SERDAR AKİNAN’A BİR HATIRLATMA!
Milli birlik ve dirliğimizi koruma, ve tehdit altındaki geleceğimizi kurtarma adına yaptığınız tenkit ve tekliflerin birçoğuna katılıyoruz. Ancak Din istismarcılarının ve İslamcı münafıkların hıyanetlerini bahane ederek; İslam’ın ve Müslümanların tamamı üzerinde şüphe bulutları oluşturulmasını asla doğru ve uygun bulmuyoruz. Özellikle Erbakan, Milli Görüş ve Milli Çözüm projelerine dikkatle eğilmenizi bekliyoruz.
Serdar Bey; 1 Eylül 2026 tarihli, “TSK’nın Fırat Hamlesi Ortadoğu’da Hangi Dengeleri Yıkacak?” konulu YouTube’daki konuşmanızın ikinci bölümüyle alâkalı olarak bir yorumum olacak. Zira konuşmanızda geçen sosyal, siyasal ve ekonomik sorunların TESPİTİ, toplumsal hastalık halini alan bu sıkıntıların TEŞHİSİ ve yine bu hastalıkların TEDAVİSİ ile alâkalı bütün bilgi ve çareler insanımızın bilgilerine sunulmuş ve sunulmaya da devam etmektedir. Bahsettiğiniz “Magna Carta”dan çok daha geniş, gerçekçi ve bütün toplumsal gereksinimlere çare üretici evrensel beyannamelerimiz ve çağdaş projelerimiz vardır. Hayırlı çalışmalar…
Magna Carta Efsanesi, Medine Sözleşmesi ve Adil Düzen: Batı Merkezli Hukuk Teolojisinin Yapısökümü
Seküler-modernist aydınlarımızın ve “çağdaşlık” vagonuna sorgusuz sualsiz binen liberal ezbercilerin, insan hakları ve anayasal özgürlüklerin miladı olarak yere göğe sığdıramadıkları Magna Carta (1215), sosyo-hukuki bir analize tâbi tutulduğunda kof bir aristokratik pazarlıktan ibaret kalmaktadır. Kendilerini modern bilimin ve rasyonalitenin yegâne temsilcisi sanan, ancak sömürgeci Batı’nın kurguladığı tarih teolojisine “dogmatik bir inançla” bağlanan bu zevata sormak gerekir: Sizin o büyük “hürriyet senedi” diye kutsadığınız metin, gerçekte kimin hürriyetini güvence altına almıştır? Tarihsel gerçeklik ortadadır: Magna Carta, despot bir kralla, onun sömürü çarkına ortak olmak isteyen ve vergi ödemekten kaçınan bir avuç ayrıcalıklı toprak aristokratı (baronlar) arasındaki güç paylaşım anlaşmasıdır. İngiliz köylüsünün (serflerin) mülksüz, topraksız ve adeta “insanlık dışı muamele” görerek sömürüldüğü; toprakların %80’inin bugün bile hâlâ imtiyazlı bir azınlığın elinde bulunduğu bu adaletsiz feodal nizamda, Magna Carta sıradan halka kölelikten başka ne sunmuştur? Batı’nın bu yaldızlı efsanelerini birer “aydınlanma dogması” gibi yutanlar, kendi coğrafyalarındaki hakikat güneşine karşı gözlerini kör etmektedirler.
