, Kur’an’ı ve sünnet kurallarını uygulamadaki gevşeklik adaleti zayıflatır. Adaletsizlik, asayişi bozar, devleti ve hükümeti laçkalaştırır. Devlet düzeni ve disiplini bozulunca, fertler ve cemiyet giderek yozlaşır. Bunun neticesi milli birlik ve dirlik dağılır, İslamiyet lafta kalır ve insanlık zalimlerin ve kâfirlerin insafına bırakılır.
“Tembellik”, çalışmayı ertelemek, iş görmemek, çaba göstermemek, sıkıntıya ve sorumluluğa göğüs germemek gibi anlamlara gelmek üzere kullanılan bir terimdir. Tembellik kelimesinin zıddı ise; çalışkanlık, gayret, ceht ve çaba gibi kelimelerdir. Tembellik kelimesi Arapça “Kesel” kelimesi ile ifade edilir. Çoğul biçimi olan “Küsala” Kur’an’da iki defa geçmektedir. Tembellik ederek sorunların ve sorumlulukların gerektirdiği gayreti vaktinde ve yeterince göstermemek; sürekli ertelemek, geciktirmek veya tepkisiz ve ilgisiz bir tavır sergilemek insanın canlı cenaze haline gelmesidir. Hayatı mahveden beden yorgunluğu değil beyin tembelliğidir. Bu gevşeklik yaşamımızda büyük bir problemin de nedenidir: görevimizi ve gayelerimizin gerektirdiği gayretleri sürekli ertelemek ve vazifelerini geciktirmek hayat enerjisinin tükenmesidir. Bunun altında yatan temel neden ise tembellik olarak kendini gösterir. Tembellik, bir isteksizliğin ve hareketsizliğin belirtisi olarak karşımıza çıkıverir. Hz. Peygamber (S.A.V.) birçok hadisinde tembellikten Allah’a sığınmış ve böyle dua yapmalarını ashabına tavsiye etmiştir. Hz. Peygamber (S.A.V.) bir gün mescide girdi. Orada ensârdan Ebû Ümâme (R.A.) ile karşılaştı. Ona: “Ey Ebû Ümâme, niçin seni namaz vakti dışında mescitte oturmuş görüyorum?” diye sordu. “Peşimi bırakmayan bir sıkıntı ve borçlar sebebiyle ey Allah’ın Resulü” diye cevap verdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (S.A.V.): “Sana bazı kelimeler öğreteyim mi? Bunları okursan, Allah, senden sıkıntını giderir ve borcunu ödeme imkânı verir” buyurdu. Ebû Ümâme: “Evet, ey Allah’ın Resulü, öğret!” dedi. “Öyleyse akşama çıktın mı sabaha erdin mi şu duayı oku: “Allah’ım! Üzüntüden ve kederden sana sığınırım. Acizlikten ve tembellikten sana sığınırım, korkaklıktan ve cimrilikten sana sığınırım. Borcun galebe çalmasından ve insanların kahrından sana sığınırım.” (Ebû Dâvud, Salât 367 (1555)) Duasını tekrar etmiştir. Elbette, bir işi başarmanın tek yolu, o işe hemen ve şimdi başlayıvermek, sonuna kadar sabır ve sebat göstermektir. “Acelesi yok sonra yaparız” düşüncesi, Şeytan’ın en zehirli vesvesesi ve uyuşturu iğnesidir.
Benî Müstalık Gazâsı dönüşü Efendimizin ordusunu yürütüp yorarak meşgul etmesi ve fitne-fesadı önlemesi:
Huzaâ kabilesinden Benî Müstâlik oymağının reisi Hâris bin Ebî Dırar, kabilesiyle birlikte etrafta sözünü geçirdiği bir kaç Arap kabilesini daha toplayarak Medine’ye, Müslümanların üzerine yürümeye hazırlanmaktaydı. Böyle bir hazırlığın olduğu haberi Medine’ye ulaştı. Peygamber Efendimiz, önce haberin doğruluk derecesini araştırdı. Bu maksatla, Ashaptan Büreyde bin Husaybe’l-Eslemî’yi vazifelendirip Benî Müstalık yurduna yolladı. Hz. Büreyde, Medine’den ayrılmadan önce, Peygamberimize, “onları şüphelendirmemek ve kendini muhafaza etmek gayesiyle hakikate muhalif bazı beyan ve davranışlarda bulunup bulunamayacağını” sormuş, Resûl-i Ekrem (S.A.V) de “gerektiğinde böyle hareket edilebileceğine” müsaade buyurmuşlardı. Bunun üzerine Hz. Büreyde, Müstalıkoğullarının yurduna vardı. Onlardan biriymiş gibi davrandı ve: “Ben, sizdenim. Şu adam (Peygamberimiz) için derlenip toplandığınızı işittim. Ben de kavmimden bana itaat edenlerle size katılmak isterim. Onların (Müslümanların) kökünü kazıyıncaya kadar işbirliği edelim” teklifini yaptı. Benî Müstalıkların reisi Hâris bin Ebî Dırar’dan, “Biz de, bu iş için hazırlanıyoruz. Bize katılmakta acele et!” yanıtını alınca Hz. Büreyde, “Şimdi hayvanıma atlayıp gider ve kavmimden büyük bir toplulukla yanınıza gelirim” diyerek oradan ayrıldı. Hz. Büreyde, derhal Medine’ye gelip durumu Resûl-i Kibriya Efendimize aktardı.
