Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün2963
mod_vvisit_counterDün3168
mod_vvisit_counterBu Hafta13491
mod_vvisit_counterGeçen hafta24675
mod_vvisit_counterBu Ay111406
mod_vvisit_counterGeçen Ay203059
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar16749381

IP'niz: 3.216.79.60
Bugün: 26 Kas 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12183303

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

Korona salgını, Erdoğan iktidarının BOYASINI DÖKÜP FOYASINI ORTAYA ÇIKARMIŞTI!

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 52
ZayıfMükemmel 

 

Korona salgını, Erdoğan iktidarının

BOYASINI DÖKÜP FOYASINI ORTAYA ÇIKARMIŞTI!

          

AKP iktidarının 18. yılında, son bir yıl içerisinde vadesi gelen ve faizi ile birlikte ödenmesi gereken 174 milyar dolar borcumuz vardı. Toplam dış borcumuz ise 1 trilyon doları aşmıştı. Ancak ödemeyip çevrilmeye kalkılsa dolar bazında %8-9 faizi kabul etmek lazımdı.

Dünyadaki bütün para kaynaklarını kontrol eden ülke Amerika'yı da avucuna alan Siyonist sermaye odaklarıydı. Amerika: “Rezervlerinizde tuttuğunuz Amerikan tahvili varsa getirin, gerekirse iki katı nakit doları size vereyim” açıklamasını yapmıştı. İyi de Türkiye, Rusya'dan S-400 füzesi alması ve Halkbank davası nedeniyle Amerika bize yaptırım uygulayacak, paramızı ödemeyecek diye rezervlerindeki bütün Amerikan tahvillerini zaten satmıştı. Şöyle ki; bundan 5 yıl önce rezervinde 80 milyar dolarlık Amerikan tahvili tutan Türkiye'nin portföyü 2,7 milyar dolara kadar inmiş durumdaydı. Diğer bir seçenek ise Amerika ile takas yapmaktı. Onlara Türk Lirası verip karşılığında Amerikan doları almaktı. Şartı; Nisan 2020’de kurulacağı söylenen S-400'leri unutmaktı…

O da olmazsa IMF'nin kapısı çalınacaktı!

Erdoğan Meclis açılış konuşmasında; “IMF defterini tekrar açılmamak üzere, Mayıs 2013'te kapattığımızın altını çizerek ifade etmek istiyorum” diyerek bu işin dönüşünün olmayacağını vurgulamıştı, ama bu bir palavraydı. Bu kadar net konuştuktan sonra gidip de Türkiye'nin anlaşma yapmayacağını sananlar aldanmaktaydı. Şöyle ki önce S-400’lerden sonra Halkbank meselesinden geri adım atmak lazımdı. Yandaş medya bunlara şimdiden uygun kılıf hazırlamaya bile başlamıştı.

Korona virüsle mücadele bir noktaya varınca, sosyal izolasyon gevşetilmeye başlanacaktı. Ardından bitkisel hayata giren ekonominin tekrar canlılığa kavuşması için uğraşılacaktı. Ee, bunun için piyasalara para bulunması lazımdı. Peki, nasıl olacaktı? IMF'nin; iktidarın asla kabul edemeyeceği şartlarının yanında, bir de ABD Kongresi'nin S-400’lerle ilgili aldığı bağlayıcı kararı vardı. Bu sırada haber sitelerinde: “Türkiye Mart 2020’de FED’e başvurdu” diye önemli bir haber yer almıştı.

“Korona virüs salgını nedeniyle IMF’ye kredi başvurusunda bulunan 90 ülke arasına dahil olmayan Türkiye, dolar ihtiyacı için ABD Merkez Bankası'na (FED) başvuru yapmıştı.” Bu durum IMF’ye ve Siyonist sermayeye sığınmanın başka bir kılıfıydı. Bloomberg, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası'nın (TCMB) dolar ihtiyacını karşılamak için takas hattına (swap line) dahil olmak üzere ABD Merkez Bankası'na (FED) başvurulduğunu yazmıştı. Henüz takas hattındaki ülkeler arasına Türkiye katılmamıştı. Çünkü FED ilk olarak Avrupa, Japonya, Kanada, İsviçre ve İngiltere Merkez bankaları ile takas hattı kurmuş, daha sonra 19 Mart'ta Singapur, Güney Kore, Brezilya, İsveç, Avustralya, Yeni Zelanda, Meksika, Norveç ve Danimarka Merkez bankalarını da bu hatta katmıştı. “İktidar kulislerinden yansıdığına göre, “Tayyip Erdoğan ile Trump arasında 19 Nisan'da yapılan telefon görüşmesinde konunun gündeme geldiği” anlaşılmaktaydı. Anlaşılan FED, Türkiye'nin talebini olumlu karşılamıştı.

