İnsanların eğlenmesi, dinlenmesi, meşru çerçevede neşelenip zevklenmesi içinde sanat; fıtri bir gereksinimdir ve güzeldir. Ancak sanat asıl olarak, toplumsal ihtiyaç ve amaçlara hizmeti hedeflemelidir. Bunun gibi, bizim Dinimizde İLİM; sadece fikir fantazisi ve edebiyat sohbeti olsun diye değil; Müslümanlara hayatı kolaylaştırması, insanlığın sorunlarını aşması ve huzura kavuşturulması, yani İSLAMİ HAYATI kurması ve koruması için gerekli ve önemlidir. Uygulanma imkanı ve iktidarı hazırlanmayan, yani CİHADI yapılmayan, fırsat ve ruhsat sağlansa bile, toplumsal fıtrata ve doğal şartlara münasip düşmediği için tatbikata koyulmayan fikirler, öneriler, fetvalar ve ictihatlar, sadece faraziyedir ve nazariyedir. İslam’a göre hayat bir bütündür, insanlar imtihan için bu dünyaya gönderilmiştir; DİN ise; bu imtihanın programını ve hayatı olgun ve onurlu yaşamanın esaslarını içermektedir. Bu nedenle ilimleri “Dini ve dünyevi” diye ayırmak ve hele “Müsbet ilimlerinin Batıdan öğrenileceğini ve İslamın bu sahada eksikliğini” iddia etmek, koyu bir gaflet ve cehalettir. Diğer çok yaygın bir yanılgı ise, çağın sorunlarına ve standartlarına uygun ama Kur’an ve sünnet kaynaklı yeni ve yeterli ilmi sistemleri, güçlü ve bağımsız bir devlet himayesi olmadan da İslamın tam anlamıyla yaşanabileceği kanaatidir.
Bugün Siyonizmin ve emperyalizmin hakimiyetinde, ABD ve AB’nin himayesinde, onurlu, şuurlu ve huzurlu bir İslami yaşam hevesine kapılanların bu tavrı, bilgi noksanlığından ise gaflet, gavur uşaklığından ise hıyanettir. Çünkü İslami HAYAT; İman, ilim ve CİHAD’dan ibarettir. Asrı Saadet dönemi veya Osmanlı Devleti, ibret alınacak tarihi örneklerdendir; ama şekil olarak aynısını takip, taklit ve tatbik etmek, hem boşuna bir gayret ve hevestir, hem de mümkün değildir ve zaten böyle olması istenmemiştir.
Bedri Gencer Hoca’nın doğruları ve noksanları!
Dinin yerine medeniyet kavramının konulması kasıtlı bir saptırmacaydı ve oldukça sakıncalıydı. İslam Medeniyeti kavramını Fransız oryantalistlerin icat ettiğini söyleyen Bedri Gencer Hoca’nın Müslümanca düşünmenin önündeki engelleri yıkma çabaları, önemli ve anlamlıydı.
Kısa adı İKDER olan İstanbul İktisatçılar Derneği, 14. iktisatçılar buluşması Şehzadebaşı’ndaki bir otelde yapılmıştı.
Bedri Gencer Hoca verdiği konferansta modernleşmeyle birlikte gelen arızaları masaya yatırmıştı. Bedri Gencer Hocamız, çoğu insanın ezberden kullandığı kavramların ne anlama geldiğini, kimler tarafından, niçin üretildiğini bilmediğini ve en önemlisi de kavramların aslını nasıl kaybettiğini ortaya koymuşlardı.