İslâm Ordusunun Hareketi
Şaban ayının ikinci Pazartesi günü Resûl-i Ekrem Efendimiz, yedi yüz kişi ile, yerine Hz. Zeyd bin Hârise’yi vekil tayin ederek Medine’den yola çıktı. İslâm ordusunda 30 kadar at vardı. Ayrıca Ezvâc-ı Tâhirattan Hz. Âişe ile Hz. Ümmü Seleme Validemiz de sefere katılmışlardı. Gariptir ki, münafıklar, hiç bir cihat hazırlığıyla bu gazâ kadar alakadar olmamışlardı. Birçoğu İslâm ordusuna katılmıştı. Herhalde maksatları; ganimetten pay almak ve fırsat kollayarak Müslümanlar arasına fesat çıkarmaktı. İslâm ordusu Müreysi Suyu başına doğru ilerlerken, düşman casuslarından biri ile karşılaşıldı. Yapılan davet üzerine Müslüman olmayınca ve hıyanet edeceği anlaşılınca katledilip ortadan kaldırıldı. Bunu duyan Müstalıkoğulları fazlasıyla korkmuş, hatta etraftan topladıkları birçok kimse kendilerini terk ederek dağılmaya başlamıştı. Resûl-i Ekrem Efendimiz, ordusuyla Müreysi Kuyusu başına varınca, hemen orada kendileri için deriden bir çadır hazırlandı. Sonra ordusunu harp nizamına sokup, Muhacirlerin sancağını Hz. Ebû Bekir’e, Ensarınkini ise Sa’d bin Ubâde’ye bıraktı. Hz. Ömer’e, “Lâ ilâhe illallah deyiniz de; canlarınızı ve mallarınızı koruyunuz” diye seslenmesini buyurmuşlardı, ancak Müstalıkoğulları teklifi kabul etmemiş üstelik mücahitlere ok atarak çarpışmayı başlatmıştı.[1] Sonra Peygamber Efendimiz, ordusuna aniden hücuma kalkma emri vermiş, bunun neticesinde Benî Müstalıklardan on kişi öldürülüp geri kalanları ise esir alınmıştı.[2] İslâm ordusundan ise, sadece bir mücahit, o da yanlışlıkla düşmandan biri sanılarak bir Sahabi tarafından şehit edilmişti. Benî Müstalıklardan esir alınanlar 200 kadardı. Birçok deve, sığır ve davar da ganimet alınmıştı. Ganimet malları bir araya toplandı ve usulüne göre taksimatı yapıldı.
Münafıkların Bir Tertibi
Müreysi zaferi kazanıldıktan sonra, Peygamber Efendimiz, mücahitlerle burada bir kaç gün istirahat edip beklemeyi uygun bulmuşlardı. Önceden de bahsettiğimiz gibi, bu gazaya çok sayıda münafık katılmıştı. Bu ilgileri ve fazla iştirakleri elbette sebepsiz değildi. Bir taraftan ganimete konmak, diğer taraftan gün geçtikçe saflarını sıklaştıran, çoğalan ve kuvvet kazanan Müslümanları, en küçük fırsatları dahi değerlendirerek birbirine düşürmek, aralarına fitne, fesat tohumu saçmaktı. İşte bu dinlenme esnasında, Hazreç Kabilesinden Benî Amr bin Avf’ın müttefiki olan Sinan bin Veber el-Cünenî ile Hz. Ömer’in Benî Gıfar’dan ücretle tuttuğu seyisi Cahcah arasında kuyu başında su alma sırası yüzünden bir kavga çıkmıştı. Cahcah, yumruk ve tokatlarla Sinan’ın yüzünü kanlar içinde bıraktı. Sinan ise feryadı basıp, “Yetişin Muhacirler, neredesiniz?” diye bağırmıştı. Feryatları duyan Ensarla Muhacirler derhal toplanmış ve kılıçlar sıyırtılmıştı. Az kalsın büyük bir fitne kopacak, Müslümanlar birbirlerini kıracaktı. Muhacirlerle Ensarın bazı ileri gelenleri, araya girip, yumuşatıcı konuşmalarla durumu yatıştırmışlardı. O sırada Resûl-i Ekrem Efendimiz, topluluğun bulunduğu yere gelip “Cahiliyye insanlarının davası mı güdülüyor? Nedir bu çığlıklar, bu feryatlar? Derdiniz nedir?” diye sormuşlar ve sükûneti sağlamışlardı. Bu esnada münafıkların reisi Abdullah bin Übeyy bin Selûl ortaya atılmıştı. Zira, bu hâdise onun için ele geçmez bir fırsattı. Bunu bahane ederek:
“Ey Ensar! Bu Muhacirler, sizin sayenizde kuvvet ve şöhrete nail olmuşken, şimdi bize böylesine hakaretle muamele ediyorlar” diye bağırmış sonra şeytanî bir tavırla kavmine dönerek: “Bunları şehrinize getirip bir yer verdiniz, mal ve erzakınıza ortak ettiniz. Uğradığınız bu hakaretlere tek sebep yine sizsiniz! “Vallahi, biz Medine’ye dönecek olursak en izzetli ve kuvvetli olan (kendisi ve etbâı) en zelil ve en zayıf olanı (hâşâ Peygamberimiz ve Muhacirleri) oradan sürüp çıkarılacaktır”[3] şeklinde hezeyanlar savurmuşlardı. Orada bulunan genç Sahabî Hz. Zeyd bin Erkam, Abdullah bin Übeyy’in bu sözüne karşı çıkmış, “Vallahi, kavminin içinde zelil ve hakir olan ancak sensin, alçaklık sana yakışır, Muhammed (S.A.V.) ise, Allah tarafından aziz kılınmıştır” diyerek azarlamış ve bu durumu Peygamberimize ulaştıracağını açıklamıştı. Baş münafık, bu sözler karşısında vaziyet değiştirerek, “Ey kardeşimin oğlu! Sus! Vallahi ben şaka yapmıştım” diyerek münafıklığını ortaya koymuşlardı.