Sığ Batıcılık ezberleriyle beyinleri iğdiş edilmiş bu seküler aklın asıl trajikomik çelişkisi, Batı siyaset felsefesinin “kurucu babası” kabul edilen John Locke’un (1690) “Sivil Yönetim Hakkında” yazıp; can, mal, namus emniyeti ile din ve düşünce hürriyetini “insanın doğal hakları” olarak ilan etmesini bir devrim gibi alkışlamalarında yatar. Oysa Locke, bu fıtri ve tabii hakları, İslam’ın onları anayasal güvenceler halinde tüm insanlığa sunduğu ve fiilen uyguladığı asırlardan yaklaşık bin (1000) sene sonra ancak fark edebilmiştir! Hatta bugünkü Batı dünyasının en çok övündüğü hukuk ilkelerinden biri olan “serbest sözleşme” (freedom of contract) ilkesi bile, tarihte ilk kez doğrudan İslamiyet’in etkisiyle Batı hukukuna geçmiş ve anayasacılık hareketlerini başlatmıştır. Dahası, Osmanlı ulemasının hazırladığı muazzam bir hukuk şaheseri olan Ahmet Cevdet Paşa başkanlığındaki Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye, kendi medeniyetine yabancılaşmış “diplomalı cahillerimiz” tarafından “folklorik bir fıkıh kalıntısı” sayılarak çöpe atılmak istenirken; aynı Mecelle, ne gariptir ki hukuk dehasına hayran kalan Siyonist İsrail tarafından uzun yıllar boyunca gizli bir medeni anayasa gibi uygulanmıştır.
Hukuk tarihinin ve teorisinin asıl zirvesi, Magna Carta’dan tam 600 yıl evvel (Miladi 622), Hz. Peygamber’in (SAV) liderliğinde Müslümanlar, Yahudiler, Hristiyanlar ve yerli kabileler arasında imzalanan Medine Sözleşmesi (Vesikası)’dir. Medine Sözleşmesi, tarihin ilk yazılı, çoğulcu ve demokratik anayasasıdır.
• “Kuvvet Anayasası” ile “Hak Anayasası” Arasındaki Uçurum: Siyonist sömürü nizamının güdümündeki Batılı sistemlerde, anayasaları her zaman “güçlü ve hâkim olanlar” (güç odakları) yapar ve bu metinler sömürünün yasal kılıfı (Kuvvet Anayasası) olur. Hak ve Adalet düzeninde ise, farklı inanç ve kültürden insanların özgür iradeleriyle, rızaya dayalı oluşturdukları konsensüs (ortak anayasa paydası) gücü ve kuvveti oluşturur; ardından devlet kurulur (Hak Anayasası).
• Gerçek Laiklik ve Hukuki Çoğulculuk: Medine Sözleşmesi’nin 25. maddesi; “Yahudilerin dinleri kendilerine, mü’minlerin dinleri de kendilerinedir” hükmüyle, her topluluğun kendi inancına uygun özel hukuk sistemine tâbi olmasını garanti altına almıştır. Bu, günümüzün katı, dayatmacı, jakoben “laçka laiklik” uygulamalarının çok ötesinde; din ile devletin çatışmadığı, devletin inançlara müdahale etmediği ama onları hukuken koruduğu Adil Düzen Laikliği‘nin ilk ve en mükemmel tatbikatıdır.
Modern laikliği “din düşmanlığı” ya da “ladinlik” (dinsizlik) olarak dayatan fundamentalist sekülerlerin içine sindiremediği hakikat şudur: İslam ne teokratik bir despotizmdir ne de ruhban sınıfına geçit veren bir kast sistemidir. İslam hukukunda (fıkıhta) hiç kimsenin dokunulmazlığı yoktur; Kral da, Cumhurbaşkanı da, Yargıç da kanun karşısında eşittir ve haksızlık yaptığında yargılanır. Batı’da ise bugün sözde demokrasi adı altında, Devlet Başkanlarından kapıcılara kadar geniş bir imtiyazlı zümreye dokunulmazlık zırhı giydirilirken, sivil halk adeta parya muamelesi görmektedir.
Sonuç itibarıyla, her fırsatta Türkiye’nin kurtuluş senedi olan Misak-ı Milli belgesini “Türkiye Cumhuriyeti’nin Magna Carta’sı” ilan edip devlet arşivlerinde bile koruyamayan ve yüzünü sürekli sömürgeci Batı’ya dönen “aydınlanmacı” taklitçiler; kuzu haklarını savunan kurtlar misali, insan hakları nutukları atmayı bırakmalıdır. İnsanlığın bugün debelendiği küresel sömürü ve ahlâki buhran bataklığından kurtulmasının yegâne yolu; Batı’nın kof aristokratik sözleşmelerinin peşinden gitmek değil, Kur’ani ve Nebevi temellere dayanan, aklı ve müspet bilimi mihver edinen Adil Düzen’in evrensel, ilmi ve insani şemsiyesi altında birleşmektir.