Davutoğlu’nun saptama ve itirafları!..

(Bugün Erdoğan iktidarında Türkiye'de) Kurumlar ve makamlar arası bir iletişimsizlik ve maalesef güvensizlik sorunu vardır. Bir konuda kararı kim alıyor, hesabı kimden sorulacak ve sonuçlarına kim katlanacak? Belli değildir. Sn. İçişleri Bakanının, bu kadar devlet ve siyaset tecrübesinden sonra ani bir istifa kararı aldığını sanmıyorum. Aksine düşünüp taşınarak bir karar aldığına inanıyorum. Maalesef bugün makamlar arası iletişimde ciddi bir sıkıntı yaşanmaktadır. Böyle bir karar alınmadan, Cumhurbaşkanı ile koordine edilmemiş olması yanlıştır. Makamlar arasındaki iletişimsizlikteki en önemli sebeplerden birisi, makamların içinin boşaltılmış olmasıdır. Türkiye'de en ciddi kararların, çoğu zaman o kararın birinci muhatapları olan Bakanlar tarafından değil, dar bir kadro tarafından alındığı bir süreç yaşanmaktadır. Bunun sebebi de Türkiye'de maalesef son 4 yıl içerisinde, düşük profilli Bakanlar ve göze batmayan devlet yöneticileri istenmektedir. Sadece Erdoğan gibi bir yüksek profil olması ve herkesin o yüksek profil altında, sadece o yüksek profilin prestiji ve imajı için çalışması istenmektedir. Sn. İçişleri Bakanı gibi, siyaseten de iddialı bir Bakanın, kendisi ile ilgili bir konuda böyle bir karar alması bir erdem olarak görülebilir. Çünkü nihai sorumluluğu üzerine almıştır. Ama yaptığı açıklama ile bu sorumluluğunun gerçek adreslerini de, dolaylı olarak ortaya koymuşlardır. Ama burada beni esas üzen ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin teamüllerine büyük darbe olarak gördüğüm hususu şudur: Bir Bakan, üst amiri olan, Cumhurbaşkanına danışmadan istifa kararını açıklayamaz. O makama saygısı varsa, istifa kararını açıklamadan önce Cumhurbaşkanıyla görüşmesi lazımdır. Ben kamuoyu karşısına çıkıp: “Bu şartlarda arkadaşları yanımda göremediğim için ve arkamdan birtakım siyasi oyunlar çevrildiği için istifa ediyorum, ayrılıyorum!” demeden önce Sn. Cumhurbaşkanı ile görüştüm. Ve: “Ben ayrılıyorum” dedim. Sn. Cumhurbaşkanı önüme hazineler yığsaydı yine de kalmazdım. Çünkü ilkelerimle makam arasında tercih etmek gerektiğinde (ben ilkelerime bağlı kalırım)... Hatırlayınız; yolsuzluklarla mücadele, şeffaflık, imar yasası… Bugün, ekonomik krizin arkasında bunlar vardır. Biz ayrıldığımızda bütçe açığı toplamda 23 milyardı. Oysa geçen sene 98 milyar bütçe açığı vardı. Yani 2016 ile bugün arasındaki ekonomi 180 derece aksi istikamette kaymıştı.