Hz. Zeyd bin Erkam susmadı. Abdullah bin Übeyy’den işittiklerini olduğu gibi gelip Peygamber Efendimize aktardı. Efendimiz bunu oldukça ciddiye almıştı. Yanında Hz. Ebû Bekir, Hz. Osman, Sa’d bin Ebî Vakkas, Muhammed bin Mesleme gibi Muhacir ve Ensardan zatlar vardı. Her şeye rağmen meseleyi tahkik etmeyi uygun bulmuşlardı. Hz. Zeyd’e, “Sakın, İbni Übeyy’e karşı kin ve düşmanlığından dolayı bunu söylemiş olmayasın?” diye uyarmıştı.
Hz. Zeyd (R.A.), “Hayır! Vallahi, bunları ondan işittim!” deyince Resûl-i Ekrem, tekrar, “Yanlış duymuş olamaz mısın?” diye sormuşlardı. Hz. Zeyd, aynı şekilde bu sözleri münafıkların reisinden kelimesi kelimesine işittiğine dair ikinci defa Allah adına yemin etmişti. Abdullah bin Übeyy’in bu sözleri sarf ettiği ordu içinde yayılmıştı. Ensardan bazıları, “Kendi kavminin efendisi hakkında haksız isnatta bulundun” diyerek Hz. Zeyd bin Erkam’ı kınamıştı. Zeyd onlara: “Vallahi, ben bu sözleri ondan işittim! Eğer bu sözleri babamdan dahi işitmiş olsaydım yine Resûlullah’a gidip söylemekten asla geri durmazdım. Allah Teâlâ’nın, Peygamberine bu hususta vahiy indirip, kimin yalancı olduğunu bildireceğini ve Resûlullah’ın sözlerimi doğrulayacağını umarım” şeklinde karşılamıştı. O sırada Hz. Ömer, “Yâ Resûlallah! Müsaade buyur da şu münafığın boynunu vurayım! Eğer onu Muhacirlerden birinin öldürmesini uygun görmüyorsanız, Sa’d bin Muaz veya Muhammed bin Mesleme’ye emredin, onu öldürsünler!” deyince Resûl-i Ekrem, bu tekliften memnun kalmamış ve: “Eğer, ben onun öldürülmesine müsaade edersem, Medine eşrafından birçoğunun gönlüne korku ve endişe düşer. Ayrıca işin iç yüzünü bilmeyen halk, `Muhammed Ashabını öldürüyor` diye konuşmaya başladıkları zaman durum ne olur, biliyor musun?” diye uyarmışlardı.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, bu gelişmeler üzerine günün en sıcak saati olmasına rağmen mücahitlerle derhal Medine’ye doğru yola çıkmalarını emir buyurmuşlardı. Hâlbuki o güne kadar, böyle günün en sıcak saatinde yola çıktıklarına hiç rastlanmamıştı.[4] Peygamber Efendimiz mücahitlerin Abdullah bin Übeyy’in söylediği sözlerle meşgul olmasını uygun bulmamıştı. Bunun için hareket emri verdiği günün sabahına kadar yolculuk yapılmış, hatta sabah istirahatına bile fırsat tanınmayıp, mecburi yürüyüş kararı alınmıştı. Öyle ki, mücahitler son derece yorulmuşlardı. Güneşin sıcaklığı etrafı basınca konakladılar. Yorgunluk ve uykusuzluktan mecalleri kalmamış, derhal uykuya dalmışlardı. Böylece Resûlullah Efendimiz, dedikodunun ve fesat tohumunun ordu arasında da büyümesine fırsat vermemiş oluyorlardı. Bütün bu olup bitenlerden sonra, baş münafık Abdullah bin Übeyy bin Selûl ile diğer münafıklar hakkında müstakil bir Sure (Münafikun Suresi) nazil olmuş ve İbnü Selül’ün fesatlığı, fırsatçılığı ve fitnecilik tavrı bir bir anlatılmıştı. Aleyhissalatü Vesselam Efendimizin sünnetini; yani O’nun hayat sistemini, siyasetini ve stratejisini çok iyi talim, takip ve tatbik eden Yavuz Sultan Selim Han’ın, meşhur Mısır seferi sırasında: “Kendi hayal ve hevesleri uğruna, bizleri aşılması imkânsız Sina Çöllerinde helak etmek istiyor!” şeklindeki fitne dedikodularından etkilenen Yeniçerilerini avutup oyalamak üzere, bir mola mahallinde “Askerlerin hepsinin, bütün düğmelerini söküp, yeniden ve daha kuvvetlice dikmelerini” emrettiği ve bu meşguliyetle ordu içindeki fitne fesadın yayılmasını önlediği aktarılmaktadır.
