YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
6aa4d8c769ed5
0
0
171,117,28,27,170,6401,6356,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 1 0 2 9 0
Bugün : 12307
Dün : 54776
Son 30 gün : 1721589
Toplam : 61586107
IP Adresiniz : 189.100.70.79

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

Hz. Peygamberimizin İlk Zorlu Sınavı ve Çabası:
VAHİY HAKİKATİNE ÖNCE KENDİSİNİ İNANDIRMASIYDI!..

Bir kutlu davaya kendisini inandırmayı başarmış bir insanın; artık başkalarını ikna etmeye ihtiyacı kalmamıştır. Ancak başkalarına yapmaya devam ettiği tebliğ ve tavsiye gayretleri, insanlara iyiliği dokunmak ve Allah’ın rızasını kazanmak amaçlıdır.

Şuurlu mü’minin, dünyadaki bütün sorunlardan kendisini sorumlu tutması, Allah’ın halifesi makamında yaratılmasının icabıdır. Bu nedenle ADİL bir DÜZEN kurmak ve herkesi huzura ve refaha kavuşturmak, onun vicdani amacıdır…

“Resul (Hz. Peygamber SAV), Rabbinden üzerine, ne indirildiyse ona (önce) Kendisi iman etti; (ardından) mü’minler de (iman getirdi…)” (Bakara: 285) ayetinin açık beyanına göre, Efendimizin en zorlu dönemi; iman hakikatine ve vahiy hikmetine önce Kendisini inandırma çabası ve başarısıdır. Hz. Cebrail’in gelişi ve söyledikleri, Rahmani müjde ve mesajlar mıdır, yoksa şeytani kurgular ve nefsani kuruntular mıdır? sorularının doğru ve doyurucu yanıtlarını bulmak ve sonunda huzur ve itminana kavuşmak; belki de peygamberliğin en çetin aşamasıdır. Evet, ihtimaller ve şüpheler girdabından sıyrılıp gerçek imana, tam ve sağlam bir itikada ulaşmadan, Kur’an’a tercüman olmak ve âleme meydan okumak imkânsızdır. Çünkü sürekli endişeler ve vesveselerle değişip duran düşünceler HAK olamazlar, zira HAK asla değişmeyen hakikatlerin kaynağıdır. Sürekli “ihtimal ve zann” konumundaki inançlar, hâlâ iman hüviyeti kazanamamıştır.

Resulüllah’ın Vahye Hazırlık Süreci!

Resulüllah (SAV) kırk yaşına gelmişti. Hira Mağarası’nda kendi nefsi ile baş başa kalarak bu kâinatı ve bu kâinatın Yaratıcısını hep tefekkür ederdi. Hira Mağarası’ndaki ibadeti geceler boyu sürerdi. Yiyeceği tükendiğinde evine dönerek başka geceler için hazırlığını yapar[1], tekrar Hira’ya dönerdi. Ramazan ayının pazartesi sabahı Hira Mağarası’nın içine Cebrail (AS) ilk defa geldi. Buhari, Sahih’inde Aişe (RA)’nın hadisini nakletmektedir. (Buhari; sahih hadis kitaplarının, sünen kitaplarının, mesanid ve tarih kitaplarının en önemlisidir.) Hz. Aişe (RA)’nın şöyle dediği rivayet edilmektedir: “Resulüllah (SAV)’e gelen ilk vahyin başlangıcı uykuda gördüğü sahih rüyalar idi. Gördüğü her rüya sabahın aydınlığı gibiydi.” Sonra Ona halvet sevdirildi. Hira Mağarası’nda halvete girerdi. Ailesine dönmeden gecelerce orada ibadet ederdi. Sonra da Hz. Hatice’ye döner, hazırlığını yaparak tekrar oraya giderdi. O, Hira Mağarası’nda iken Ona Hak geldi. Melek geldi ve Ona: “Oku” dedi. O: “Ben okuma bilmem.” dedi.

Resulüllah (SAV) şöyle bildirmişti:

Melek, beni tutup takatim kesilinceye kadar sıktı, bıraktı ve “Oku” dedi. “Ben okuma bilmem.” dedim. Melek, ikinci defa tutup takatim kesilinceye kadar sıktı. Sonra bıraktı ve “Oku” dedi. “Ben okuma bilmem.” dedim. Üçüncü defa tekrar beni tutup takatim kesilinceye kadar sıktı, sonra bıraktı ve şöyle dedi:

“(Her şeyi ve sürekli yoktan) Yaratan (ve her an varlıkta tutan) Rabbinin adıyla oku! (Tüm helâl ve hayırlı işlere besmele ile başlanmalıdır ki, tüm kâinat harikaları ve Kur’an hakikatleri anlaşılıp anlatılsın.)

(Ki) O (Rabbin), insanı (kadın erkek arasındaki ‘alâka=ilgi’ ve ilişkiden ana rahmine yapışıp asılı duran bir hücre topluluğu olan embriyodan) alak’tan yaratandır.

(Kâinat kitabını, Kur’an’ın kelâmını ve hitabını ve kendi bedenindeki harika organları devamlı ve dikkatle düşünüp) Oku! (Anla ve anlat ki) Rabbin en büyük kerem sahibi (olandır).

Ki O, kalemle (yazmayı ve ilmi kayıt altına almayı ve yazılan kitapları okuyup anlamayı) öğretip (talim buyurandır).

(Böylece) İnsana bilmediği (hayat ve şeriat gerçekleri)ni talim (ve terbiye) edip (öğrenme ve eğitilme imkânı sağlayandır.)” (Alak: 1-5)

Resulüllah (SAV) kalbi titrer, endişeler içinde terler bir hâlde o ayetlerle Hz. Hatice’nin (RA) yanına geldi: “Beni örtün, beni örtün.” dedi. Bunun üzerine Onu örttüler. Ondan korku ve endişe gittikten sonra Hz. Hatice’ye (RA) durumu anlattı: “Ben kendimden korkuyorum.” dedi. Hz. Hatice (RA): “Hayır, Allah’a yemin olsun! Allah, Seni asla bırakmaz! Sen sıla-i rahimde bulunur, akrabanı kollarsın. Zayıf, yetim ve çoluk çocuklara infakta bulunur, herkesin yardımına koşarsın. Başka insanlara yanında bir şey bulamayanlara verirsin, misafir ağırlarsın, felakete uğrayanlara el atarsın.” diyerek teselli etmeye çalıştı. Bununla da yetinmeyerek zevcesini yanına alarak amcaoğlu Varaka İbni Nevfel İbni Esat İbni Abduluzza‘nın yanına götürdü. Varaka İbni Nevfel, Cahiliye Devrinde Hristiyanlığı kabul etmiş birisiydi. İbranice yazabiliyordu. İncil’den Allah Teâlâ’nın istediği kadar İbranice yazabiliyordu. Gözlerini kaybetmiş yaşlı bir adamdı.

Hz. Hatice (RA): “Ey amcamın oğlu! Kardeşinin oğlunu dinle.” dedi. Bunun üzerine Varaka: “Ey kardeşimin oğlu! Sen ne görüyorsun?” diye sordu. Resulüllah (SAV) bütün gördüklerini anlattı. Varaka: “Bu Hz. Musa’ya vahyi getiren meleğin ta kendisidir. Senin kavmin, Seni buradan çıkardıklarında keşke ben o zaman genç ve kuvvetli olsaydım! Keşke ben o zaman sağ olsaydım.” dedi. Resulüllah (SAV), “Niye? Onlar Beni buradan çıkaracaklar mı?” deyince Varaka: “Evet, Senin geldiğin şeyle gelen her adama düşmanlık yapılmıştır. Eğer o güne yetişirsem çok güçlü bir şekilde Sana yardım edeceğim.” dedi. Sonra çok geçmeden Varaka vefat etti. Ve vahiy gecikti. Annemiz Hz. Aişe’nin bu hadisi düşünüldüğünde, bir araştırmacının, Habib-i Mustafa (SAV)’in sireti ile ilgili önemli bazı meseleleri çıkarması mümkün olmaktadır. En önemlilerinden bazıları şunlardır:

Salih Rüyaların Önemi

Hz. Aişe (RA)’nın hadisinde, vahiyde ilk başlanan şey salih rüya‘dır. Zaman zaman ona sadık rüya da denilmiştir. Burada sadık rüyadan maksat, kalbin ona açıldığı, ruhun onunla hoşnut olduğu; güzel, müjdeli ve eğitici rüya demektir.[2] Allah Teâlâ’nın Resulüne rüya ile vahye başlamasındaki hikmet şudur ki, eğer rüya ile başlamasaydı ve melek aniden ona gelseydi -ki daha önce meleği görmemişti- korku ve endişeden bazı psikolojik sıkıntı ve sarsıntılar Onun başına gelebilirdi. Dolayısıyla melekten vahiy alma gücüne takat getiremeyecekti. Bu yüzden Allah Teâlâ’nın hikmeti, vahyin ilkin Ona rüya şeklinde gelmesini istedi ki, Onun eğitimi kemâle ersin ve Ona alışıversin.[3] Hadis-i Şerif’te geldiği gibi, salih ve sadık rüya peygamberliğin kırk altı parçasından bir parçadır.[4] Âlimler şöyle demektedir: “Salih rüyanın süresi altı aydır.” Beyhaki bunu bu şekilde zikretmiştir. Kur’an’dan hiçbir şey rüyada Resulüllah (SAV)’in üzerine inmemiştir. Bilakis tamamı uyanıkken nazil olmuştur. Salih rüya dünya hayatında müjdelerden bir beşaret ve işarettir. Resulüllah (SAV)’den şöyle bir hadis rivayet edilmiştir: “Ey insanlar! Müslümanın göreceği veya Ona gösterileceği salih rüyadan başka, artık peygamberliği müjdeleyen hiçbir şey kalmış değildir.”[5]

Resulüllah (SAV), Hz. Cebrail’in Hira Mağarası’nda Ona vahyi getirmesinden önce çok güzel rüyalar görüyordu. Gönlü açılmış, ferahlamış, sevgi dolu ve hayattaki bütün iyilik ve güzelliklere karşı ruhu hoşnut ve açık bir vaziyette uykudan kalkıyordu.[6] (Vahyin başlangıç) Hadisinin bütün rivayetleri, Resulüllah (SAV)’e gelen ilk vahyin sadık ve salih rüya olduğunda birleşmektedir. Rüyayı gördüğü zaman, rüyada gördüğü şeylerin aynısı, daha açık ve daha net bir şekilde uyanıkken oluşuyordu. Ondan hiçbir şey kaybolmuyordu. Sanki kalbine ve aklına nakşoluyordu. Annemiz Hz. Aişe (RA) -ki o Arapçayı en fasih konuşanlardandır- Resulüllah (SAV)’in uykudan uyandıktan sonra Onun gördüğü rüyaların açıklığını, gece karanlığından ayrılan sabah aydınlığının açıklığına benzetmektedir. Bu tasvir, Arap dünyasının fesahatin zirvesinde olmasına rağmen ondan daha güzelini getiremeyeceği bir edebi tasvirdir.[7]

Peygamberimize Halvet Sevdirildi, Hira Mağarası’nda Halvete Girer ve İbadet Ederdi.

Resulüllah (SAV)’in kalbi, ruhu ve aklı Ona verilecek nübüvvet alâmetlerine boş yer kalması için peygamberlikten hemen önce kendisine halvet sevdirildi. Hayatın meşgalelerinden ve mahlukatla haşır neşir olmaktan kurtulmak için Hira Mağarası’nı kendine ibadethane olarak seçti. Ve kâinatın Yaratıcısı ile münacat etmeye vakit ayırabilmek için bütün fikri kuvvetini, ruhi derinliğini, nefsi hislerini ve akli idraklerini Mevlâ’sına hasretmişti.[8] Habib-i Mustafa (SAV)’in sürekli gidip geldiği Mağara, insanın düşünmesine (tefekkür etmeye) müsait bir yerdi. Zira Hira’daki Mağara’da, gözlerini havaya tam kaldırdığın zaman, Allah’ın büyüklüğüne sanki secdeye durmuş dağlardan ve berrak bir gökyüzünden başka bir şey görülmezdi. Orada bulunan bir kimse gözleri keskin olduğu zaman, tüm çıplaklığı ile Mekke’yi (Kâbe’yi) görecektir.[9]

Resulüllah (SAV)’e sevdirilen bu halvet, İlahi terbiye ile özel korunma ve bütün hallerinde Rabbani terbiyenin yanı sıra özel hazırlama ve insanı maddi bağlantılarından tasfiye etmenin bir çeşidiydi. Resulüllah (SAV)’in, nübüvvetten önceki ibadeti, Allah Teâlâ’nın gökyüzündeki mülkünü ve saltanatını tefekkür etmek ve sanatının acayipliğine, kudretinin büyüklüğüne, tedbirinin mükemmelliğine ve yaratıcılığının yüceliğine delâlet eden kevni ayetlerini düşünmekti.[10] Bazı süluk ehli, manevi mertebe aşamalarının birindeki zikir ve ibadet ile birlikte halvet fikrini bundan alıvermişlerdir. Bunu, kalbine bir şeyler vermek, karanlığını izale etmek ve onu gafletinden, şehvetinden ve yanılmasından çıkarmak için yapmaktadırlar. Peygamber (SAV)’in sünnetlerinden birisi de Ramazan ayında itikafa girmekti.[11]

Peygamber (SAV)’in Karşılaştığı Çetin Şiddet ve Vahiy Gerçeği

Hz. Cebrail (AS), Resulüllah (SAV)’i yorana kadar ve takati kesilinceye kadar sıkmıştı. Resulüllah (SAV) vahyin gelmesinden dolayı şiddet, yorgunluk ve ağırlıkla karşılaşırdı. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Doğrusu Biz Senin üzerine oldukça ağır bir söz (Vahy-i İlahi gibi çetin bir emanet) yükleyeceğiz (ve Seni büyük mesuliyet altına sokacağız).” (Müzzemmil: 5)

Bunda büyük hikmetler vardır. O hikmetlerden bazıları şunlardır: İslam’ın son din olması, tarihin en büyük devrimini yapacağı ve Hz. Muhammed (SAV) vasıtasıyla ümmete açıklanacağı vurgulanmıştır.[12] Şüphesiz vahiy gerçeği; âdet, sünnet ve tabiat kanunu dışında cereyan eden bir mucize konumundadır. Zira Peygamber (SAV) Allah’ın kelâmını (Kur’an’ı) Cebrail (AS) vasıtasıyla aldı. Dolayısıyla vahiy gerçeğinin ilhamla veya kalbi tefekkür ya da dâhili şuurla bağlantısı yoktur. Bilakis vahiy, Peygamber (SAV)’in şahsi tasavvurlarının dışında tamamlanmaktadır. Peygamber (SAV)’in vazifesi Ona vahiy edileni hıfzetmek ve tebliğ etmekle sınırlıdır. Ancak vahyi açıklamak ve tefsir etmek, hadislerinde ve sözlerinde görüldüğü gibi Peygamber (SAV)’in kendi üslubuyla yapılmıştır.[13]

Vahiy gerçeği, akide, kanun ve ahlâk başta olmak üzere bütün dini hakikatlerin Onun üzerine bina edildiği ve Ona lazım geldiği esastır. Bundan dolayıdır ki, Batılı şarkiyatçılar onlardan önce de dinsiz takımları vahye kusur bulmaya, onu ayıplamaya ve ona şek ve şüphe sokmaya çalışmışlardır. Vahiy gerçeğini tevil etmeye ve gerçeğinden şerefli sünnetle bize ulaşan ve güvenilir tarihçilerin bize haber verdikleri şekilden saptırmaya uğraşmışlardır. Bazıları şu iddiada bulunmuşlardır: “Muhammed, asabi veya sara hastalığına yakalanmış birisidir.”[14] Ama bu bir iftiradır. Muhammed (SAV) Hira Mağarası’nda iken aniden Cebrail (AS)’ın karşısında olduğunu ve Ona: “Oku” dediğini kendi gözleri ile görmüş ve yaşamıştır. Bundan, vahiy gerçeğinin sırf nefsinde kendi kendine konuşmaya dönük zati ve dâhili bir şey olmadığı; akıl yürütmekle ve hayal etmekle hiç ilgisi olmayan harici bir hakikati karşılamak ve kabul etmek olduğu anlaşılmaktadır. Meleğin üç defa Onu alıp sıkması sonra da bırakması, vahyin Allah tarafından Ona ulaştırıldığının kanıtıdır. Resulüllah (SAV)’i duydukları ve gördükleri sebebiyle korku sarmıştı. Ve kalbi titrer bir vaziyette alelacele evine döndü. Kendisi insanlara tebliğ etmekle mükellef olacağı risalet beklentisi içinde, ona istekli ve talip değildi.[15]

Bu konuda Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“(Ey Nebim!) İşte böylece Sana da emrimizden bir ruh vahyettik. (Sana çok özel bir inayet, hidayet ve hikmet bahşettik.) Ki Sen, kitap nedir, iman nedir (bunların hakikatine nasıl erişilir?) bilmezdin. Ancak Biz Onu (Kur’an’ı) bir nur (hidayet ve istikamet ışığı, şuur ve huzur kaynağı, kurtarıcı kanun ve kurallar dayanağı) kılıverdik, Onunla kullarımızdan dilediklerimizi hidayete erdiririz. Şüphesiz Sen, dosdoğru olan bir yola yöneltip-iletmektesin.