“Din, şeriat, fıkıh, ilim gibi kavramları Asr-ı Saadet’teki kullanıldığı anlamda veya İmam-ı Azam’ın kullandığı anlamda kullanmadığımızı söyleyen Bedri Gencer Hoca, buna örnek olarak “şeriat” kavramını ele almıştı. Şeriat denildiği zaman insanların algı dünyasında, bunun sadece amelî hükümleri karşıladığını oysa bu kavramın amelî hükümlerle birlikte akide ile ilgili hükümleri de kapsadığını hatırlatmıştı. İmam-ı Azam’ın akaid ile ilgili yazdığı kitabına Fıkh-ı Ekber adını vermesinin nedenini İmam-ı Azam’da akaid-şeriat ayrımının olmaması olarak açıklamıştı. Bu ayrımın Müslüman dünyaya müsteşrikler tarafından sokulduğunu ileri süren Bedri Gencer Hoca, bugün maalesef birçok ilahiyat profesörümüzün Hıristiyanlıktan gelen bu ayrımı benimseyerek kullandığını vurgulamıştı.
“Tikel hikmet sünnet, tümel hikmet şeriattır!”
Bu konferansta genel olarak Müslümanca düşünmenin önündeki sarp yokuşlardan bahsedildi ve bu yokuşların nasıl aşılacağı anlatıldı. Geleneği, diğer adıyla sünneti iyi okuyan bir münevverimiz olarak Bedri Hoca, ancak sünnete ittiba metodu ile Müslümanca düşünceye ulaşabileceğimizi söyledi.
Tikel hikmetin sünnet, tümel hikmetin ise şeriat olduğunu söyleyen Bedri Hoca, modernizmle birlikte hikmete sırtımızı döndüğümüzün altını çizdi. Modernleşmeyi; hikmetin kaybı, hikmetten uzaklaşmayı ve hikmetin çarpıtılması olarak tanımlayan Hoca, Batıdaki modernleşme serüveninin “evrensel hikmetin” kaybına tekabül ettiğini anlatmıştı.
“Hikmet-i ameliyenin karşılığı fıkıhtır”
Hikmetin dinin hakikatinin hem evrensel hem tikel, hem teorik hem pratik boyutlarını ifade eden varlığın merkezinde yer alan temel bir kavram olduğunu söyleyen Bedri Gencer Hoca, hikmetin, hikmet-i nazariyye (teorik hikmet) ve hikmet-i ameliyye (pratik hikmet) olmak üzere ikiye ayrıldığını söyledi. Bugün bu ayrımların unutulduğunu söyleyen Bedri Gencer Hoca konuşmasına şöyle devam etti: “Hikmet-i nazariyye dediğimiz şey kabaca iki boyuttan oluşuyor. Metafizik ve fiziği kapsıyor. Metafizik varlık bilgisi demek, fizik ise eşyanın bilgisi demektir. Hikmet-i ameliyye ise beşeri dünyanın bilgisidir. Bunun Müslüman dünyadaki karşılığı fıkıhtır.”
Şeriatla hikmeti uzlaştırma ihtiyacı sonradan ortaya çıktı
“Şeriatla hikmeti uzlaştırma ihtiyacı nerden kaynaklanıyor? Müslümanların ilk döneminde yani Asr-ı Saadet’te şeriat saf olarak hayata geçmişti. Ondan sonraki dönem de kısmen öyleydi. Ancak Abbasilerden sonra İslam’ın evrenselleşme sürecine girdiğini görüyoruz. Bu süreçte İslam’ı farklı kültürlerden insanların benimsemesi bir tabakalaşmayı getirmiştir. Tabakalaşmayla gelen eşitliğin kaybı ile insanlar arasındaki haksızlığın artması ilahi adalet ve şer problemini gündeme getirmiştir. İşte bunun için şeriatla hikmetin bağdaştırılması ihtiyacı ortaya çıkmıştır.”
Bu durumun Batıdaki karşılığını ise şöyle anlattı: “Batıda ise bu problem Aziz Pavlus’la birlikte geliyor. Cenab-ı Hak Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam’a hikmeti ve şeriatı verdiği halde, bugün Batıdaki egemen din anlayışının temelini atan Aziz Pavlus Hıristiyanlığın şeriatını bertaraf etmiştir. Bir dinin evrenselleşmesi için Yahudiliğe has olan şeriat kaygısının bir kenara bırakılması gerektiğini düşünmüştür.”
Medeniyet kavramı Sanayi Devrimi’nden sonra kullanılmıştır.