Peygamberimiz (S.A.V.)in Medine’ye teşriflerinden az önce; aralarında senelerce süren dâhilî çarpışma ve kavgalardan bitkin düşen Medine’nin yerli kabileleri Evs ve Hazreç, aralarında anlaşarak Abdullah bin Übey bin Selûl’ü kendilerine hükümdar yapmaya karar vermişlerdi. Hatta, başına giydirecekleri, hükümdarlık tacını bile sipariş etmişlerdi. Fakat Abdullah bin Übey’in hükümdar olma hayalleri Resûl-i Ekrem Efendimizin Medine’ye teşrifleriyle suya düşmüştü. Zira, Evs ve Hazreçlilerin hemen hepsi Müslüman olmuşlardı ve imanlarının icabı olarak Peygamber Efendimizin etrafında toplanmışlardı. Bu durum reislik hayalleri suya düşen Abdullah bin Selûl’ün fazlasıyla ağrına gitmiş ve çevresinde fazla kimsenin de kalmadığını görünce, istemeye istemeye Müslüman görünmek zorunda kalmıştı. Hatırlanacağı gibi Şeytan da, Hz. Âdem’e lütfedilen hilafet makamını kıskanıp düşmanlığa başlamıştı.
Münafikun Suresinin nazil olması üzerine Abdullah bin Übey’e, “Ey Ebû Hubab! Senin hakkında pek şiddetli ayetler indirildi. Resûlullaha (S.A.V.) git de, senin için Allah’tan af dilesin” denilince şu cevabı vermişti: “Benim iman etmemi emrettiniz, iman ettim. Malımın zekâtını vermemi emrettiniz, verdim. Artık Muhammed’e secde etmemden başka hiç bir şey kalmadı! (şimdi onu mu istemektesiniz?)”
Münafık Abdullah bin Übey’in, reislik hevesinin suya düşmesine ne kadar kinlendiğini ve bunu bir türlü hazmedemediğini şu hâdise de açıkça ortaya koymaktadır:
Bir gün Peygamber Efendimiz, evinde hasta yatan Sa’d bin Ubâde Hazretlerini ziyarete gidiyordu. Yolda, Abdullah bin Übey’in evinin gölgesinde, Müslümanlardan, müşrik Araplardan ve Yahudilerden bir takım kimselerle oturmakta olduğunu görünce, selâm verip yanlarına oturdu. Onlara Kur’ân’dan bir parça okudu. İyi hareketlerden dolayı Cennete kavuşulacağını müjdeledi, kötü hareketlerden dolayı da Cehenneme atılacağını hatırlatıp nasihat buyurdu. Peygamber Efendimiz, sözlerini bitirince Abdullah bin Übey münafığı şöyle mırıldanıyordu:
“Ey konuşan kişi! Eğer söylediklerinde doğru isen, onlardan daha güzel şey olmaz. Fakat sen git evinde otur! Bunları, sana gelenlere anlat. Sana gelmeyenlerin ve söylediklerini dinlemek istemeyenlerin toplantılarına gelip de onları rahatsız etme!”
Sözün özü:
“İşleyen demir pas tutmaz, gayretli insan yaşlanmaz” atasözümüz, binlerce yıllık tecrübelerden, ayet ve hadislerden süzülmüş gerçeklerdir. Ruhi dirilik ve bedeni dinçlik, devamlı ve yararlı yönde gösterilecek gayretlerin meyvesidir. Tembellik, bünyevi ve manevi bir hastalık gibidir, tedavi ve terbiye dilmesi gerekir. Unutmayalım; yürüyen kaplumbağa yatıp yan gelen tavşan ağadan, daha önce hedefine erişecektir.
[1] İbn-i Kesîr, Sîre, 3:298.
[2] Tabakât, 2:64.
[3] İbn-i Kesîr
[4] İbn-i Kesîr
————————————————————————————————————————————————————————————————————————
TAYYO’CULUKTAN, FATOŞ’CULUĞA TERFİ!
Güvenme namerde, soysuza uyma
Korkak hainlerin, nifak silahı!
Riyakâr vaizden, kof lafı duyma
Umrunda değildir, halkın ıslahı!
İslam’dan uzaklık, haza sapkınlık
Kumarı zinayı, sanır çapkınlık
Kur’an’sız insanlık, yaşar şaşkınlık
Herkesin çektiği, kendi günahı!
Bıldır yediğiniz, haram hurmalar
Bu kışın depreşip, karnın tırmalar
Kanadı kırılan, telli turnalar
Ahı tutar; yerde, kalmaz kul ahı!
Elinde irade, arzu ve istem
Ya adil bir düzen, ya adi sistem
Tercih senin; sonra, eyleme sitem
Gayreti olmayan, yoktur penahı!
Komşu hısım açken, karnı tok ise
İnancın irfanın, vicdan yok ise
Yalan haram riya, nifak çok ise
Kurtarır mı cübbe, derviş külahı!?
Girmiş vücut denen, canlı tabuta
Kul olmuş makama, çula çaputa
Ahmak Tanrı diye, tapar Tağuta
Şirke kılıf yapar, “fena fillah”ı
Davanı basamak, yaptın şöhretin
Çöker iktidarın, bitti mühletin
Bak kölesi olmuş, nefsin şehvetin
Dilinden düşürmez, “Beka billah”ı!
Elazizci denen, montaj fotocu
Önce Tayyo’cuydu, şimdi Fetos’cu
Ölçü Kur’an almaz, sanki totocu
Kafadan sallıyor, heva ilahı!