Magna Carta Masalından Medine Sözleşmesi’ne: Adil Düzen’in “Garson Devlet” Paradigmaları, Hukuki Çoğulculuk ve Siyasi Münafıklığın İflası
İngiliz feodalitesinin kral ile bir avuç toprak aristokratı (baronlar) arasındaki sömürü kavgasının bir uzlaşma belgesi olan Magna Carta’yı (1215) modern hukukun, hürriyetin ve insan haklarının “kutsal başlangıcı” ve “İlahi bir vahiy” gibi kutsayan seküler-modernist zihniyet, sömürgeci Batı’nın kurguladığı tarih teolojisine teslim olmuş dogmatik bir cehaletin pençesindedir. Sizin o yere göğe sığdıramadığınız “büyük özgürlük senedi”, asıl karakteri itibarıyla mutlakiyetçi bir egemenin gücünü sınırlandırırken yerine sömürücü oligarkları koyan kaba bir “Kuvvet Anayasası”dır. Bu bâtıl güç düzeninde devlet, halkı korkutarak kendine tâbi kılan, seçkinlerin saltanatını meşrulaştıran baskıcı bir “efendi ve gardiyan” aygıtı olarak kalmıştır. Oysa insanlığın bugün can çekiştiği bu despotik devlet tasarımlarından ve küresel faizci sömürü kıskacından kurtuluşunun yegâne rasyonel ve ilmi alternatifi; Medine Sözleşmesi’nin o muhteşem çoğulcu ufkundan beslenen, devleti halkın uysal bir hizmetkârına dönüştüren ve siyasi münafıklığı kökten kazıyan Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın temellerini atıp kurduğu ve Siyaset Bilimci Yazar Ahmet Akgül’ün geliştirip, düzenlediği Adil Düzen projeleridir.
Adil Düzen’in; devletin gücünü vatandaşa karşı nasıl sınırladığını, efendi devletten hizmetçi devlete geçişi nasıl sağladığını, inandığı gibi yaşama hürriyetini nasıl güvenceye aldığını ve siyasi münafıklığı hangi betonarme mekanizmalarla imha ettiğini şu temel sacayakları üzerinden inceleyebiliriz:
1- Devletin Sınırlandırılması: Hâkim Devletten “Garson ve Hâdim” Devlete Evrilme:
Batı dışı medeniyet havzalarını “devletsiz” veya “despotik” olmakla suçlayan, ancak kendi kurdukları ulus devletleri rasyonalize edilmiş birer canavara (Leviathan) dönüştüren modern seküler akıl, devlet aygıtını adeta kendisine kurbanlar adanan kutsal bir totem haline getirmiştir. Adil Düzen ise bu fetişizmi reddeder; “millet devlet için değil, devlet millet için vardır” felsefesini en üst hukuki norm olarak kabul eder.
• Garson Devlet Paradigması: Devlet, kendi başına kutsiyeti olan aşkın bir yapı değil, yalnızca insana hizmet etmek üzere kurgulanmış teknik bir araçtır. Bu doğrultuda, toplumun tepesine çöreklenen ve vatandaşı ezen “hâkim ve gardiyan devlet” (baskıcı kanun devleti) tasfiye edilerek, yerini toplumun ortak iradesinin örgütlenmiş bir aygıtı olan “garson (hâdim/hizmetçi) devlet” zihniyetine bırakır.
• İdari Sınırlar ve Hukuki Kayıt: Sistemde hiçbir idarecinin, kralın ya da başkanın keyfi tasarrufta bulunma yetkisi yoktur. “Liderin, devlet yetkililerinin ve hâkimlerin halk üzerindeki tasarrufu maslahata bağlıdır; yani anayasa ve kanunlarla kayıtlı ve sınırlıdır!”