Bedri Gencer Hocanın medeniyet kavaramı ile ilgili tespitleri de gerçekten dikkate değerdi. Aydınlanma döneminin Batıda hikmetin kaybedilmesinde bir dönüm noktası olduğunu söyleyen Hoca bu konuda şunları söyledi: “Aydınlanma dönemi modernleşmenin gerçekleştiği ve medeniyet kavramının ortaya çıktığı dönemdir. Batının kaybettiği hikmetin yerine civilization kavramı bu dönemde geçmiştir. Bu kavrama Türkçede medeniyet diyoruz ancak bu o lafzı karşılamıyor. Çünkü medeniyetin İngilizcedeki karşılığı ‘civility’dir. 1850’li yıllarda Sanayi Devrimi’nden sonra Hıristiyan medeniyeti veya Avrupa medeniyeti gibi tamlamalar kullanılmaya başlıyor. Kısaca Hristiyan ümmetinin yerini Hristiyan medeniyeti alıyor. Daha sonra Batı küresel bir güç haline geldikten sonra bu tamlamaların yerini sadece ‘civilization’ yani ‘medeniyet’ şeklindeki kullanım alıyor.”
İslam medeniyeti kavramını oryantalistler uydurmuşlardır.
Müslüman dünyada İslam Medeniyeti kavramının ortaya çıkışıyla ilgili çarpıcı bilgiler veren Bedri Gencer Hoca bu konuda şunları söyledi: “İlk defa Fransız oryantalistler İslam Medeniyeti kavramını ortaya atıyor. Bir taraftan hilafet yıkılıyor, bir taraftan İslam medeniyeti kavramı icat ediliyor. Önce Arap medeniyeti kavramı icat ediliyor, sonra İslam Medeniyetine çevriliyor. İlk defa İslam Medeniyeti kavramını kullanan da ünlü Hıristiyan Arap düşünürü Corci Zeydan’dır. İslam hilafeti kavramı da bu süreçte tarihe karışmıştır.”
Medeniyet kavramını yaygınlaştıranlar Türkçü milliyetçileri olmuşlardır
“Bizde İslam Medeniyeti kavramını ilk kullananlar kimdir acaba?” diye soran Bedri Hoca, bunun cevabını da şu cümlelerle verdi: “Türkiye’de bunu yaygınlaştıran Yahya Kemal ve Nihat Sami Banarlı’dır. Medeniyet kavramının yaygınlaştıranların genellikle Türkçü- milliyetçi yazarlar olduğunu görüyoruz. Yahya Kemal için din medeniyetten ibarettir. Mesela bir örnekle açıklayalım. Yahya Kemal için caminin, konumu, silueti, mimarisi önemlidir ama Mehmet Akif için ön planda olan mihraptır, tevhittir… İşte burada din ve medeniyet arasındaki farkı bariz bir şekilde görüyoruz.”
“İslam dininin” yerini “İslam medeniyeti” almıştır!
İslam Medeniyeti kavramının İslam dini kavramının yerini aldığını söyleyen Bedri Gencer Hoca bu konuda birçok münevverin fark edemediği çok önemli bir tespit yaptı. Batı karşısında kendisini yenik hisseden bir kısım insanların medeniyet kavramına bir teselli olarak sarıldıklarını söyleyen Hoca sözlerine şöyle devam etti: “İbni Haldun’un dediği gibi mağluplar galipleri taklit ederler. Yani galiplerin ürettiği medeniyet kavramını kendimize mal etmek, Avrupa medeniyetine karşı İslam medeniyetini kullanıyoruz. Biz bu tepkisel mantıkla İslam medeniyeti kavramını kullanıyoruz. Özellikle kapitalizmin sömürü alanında bulunan ulus devletler için medeniyet kavramı bir teselli mekanizması olarak işlemiştir. Türkiye, Mısır, Cezayir gibi ülkelerde medeniyet ulus devletin bir teselli mekanizmasıdır. Müslüman dünyanın ‘ulus devlet’ olarak kalmalarını sağlayacak ütopik bir tesellidir. Mesela Batıyı öne çıkaran nedir bilimdir, o halde Batının bilimine karşı İslam bilimini kurmalıyız gibi bir anlayışa sahip olunmuş. Bunun ucu nereye varır, İslam fiziği, İslam geometrisi vs… Bu doğru bir yaklaşım değildir. İslam sosyolojisi de boş bir kavramdır. Neden boş? Sosyoloji Batıda teolojinin halefi olmuş bir bilimdir. Şeriatın olmadığı bir toplumda toplumu gözlemleyerek bir bilgiye ulaşma metodunu ön görür. Hâlbuki İbni Haldun’a göre beşerî dünyayı düzenleyecek ilim hikmet-i ameliye yani fıkıhtır.”