(Ey Resulüm! Sen) Göklerde ve yerde bulunanların tümü Kendisine ait olan (Yüce) Allah’ın yoluna (davet ve rehberlik etmektesin). Haberiniz olsun! (Dikkatli ve tedbirli bulunun ki;) bütün işler (kişiler, girişimler ve tüm proje ve hadiseler sonunda) Allah’a dönecektir.” (Şurâ: 52-53)

“Onlara (münafıklara ve inkârcılara); apaçık belgeler olan ayetlerimiz okunduğu zaman, (günahları ve din tahribatları nedeniyle) Bizimle karşılaşmayı (ve huzurumuza çıkmayı ummayan ve) arzulamayanlar: ‘(Bu hükümler ve haberler bize ağır geliyor) Bundan başka bir Kur’an getir, veya (nefsimizin hoşuna gidecek şekilde) Onu değiştir’ derler. (Ey Resulüm!) Onlara de ki: ‘Onu (Kur’an’ın apaçık hüküm ve haberlerini) kendi nefsi tahmin ve tedbirimle değiştirmem asla olacak şey değildir. Ben sadece Bana vahyedilene tâbiyim. Eğer Rabbime isyan ederek (Kur’ani haber ve hükümleri değiştirir ve yanlış mana verirsem) gerçekten büyük bir günün azabından korkup çekinirim.’

De ki: ‘Eğer Allah dileseydi, Onu size okuyup (öğretemezdim ve O da) Onu (Kur’an’ı Bizim vesilemizle) size bildirmez ve idrak ettirmezdi. Ben bundan önce de sizin içinizde (40 yıl) bir ömür sürdüm, (aklımdan ve ahlâkımdan nasıl şüphe edersiniz?) Siz yine de aklınızı kullanıvermeyecek (imana gelmeyecek) misiniz?’” (Yunus: 15-16)

Vahyin gerçeğine şüphe sokmak isteyen şüphecilerin görüşleri, annemiz Aişe (RA)’dan rivayet edilen sahih hadis karşısında teker teker düşmektedir. Hz. Aişe (RA)’nın hadisinden sonra devam eden vahiy de, vahiy gerçeğine olan aynı delâleti taşımaktadır. İş şüphecilerin istedikleri gibi değildir. Ramazan El-Buti o delâleti şöyle özetlemektedir:

• Kur’an ile hadis arasındaki açık fark. Çünkü; Resulüllah (SAV), Kur’an’ın hemen tescil edilmesini emrederdi. İkincisini ise, sahabenin hafızasına emanet etmekle yetinirdi. Bunun manası, hadis kendisine ait olup peygamberlikle hiç ilgisi olmadığı için değil, belki Kur’an hem lafzıyla hem de harfleri ile Cebrail (AS) vasıtasıyla Ona vahyedildiği için bu ayrımı yapıyordu. Hadisin ise manası Allah’a, lafzı ve terkibi de Resulüllah (SAV)’e aittir. Resulüllah (SAV) Cebrail (AS)’den aldığı Allah Teâlâ’nın kelâmı ile kendisine ait olan sözlerin birbirine karışmasından korkuyor ve insanları bundan sakındırıyordu.

• Resulüllah (SAV) kendisine bazı şeyler hakkında soru sorulduğunda, soru ile ilgili Kur’an’dan ayet inene kadar cevap vermiyordu. Bazen susup cevap vermeyişinin üzerinden uzun bir zaman geçiyordu. Bazen de Resulüllah (SAV) bazı işlerde tasarruf ederdi ama ardından Kur’an’dan ayetler iner ve Onu ondan çevirirdi. Hatta inen o ayetler ayıplamayı bile içerirdi.

• Resulüllah (SAV) ümmiydi. Dolayısıyla bir insanın keşif yoluyla Yusuf (AS)’ı, Musa (AS)’ın annesinin onu denize atmasını ve Firavun’un hikâyeleri gibi tarihi gerçekleri bilmesi mümkün değildir. Bu, Resulüllah (SAV)’in ümmi olmasının delillerinden bir tanesidir. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“(Ey Nebim!) Bundan (Kur’an’dan) önce Sen hiç kitap okuyan birisi değildin ve onu kendi elinle de yazmıyordun. Böyle olsaydı, bâtılda olanlar (bunları kendisi uydurup yazdı diye) kuşkuya kapılırlardı. (Bu nedenle Allah CC Seni “Ümmiy” kıldı.)” (Ankebut: 48)

• Şüphesiz Resulüllah (SAV)’in, kavmiyle birlikte yaşadığı kırk sene zarfındaki doğruluğu ve hatta kendisinin doğruluk ile meşhur olması, bundan önce Onun kendi nefsine karşı doğru olmasını gerektirmektedir. Bu yüzden Resulüllah (SAV)’in, vahyin gerçeğini okuma konusunda gözüne veya kalbine hayal görünen her kuşku ve şüphenin üstesinden gelmesi gerekmektedir. Sanki bu ayet, nefsi ile vahyin durumu için ilk okumanın reddi gibidir:

“(Ey Resulüm!) Eğer Sana indirdiğimizden (ve geçmiş peygamberlerin hayat hikâyelerinden) kuşkudaysan (ve şayet bunların Rahmani mi şeytani mi olduğu konusunda şüphe duyuyorsan), Senden önce kitabı (Tevrat’ı) okuyanlara (Yahudi ve Hristiyanların âlim ve insaflı takımına) sor. Andolsun ki, Rabbinden Sana Hakk ve gerçek gelmiştir, şu halde sakın kuşkuya kapılanlardan olmayasın!” (Yunus: 94)

Bundan dolayı şöyle rivayet edilmiştir; Peygamber (SAV) bu ayetin inişinden sonra şöyle buyurmuştur: “Kuşku duymam ve kimseye de sormam.”[16]

  1. Sahihu’s-Sire, Umeri, 1/125
  2. Tariku’n-Nübüvveti ver-Risaleti, Hüseyin Munis, 21
  3. Menamatu’r-Resül, Abdulkadir Şeyh İbrahim, 57
  4. Buhari, 6983; Ahmed, 3/126; İbni Mace, 3893
  5. Ahmed, 1/219; Müslim, 479; Ebu Davud, 876; Nesai, 2/189; İbni Mace, 3899
  6. Tariku’n-Nübüvveti ver-Risaleti, 22
  7. Muhammed Resülullah, Muhammet Sadık Arcun, 1/254
  8. Age, 1/254
  9. Es-Siretü’n-Nebeviyye, Ebu Şehbe, 1/256
  10. Muhammed Resülullah, Muhammet Sadık Arcun 1/469
  11. El-Esas fis-Sünne ve Fıkhiha Es-Sire En-Nebeviyye, Said Havva, 1/195
  12. El-Vahyu ve Tebliğu’r-Risale, Yahya el-Yahya, 30-31
  13. Es-Sire En-Nebeviyye, Umeri, 1/129
  14. Fikhu’s-Sire, el-Buti, 64
  15. Fikhu’s-Sire, el-Buti, 64
  16. Abdurrezzak, 10211; Ed-Dürrü’i-Mensur, Süyuti, 4/389
4.8 21 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Picture of Samet ÇAĞLAYAN

Samet ÇAĞLAYAN

Subscribe
Bildir
12 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler

Aslında makalenin özeti daha ilk paragrafta verilmiş. Gerçekten de öyle. İnsanın kendisi şüphe duyduğu halde başkalarını inandırmaya çalışması bir yerde “eğer başkaları inanırsa demek ki doğru olabilir, o zaman ben de inanırım” demek gibi bir şey. Halbuki iman şüphe götürmez. Makale bize öyle güzel rehberlik yapıyor ki kıymeti ölçülemez. Rabbimize inanmanın; O’nun tüm vaadlerinin gerçekleşeceğine şeksiz şüphesiz inanmayı ve heycanla her an beklemeyi gerektirdiğini, aynı zamanda inandığı davanın hedeflerinin gerçekleşmesine katkıda bulunmak için sorumluluk üslenip gayrete düşmeyi gerektirdiğini, ayrıca Rabbimize sonsuz güveni gerektirdiğini bize hatırlatıyor.