Şimdi, nihayet, bir devlet kriziyle karşı karşıyaydık. Bir daha böyle bir olay yaşandığı zaman nasıl tavır alınacaktı? Belli değil. Çünkü Sn. Soylu’nun istifası ikinci Bakan krizi olmaktaydı. Zaten Tweetimde “Türkiye'de Bakanlıkların içi boşaltıldı!” derken bunu anlatmaya çalıştım. Şu anda Bakanlar, yukarıda sadece bir figür konumundadır. Onun altında Cumhurbaşkanının atadığı Bakan yardımcıları var, müsteşar yok. O zaman, bu düzenlemeler yapılırken: “Müsteşarlığı muhafaza edin” diye neredeyse yalvardım. Müsteşarlık kaldırılarak kurumsal hafıza yok edildi. Bakan yardımcılarının çoğu siyasal nitelikli Bakan yardımcılarıdır, dolayısıyla her birisinin Bakan olma hevesi ve düşüncesi vardır. Bakanı bypass ederek Sn. Cumhurbaşkanına doğrudan erişimleri vardır. Bu durumda Bakan hem sorumlu konumdadır, ama bir taraftan da Cumhurbaşkanı danışmanlarının ve Beştepe'deki kurulların baskısı altındadır. Onların talepleri bir yandan baskı yapmakta, altta da kendi bakan yardımcıları ile koordinasyon sıkıntısı yaşanmaktadır. Böyle devlet yönetilmez, tıkanma kaçınılmazdır...

“Bizden her yıl asgari 300 lira, işsizlik parası kesiliyor. İşsizlik Sigortası Fonundaki paramız, tam 130 milyar idi. Kötü gün için biriktirdiğimiz bu parayı işsizler ordusu yerine hazineye aktarıp talan etmeseydiniz, biz bize yeterdik!”

Evet, son 4 yıl içerisinde ekonomi çok kötü yönetilmiştir ve hâlâ kötü yönetilmektedir. Korona virüs dolayısıyla alınan tedbirlerin ise hepsi noktasaldır, yüzeyseldir. Hiçbir sistematik yönü yoktur. Ben Başbakanlığı bıraktığım 2016 Mayıs’ında TÜFE enflasyonu %3,2 civarındaydı. ÜFE enflasyon %5,6 civarındaydı. Şimdi enflasyon %13’lere dayanmıştır. Ama gerçek enflasyon, hissedilen enflasyon çok daha yüksek rakamlardadır. 2015'te bütçe açığı 23 milyardı. 2016'da, 26 milyardı. Faiz dışı bütçe açığı 7 milyar civarındaydı. Şu anda geçen senenin (2019’un) bütçe açığı 98 milyar Türk lirasıdır. Faiz dışı olan bütçe açığı ise 30 milyar civarındadır. Bu paralar nereye harcanmıştır? Bu bütçe açıklarına yol açan para; israftır. Birtakım yandaş şirketlere kaynak aktarımı, yapılmaktadır. Üstelik bu bütçe açığı olurken, İmar Barışı adı altında ayrıca kaynak toplanmıştır. Normal bütçe gelirlerinin dışında kaynaklar bir seferliğine toplanmıştır. Buna rağmen 98 milyar Türk lirası bütçe açığını, Erdoğan iktidarının halkımıza izah etmesi lazımdır. Çünkü bütçe açıkları bu kadar artmışsa, bir kaynak israfı vardır. İşsizlik fonundaki para 130 milyar nereye, nasıl harcanmıştır? Evet, çok kötü bir ekonomi yönetimi vardır. Gerçekleri konuşmak durumundayız. “Devletin üst hiyerarşisinde akrabalık ilişkisi olmaz!” Çünkü o zaman hesap soramaz duruma gelip tıkanırsınız. Maalesef bugün, Hazine ve Maliye Bakanı'ndan kimse hesap soramıyor. Bakanların hepsi eşit sayılıyor, ama bir Bakan, bir adım daha önde gidiyor. Zaten o yüzden de Sn. Soylu’yla Sn. Albayrak arasındaki bir rekabetten bahsediliyor. Ben görevdeyken, benim ayrılmamdan bu aktörlerin çoğu menfaat umdukları için, hepsi bana karşı ortak hareket başlattılar. Ama bunların tamamı şu anda birbirleriyle mücadele ediyorlar.