Medeniyet seküler bir kavramdır
Müslüman dünyada beşerî dünyayı düzenleyecek ilmin sosyoloji değil de Fıkıh olduğu görüşü üzerinde ciddiyetle durulması gereken çok önemli bir görüştür. Bu önemli tespiti yapan Bedri Gencer Hoca şu hatırlatmayı da yaparak sözlerini bitirdi: “Biz bugün teoloji, ideoloji gibi kavramların Batı kökenli olduğunu kelimenin yapısından anlayabiliyoruz. Ama medeniyet gibi, kültür gibi, değer gibi kavramların seküler olduğunu bilmeden kullanıyoruz. Dünya görüşü kavramı da gizli seküler bir kavramdır. Bunlar Batıda Hıristiyanlığın yozlaşmasından sonra ortaya çıkmıştır.”
Bedri Hoca’nın bu tespitlerinde elbette haklılık payları vardır ve bu dini gayet ve hassasiyeti takdire layıktır. Ancak; 1. bazı konularda doğrularla yanlışları karıştırdığının farkında olmamaktadır. 2. Daha da üzücü olanı, zalim ve hakim Batı sistemine karşı, Kur’an ve Sünnet kaynaklı yeni bir silm=Barış ve bereket projesi ortaya koyamamaktadır. Öncelikle belirtelim ki, bugün Müslümanların:
. İslam Birleşmiş Toplulukları
. İslam Ortak Pazarı
. İslam Savunma Paktı
. İslam Dinarı
. Ortak İlim ve Eğitim Teşkilatı gibi kurumlara elbette ihtiyaç vardır ve bu hedeflere nasıl ulaşılacağı konularında kafa yorulmalıdır.
İslamı özünden uzaklaştırmak hususunda, sadece Batılı kavramların kullanılması tahribatı yapmamış, bizzat Kur’ani kavramlar da Müslümanlar tarafından yozlaştırılmıştır.
Bazı İslami kavramlar;
. Ya, yarım ve eksik anlatılarak
. Ya, yanlış tanımlanarak
. Ya da yorumlama çarpıtması ile asıl anlam ve amacından saptırılarak bu yozlaşmalar yaşanmıştır.
Örneğin “Şeriat” kavramı, Kur’anı Kerimde Allah’ın Dini ve her konudaki hükümleri hakkında kullanılmıştır. Oysa zamanla Kur’an ayetlerini ve “hikmet” karşılığı olan sünneti ve hadisi şerifleri esas alarak ve toplumun ihtiyaçları ve sorunları hesaba katılarak yapılan akli ve vicdani kıyas ve içtihatlar ve bunların toplandığı kitaplar da “Şeriat” sayılmış veya öyle sanılmıştır. Bu durum alimlerin görüş ve kanaatlerini “ilahileştirme” anlamı taşımaktadır. Halbuki şeriat yani Kur’an ve sünnet ölçüleri tartışılmaz mutlak kanun ve kurumlardır. İnkarı ve İtirazı dinden çıkarır. Kıyas içtihat ve fetvalar ise, ilmi ve İslami gerekçelere dayanmak kaydıyla elbette tartışmaya ve itiraza açıktır. Öyle ki İmamı Azam Hz.lerinin en yakın ve yetkin talebelerinden İmam Yusuf, İmam Muhammed ve İmam Züfer gibi Müctehit alimler, Üstatlarının yüzde 60 içtihadını uygun bulmamış ve ondan farklı davranmışlardır.