Ne güzel bir tespit, ne güzel bir bakış açısı… Her konuda olduğu gibi “dava adamlığında” da en güzel örnek olan Efendimizin rehberlik sırlarından birini ve belki de en temel olanını öğrenmiş olduk. Bu vesile ile cennet ve Cemalullah yolunda sıdk ile devam edebilmek adına demek ki ilk önce dilimizde olan dava sözüne biz iman etmeli ve gereğince hareket edebilmenin yollarını aramalıyız. Zira kalbe inememiş her iddia dilden de düşmektedir.

Üstadımız Ahmet Akgül Hocamız:
“Yaratılış amacının farkında olmayan, bu yönde şaşmaz ve sapmaz değer yargıları bulunmayan insanlardan; kendisine, ailesine, çevresine ve ülkesine yararlı çabalar harcamasını beklemek boşunadır. Ama ahlâk, takva ve cihat ehli “Marş, marş!..” dese, Arş bile yürümeye başlayacaktır…” buyurmuşlardı.

HUCURAT SURESİ 14, 15, 16, 17, 18. AYETLER SAĞLAM BİR İMANA , SAĞLAM BİR İNANCA SAHİP OLUNACAK TÜYOLARI VERİR.

Bedeviler (her asırdaki cahil, gafil ve menfaatçi kesimler; kavim ve kabilesiyle övünen kimseler): “Biz de iman ettik” derler. (Onlara) De ki: “(Hayır) Siz (hâlâ) iman etmediniz; ancak (mecburen ve görünüşte) İslam (veya teslim) olduk deyin.” (Çünkü) İman henüz kalplerinize girmiş değildir. Eğer Allah’a ve Resulüne (tam iman ve) itaat ederseniz (Kur’an ve Sünnet ölçülerine göre hayatınızı düzenlerseniz), O (zaman Allah CC) sizin amellerinizden hiçbir şeyi eksiltmeyecek (ve emeklerinizi boşa vermeyecektir). Şüphesiz Allah, çok Bağışlayandır, çok Esirgeyendir.

(Hakiki) Mü’minler ancak o kimselerdir ki: Allah’a (Kur’an’ın hükümlerine) ve Resulüne (Hz. Peygamberin öğretilerine tamamen ve samimiyetle) iman getirirler; sonra hiçbir kuşkuya (ve korkuya) kapılmadan (ve asla Hakk’tan caymadan) mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda (Din, Millet ve Vatan uğrunda) cihad ederler. İşte bunlar, (iman davasında) sadık olanların ta kendileridir. [Not: Demek ki Hakk hâkim olsun ve adil bir düzen kurulsun da tüm insanlık huzura kavuşsun diye, mallarıyla canlarıyla ve bütün imkânlarıyla çalışıp çabalamayanlar, milli savunmaya katılmayanlar veya dünyalık heves ve hesaplarla haklı davalarından yan çizip bâtıl yollara kayanlar ve barbar Batılılara yaslananlar, iman şuurunu ve hidayet huzurunu kaybedeceklerdir.]

(Bu cihad mesuliyeti ve mecburiyeti kendilerine ağır gelenlere) De ki: “Allah’a dininizi(n kurallarını ve kulluk imtihanını kazanma şartlarını) siz mi öğreteceksiniz? (Yoksa nasıl mü’min ve makbul olacağınızı Kur’an’dan ve Resulüllah’tan mı öğreneceksiniz?) Oysa Allah, göklerde ve yerde olanları (ve sizin kuruntu ve kaytarmalarınızı) bilir. Allah, her şeyi Bilendir.”

(Ey Resulüm, bazıları da) Müslüman oldular (ve birtakım hizmet ve fedakârlıkta bulundular) diye (gelip başına kakmak niyetiyle) Sana minnet etmektedirler. (Uğradıkları sıkıntıların sorumluluğunu Sana yüklemektedirler.) De ki: “Müslümanlığınızı Bana karşı minnet (konusu) etmeyin. (Hizmet ve ibadetlerinize karşılık dünyalık makam ve menfaat beklemeyin, kendinizi ayrıcalıklı zannetmeyin!) Tam tersine, sizi imana yönelttiği (küfür ve kötülükten çekip çevirdiği) için Allah size minnet edip (verdiği nimet ve faziletlerin şükrünü isteyebilir). Eğer doğru sözlüler (ve temiz özlüler) iseniz (bunu böyle kabullenmeniz gerekir.)”

Şüphesiz Allah, göklerin ve yerin gaybını (görünmeyen tüm sırlarını) bilir. (Sizlerin her türlü niyet ve gayretinizden de habersiz değildir; hak ettiğiniz karşılığı elbette verecektir. Ancak Rabbinizi kendinize borçlu zannetmek büyük bir gaflet ve edepsizliktir) Allah, yaptıklarınızı Görendir.

(BAK: https://www.mealikerim.com/49/hucurat/14:15:16:17:18 )

Ayrıca Milli Çözüm’ün önemli tespitlerden biri de: İHTİMAL İMAN DEĞİLDİR!.. Konusu…

İman, ihtimaller üzerine bina edilemez. Şek ve şüphe ile hakikate erişilemez. “(En doğru) Gerçek (Hakk); Rabbinden (gelen Kur’an-ı Kerim)dir. Şu halde sakın kuşkuya kapılanlardan olma. (Şüphe ve vesvese imanı tahrip edicidir.)” (Bakara: 147) ayetinin uyarısına kulak verilmelidir. Sadece ihtimal vermekle, “Eğer ahiret varsa, kökten eli boş gitmeyelim” diye düşünmekle asla huzura ve mutluluğa ulaşılamayacağı bilinmelidir. Çünkü: “(Şimdi) Artık kendileriyle aşırı arzuladıkları (huzurlu ve sonsuz bir hayata ulaşmak gibi) şeyler arasına bir perde-engel çekilmiştir; daha önce benzerlerine yapıldığı gibi (reddedilip cehenneme sürüklenmişlerdir.) Çünkü onlar, (inkârcılar ve münafıklar, dünyada) kuşku verici bir tereddüt içinde bulunup bocalıyorlardı. (Görünüşte inanıyor, gerçekte Hakkın hâkimiyetine ve ahirete şüphe ile bakıyorlardı.)” (Sebe’: 54)

NOT: AYET MEALLERİ :
Rabbani Yaklaşım ve Anlayışımızla Yüce Kur’an’ın Manası ve Mesajı Hazırlayan: Abdullah Akgül, Ezher Üniversitesi Mezunu, Yorumlayan: Üstat Ahmet Akgül
http://www.mealikerim.com sitesinden alıntılanmıştır.

Last edited 3 gün önce by Osman Nuri ÇELİK

İNANIRSANIZ BAŞARIRSINIZ.

“Bir kutlu davaya kendisini inandırmayı başarmış bir insanın; artık başkalarını ikna etmeye ihtiyacı kalmamıştır. Ancak başkalarına yapmaya devam ettiği tebliğ ve tavsiye gayretleri, insanlara iyiliği dokunmak ve Allah’ın rızasını kazanmak amaçlıdır.

Şuurlu mü’minin, dünyadaki bütün sorunlardan kendisini sorumlu tutması, Allah’ın halifesi makamında yaratılmasının icabıdır. Bu nedenle ADİL bir DÜZEN kurmak ve herkesi huzura ve refaha kavuşturmak, onun vicdani amacıdır…”

KUTLU BİR DAVAYA KENDİNİZİ İNANDIRIRSANIZ; YALNIZ ALLAH’A DAYANIRSINIZ, KALABALIKLARA DEĞİL. KALABALIK OLMA HEVESİ PEŞİNDE KOŞMAZSINIZ, SADECE HAKKI HAYKIRMAK PEŞİNDE KOŞARSINIZ VE ALLAH’TA KENDİSİNE DAYANANLARI MAHCUP ETMEYECEKTİR, ZAFERE ULAŞTIRACAKTIR. TEBLİĞ VE TAVSİYELER DE SADECE İNSANLARA FAYDALI OLMAK, ALLAH’IN RIZASINI KAZANMAK AMAÇLIDIR.