• Dördüncü Erk, Bağımsız Murakabe (Denetleme) Gücü: Batılı anayasal sistemlerin en büyük yapısal çelişkisi, “yasama” yapan meclise aynı zamanda kendi yaptığı yasaların uygulamasını “denetleme” yetkisi vermesi, yani kurumların kendi kendisini denetlemesi komedisidir. Adil Düzen, bu çelişkiyi ortadan kaldırarak anayasal şemaya dördüncü bir bağımsız güç ekler: Murakabe (Denetleme) Erki. Bu yetki tamamen bağımsız dini, ahlâki ve sivil dayanışma kurumlarına devredilmiştir. Devletin emrinde memur statüsünde çalışan ve siyasi iktidardan korktuğu için saf vicdani kanaatiyle hareket edemeyen mevcut müfettişlik sistemi lağvedilerek, devletin her türlü tasarrufunu halk adına tarafsızca denetleyen, devlet gücünü vatandaşa karşı frenleyen sivil bir denetim kalkanı kurulur. Böylelikle “bürokrasi diktatörlüğü” ve “memurlar devleti” tehlikesi kökten engellenmiş olur.
2- İnandığı Gibi Yaşama Hürriyeti ve Çoklu Hukuk Düzeni (Hukuki Çoğulculuk)
Kendini özgürlükçü olarak tanımlayan ancak toplumun inançlarına, kıyafetine ve eğitimine jakoben fundamentalist bir sekülarizmle müdahale etmekten geri durmayan modern sistemlerin aksine, Adil Düzen gerçek inanç ve yaşama hürriyetini teminat altına alır.
• Medine Sözleşmesi Esası: Tarihin ilk demokratik ve çoğulcu anayasası olan Medine Sözleşmesi referans alınarak, tek tipçi ve dayatmacı kanun dayatması yerine “farklı hukuk sistemlerinden oluşan ortak bir anayasa uygulaması” getirilir.
• Hukuki Tercih Özgürlüğü: “Dinde zorlama yoktur” ilkesi en geniş anlamıyla işletilir. Devlet, farklı din, mezhep, cemaat veya felsefi/ahlâki inanç gruplarına kendi iç işleyişlerinde ve özel hukuk alanlarında (ibadet, aile, sosyal münasebetler) kendi hukuklarını uygulama hakkını resmen tanır. Vatandaş, inandığı değerleri sadece vicdanına hapsetmek zorunda kalmaz; inandığı hukuk dairesinde yaşar. Eğer bulunduğu cemaatin veya kantonun (bucak) hukuk uygulamasını beğenmezse, bir diğerini seçmekte tamamen özgürdür. Böylelikle bireylerin “dini ile düzeni” arasındaki zıtlaşma ve bu zıtlaşmanın kaçınılmaz bir sonucu olarak ortaya çıkan “hem dindar hem düzenbaz” ikiyüzlü (münafık) insan tipi fıtri olarak engellenmiş olur.
3- Siyasi Münafıklığın ve İstismarcılığın Kökten Tasfiyesi
Mevcut güdümlü ve göstermelik demokrasiler, sömürücü küresel sermaye oligarşisinin ve yerli işbirlikçilerinin iktidar tiyatrosudur. Bu sistemlerin eleme çarkları öyle ayarlanmıştır ki, “çeşitli denemelerden sonra insanların ahlâken ve vicdanen en kötülerini, en adilerini seçip en üste çıkarır”. Siyasi münafıklar, seçim meydanlarında dindarlık ve milliyetçilik rolü oynayıp halktan oy toplarken, arka planda faizi, fuhşu, kumarı meşrulaştırıp küresel Siyonist baronlara uşaklık ederler. Adil Düzen, bu nifak tezgâhını iki betonarme ve rasyonel sütunla yerle bir eder:
• Vaatlerin Takvime Bağlanması ve Erken Azil Mekanizması: Adil Düzen’de partilerin ve hükümetlerin yalan vaatlerle halkı aldatmasının önüne geçilir. Seçimi kazanan hükümetin beyannamesindeki tüm vaatler resmi olarak bir takvime bağlanır. Eğer hükümet söz verdiklerini vaat ettiği zamanda ve oranda yerine getirmezse, bağımsız denetim mekanizmaları bu tıkanıklığı anında tespit eder ve Devlet Başkanına güvenoyu çağrısında bulunur. Başarısızlığı tescillenen hükümet, beş yıllık seçim periyodu beklenmeksizin derhal iktidardan el çektirilir. Siyaset, vaat hırsızlarının değil, ehliyet ve liyakat sahiplerinin işi haline gelir.