Ayrıca Hakka dayalı veya beşeri kaynaklı sistem ve medeniyetlerin birbirinden “Örf: öteden beri uygulana gelen, akla ve vicdana ters düşmeyen, sorunların çözümüne uygun bir örnek teşkil eden gelenek ve görenekler” yoluyla bir takım kavram ve kuralları ödünç alması, onu kendi inancı, amacı ve mantığı doğrultusunda yorumlayıp, içine kendi “mana”sını doldurması doğaldır ve en başta İmam-ı Azam Hazretleri bu yola sıkça baş vurmuşlardır.
Bedri Gencer Hoca’nın “İslam Medeniyeti” kavramının; İslam Dinini ve Şeriatını unutturup, İslamı sadece bir kültür, bilim ve sanat manzumesi gibi beşeri bir sistem seviyesine indirgeme gayretiyle uydurulup yaygınlaştırıldığı ve İslami kökenli bir kelimenin kılıf olarak kullanılmasının da bu tahrifat ve tahribat kolaylaştırdığı tespitleri tabi ki bir doğruyu yansıtmaktadır.
Ancak “Laiklik ve Demokrasi” gibi evrensellik kazanmış batılı kavramların, ıslahı ve İslamlaştırılması da, hem caizdir, hem lazımdır. Kelime ve kavramlardan korkmak veya hücuma kalkışmak yersiz ve yararsızdır.
Sn. Bedri Gencer’in, günümüzün en tehlikeli ve tahrip edici kavramları olan “Ilımlı İslam” “Dinler Arası Diyalog” gibi konulara hiç değinmemesi ise, kafa karıştırıcıdır. Çünkü Dinimizin sadece inanç, ahlak ve ibadet kısımlarını alıp; hukuki, iktisadi, siyasi ve içtimai konulardaki şeriat ahkamını gereksiz sayan; ve özellikle tüm zulüm ve küfür düzenlerini yıkıp Hak ve adalet nizamını hakim kılma gayesi taşıyan “CİHAD” kavramını: “Batıl ve barbar güçler himayesinde vaazu nasihat yapmak, dini kitaplar yazmak ve okullar açmak” şeklinde yozlaştıran “Ilımlı İslam” uydurmacası, “Hoşgörü ve diyalog” safsatası dinimizi sulandıran ve beyinleri bulandıran en yaygın bir sahtekarlıktır.
İslamda “Fıkıh” kavramının ve “içtihat” kurumunun da mutlaka doğru açıklanması lazımdır. İman, ahlak ve ibadet konuları zaten bir takım izahlar dışında yeni içtihatlara ihtiyaç göstermeyen esaslardır. Ama , Kur’an ve sünnet hükümlerine ve çağın gereklerine uygun yeni bir siyaset biçimi ve hükümet teşkili, zekat ve infak emrine uygun vergi prensipleri, faizsiz ekonomi ve karzı hasen (İslami banka) sistemi; adil, hızlı ve caydırıcı bir yargı düzeni, hem öncelikli ihtiyaçlarımızı giderici hem de çağımızı değiştirici sonuçlar verecek bir Milli Eğitim ve öğretim müessesesi, nasıl kurulacak ve hangi kurallara göre çalışacaktır? Sorusu yeni içtihatları gerekli kılmaktadır. Zaten “İlim Adamı” sıfatı da bu sorulara uygun ve dolgun yanıtları ve bu sorunları aşacak “yararlı çabaları” olan şahsiyetlerin hakkıdır. Diğerleri sadece “rivayetçi-nakilci” konumunda kalacaktır.