AZİZ ERBAKAN HOCAMIZ MİLLİ GÖRÜŞ PARTİLERİ GENEL BAŞKANLIĞI YAPTIĞI YADA SEMİNERLERDE BAZI GÖREVLİLERİ KALDIRIP SORULAR SORARDI. BİR MAHALLE TEMSİLCİSİNE; “SAYBAKALIM SANDIK MÜŞAHİTLERİNİ” DİYE SORMUŞTU. TEMSİLCİ KİŞİ 1. 2. 3. SAYAR SONRA KEM KÜM EDİNCE AZİZ HOCAMIZ DEMİŞTİ Kİ; SEN 4. MÜŞAHİTİ BİLSEYDİN BU GÜN BOSNA BU HALDE OLMAZDI. 5. BİLSEYDİN ÇEÇENİSTAN BU HALDE OLMAZDI. 6. BİLSEYDİN BAŞKA BİR MÜSLÜMAN ÜLKE ZULUM ALTINDA OLMAZDI” YANİ GÖREVİMİZİ TAM YAPMAMIZ GEREKTİĞİNİ ANLIYORDUK AMA İŞ BAŞKAYMIŞ; DÜNYADAKİ BÜTÜN SORUNLARDAN KENDİMİZİ SORUMLU TUTMAMIZ GEREKTİĞİ ÖĞRETİYORMUŞ HOCAMIZ BİZE. YANİ BİZLERİN ALLAH’IN HALİFESİ MAKAMINDA OLDUĞUMUZU BİZE İDRAK ETTİRMEYE ÇALIŞIYORMUŞ. İŞTE BUGÜN , SİYONİZMİN BEYNİNİ DAĞITAN, ADİL BİR DÜZEN KURULSUN DİYE ÇABALAYAN BU HEDEFE KİLİTLENEN MİLLİ ÇÖZÜMDEN GAYRİ KİMSE KALMADI. DOLAYISIYLA BUGÜN ALLAHIN HALİFESİ MAKAMINDA MİLLİ ÇÖZÜM VARDIR. TANIMA VE TABİ OLMAYI LÜTFEDEN ALLAHA SONSUZ ŞÜKÜRLER OLSUN.

Vahiy hakikatine önce kendisimizi inandırmak ve “kuşku duymamak ve kimseye de sormamak” için, HAKKAL YAKİN yani inancın en yüksek ve gerçek merhalesine ulaşmak gereklidir!
Aklen, kalben, ruhen ve vicdanen, şeksiz ve şüphesiz kesin kanaat, itimat ve itaat derecesine ulaşmanın basamakları ise; 1 Mayıs 2004 tarihinde Milli Çözüm Dergisinde yayınlanan Ahmet Akgül Hocamızla “İMAN VE KÜFÜR” üzerine yapılan sohbet notlarında ortaya konmuştur:

İşte Ahmet Akgül Hocamızla “İMAN VE KÜFÜR” üzerine yapılan sohbet notlarında vahiy hakikatine önce kendimizi inandırmak için gerekli zorlu sınavı aşmanın basamakları:

Olgun bir iman huzuruna varabilmek için, önce “iman şuuruna” ulaşmak gerekir. Çünkü “Müslüman olmadan, olgun Müslüman ve örnek insan olmak” mümkün değildir.

Bediüzzaman’a göre “iman ve itikadın, dimağda oluşum mertebeleri ise şöyledir:
Bir fikir ve inanç gönül dünyasında;
1-Önce TAHAYYUL olarak filizlenir
2-Sonra TASAVVUR’a geçilir
3-Ardından TAAKKUL edilir
4-Buradan TASDİK’e erişilir
5-Devamı İZ’AN mertebesidir
6-Derken İLTİZAM elde edilir
7-Nihayet İ’TİKAD husule gelir.

1-Tahayyul: Hayal kurmak ve bir konuyu dimağda canlandırmak demektir.
Üç basamaktan ibarettir:
a-Heveslenme, ilgi duyma
b-Hesaba katma, ciddiye alma
c-Hayal kurma, hikmet (sebep-sonuç) uydurma ve bir proje hazırlama

2-Tasavvur: Bir şeyi zihinde tasarlamak ve fikren bir taslak hazırlamak anlamına gelir.
Ve şu üç merhaleyi içerir:
ç-Nitelendirme, kurulan hayali çerçevelendirme
d-Netleştirme ve şekillendirme
e-Neşet etme, meydana getirme

3–Taakkul: Zihin yorarak anlama ve akıl yürüterek kavrama sürecidir.
Ve 3 derecede gelişir:
f- Mümkün ve muhtemel görme
g- Münasip ve mübarek görme
h- Makul ve makbul görme..

4–Tasdik: Bir şeyi doğrulamak. Varlığına, hayırlı ve yararlı olduğu kanaatına ulaşmak dönemidir.
Ve şu 3 esası gerektirir.
Bu, aklen kabul ettiği şeyleri;
I- Doğru bulma
i- Değerli bulma
j- Dini (manevi ve mukaddes) bulma

5–İz’an: Bir meselede fikri ve kalbi doyuma ulaşmak ve ruhen yatışmak derecesidir.
Ve üç makamdan meydana gelir:
k- Vicdana uygun bulma ve teslim olma
l- Vehimlerden kurtulup, kanaate ulaşma (Yani ilmi ve irfani doygunluk)
m- Vazife sayma, bu dini ve vicdani gerçeklerin gereğini yapma

6-İltizam:Bir şeyi lüzumlu bulmak, çok önemli ve gerekli olduğuna inanmak mertebesidir.
Ve üç basamaktan ibarettir.
n- Çok gerekli görme
o- Gaye edinip sahiplenme
ö- Gayretini çekme, uğrunda mücadeleye girişme

7-İtikad: Kesin ve yakin olarak bir şeye inanmak, bu inancı; varlığının gereği ve hayatının gayesi olarak ruhuna sindirip vicdanında sürekli taşımak demektir.
Ve üç merhaledir:
p- İtminan: Kalbin kesin olarak oturması
r- İtimad: Tam emin olunması
s- İrade ve ittikan:İnancın kemal bulması

İttikan: Gözle görür gibi inanması
İrade: İnsanın duygu ve arzularının güdümünden kurtulması, vicdanın, inancın ve aklın gereğini yapmasıdır.

Tahkiki İman: Yani araştırarak, anlayarak ve amaç edinip uygulayarak elde edilen iman şeklidir.
Ve üç merhaledir:
1-İlmel yakin: Okuyup, sorup öğrenerek ve bilerek varılan iman mertebesidir.
2-Aynel yakin: Bu imani gerçeklere, gözle görür gibi kesin bir kanaatle inanma mertebesidir.
3-Hakkal yakin: İnancın en yüksek ve gerçek merhalesidir. Aklen, kalben, ruhen ve vicdanen ulaşılan; şeksiz ve şüphesiz kesin kanaat, itimat ve itaat derecesidir.

Bediüzzana’ın saydığı:
Tahayyül ve Tasavvur dereceleri; Taklidi İmana
Taakkul, Tasdik, İz’an ve İltizam mertebeleri; “ilmel yakin” imana
İtikat ise “aynel yakin” imana uygun düşmektedir.
Yine Üstad’ın ” iman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül ise iki cihan saadetini doğurup netice verir” tespitinde ise “Hakkel Yakin” mertebesine işaret edilmektedir.

Bakınız: https://www.millicozum.com/mc/2004/mayis-2004/iman-ve-kufur/

Last edited 3 gün önce by Necati Akgül

Hz. Peygamber’in (SAV) vahiy sürecinin başında yaşadığı içsel arayış, endişe ve önce kendisini ikna etme/itminana ulaşma çabasının en somut delilleri;

1. İlk Vahiy Sonrasındaki Korku, Ürperme ve “Beni Örtün” Nidası Hira Mağarası’nda Hz. Cebrail ile karşılaşan Efendimiz, yaşadığı bu sıra dışı ve ağır tecrübenin ardından büyük bir fiziki ve ruhi sarsıntı geçirmiştir. Kalbi titreyerek ve terleyerek eve gelip Hz. Hatice’ye “Beni örtün, beni örtün!” demesi, yaşadığı şokun ve olayın mahiyetini tam olarak anlamlandırma çabasının ilk göstergesidir.
2. “Kendimden Korkuyorum” İtirafı Hz. Peygamber, ilk yaşadığı deneyimin ardından eşine içindeki derin endişeyi açıkça ifade etmiştir. Hz. Hatice’ye “Ben kendimden korkuyorum” (Nefsim adına endişe ettim) demesi, olayın ilk anında bunun ilahi bir görev mi, yoksa fani/nefsani bir durum mu olduğu konusunda insani bir netlik arayışında olduğunu gösterir. Tam bir teslimiyet ve eminlik öncesi, bu sorunun cevabını bulma çabası çetin bir aşamadır.
3. Bilge Bir Hakeme (Varaka bin Nevfel) Danışma İhtiyacı
Yaşanılan durumun mahiyetini çözmek, vesvese veya kuruntulardan arınmış kesin bir bilgiye (HAK) ulaşmak için dış bir gözün ve kutsal kitaplar bilgisinin teyidine başvurulmuştur.
Hz. Hatice ile birlikte Varaka bin Nevfel’e gidilmesi ve Varaka’nın “Bu, Musa’ya gelen Namus’tur (Cebrail’dir)” şeklindeki tasdiki, Hz. Peygamber’in kalbindeki şüphe ve endişe girdabından sıyrılıp huzura (itminana) kavuşmasında çok önemli bir dönüm noktası ve delildir.
4. Vahyin Fetret (Kesinti) Dönemi ve Yaşanan Derin Hüzün
İlk vahiyden sonra vahyin bir süreliğine kesilmesi (Fetret-i Vahiy), Hz. Peygamber’in kendisini tartması ve o ilahi kelama karşı içinde büyük bir özlem ve arayış duyması için bir süreçti.
Vahyin geciktiği bu dönemde Efendimizin yaşadığı derin hüzün ve “Acaba Rabbim beni terk mi etti, bu bir kuruntu muydu?” endişesi, ardından gelen Duha ve Müddessir sureleriyle bu durumun dağılması, inanma sürecinin aşama aşama kemale erdiğini kanıtlar.
5. Bakara Suresi 285. Ayetin İşareti (Âmenerresûlü) bu durumun en büyük Kur’ani delilidir.
İlahi hiyerarşide ve sıralamada, tebliğden önce önce Peygamber’in kendi kalbinin bu gerçeğe tamamen inanması ve mutmain olması şart koşulmuştur.