• Dayanışma Ortaklığı ve Ortaklaşa Tazminat (Tezkiye Sistemi): Sistemin en dâhiyane ahlâki denetim mekanizması budur. Her vatandaşın ve özellikle kamu görevine, siyasete ya da ihaleye soyunacak yetkililerin bağlı olduğu ilmi, siyasi veya manevi dayanışma grubu (mezhebi, cemaati, partisi veya meslek odası) resmiyet kazanır. Bu gruplar, üyelerine “Tezkiye (iyi hal) Belgesi” verirler. Şayet bu yetkili kişi görevini suiistimal eder, rüşvet yer, yolsuzluk yapar ya da devleti soyarsa; oluşan tüm kamu zararı o şahsın bağlı bulunduğu ahlâki/siyasi dayanışma grubunun bütçesinden, o da yetmezse o grubun tüm üyelerinden kuruşu kuruşuna ortaklaşa tahsil edilir. Bir üyenin yapacağı ahlâksızlığın faturasını kendi cebinden ödeyeceğini bilen hiçbir cemaat, tarikat ya da siyasi parti, bünyesinde bir hırsızı, rüşvetçiyi veya sahtekârı barındırmaz. Toplumda tabii ve son derece etkili bir otokontrol (emr-i bi’l ma’ruf ve nehy-i ani’l münker) süreci başlar.
İşte bu dâhiyane sistem; mülkü ve makamı sadece sömürü aracı gören “firavunlaşmış” egemenler ile onların gölgesinde dindarlık taslayan “Bel’am” kılıklı siyasi münafıkların maskesini tek hamlede düşürmektedir. Batı’nın sömürgeci baronlarının icat ettiği Magna Carta kırıntılarına hayranlık besleyenlerin, Adil Düzen’in insanı özne kılan, devleti hizmetkâr yapan ve ahlâksızlığı kendi ekolüne ödeten bu muhteşem rasyonel derinliği karşısında söyleyebilecekleri tek bir bilimsel sözleri yoktur.
İşte bu çürümüş düzenin tasfiyesi ve Hak merkezli yeni bir medeniyet inşasının fiili bir başlangıcı olması gayesiyle; Siyaset Bilimci Yazar Ahmet Akgül öncülüğündeki Milli Çözüm Dergisi, devletin yetki sınırlarını net çizgilerle çizen somut bir anayasa teklifini devletin tüm ilgili kurumlarına resmen sunmuştur. Bu anayasa taslağı, devleti kutsallaştırıp vatandaşı ezen buyurgan paradigmayı kökten reddederek; devletin “neleri yapabileceğinden” ziyade meşruiyetini aşarak “neleri asla yapamayacağını” kesin hükümlere bağlayan, iktidar gücünü temel haklar lehine sınırlandıran ve kamu erkinin keyfi tahakkümünü hukuken imkânsız kılan devrimci bir iradenin tescilidir. Batı’nın sahte özgürlük senetlerine karşı ortaya konan bu teklif, “garson devlet” nizamının ve hukuki adaletin hayata geçirilmesi yolunda atılmış tarihi ve bağlayıcı bir adımdır.

Serdar Akinan beyi uzun yıllardır takip ediyorum. Ne yazık ki ilk tanıdığım günden bugüne doğrularla yanlışları harmanlama huyundan bir türlü vazgeçememiştir ve hala da aynı yolda devam etmektedir. Bugüne kadar sözümona ülkemizde; adalet, doğruluk, doğru siyaset gibi pek çok olumlu kavramı savunup da yolu Erbakan Hocamıza çıkmayan kişilerin hangi samimi dayanağa sarıldığı noktasında şüphelerim olmaktadır.