Bu sahada, Erbakan Hoca’nın dünyaya tanıttığı ve farklı ülkelerin ve ayrı kültürlerin bilim adamlarıyla bile rahatlıkla tartıştığı “Adil Düzen” projeleri, son birkaç asır içinde hazırlanan ilmi, İslami, insani ve her konuyu tanzim edici yegane düzen olmaktadır. Böyle orijinal bir projeyi, merak bile edip üzerinde kafa yormayan, yarım ve yanlış bulduğu kısımlarını ortaya koymayan, bunların doğru ve doyurucu teklif ve tezlerini topluma sunmayan kişilerin profesörlük, müderrislik sıfatları sadece resmi bir etikettir, yoksa “İlmi ehliyet” sayılmamaktadır. Sadece sorunları tekrarlayan ve durmadan batıl kafalılara (yanlışlara) ve yandaşlarına saldıran, ama ciddi, gerçekçi ve çözüm üretici programları bulunmayan kimseler, Muhammed Ebu Zehra’nın “İslamda Fıkhi Mezhep Tarihi” kitabındaki “İlim adamlarının tasnifi” konusunu okumaları ve hangi seviye ve statüde oldukları anlamaları yararlı olacaktır. Ve tabi Medresede müptedilerin (çırak talebelerin) ve İmam Hatip 3. Sınıf öğrencilerinin bildiği şeyleri; “tikel,tümel” gibi uyduruk Türkçe ile tekrarlayıp bir nevi farklılık fantazisi ve orijinal bilgi üretme özentisiyle avunmak ise an azından israftır.
Bu arada “Ea’rabi-Bedevi, yani köylü, görgüsüz ve göçer çadır sakinleri” Kur’anda on yerde geçmekte ve Bedevi Arapların genellikle: Kaba tavırları, kurnazlık numaraları, kolaycılık ve kaypakları ve münafıklığa yatkınlıkları vurgulanır. Elbette içlerinde sağlam inançlı, akıllı ve vicdanlı insanlarda vardır.
Kuranda “Medine” kelimesi ise: “Geçerli yaşam prensipleri bulunan, ticaret ve sanat merkezleri sayılan köklü kültür gelenekli olan şehir” anlamında 14 yerde kullanılır. Kur’anda; “Ea’rabi”lerin katı ve kaypak tavırlarının kınanmasının “Mefhum-u muhalifiyle”, İslamın BEDEVİYET’ten ziyade MEDENİYET’e münasip bir din olduğu da dolaylı biçimde vurgulanmakta ve bu bakımdan “İslam Medeniyeti” kavramı: batılı müşteşriklerin ve yerli işbirlikçi reformistlerin İslamı Son ve Hak Din Kalıbından çarpıtma ve saptırma niyetleri bilinmek ve gerçekler dile getirilmek şartıyla, bizce de kullanılması münasip bulunmaktadır.
Velhasıl, İslam’ın hem doğru anlaşılması, hem huzur ve hürriyet içinde yaşanması, hem de:
“O, Rasulünü hidayet ve hak din ile gönderdi ki, Onu tüm (batıl) dinlere (ve düzenlere) üstün ve zahir kılsın” (Fetih:28) ayetinin açık emir ve işaretiyle, İslamın hakimiyete ulaşması için, aynı “CEHD” kökünden gelen iki temel kurum ve kavrama birlikte sahip çıkılması ve uygulanması şarttır: 1-CİHAD 2-İÇTİHAD!.. Bu iki kavram, birbirini tamamlayan, birisi olmadan diğeri de işe yaramayan sorumluluklardır. İÇTİHAD; çağımızın ihtiyaçlarına, sorunlarına ve standartlarına uygun İslami sistem projelerini ortaya koyma; yani Kur’an ve Sünnet gibi değişmeyen (mutlak) doğruları esas alarak, değişen ve gelişen şartlara uygun çözüm önerileri hazırlama çabasıdır. CİHAD ise; bu ilmi ve İslami adalet düzenini ülkemizde, bölgemizde ve yeryüzünde hakim kılma ve bu amaçla siyasi, askeri, ekonomik ve teknolojik hazırlıkları tamamlama ve zalim güçleri etkisiz bırakma çalışmaları ve savaşlarıdır.