Zalim hain değilse, halkı affeyle
Kul hakkından sakın, Hak’tan havf eyle
Hayrı dirilt; amma, şerri mahf eyle
Cihatsız bir toplum, bulmaz felahı!
Ali ÇAĞIL
Tayyo 2: Erbakan Hoca’ya göre Recep Erdoğan’a giydirilen Masonik kıyafet
Fatoş Nano: Arnavutluk Başbakanı ve Amerikan uşağı
Penah: Yardımcı, sığınak
Havf: Korku
Fena Fillah: Kendi benliğini unutup Allah’ta fani olmak
Beka billah:Bütün irade ve ihtiyarı Allah’ın eline geçmiş olmak, mürşidi kâmil makamına ulaşmak

Çıkarılan ders…
Bu yazı mefhumu muhaliften bakıldığında ki daha önce nice kıymetli be nefsi terbiye edici makalellerde de belirtildiği gibi amacımız, uğraşımız, gayretimiz neye ise kişiliğimizde odur manasına çıkmaktadır.
Tembellik günlük ihtiyaç için çalışmaya yapılıyorsa bereketsizlik, ilme yapılıyorsa cahillik, nefse yapılıyorsa asosyallik, psikolojik yapılıyorsa depresyon ve ruhi bunalım, hakk dava çalışmalarına yapılıyorsa münafıklık sonucuna ulaştırır. Fitne, fesat vb hastalıklara muhatab olma sonucuna ulaştırır, hidayet, dirayet, feraset ve fazileti elden alır. Bu hikmetli yazıdan çıkartılacak ders bu olsa gerek.
SELDA AKCAN KENDİNE YAZIK ETME
NEDEN YAZILAN BU KADAR GERÇEK BELGELER KARŞISINDA KÖRÜ KÖRÜNE HALA DAHA DİRENİRKİ İNSANLAR. SELDA AKCAN YAKLAŞIK 3 YIL ÖNCE BURSA EMNİYET MÜDÜRÜNE MUHTARLARLAR GİDİP ŞU SOKAKTA YAŞANAN AHLAKSIZLIKLARA BİR ÇÖZÜM BULUN DEDİKLERİ ZAMAN, EMNİYET MÜDÜRÜNÜN VERDİĞİ CEVAP “EVET BENİMDE ÇOCUĞUM VAR VE BENDE YAŞANANLARDAN FEVKALADE RAHATSIZIM AMA MEVCUT YASALAR GEREĞİ ELİMİZDEN BİRŞEY GELMİYOR VE BUDA BİZİ KAHREDİYOR” DEMESİ EN BÜYÜKDELİL VE ISBAT SAYILMAZMI. BUNUNDA DELİLİNİ İSTİYORSAN BUYUR O DÖNEMİN EMNİYET MÜDÜRÜNÜ BUL HAKİKATİ KENDİ KULAĞINLA DUY. GERÇİ ONADA BİR KILIF BULACAKSINDIR. ÇÜNKÜ İNANMAYAN VE ÜRPERMEYEN KALP NE ANLATSANDA GERÇEKLERİ İNKAR EDECEKTİR. YUKARIDA VERDİĞİM ÖRNEK GİBİ YÜZLERCE OLAYIN OLDUĞUNU BİLİYORUM. AMA UZUN UZUN YAZMAYA GEREK YOK.
İsviçreli Bilim Adamları……
Hepimizi medarı iftarı olan İsviçreli bilim adamlarına durumunuzu aktardık. Bazı Ak-mak’lar hala delil arıyor, delilleri göremiyor diye…. Varlarını yoğlarını ortaya koyarak araştırdılar ve sizin derdinize bir çare bulamadılar…. Zira kendileri koyu birer Hristiyan olan İsviçreli Bilim adamlarımız bizde çare olmadığını, Hz. İsa’nın bile çaresizlikle kaçtığından sizde kaçın dediler ve şu kıssayı anlattılar….
Meryemoğlu İsa sanki kendisini bir arslan kovalıyormuş gibi canhıraş bir şekilde kaçıyordu. Adamın biri bu hale hayret ederek ardından koştu ve şöyle seslendi:
“Hayrola, ürkütülmüş bir kuş gibi çırpına çırpına niçin ve nereye kaçıyorsun? Arkanda kimse yok!”
[b]
Hz. İsa (a.s.) o kadar hızlı koşuyordu ki, acelesinden adamın sualine cevap veremedi. Onun bu şekilde kaçışını merak eden adam, nihayet ona yaklaştı ve: “Ey Rûhullah! Ne olur Allah için bir an dur da söyle: Senin bu kaçışın benim için bir muamma oldu! Kimden kaçıyorsun? Arkanda ne arslan, ne düşman, ne de korkulacak bir şey var” dedi.
…..
Hz. İsa (a.s.) cevap verdi:
“Ahmaklık, kahr-ı ilahî olan bir hastalıktır. Diğerleri ise körlük gibi kahr-ı ilahî’ye uğramayan ibtilalardır. İbitla da bir hastalıktır; ancak sadece mübtelasına acınır. Ahmaklığa gelince o da bir hastalıktır, lakin ekseriya başkasını yaralar ve zarar verir.