“Bir devlet, kendisi israf içindeyken, halktan para isteyemez. Böyle bir hakkı yoktur. ‘Biz Bize Yeteriz Kampanyasından’ toplanan toplam kaynağın 1,5 milyar olduğunu, Cumhurbaşkanı açıkladı. ‘Yahu bu nasıl bir mantıktır?’ Enflasyonla uğraşması gereken Merkez Bankası, 100 milyon lira bağışta bulunuyor. Merkez Bankası'nın görevi bağışta bulunmak değildir. Zaten sen devlet kurumusun, otur enflasyonla uğraş. Türkiye'de enflasyon yüzde 13, dünyada yüzde 1, yüzde 2’lerde. Dünya resesyon, yani durgunluk yaşıyor. Türkiye stagflasyon yaşıyor, yani durgunlukla enflasyon iç içe. Cumhurbaşkanına yaranmak için, Merkez Bankası 100 milyon lirayı bir cebinden diğer cebine aktarıyor. Şirketler büyük rakamlar açıkladı, ama hepsi bunları vergiden düşürecekler, çünkü vergi muafiyetine sahipler. O zaman ne demek bu? O şirketlerden vergi olarak alacağımız parayı bağış olarak alıyoruz. Geriye, samimiyetle SMS üzerinden para gönderen vatandaşlarımız var, o da sadece 40 milyon civarındadır.

Şimdi, bütün bunları toplasak ne olacak? İşte bütün bu yanlışlıklara rağmen 1,5 milyar toplandı. Oysa Erdoğan’ın açıkladığı paket 100 milyardır; yani yüzde 1,5’ini bile bulmamıştır. Türkiye'nin bütçesi 1 trilyona yaklaşıyor; 900 milyar civarında, yani binde iki… Bununla uğraşmak yerine, bütçeyi yeniden ayarlamalıdır. Stratejik yatırımlar dışındaki gereksiz yatırımları durdurmalıdır. Hazine garantili köprü geçişlerini, şirketlerle oturun; ‘Kardeşim, ülke zor durumda. Bu fakir halk bile SMS ile 10 lira 20 lira yolluyor. Siz buradan zaten yeteri kadar… (nemalandınız, şimdilik yeter...’ demek lazımdır.) Böyle yapılmazsa, o zaman halkta şu kanaat uyanıyor: ‘Buradan (yeni hastane yatırımlarından) da yine bazı inşaat şirketlerine kaynak mı aktarılacaktı?’ Ben de bu sorulara katılmaktayım.”[1] diyen Sn. Ahmet Davutoğlu da, 2016 Mayıs’ında istifa edip ayrılırken, aynen Süleyman Soylu gibi, “Sn. Erdoğan'a bağlılığını, saygınlığını ve sonuna kadar AKP'ye vefalı davranacağını...” açıklamıştı. Evet, şimdiki siteminde, söylemlerinde ve tespitlerinde haklıydı… Ama bütün bunları istifa edip ayrılırken açıklamalıydı. “Sıkışınca kaçtı... Baskıyı görünce kaytardı!” ithamlarına muhatap olmamalıydı. Erdoğan iktidarının ekonomik politikaları ve tahribatları konusunda birtakım doğru saptamalar yapan Ahmet Davutoğlu'nun; “Ülkenin bu kaostan nasıl kurtarılacağı?” sorularına ise ciddi, gerçekçi ve hele milli ve yerli hiçbir yanıtının bulunmaması ise dikkatlerden kaçmamıştı. Sn. Erdoğan'ın kendilerinin güdümündeki ŞEHİR ÜNİVERSİTESİ’ni, birtakım yolsuzluklar ve hukuksuzluklar yapıldığı gerekçesiyle kapatmasına oldukça içerleyen Ahmet Davutoğlu'na, (tabi hem de Sn. Erdoğan'a) sormak lazımdı:

Bütün bunları birlikte becerirken aranızdaki makam-çıkar ilişkileri “kardeşlik” idiyse, şimdi ters düşünce mi “kalleşlik” olmaya başlamıştı!?

Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan'ın Sn. Erdoğan'la atışmaları… Ve Erdoğan'ın onlarla ilgili çıkışları; aynen Yahudi ve Hristiyanların birbirlerine sataşmalarını hatırlatmıştı. Yani her iki taraf da birbirleri hakkında doğruları konuşmaktaydı!..

“Yahudiler: ‘Hristiyanlar hiçbir (hakikatli) şey (hayırlı ve yararlı bir temel) üzerinde değillerdir’ demektedirler. (Bunun gibi) Hristiyanlar da: ‘Yahudiler hiçbir (hakikatli) şey (doğru ve değerli bir temel) üzerinde değillerdir’ demektedirler. Oysa onlar (Allah’ın gönderdiği) kitabı okudukları halde (her iki taraf da bâtıl ve bozuk bir yol üzerinde bulunduklarını görmemektedirler). Bilmeyen (ve akıl erdirmeyen cahiller de bugün) onların söylediklerinin benzerini tekrar etmektedirler. Artık Allah, kıyamet günü (ihtilaf edip) anlaşmazlığa düştükleri şeyde aralarında hüküm verecektir.”