Rahmetli Erbakan Hocamızın:
“Küreselleşen çağımızda, ya bütün dünyaya yön ve şekil verecek bir güce ulaşacaksınız, veya bir köyde bile istediğiniz düzeni kuramayacak ve kontrolü ele alamayacaksınız” tespitlerindeki gerçeği bile hala kavrayamayan kafalar, maalesef kuru laf ve edebiyatla uğraşacaktır.
Efendimiz Aleyhissalattüvesselamın: “Ya Rabbi, faydasız ilimden sana sığınırım” dediği ilimler arasında “uygulanma şansı ve fırsatı oluşturulmayan, yani devlet ve hakimiyet şartları hazırlanmayan, kitaplarda kalmaktan başka işe yaramayan “bilgiler öneriler ve projeler”de bulunmaktadır. İşte acı ve açık bir örnek: Türkiye Çözüm diye PKK (yani Amerika) ile uzlaşıp ülke çözülmeye çalışılırken, bizim ilim adamlarımız edebi ve felsefi fantezilerle uğraşmaktaydı!
“Mısır gerçekleri” ve bölgemizin geleceği ilahiyat hocalarımızı ne denli ilgilendiriyordu?
“30 yıl süreyle ABD’ye ve İsrail’e, gönüllü hizmet eden Hüsnü Mübarek ABD’nin icazetiyle 20 günde devrildi ve kafese tıkıldı. Ayaklanma sürecinde ise herkes Mısır’daki ‘büyük’ inkılaptan ve Arap Baharından dem vurmuşlardı. Daha sonra yapılan başkanlık seçimleri ise bir kez daha Mısır gerçeklerini yansıtmaktaydı.
1-Başta El-Cezire ve El-Arabiye gibi yarı resmi Amerikan televizyonların da katıldığı yoğun kampanyalara rağmen, seçime katılma oranı % 50’nin altında kalmıştı. Yani ‘Devrim’ ya da diğer adıyla ‘Bahar’ dedikleri palavra Mısır halkının yarısından fazlasının umurunda olmamıştı. Bu ise pek çok şeyi zaten açıklamaktaydı.
2- ABD’nin teşvikiyle Suudi Arabistan, Katar ve benzeri Körfez ülkelerinin yoğun maddi ve medya desteği verdiği İslamcı aday Muhammed Mursi kullanılan % 49 kadar oyların % 51’nin desteğini almıştı. Mursi’ye oy verenlerin ezici çoğunluğu da Mısır’daki kaostan bunalmış olanlardı. Batı destekli liberaller ise, ‘Askerlere karşı daha fazla demokrasi için’ İslamcı Mursi’ye destek vererek kazanmasını sağlamıştı.
3-Buna karşın ayaklanmada etkin rol oynayan birçok milliyetçi, sol ve laik parti, örgüt ve güç İslamcıların iktidarından tedirgin oldukları için ya seçime katılmamış, ya da karşı aday Ahmet Şefik’e oy atmışlardı.
4-Böylece ‘Arap Baharı’ ile Mübarek’i devirdiği sanılan ve sandıklara giderek oy kullanan Mısırlıların yaklaşık yarısı yine Mübarek’in başbakanına oy vererek ya Mübarek’i özlediğini veya devrimden tedirginliğini ortaya koymuşlardı. Bu tedirginlik ise önümüzdeki dönemin tüm gelişmelerine damgasını vuracaktı. Bunun farkında olan Askeri Konsey seçimden bir gün önce önemli karar alarak bir süre daha iktidarda kalacağını hatırlatmıştı. Alınan karara göre: yeni parlamento seçimlerinin yapılması ve anayasa hazırlanıp halk oylamasına sunulmasına kadar Askeri Konsey’in yasama yetkisi devam edecek, halk oylamasından önce bazı anayasa maddelerini veto edebilecek, askerlerle ilgili tüm yetkileri elinde tutacak ve herhangi bir kargaşa durumunda orduyu halkın üzerine salacaktı. Asıl unutulmaması gereken nokta; Sözde seçimi kazananlar da, muhalefet yapanlarda, Ordu da hepsi ABD’nin kontrolü altındaydı.