“Ahmaklık damgası Allah’ın bir mührüdür. Ona hiç kimse çare bulamaz.”[/b]
Bir adım geriye gidin gerçek gözünüze girmiş göremiyorsunuz…
Bir adım geriye gidin gerçek gözünüze girmiş göremiyorsunuz…
İnsan olan bir kimsenin bir gerçeği, nesneyi görememesinin 3 sebebi vardır; 1- O nesne veya gerçek yoktur, 2- O adam kördür…. ama bu durumda bile diğer duyu organları ile hissedebilir….
[b]3- O nesne, ya da gerçek kişinin gözüne girmiştir, gerçeği gözünüzden çıkartırsanız, ya da bir adım geriye çekilip o şekilde bakarsanız göreceksiniz…..[/b]
Haaa bir durum daha var, o da kişinin ahmak olması ki bu da Allah’ın o kişiye vurduğu ahmaklık mührüdür ki bunu ancak o mührü vuran kaldırabilir….
İkra !!
TÜRK CEZA KANUNUN YÜRÜRLÜKTEN KALDIRILAN HÜKÜMLERİ
Kanun Numarası : 5237
Kabul Tarihi : 26/9/2004
Yayımlandığı R.Gazete : Tarih: 12/10/2004 Sayı: 25611
Yayımlandığı Düstur : Tertip: 5 Cilt: 43 Sayfa: 8965
1) 31/3/2005 tarihli ve 5328 sayılı Kanun ile yürürlükten kaldırılmış veya değiştirilmiş olan hükümlerin metinleri.(Madde numaraları:59, 88, 90, 116)
Madde 59 – (26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Kanunun hükmüdür.)
(1) İşlediği suç nedeniyle iki yıl veya daha fazla süreyle hapis cezasına mahkûm edilen yabancının, cezasının infazından sonra derhal sınır dışı edilmesine de hükmolunur.
Madde 88 fıkra (1)- (26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Kanunun hükmüdür.) Kasten yaralama fiilinin kişi üzerindeki etkisinin basit bir tıbbi müdahaleyle giderilebilecek ölçüde hafif olması halinde, mağdurun şikayeti üzerine, dört aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para cezasına hükmolunur.
Madde 90 – fıkra (3) – (26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Kanunun hükmüdür.) Çocuklar üzerinde bilimsel deney hiçbir surette yapılmaz.
Madde 116 fıkra (2) ve (3) – (26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Kanunun hükmüdür.) Evlilik birliğinde aile bireylerinden veya konutun birden fazla kişi tarafından ortak kullanılması durumunda bu kişilerden birinin rızası varsa, yukarıdaki fıkra hükmü uygulanmaz. Ancak bunun için rıza açıklamasının meşru bir amaca yönelik olması gerekir.
Birinci fıkra kapsamına giren fiillerin, açık bir rızaya gerek duyulmaksızın girilmesi mutat olan yerler dışında kalan işyerleri ve eklentileri hakkında işlenmesi halinde, altı aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para cezasına hükmolunur.
zamanımı daha fazla sizin tedavi olmaz kuru inadınıza fazla harcamayacağım…. İlgili maddeleri okuyun….
Selda Akcan’a acı ve kara gerçekler!
[u][b]Selda Akcan’a acı ve kara gerçekler![/b][/u]
Evli çiftlerin zina etmesi halinde verilen cezaların Türk Ceza Kanunundan çıkarılması şartına “evet” diyen ve Recep Erdoğan’ın AB’ye boyun eğdiğini gösteren 24-09-2004 tarihli, çoğu da AKP yandaşı Gazetelerin manşet ve haberleri sizi susturmaya yeterlidir!
[b][u]İşte evli erkek ve kadınların zina etmeleri halinde verilen cezaların kaldırılmasıyla ilgili 24-09-2004 tarihli bazı ulusal gazetelerin “AB’yle yaşanan zina krizi” sonrasında yazdıkları:
[/u][/b]
[b]Yeni Şafak[/b]
Gitti, Çözdü, Geldi.
Ankara’da koparılan Türk Ceza Kanunu fırtınası, Başbakan Erdoğan’ın Brüksel ziyaretiyle son buldu. Meclis, TCK’yı 6 Ekim’den önce çıkaracak ve Günter Verheugen olumlu rapor verecek
[b]Vatan Gazete[/b]
Harika Sonuç
Verheugen “Başbakan, zina cezasının kaldırılması konusunda, güvence verdi. Türkiye’nin önünde artık hiçbir ENGEL KALMADI” dedi
[b]Star Gazete[/b]
5 dakikada krizi çözdü.
Başbakan Erdoğan “TCK(da istediğiniz değişiklik Meclisten) geçecek” dediği Verheugen’den Türkiye’nin önün yeni şart konulmayacak sözü aldı. TCK üzerinden sorun çıkarmak isteyenlerin hevesleri de kursağında kaldı.
[b]Sabah[/b]
Biz Avrupalıyız.
Başbakan Erdoğan, AB ile Ceza Yasası krizini Brüksel’de yine kendisi çözdü. Attığı adımla AB hedefi 41 yıldır hiç olmadığı kadar yakına geldi. (Bu zina eden evlilere verilen cezanın kaldırılmasıyla ilgiliydi)
[b]Radikal[/b][b][u]
Rapor Tamam Sıra Kararda
Başbakan, AB ile krizi, zinayı suç haline getirmekten vazgeçerek bitirdi. Verheugen de müjdeyi şu sözlerle verdi: Artık müzakere tavsiye etmemiz için Türkiye’nin tamamlaması gereken bir şart yok
[/u][/b]
[b]Milliyet[/b]
AB Kapısı Açıldı.