Serdar bey, Erbakan Hocamız ile Erdoğan’ın farkını anlayamamış, din istismarı yapanları çoğu zaman dinin gereğini yapıyormuş gibi lanse etmiş, bir grubu ya da topluluğu doğrudan hedef göstermekten geri duramamış bir zat olarak belki de şimdi Milli Çözüm’de kendisine bir hatırlatma olarak sunulan bu makaleden faydalanma imkanını geri çevirebilir. Ancak Aziz Erbakan Hocamızın ifadesiyle biz tüm insanlığın saadetini düşünen bir topluluk olarak kendisinin sırf şu Medine Sözleşmesine karşı habersiz durumundan vazgeçerek, İslam’ın çağlara aşan yapısını idrak edebilmesini niyaz ediyorum.
HALA BATIDAN MEDET UMMAK…
ÜLKEMİZ VE VE BÜTÜN İNSANLIĞIN SAADETİNİN TEK ÇARESİ ADİL DÜZEN’DİR. SERDAR BEY’İN DE ACİL OLARAK MUTLAKA OKUMASI GEREKİR.
https://www.millicozum.com/mc/kitaplar/tek-ilmi-ve-evrensel-proje-adil-duzen-ve-yeni-bir-dunya/
https://www.millicozum.com/mc/iletisim/ İLETİŞİMDEKİ ARKADAŞLARDAN HANGİSNDEN TALEP ETSE HEPSİ SEVE SEVE KENDİSİNE KİTABI ULAŞITIRIRLAR..
HATTA TALEP EDEN HERKESE DE ULAŞTIRIRLAR.
Magna Carta; halkın değil, asıl kalburüstü tabakanın haklarını koruyan bir anlaşmaydı. Üstelik İslam dünyası, Magna Carta’dan asırlar önce insanlara çok daha adil haklar vermişti. Batı’nın eski masallarına inanmak yerine; Peygamber Efendimiz’in (SAV) zamanındaki ilk çoğulcu ve demokratik anayasa olan, ortak rıza ve adalete dayanan Medine Sözleşmesi örnek alınarak hazırlanan ve devletin insanları ezmek, halka zorbalık yapmak yerine onlara hizmet sunmak için var olmasını, yöneticilerin yalan söyleyemeyeceği ve herkesin kurallara dürüstçe uymasını sağlayan, tarihte örneği bulunmayan, tamamen yeni ve orijinal bir sistem olan “Adil Düzen“, Batı’nın sömürgeye dayalı sözleşmelerine karşı en adil, en insani alternatiftir. Mecburen ve acilen bu sisteme geçilmelidir.
Seküler taklitçi kafaların demokrasinin ve modern anayasaların temeli olarak gördüğü, fakat aslında feodal ayrıcalıklı zümreyi krala karşı koruyarak Belki de günümüz oligark yapının temelini oluşturan Magna Carta’yı böylesine nefis ve anlaşılır şekilde açıklayan bu müthiş makale için milli çözüme teşekkür ediyorum.
Magna Carta o dönem ingiltere’sinde yaşayan bütün insanları kral’a karşı eşit yapmamış Tam aksine ayrıcalıklı sınıfı korumuştur. Fakat yazıda da belirtildiği gibi Medine Sözleşmesi toplumun tüm sınıflarına adaletle hükmedilmesine vesile olan tarihin ilk çoğulcu demokratik Anayasası konumundadır. Batılı aydınların kavram erozyonu ve fikir hırsızlığı oyunlarına kanan Seküler kafaların dönüp Adil düzen projelerini incelemeleri insanlığın kurtuluşunu doğru yerde aramaları gerekmektedir.
Devlet, kendi başına kutsiyeti olan aşkın bir yapı değil, yalnızca insana hizmet etmek üzere kurgulanmış teknik bir araçtır. Bu doğrultuda, toplumun tepesine çöreklenen ve vatandaşı ezen “hâkim ve gardiyan devlet” (baskıcı kanun devleti) tasfiye edilerek, yerini toplumun ortak iradesinin örgütlenmiş bir aygıtı olan “garson (hâdim/hizmetçi) devlet” zihniyetine bırakır.