Elçi-Resul (olan Hz. Muhammed Aleyhisselam), kendisine Rabbinden indirilene (Kur’ani hüküm ve haberlere) iman etti, mü’minler de (bunlara iman, inkiyad ve itaate karar verdi). Hepsi birden Allah’a, Meleklerine, Kitaplarına ve Elçilerine inanıp (teslimiyet gösterdi). Dediler ki; “O’nun elçileri arasında hiçbirini (diğerinden) ayırt etmeyiz (hepsinin nübüvvetine iman ve fazilet farkını kabul ederiz. Bak: Bakara: 253). İşittik ve itaat ettik. Ey Rabbimiz, Senden bizi bağışlamanı (dileriz). Sonunda dönüp varışımız ancak Sanadır.” (İşte gerçek mü’minler böyle teslimiyet gösterenlerdir.)
https://www.mealikerim.com/2/bakara/285

Hak davaya önce kişinin kendisinin tam manasıyla inanmasının gerekliliğini peygamber efendimizin hayatı üzerinden temellendirerek anlatan bu müthiş makale için Allah Milli Çözümden razı olsun.

“Kuşku duymam ve kimseye de sormam.”

MAKALE VE “ALAK” SURESİNİN IŞIĞINDA

           Resulüllah (SAV) ilk kez melekle karşılaştığı vakit ona, “Oku” hitabıyla, bildiğini söyle anlamında telkin ve sonrasında da melek tarafından uygulanan bir baskı söz konusudur. Hz. Rasulüşan bilginin kaynağının kendisi olmadığına “Sıdk” sıfatıyla “bilmediğini” söyleyerek cevap vermiş ve bu defaatle meleğin onu sıkmasına rağmen tabiri caizse işkence altında dahi bilmediğini söyleyerek kendinden bir şey vehmetmemiş ve değişmemişti. Daha sonra meleğin telkiniyle ” Seni aratan Rabb’ın adıyla oku!” emiriyle Hz. Peygambere Rabbani bilgi kaynaklarının kullanılması ilminin anahtarı öğretilmiştir. Ve böylece “Vehbi İlim” Hz. Peygamberin kalbine nakş edilmiştir.

Tabi bu zahiri sebepler olarak okunmalı, sezilen deruni birçok sırın da açıklanması uygun sayılmamaktadır. Çünkü kader O’nu en büyük “Rol model” olarak seçmiştir.

‘Alak’ suresinde;

                                             Rahman ve Rahim Olan Allah’ın Adıyla

“(Her şeyi ve sürekli yoktan) Yaratan (ve her an varlıkta tutan) Rabbinin adıyla oku! (Tüm helâl ve hayırlı işlere besmele ile başlanmalıdır ki, tüm kâinat harikaları ve Kur’an hakikatleri anlaşılıp anlatılsın.)

(Ki) O (Rabbin), insanı (kadın erkek arasındaki “alâka=ilgi” ve ilişkiden ana rahmine yapışıp asılı duran bir hücre topluluğu olan embriyodan) alak’tan yaratandır.

(Kâinat kitabını, Kur’an’ın kelâmını ve hitabını ve kendi bedenindeki harika organları devamlı ve dikkatle düşünüp) Oku! (Anla ve anlat ki) Rabbin en büyük kerem sahibi (olandır).

Ki O, kalemle (yazmayı ve ilmi kayıt altına almayı ve yazılan kitapları okuyup anlamayı) öğretip (talim buyurandır).

(Böylece) İnsana bilmediği (hayat ve şeriat gerçekleri)ni talim (ve terbiye) edip (öğrenme ve eğitilme imkânı sağlayandır.)

(Ama buna rağmen) Hayır; gerçekten insan, (eline imkân ve fırsat geçince, maalesef rütbesine ve servetine güvenerek şımarıp) azgınlaşmakta ve haddini aşmaktadır.

(Acizliğine ve çaresizliğine rağmen) Kendisini müstağni (ve müstesna) gördüğünden (ve artık kimseye ihtiyacım kalmadı zannettiğinden böyle davranmaktadır).

(Oysa, sonunda) Kesinlikle dönüş yalnızca (ve mutlaka) Rabbine (olacaktır.)

Gördün mü, şu (İslami istikametten ve ibadetten) menetmeye kalkışan (zalim gaddarı?)

Namaz kıldığı (ve her hususta dinine göre davrandığı) zaman, (mü’min) bir kulu (engellemeye çalışanı?)

(Vicdani) Görüşün nedir (söyle), eğer (o mü’min ve müstakim kul) hidayet (ve istikamet) üzerinde olduğu (halde, gaddar kişi ona zulmediyorsa),

Veya (o, mü’min kişi başkalarına da) kötülüklerden sakınmayı emrediyor; (Hakkı ve

hayrı teklif ve tavsiyeye çalışıyor diye ona mâni olunuyorsa, bunların suçu ve sorumluluğu ne kadar ağırdır!)

(Peki) Ya bu (insanlar, o zalimlerin zorlayıp horlaması veya din istismarı yapmaları sebebi ile bunlardan nefret ederek) İslam’ı yalanlayıp (ve baskılardan usanıp Hakk’tan) dönerek (bâtıla kayarsa?) Gördün mü (ne kötü şeylere sebep olunmaktadır)?

(Hakka ve hayra engel olan bu zalim kişi;) Allah’ın daima (her şeyi ve) kendilerini gördüğünü (ve imtihan için fırsat verdiğini düşünüp anlayıp, hâlâ) bilmiyor mu? (Ve Allah’ın azabından korkmuyor mu ki böyle davranmaktadır.)

Hayır! (Olmaz böyle şey!) Eğer (bu zulümden) vazgeçmezse, onu alnına (uzayan) saçından yakalayarak (cehenneme sürükleyip atacağız da kimse elimizden alamayacaktır.)

(Evet) O yalancı (ve zalim her) günahkâr, alın (saçların)dan (yakalanıp cezalandırılacaktır.)

(Yapabilirse) O zaman hemen (gidip) meclisini (ve destek verenlerini) çağırsın da (bakalım o güvendikleri bir işe yarayacak mıdır?)

Biz de zebanileri çağırıp (kendisini hor ve hakir olarak onlara teslim ederek cehenneme attıracağız.)

Hayır; (artık) ona (kâfir ve zalim olana ve şeytani odaklara) asla itaat etme (ve boyun eğme! Sen sadece Rabbine) secde et ve (O’na) yakınlaş. (Çünkü ancak sürekli ta’zim, tesbih ve teslimiyetle Allah’a yaklaşılacaktır.)”

Surenin ayetleri ışığında;

1– Bilginin kaynağının Cenab-ı Hakka ait olduğu…

2İnsana Kâinat kitabını, ve Allah’ın hitabı olan Kuran’ı, Küçük bir Kainat numinesi olan insan bedeni üzerinden sırlara erme yetisi, sistem üretmeyi, düşünüp tefekkür etmeyi öğretmiş ve böylece Cenab-ı Hak hazine sırlarının kapısını kuluna vahyetmişti.

Hz. Peygamber eve dönünce eşi Hz. Hatice validemize adeta sığınır halde; “Ben kendimden korkuyorum.” demiş ve şu durum ortaya çıkmıştı.