Erdoğan Verheugen’e TCK’yı Ekimden önce zina maddesi olmaksızın geçireceğiz ancak başka şart istemeyiz mesajı verince hiç sorun kalmadı.
[b]Milli Gazete[/b]
Efelik sökmedi.
‘İçişlerimize karıştırmayacağımız!’ (Palavralarıyla halkı oyalayıp) AB’ye, tam teslim olduk. Türkiye’ye iki günde 1 katrilyona malolan zina tartışması sırasında “AB içişlerimize karışamaz” çıkışını yapan Başbakan, Verheugen karşısında yelkenleri suya indirdi. (Ve Haçlı ağabeylerinin dayatmasıyla boyun eğildi)
[b]Hürriyet[/b]
Yolumuz Açıldı.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Brüksel gezisinde zina pürüzü aşıldı. Erdoğan, TCK daki zina değişikliği için söz verince, Avrupa Birliği yeşil ışık yaktı. TBMM pazar günü olağanüstü toplanıyor.
[b]Akşam[/b]
Tam Yol Avrupa.
Brüksel’de tarihi uzlaşma.[b][i][u] Erdoğan, TCK’yı zinasız çıkarma sözü verdi[/u][/i][/b]. Verheugen AB kilidini açtı: Engel kalmadı. Müzakere tavsiye edeceğiz
[b]Güneş[/b]
Yanlış hesap Brüksel’den Döndü.
Kritik zirveden beklenen oldu![b][i][u] Erdoğan, zina inadından vazgeçince,[/u][/i][/b] Verheugen, ‘Artık tarih için engel kalmadı’ diyerek Türkiye’nin önünü açtı
[b]
Evrensel[/b]
Erdoğan boyun eğdi.
Türkiye’yi haftalardır zina tartışması ile meşgul eden ve “AB bizim içişlerimize karışamaz” diyen Başbakan [b][i][u]Recep Tayyip Erdoğan, AB’nin bütün şartlarına boyun eğdi. [/u][/i][/b]Dün AB Komisyonu’nun genişlemeden sorumlu üyesi Günter Verheugen ve AB yetkilileri ile görüşen Erdoğan, TCK’nın zina düzenlemesi olmadan Meclis’ten geçeceği sözünü verdi.
[b]Birgün[/b]
2013’e kadar planda yoksunuz.
AB’nin Genişlemeden Sorumlu Üyesi Günter Verheugen, Türk Ceza Kanunu’nda(zinayı suç olmaktan çıkarmak için) yapılan değişiklikleri “yüzyılın işi” olarak değerlendirdi. Verheugen AB bütçesi dolayısıyla, 2013 yılına değin Türkiye’nin AB’ye alınması konusunda bir plan bulunmadığını savundu
[b]Yeni Asya
[/b]Verheugen: Güvence aldık.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile biraraya gelen Avrupa Komisyonu’nun genişlemeden sorumlu üyesi Günter Verheugen, Erdoğan’dan tam güvence aldığını belirtti. (Sözde dindar Nurcular bile zinaya verilen cezanın kaldırılmasına sevinmekteydi!?)
İSPAT DELİL İSTİYORUM
Sayın zülkarneyn isimli arkadaşım:
Link yollamışsınız ve linklerdede zaten okumuştum öncesinden ve bu ispatı o yuzden istemiştim…zinayı suc olmaktan cıkardı diye yazıyor yolladıgınız linklerde ama ispatı yani açıklayıcı bilgi yok önceki hali ve yeni haliyle ilgili genel açıklama yapın ve ispat edin…ilk yorumumu tekrar okuyun tekrar soruyorum …
İSPTLAYIN BUNU!!!!….
iYİ ÇALIŞMALAR
Buraya yorum yapmış olup ta veya bu makaleyi kaleme almış olan yazara sormak istiyorum…derginizi kısmen takıp ediyorum ancak diyorsunuz ki : ZİNAYI SUC OLMAKTAN CIKARMIŞTIR AKP diyorsunuz. bu iddianızı ispat etmenizi istiyorum.. anayasada zina ile ilgili genel bir kanun zaten yokki yasak olsun…zina ıle ilgili yasak olan konu evli erkek ve evli kadın dan bahseden kanunlar var turk ceza aknununun 440 , 441, 442, 443, 444 .cü maddeleri ni açıp okursanız görürsünüz…BU KONUDAKİ İDDİALARINIZ HAKKINDA AÇIKLAYICI DELİLLİ BİLGİ İSTİYORUM.. YA DEĞİLSE AKPARTİNİN YAPTIĞI ŞEYLERDE OLUMSUZ BİŞEY DÜŞÜNMEYECEĞİM…SAYIN ERBAKAN DA ZİNAYI SUC OLMAKTAN CIKARDI DİYORDU AK PARTİDEN İÇİN…İSPATLAYIN BU SÖZÜN DOĞRULUĞUNU….