Milli Görüş Adil düzen projelerinden mahrum tüm projelerin nekadar basit ve sığ kalmakta olduğunu birkez daha Milli Çözüm ferasetiyle görmüş olduk. İnsanlığın asrımızda çektiği sıkıntılara çözüm olacak devlet yönetimi ve otoritesinin Adaleti tesis etmesi ancak Kur’an ve Sünnet kaynaklı yani Adil Düzen projelerini uygulamakla mümkün olacaktır. Bunun için gecesi gündüzüne katan Ahmet Akgül üstadımızın kaleme aldığı Adil Düzen kitapları mutlaka okunmalı yagınlaştırılmalıdır. Yoksa yanlış teşhislerle doğru tedavi mümkün olmayacaktır. Bizlere bu hakikatleri duyuran anlatan yanlızca Milli Çözüm vardır.Milli Çözüm tüm istismarcıların elinden “istismar aparatlarını” almakta ve çözüm yolu sunmaktadır. Bu hakikatlere yabancı kalan aydınlar bir an önce kurtuluş reçetemiz olan Adil Düzen projelerine sahip çıkmalıdır. Yoksa Nemrut,Karun ve Fravunlaşan günümüz zalimleri bizleri sömürmeye köle gibi kullanmaya devam edecektir..! 25 Yıldır geldiğimiz nokta faiz, fuhuş, kumar ahlaki çöküş zirve yapmıştır. Kurtuluş ise çağımız sorunlarına İçtihad yaparak çözüm sunan Üstat Ahmet Akgül’ün ilgililere hazırlayıp sunduğu yeni anayasa çalışmasındadır..!
Üzerlerindeki donlarını dahi İslam’a borçlular…
İslam’ın; hukuki,siyasi, ahlaki, ticari vb insanlığın tüm ihtiyaçları için evrensel huzur kaynağı olduğunu ve kıyamete kadar içtihad kapısıyla güncel olma özelliğini kavrayamamış olan veya bilerek üzerini örten sözde aydınların, batının bazı popüler olmuş hukuki argümanlarını bugün bize yeniden satmaya kalktıklarını görüyoruz. Kaldı ki bugün mevcutta tüm ilimlerin ve teknolojilerin temelinde İslam ve İslam alimleri yatmaktadır. Tıpkı Erbakan Hocamızın örnek verdiği; bugün tüm sistemlerde kullanılan matematikteki ondalık sistemini bulan Müslüman alim Cabir (ra), [cebir ilminin temelini atan] ondalık sistemin patentini istese batılıların üzerlerinde donları kalmayacaktır…
Bugün de her din ve renkten tüm insanlığın, siyonizmin sömürü, kan ve zulmünden kurtuluşu; Aziz Erbakan Hocamızın hazırladığı, üstad Ahmet Akgül Hocamızın geliştirdiği, İslam ve insan merkezli Adil Düzen medeniyetine geçmek ile olacaktır..
FESUBHANALLAH!… Erbakan Hocamızın yıllar önce işaret ettiği o çekirdek, bugün Milli Çözümle Ahmet Akgül’ün kalemiyle nasıl dev bir ağaca dönüşmüş bulunuyor ve bugünkü şu sinsi planı nasıl da darmadağın ediyor! ELHAMDÜLİLLAH. İnsanlığın saadeti için hazırlanan bu Adil Düzen Projesi gibi bir hazırlığa imza atan hazırlayan bir kişi oluşum topluluk vb yok.