A) Vahye muhatap olmanın ciddiyet, ağırlık (sorumluluk) ve önemi.

B) Bunu insanlara açıklama metodu.

C) “Kendimden korkuyorum” derken; bu korkunun dalalete düşme tehlikesi, Allah korkusu olduğu elbette açıktı. Vahyin ağırlığı ve Allah’a kulluk noktasındaki mecburiyetlerinin yükü olarak okunmalıydı.

D- Artık aklıyla kavradığı Kur’ani gerçekleri kalbiyle de tasdik edenlerin sağlam bir delil elde etmiş olduğu, ve bir daha bu konuyla ilgili “acaba” tereddütü yaşamamaları öğretilmişti.

E) Sure bütününde “Eline yetki ve imkân verilenlerin”, “Kendini müstağni” görenlerin düşeceği tehlikeler. Hak merkez ve onun Temsilcisi durumundaki Zat’a itiraz, isyan ve hucumların acı sonuçları açığa çıkarılmıştır.

         Hz. Hatice (RA):“Hayır, Allah’a yemin olsun! Allah, Seni asla bırakmaz! Sen sıla-i rahimde bulunur, akrabanı kollarsın. Zayıf, yetim ve çoluk çocuklara infakta bulunur, herkesin yardımına koşarsın. Başka insanlara yanında bir şey bulamayanlara verirsin, misafir ağırlarsın, felakete uğrayanlara el atarsın.”  

Diyerek; Allah’ın elini bırakmayacağı, yani dalalete düşürmeyeceği insanların özellikleri de ortaya konulmuştur. Her ne kadar söz Hz. Hatice validemizin ağzından çıksa da, hikmet noktasında İlahi bir hakikat onun diliyle açıklanmıştır. Bir başka yönü ise Hz. Hatice’nin daha önceden de Hak Din öğretilerine ve “Tek olan Allah’a” inancı ve itimatıydı.

Ayrıca; Hak davanın yükünü taşıyan dava öncülerinin ilham ve ikram hakikatine kendilerini alıştırmaları da anlaşılabilirdi.

Last edited 4 gün önce by Ali Çağıl

İNANÇ NEDİR, NASIL OLUŞUR VE NASIL KORUNUR?

İnanç; sadece zihinsel bir kabul veya mantıksal bir “doğru” onayı değildir. İnanç; insanın hayatı, varoluşu, kâinatı ve olayları anlamlandırma biçimidir. İnsana “Ben kimim, nereden geldim ve nereye gidiyorum?” sorularının cevabını aratan ve bulduran bir harita gibidir. İşte bu harita; “Bu (Kur’an), kendisinde asla şüphe (çarpıklık, karışıklık ve yanlışlık) bulunmayan, (ahirete inanan, ona hazırlık yapan, her türlü küfür ve kötülükten sakınıp Allah’ın rızasını arayan) müttakiler için yol gösterici olan bir Kitaptır (ki, mü’minlere hayat ve huzur rehberidir ve Allah’la kulları arasında bir sözleşmedir).” (Bakara: 2)

Nasıl Oluşur?

Fikri düzeydeki bilgi (malumat), kalbe indiğinde dönüştürücü bir güce (iman) dönüşür. İlk önce zihinde oluşan ve sonra kalbe inip, aklın onayladığı bir düşünce; insanın duygularını, arzularını ve eylemlerini yönetmeye başladığında “inanç” haline gelir. Böylece kişi; hiçbir şüphe olmadan iç huzurla “kendisini inandırmayı başarmış insan” aşamasına geçer ve zihnin ikna olmasından öte, kalbin tatmin (mutmain) olduğu noktaya ulaşılır. Ki bu aşamadaki inanç, dışarıdan gelecek takdir veya tepkilerden bağımsız, sarsılmaz (tahkiki) imana dönüşüp oluşuverir…

Onlar; (o müttakiler ki kesinlikle ve içtenlikle) gaybe (yani görmedikleri, ama varlıklarından asla şüphe de etmedikleri gerçeklere) iman edenlerdir, namazı dosdoğru (şuurlu ve huzurlu şekilde kılıp) ikame edenlerdir, ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak edenlerdir. (Helâl ve meşru kazançlarından, Allah rızası için, gerekli yerlere ve ihtiyaç giderici ölçüde verenlerdir. Farklı Din ve kavimden herkesin insanca yaşayacağı Adil bir Düzeni ve devlet disiplinli infak sistemini kurma gayreti güdenlerdir.) [Not: Ğayb; olmayan ve aslı bulunmayan şey değildir, çünkü olmayana iman, akla muhaliftir. Oysa Ğayb; zahiren görünmeyen, ama mevcudiyeti ve etkileri; eserleriyle, tecelli ve tezahürleriyle kesin bilinen ve inkârı akla ve vicdana ters düşen hakikatlerdir.]” (Bakara: 3)

Artık inandığı bu fikrin veya davanın “kutlu bir dava” olarak kalbinde yer etmiş olması ve insanın buna kendini inandırması bir süreçtir ama bu inancı yaşatması için başka bir süreç başlar… Bu süreçte;

Önce İnancı Sağlam ve Sabit Değişmez Kılmak…

Arayış ve Soru Sorma: İnanç, hazır bir kalıp olarak devralındığında çoğu zaman taklidi kalır. Hakiki inanç (tahkiki iman)ise ancak; insanın sorgulama, hakikati arama ve bulduklarını anlamlandırma çabasıyla devam etmesi gerekir. İnsan, kâinattaki muazzam düzeni, hassas dengeleri ve vicdanındaki ahlaki yasaları inceleyerek arka plandaki sebep sonuç ilişkisini yani Mutlak İrade’yi arayıp bulmaya ve anlayıp kavramaya çalışır.

Zihnin ve Kalbin Hizalanması ve Senkronize Olması: İnanç; aklın kanıtlarla-delillerle sürekli doyurulması ve kalbin bu doğrularla hissi bir bağ kurmasıyla “başarılır”. Akıl ikna olmazsa inanç fanatizme-radikalizme, kalp hissetmezse duygusuz bir dogma veya felsefeye dönüşür. İşte buna kapılmamak ve inancını-imanını koruyup hastalanıp yoğun bakıma düşmemek için, en makbul ve sağlam korunma; Milli Çözüm yazı ve şiirlerini günlük değil-anlık takip ve (Ahmet-Abdullah Akgül) Meal-i Kerim’ini her gün en az 5 sayfa okuyup -mümkünse arkadaşlarla bir araya gelip olayları Milli Çözüm bakış açısıyla- tefekkür edip değerlendirmektir.

“(Ey Resulüm!) Onlar, Sana indirilene (Kur’an-ı Kerim’e), Senden önce indirilenlere (Tevrat ve İncil’in orijinaline) iman edenlerdir ve ahirete de kesin bir bilgiyle inanıp (hazırlık görenlerdir. Ki gerçek ahiret inancı, hesaptan ve azaptan kurtulma amacı taşımayanlar müttaki mü’minlerden değildir.) İşte bunlar, Rablerinden olan (iman, ittika ve istikametle kazanılan) bir hidayet üzeredirler ve kurtuluşa erenler bu kimselerdir.” (Bakara: 4-5)

Peki; İnanç Nasıl Korunur?

İnanç-İman sabit değildir; canlı bir organizma gibidir; beslenmezse zayıflar, korunmazsa hastalanır, amacı dışında kullanılırsa da bozulur. İnancı korumanın ilk şartı; onu kişisel çıkarlardan ve toplumsal baskılardan arındırıp sadece Yaratıcı’nın rızasına göre yaşamasını sağlamaktır. Çünkü insan inandığı gibi yaşamazsa, bir süre sonra yaşadığı gibi inanmaya başlayacaktır.

İhlas ve Samimiyet: İnancın en kritik noktasıdır. Bir insan inancını başkalarının alkışına, onayına veya kabulüne bağlarsa, inancı kırılganlaşır ve bozulmaya başlar. İnancı korumanın ilk şartı, onu sadece “Allah rızası” gibi mutlak ve değişmez bir kaynağa göre yaşamaktır. Eğer amacımız; ilgi, alaka, dikkat çekmekse… Bu; Allah için olmalı, insanlar için değil… Yani eylemlerimiz kimim ne dediğinin önemi üzerine olmamalı, ya ne olmalı; sadece “Allah ne der” üzerine olmalı.