BİTEN İNSANLIK VE MENFAATPERESTLİK
Yaşadığımız dönem akla karanın – imanla paranın – yanlışla doğrunun – şerefli ile şerefsizin – vicdanla vicdansızlığın – Allah rızası için çalışanla iki yüzlü menfaatperest münafıkların ayrıştığı bir dönemdir. Durum o kadar vahim ki, aynı aile içerisinde yakın akrabaların biribirlerine maddiyat ölçüsünde değer vermeleri maddi durumu iyi olana daha yakınlık gösterip iyi olmayana mesafeli davranılması, siyasi arenada hiçbir özelliği ve ilmi birikimi olmadığı halde sırf para karşılığında satılık medya tarafından pofpoflandığı için rağbet gösterilmesi, ama her türlü yeteneğe sahip ilmi birikimi olduğu halde sırf gazete manşetlerinde ismi olmadığı için geri plana itilen, iş sahasında yağcılıkla her türlü insanlık dışı aşağılık hareketle bir mevkiye gelenlere el pençe saygı duyulurken, şerefiyle ve hakkıyla çalışıp alnının karşılığını hak etmenin mücadelesini verenlere 2. sınıf adam muammelesi yapılması… gibi olaylar göstermiştir ki, insanımız inandığı gibi yaşamamakta, yaşadığı gibi inanarak adamlık dininin özelliklerini hayatına yansıtmaktadır. şeyh geçinenden ilahiyat profesörüne kadar, iş adamından esnafa, memurdan işçiye her kesimden adamlık dinine mensup bu zavallılar nefislerinin köleleri olmuş, gelip geçici şu rüya aleminde hiç ölmeyecekmiş gibi boş ve hayali bir düşünceye kapılmış dünya ve ahiret saadetinden mahrum kalmış,bir iki fakirin karnını doyurarak, cami ve çeşme yaptırarak, vakıf ve derneklere gösteriş ve reklamı olsun diye maddi yardım ederek vicdanlarını rahatlatmaya çalışan gönül yorgunu, maneviyatsız, beyin ve kalp fakiri insanlardır. Milli çözüme ve Ahmet AKGÜL hocamıza bizleri her konuda uyarıp aydınlattıkları için çok teşekkür ediyor ve hayırlı hizmetlerinde kendilerine başarılar diliyoruz. ALLAH SİZLERDEN RAZI OLSUN İNŞAALLAH.
REHBERİ OLMAYANIN REHBERİ ŞEYTANDIR
Kimisi servet, kimisi cennet için çalışır.
Kimisi şöhret, kimisi hizmet için uğraşır.
Kimisi ganimet ve para, kimisi Allah’ın rızası ve insanların duası için çırpınır…
Kimisi makam ve menfaat, kimisi ma’buduna vuslat için yanar tutuşur…
Kimisi zalim ve âdi sistemler yürüsün, kimisi de Adil bir Düzen kurulsun diye koşuşur…
Ve sonunda herkes niyetine ve hak ettiğine kavuşur.
O yüzden dolayıdır ki kişi sevdiğiyle beraberdir hadisi mucibince, insanoğlu kendıne kimleri örnek önder lider kabul ettiyse, kimi kendine rehber edindiyse onlarla haşrolacağından dolayı cenabı hakk bizlere hakk davanın önderleri elçisi ile birlik olmaktan ayırmasın. Rehberi olmayanın rehberi şeytan olacağından dolayı cümlemize rehberlik eden hakiki bilgilerle doyuran MİLLİ ÇÖZÜME VE onun öncüsü Muhterem Ahmet Akgül hocamıza bende olmaktan , onu takip etmekten haz duyan kimseler olarak, Allah böylesi önder şahsiyetleri başımızdan eksik etmesin inşaallah…
Örnek Şahsiyetler Hakikati Kavramak İçin Bir Kolaylık
Çalışkan olmak, boş durmamak, faydalı işlerle meşgul olmak, bir işten sonra diğerine başlamak gibi erdemli tavırların anlaşılmasına, yaşanmasına yönelik doyurucu bir makale olmuş. Aynı zamanda Kuran’ın emrettiği bu erdemli tavırların anlaşılması, kavranması hayatımıza tatbik edilmesinin kolay olması için Cenab-ı Hak her asırda rahmetinden insanlığa bir numune gönderir. Bu da Müslümanlar için en büyük kolaylıktır. Acizane bir çok konunun anlaşılması, hayata geçirilmesi adına ERBAKAN Hocamızın yaşamı muazzam tebliğ olmuştur. Yine bugün bu hakikatlerin anlaşılması, pörsümeden daimi canlı kalabilmesi adına Ahmet Akgül Hocamızın azmi, gayreti, şevki ve isabetli yürüyüşü Kuran ahlakı olan; gayret, azim, caba, faydalı işlerle meşguliyet vb. konuların anlaşılması için şahsım adına en büyük tebliğ olurken bu erdemli tavırların yaşanabilmesi için en büyük kolaylık olmuştur. “Allah (c.c) her yüzyılın başında bu ümmete dinini yenileyecek (‘müceddid’, ilim ehlinden) birisini gönderir.”(Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 14/412).
Kişisel gelişim
Bireyin kişisel gelişimi için çok önemli noktaları ele önemli bir yazı. Özellikle milletimiz şahsında tüm ümmeti Muhammedi s.a.v. Yaklaşık 200 yıldır esir almış tembellik hastalığının zararlı neticelerini gözler önüne sermiş. Oysa bizler şu kısacak ömrümüzde ki yarısı uykuda geçiyor, biraz daha gayret etsek ne güzel hayırlı çığırlar açılacaktır. İnşallah bu yazının bereketiyle tüm ümmet dirilir ve yeniden çalışıtığının karşılığını alacağının şuuruna erişir.