Belki de ‘Arap Baharı’ denilen ‘Büyük Oyun’ böyle tezgahlanmıştı. Yani askerlere ‘Kışlanızdan çıkmayın’ diyerek Mübarek’in düşmesini sağlayan ABD, bu sefer, kontrolüne geçirdiği İslamcıları iktidara getirerek Mısır için yeni ve o kadar ilginç bir gelecek planlamıştı. Bu plan işlerse Mısır önümüzdeki kısa ve orta vadede asla istikrarı bulamayacaktı. Mısır, Türkiye’nin 1946’dan bu yana yaşadığı siyasal, sosyal ve ideolojik gelişmelerin tümünü bazı farklı nüanslarla yaşayacaktı. Ama Mısırlı İslamcılar daha şanslıydı. Çünkü Mısır’daki Müslüman Kardeşler kendilerinden etkilenerek ve esinlenerek Cumhuriyetten 79 yıl sonra iktidar olan ‘İslamcı’ AKP’nin seçim taktikleri dahil tüm tutum ve davranışlarından yararlanacaklardı. Müslüman Kardeşler örgütünün kuruluşundan (1928) 84 yıl sonra iktidar olan Mısırlı İslamcıların, ne zaman muktedir olacakları ise büyük ölçüde AKP’nin iktidar mücadelesini iyi kavramalarına bağlıydı.
Büyük ölçüde diyorum çünkü Mısır’da ciddi anlamda bir laiklik ve demokrasi kültürü oturmamıştır ve ülkenin kendine göre özgün koşul ve sorunları bulunmaktadır. Çünkü Mısır bir Arap ülkesidir ve tüm Mısırlılar başta Kur’an-ı Kerim olmak üzere tüm dini kaynakları okuyup ve anlamaktadır. Çünkü İslam Mısırlılara ve genel olarak Araplara göre bir din olduğu kadar bir dil, kültür ve tarih kaynağıdır. Bu ise Batı’nın çok korktuğu bir noktadır. “Ya Mısır halkı, izin verdiğimiz ılımlı İslamı, gerçek İslam’a çevirirlerse!?” endişesi yaşamaktadır. Çünkü Osmanlı mirasçısı olarak ‘ılımlı’ AKP iktidarını Türkiye’ye benimseten Batı, İslami örgütlerin esin kaynağı olan Müslüman Kardeşler’in ülkesi Mısır’ı o kadar rahat kontrolde tutamayacaktır. Çünkü Mısır Arap aleminin en önemli ülkesi konumundadır; İsrail’e sınırdır, Süveyş Kanalı’nı elinde bulundurmaktadır ve Yahudilerin dinsel tarihleri ve Siyonist hedefleri açısından çok önemli sayılmaktadır. Böyle bir ülkede iktidardaki ‘uyumlu’ İslamcıların İslam adına bir Yahudi devleti olan İsrail ile dost olması, en azından şimdilik İsrail’e karşı radikal söylemlerini bırakması, Haçlı Batı için tarihsel bir hesaplaşmanın sıfırlanması demektir. İç ve dış dinamiklerden dolayı Hüsnü Mübarek’in 30 yılda başaramadığını, bakalım “Ilımlı Müslüman Kardeşler” kaç yılda başaracaktı?[1]

Gerekli ve Gerçekçi Bir Makale
Merhaba,
Günümüz ilahiyat, felsefe, sosyoloji hocalarına ve sözde islamcı aydınlara bu yazınızdan ziyade uyarı verilemezdi. Gerçektende bu kesimler bu uyarıları hak ediyor fakat uyarıları ve tenkitleri doğru ve hakikat merkezinden yapacak sizin gibi aydınları bulmak kolay olmuyor. Mısır’daki gelişmelere yaklaşımınız ise sizleri; olayları mefhumu muhalif penceresinden değerlendirerek hakikatları ortaya koyan nadir yazarlardan olduğunuzu ispatlıyor. At ile it izinin birbirine karıştığı bu dönemde sizin gibi yazarlarımıza ihtiyacımız var. Teşekkürler.