Tebliğ ve Tavsiye: İnanç, durağan kaldığında durgun su gibi bozulur. Onu korumanın yolu, sürekli başkalarına iyilik yapmak, hakikati tavsiye etmek ve faydalı olmaktır. Buradaki tebliğ, başkalarını ikna edip sayıyı artırma telaşı değil; inandığı hakikatin gereğini yaşama ve paylaşma sorumluluğunu yerine getirme görevini icra etmektir. O sebeple inancı korumanın yolu, onun ilkelerini gündelik hayatta (tebliğ, tavsiye, dürüstlük, adaletli biri olarak) kesintisiz olarak Adil Düzeni kurma gayreti gütmektir.

Anlık ve Günlük Nefis Muhasebesi-Öz Eleştiri: İnançlı insan, kendi niyetini sürekli kontrol etmeli (murakabe). Tebliği yaparken “Egomu mu doyuruyorum, yoksa gerçekten bir insana faydam mı dokunsun istiyorum? Derdim; sevilmek, beğenilmek, hürmet ve rağbet görmek ve böylece ilgi odağı haline gelip bir imtiyaz ve menfaat ummak için mi?” sorusunu sorarak sürekli içini temiz tutup, kontrol altına almaya çalışılmalıdır. Bu yapılan sürekli iç denetim, kişiyi ve inancını kibir ve riya ile bozulmasını engeller.

Bedel Ödeme ve Yaşantı: Bir şeye inanmayı “başarmak ve o inancı yaşatmak”, onu eyleme dönüştürmek ve yaşantımızın bir parçası haline getirmekle ancak mümkündür. İnsan inandığı değerler uğruna fedakârlık yaptıkça, o değer insan ruhunda kök salar ve hayat bulup yaşamaya devam eder. Kendini bir şeye inandırmak, bir gece ansızın kendiliğinden gerçekleşen bir olay değildir. İnanç; bedel ödenmesini ister ve bekler. Bu bedel ödeme; eylemlerle sürekli aktif biri olarak hem nakit hem de vakit cinsinden bir ödeme şekliyle olur ve insan bu borcundan ancak böyle kurtulabilir.

İşte tüm bu gayretlerimiz; İnsanlara İyiliğimizin Dokunması ve Allah’ın Rızasını Kazanmaya odaklanmak gibi iki temel amaca dayanmalıdır

“Bizim uğrumuzda cihad edenlere (ve Hakk yolunda sabır ve gayret gösterenlere gelince), şüphesiz (onlara hidayet ve zafer) yollarımızı açarız. (Fikri ve fiili yöntem ve teknolojiler öğretip bunları başarılı kılarız.) Gerçekten Allah, muhsinlerle (iyilik ve istikamet sahibi kimselerle, cihad görevinde titizlik ve ciddiyet gösterenlerle) beraberdir. (Bu İlahi destek sayesinde mücahit mü’minler muvaffak ve muzaffer olacaklardır.)” (Ankebut: 69)

Sonuç olarak; inanç, önce insanın kendi içinde kazandığı bir zaferdir. Bu zaferi kazanan insan için ise; dış dünyadaki tüm çaba ve gayretler, artık dünyevi bir mücadelenin hırsı değil; Allah’ın rızasına ve rahmetine ulaşmak ve kulluk imtihanımızı başarıyla geçmek için gösterilen bir çabanın ve gayretin eseri olmuştur…

Rabbim bizi; bu insanlardan biri olmayı nasip etsin… Amin.

Last edited 5 gün önce by Osman Eraydın

Hazreti Peygamber’in çocukluğundan itibaren yaşadığı özel anlar ve rüyalar, onun bu misyona hazırlanma ve yetiştirilme sürecine yardım etmiş olsa bile ilahi mesajın ağırlığını taşımak, herhangi bir insan için imkansız; kainatın en güçlüsü için ise son derece zordur.

Efendimiz aldığı ilk vahiyden sonra; ne Ebu Talib’in yanına ne arkadaşlarının yanına ne de her Hira ziyareti sonrasında ilk uğradığı mekan olan Kabe’ye koşmuş; doğrudan Hazreti Hatice annemizin yanına sığınmıştır. “Beni örtün, beni örtün!” sözleri karşısında Hazreti Hatice annemiz; “Ne oldu sana?”, “İyi misin?”, “Kendine gel!” gibi sorularla onu bunaltmadan, sakinleşmesini beklemiştir. Efendimiz yaşadıklarını anlattıktan sonra ise insanlık tarihine geçecek bir kararlılık ve sarsılmaz bir destekle, hem de cahiliyenin tam ortasındayken şöyle haykırmıştır: “Vallahi Allah seni asla zayi etmez!”
Bugün bile ancak çok takvalı ve özel bir insanın ulaşabileceği asil özellikleri, “Bunlar zaten sende var” diyerek sıralamış ve hemen onun yanı başında duruvermiştir. Ardından onu Varaka b. Nevfel’e götürerek yaşananları doğrulatmıştır.

İlk günlerde Cebrail’i gördüğünde ürperen Efendimize muhabbetle yaklaşmış; Cebrail’in o esnada orada olup olmadığını sormuş, Efendimiz “Şu an gitti” deyince, gelenin gerçekten bir melek olduğunu hem kendine hem de Efendimize ispat etmiştir. Yine o ilk günlerde gelen namaz emriyle birlikte, hemen yanı başında saf tutmuş ve onu yalnız bırakmamıştır. Ardından Hazreti Ali, Hazreti Zeyd ve mübarek kızlarıyla birlikte Efendimizi desteklemiş; “Bizim senden şüphemiz yok, yanındayız” mesajını vermişlerdir.

Bugün bile herhangibpir müsabaka için sahaya çıkan sporcuya tüm stadyum destek verebilir. Ancak sporcunun asıl motivasyonu, en yakınlarının ona sevgi ve güvenle bakmasında gizlidir. Kalabalıklar içindeki bir insanı motive eden en büyük destek, bazen çocuklarından bazen de eşinden gelen küçük bir selamlamadır.

Yine o ilk günlerde, hiç tereddüt etmeden onu doğrulayan, davayı duyar duymaz hemen cihada başlayan ve tüm arkadaşlarını Efendimize iman etmeye çağıran Hazreti Ebubekir de ona en büyük destekçilerden biri olmuştur.

Şüphesiz ki Allah’ın Resulü yapayalnız olsaydı bile bu mücadeleyi en kamil manada başarıya ulaştıracaktı. Ancak Allah; başta Hatice annemiz, Ebu Talib, Hazreti Ebubekir, Hazreti Ali ve Hazreti Zeyd ile yanı başından ayrılmayan Hazreti Fatıma ve diğer mübarek kızları vasıtasıyla ona bir ferahlık vermiş, onu desteklemiştir.

Siyer kaynaklarından anladığımıza göre, tebliğin ilk metodu daha o ilk günlerde belirlenmiş; önce aile, sonra en yakınlar olmak üzere hükme bağlanmıştır. Yine Allah, ilk günlerde namaz ibadetini getirmiş; ilk ayetlerden sonra vahyi bir müddet keserek (fetret-i vahiy) her problemin çözümünde değişmez esas olan “sabırla ve namazla yardım dileme” kanununu yürürlüğe koymuştur.

Şüphesiz Efendimiz, ilahi irade tarafından hazırlanan ve gelişi beklenendi. Samimiyetle bekleyenler, o ilk anda tereddüt etmeden “Ben de varım!” diye ayağa kalktılar ve bir daha hiç oturmadılar. Demek ki: arkasında hiç kimse olmasa da Allah ona zafer vermeye kadir olsada, buna rağmen bir lidere varlığını ve desteğini hissettirmek, elinden geldiğince ona yardım etmek, iman eden her kul için imani bir vazifeydi.

Hakikat olduğuna inanığımız bir davayı tebliğ edebilmek ve başkalarına benimsetebilmek için öncelikle kendi iç dünyamızda şüpheye yer bırakmayacak şekilde o hakikate kendimizin inanması gerekir. Sabır ve emek isteyen bu süreçte Peygamber Efendimiz (SAV), derin tefekkür ve salih rüyalarla bu eğitime alıştırılmıştır. Vahiy, Cebrail (AS) aracılığıyla gelen ilahi bir gerçektir. Hz. Hatice’nin Peygamber Efendimizi teselli ederken onun ahlaki dürüstlüğünü delil göstermesi, bizler için de geçmişteki erdemli hayatın zor anlarda bir sığınak olduğunun kanıtıdır. Okuma yazma bilmemesine rağmen geçmiş ümmetlerin ilahi hakikatlerini aktarabilmesi, vahyin tamamen Allah’a ait olduğunun şüphe götürmez delilidir.

ÖZEL YAZILAR

YORUMLAR

Son Yorumlar
12
0
Görüşlerinizi duymak isteriz, lütfen yorum yazın.x
Paylaş...