Fırsatçı ve fesatçıların döküldüğü bu son düzlükte, bizi ayakta tutan kafamızdaki bilgi yığını olmayıp, KALBİMİZDEKİ BU RABBANİ SEVDA ile olduğunu tekraren bu makale ile bir daha anladık ve rabbimize bu nimetin karşılığında başımızı alnımızı secdeden ömrümüz boyunca kaldırmasak az kalır. Tarihte eşine benzerine rastlanılmayan bu İNSANLIĞIN SAADETİ İÇİN hazırlanan ADİL DÜZEN PROJELERİ dışında bir hazırlık yeryüzünde bulunmamakta… Ve bu hazırlık Kur’an’dan Sünnet’ten esinlenilerek hazırlanmış bir proje olduğu için bu gayretlerin çabaların azimlerin temelindeki kalbimizde yatan RABBANİ SEVDA üzerine olduğu bizlere manevi konforu yaşatmakta… Ve Milli Çözüm takipçileri olarak böylesi 8 milyarlık tüm insanlığın saadeti için hazırlanmış ADİL DÜZEN PROJELERİ VE DİĞER HAZIRLIKLAR ve bu gayenin altındaki asıl niyetimizin Rabbani sevdamız – Cenabı hakkın rızası rıdvanı yatıyor olması ve böylesi bir niyet ve samimiyeti taşıyan MİLLİ ÇÖZÜM’e tâbi ve taraf olmamızı lütfeden rabbimize ne kadar şükretsek azdır. Bu cihad çalışmasına eş veya denk bir ibadet bulunmamakta…
Bu RABBANİ SEVDA için ömür tüketmek bu şuurla ömür sürmek, sonucunda oluşacak FETHİ MÜBİN’in kendisinden çok daha lezzetli bir durum, bunun farkındalığını yaşatan Rabbime sonsuz şükürler secdeler ederken ve vesile olan Milli Çözüm’e şükranlarımı minnettarlığımı arz etmeyi borç bilirim. Rabbimiz bu Milli Çözüm nimetinin kıymetini bilme noktasında gayret ve çabamızı takatimizin sonuna kadar göstermeyi lütfeylesin ve en önemlisi bu nimetin sahibi Allah’a ve bu nimeti bizlere tanıtan kavratan Milli Çözüm’e nankörlük ve hainlik yapmamak duası ve temennisiyle.
Bugün sosyal medyada, gazeteciler arasında, akademi camiasında ve siyasiler içinde sıkça rastlanan bir hata var: Sorunlar için üretilen çözümler, çözüm üretmeye çalıştıkları toplumdan çok uzakta yer alıyor. Batılı yazarlardan ve kaynaklardan sunulan argümanlar hem gerçeklikten uzak hem de İslam medeniyetinin ortaya koyduğu hakikatler ve çözümler karşısında zaten aciz durumdadır.
Kendi mahallesinin gerçeklerinin farkında olmadan, o mahallenin hem ihtiyaçlarına çözüm üretemez hem de ruhuna dokunamazsınız. Bu gerçeğin farkında olanlar, ormanı kesmek için gönderdikleri baltanın sapını aynı ormandan seçmeyi hep bilmiş ve kıyımı kendi kendimize yapmamızı sağlamıştır.
Bu milletin çözümü kendi inancında vardır. O inançla çatışarak milleti ikna edemez, yarasına merhem olamazsınız.
Halkın istek ve arzularının, sosyal ve siyasal alandaki tüm tercih ve seçimlerinin ,yönetim mekanizmasına alet edilme yöntemine, Demokratur isminin verildiğini açıklamıştı Prof Erbakan Hocamız!
Latince bir kavram olan bu ifadenin, “Dikta”tör’le aynı kökten geldiği de gayet açıktır..
Prof Necmettin Erbakan Hocamızın vefatından 15 yıl geçti..!
Adil Düzen programlarının içeriği ile ilgili bir malumat vermeyi bırakın, temel başlıkları ve temel esasları üzerine tek kelimelik bir beyanatla açıklama yapan bir tane SP’li, ne de Yrp li bir yönetici ve sözcü bulunmamaktadır..!
Ellerindeki elmas taşını kömüre çevirerek, Magna Carta’nın taş duvarlarına “İngiliz uşaklığının ve Chattım House” nin resmini çizen bu nasipsiz, istismarcı takımı ile bağnaz inkarcıların ulaklığını – uşaklığını yaptığı köksüz bâtıl ve Siyonist batı medeniyetinin, çökeceği günlerle;
Müspet Bilim, Akl’ı Selim, Tarihi Birikim, Vicdani Kanaat, Evrensel Hukuk ve Kur’anı Kerim merkezli bir Millî Çözüm anlayışının, yegane klavuzu olan Adil Düzen inkılabının ilan edileceği günleri iple çeker olduk!