“(Elinde imkân ve iktidar olduğu halde) Allah'ın mescitlerinde O'nun isminin anılmasına (ve Kur’ani hüküm ve hakikatlerin konuşulmasına) engel olan ve bunların (Hakk nizamı kurmaya ve korumaya uğraşan yapıların) yıkılmasına çalışandan daha zalim kim olabilir? (Oysa) Onlara (yakışan, mescitlerin) içlerine korkarak girmekten başkası değildir. (Mescitleri ve İslami prensipleri engelleyen zalimler ve bunları destekleyen hainler var ya!) Dünyada bir aşağılanma, ahirette ise büyük bir azap onlar içindir (ve bunu hak etmişlerdir).” (Bakara: 113-114)

Evet, ne AKP ve Erdoğan'ın partisi, ne de Davutoğlu ve Babacan'ın (ve diğer muhalefet) partileri, maalesef hak ve hayır üzerinde sayılmazlardı. Üstelik dindar kahraman rolü ile iktidara taşınan Erdoğan'a, Cumhuriyet tarihimizdeki en korkunç ahlâk ve maneviyat tahribatını yaptırmışlardı. Milli Çözüm Dergisi gibi; faizin, fuhşun, kumarın ve devleti soymanın yanlışlığını ve haksızlığını yazıp konuşanlara ise akıl almaz baskılar uygulanmaktaydı.

Erdoğan iktidarının ekonomik ve ahlâki sarsıntısı ve siyasi iflas sancıları!..

AKP çatısı altında yaşanan Süleyman Soylu’nun “istifa” olayını ve sonrasında “yaşanan durumları” anlayan çıkmamıştı. Hep birlikte yaşadığımız bu olaydan sonra AKP cenahında çok meşhur olan şu sözleri hatırlatmak lazımdı: “Hiçbir şey olmasa bile, muhakkak bir şey olmuştu!”

Hatırlayınız; önce başlamasına iki saat kala sokağa çıkma yasağı açıklanmıştı. Sokağa çıkma yasağının duyurulmasıyla halk adeta sokaklara hücum etmiş ve marketlerin önünde müthiş kalabalıklar oluşturmuşlardı. Bilim Kurulu üyeleri günlerdir süren çabanın heba edildiğini söyleyerek karşı çıkmışlardı. Muhalefet iktidarın krizi yönetmekten aciz olduğunu vurgulamıştı. Yani tam bir karmaşa ya da tam bir curcuna yaşanmıştı. İçişleri Bakanı Soylu gösterilen tepkiler karşısında sessiz kalmamış ve önce eleştirileri kabul ederek böyle olacağını öngöremediğini açıklamıştı. Ortaya çıkan manzara karşısında yandaşlar bile isyana kalkışmıştı. Ardından Süleyman Soylu sorumluluğu üstlenerek istifa ettiğini duyurmuşlardı. Çok geçmeden Cumhurbaşkanlığından açıklama yapılmıştı. İstifanın kabul edilmediği ilan edilince İçişleri Bakanı Soylu Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendisini mahcup ettiğini söyleyip göreve döndüğünü vurgulamıştı. Bu arada MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli İçişleri Bakanı Soylu’nun istifasının kabul edilmemesinden ve tekrar görev başına dönmesinden “ziyadesiyle memnun” olduklarını açıklamıştı.[2] Yoksa iktidar bloğu çatlamaya ve Erdoğan kabinesi çatırdamaya mı başlamıştı?

Süleyman Soylu; birkaç yıl öncesine kadar uzun yıllar din istismarcısı, ama Masonluk yanlısı olan ve 28 Şubat'ta gerçek ayarı ortaya çıkan Süleyman Demirel’in koltuğunda oturan bir şahıstı. İstifası üzerine “Erdoğan’ın yedi sülalesinden hesap soracağım” diyen Devlet Bahçeli ve “Artık Devleti biz yönetiyoruz” diyen Doğu Perinçek, Süleyman Soylu’ya sahip çıkmışlardı.

Acaba Süleyman Soylu’nun: “Sorumluluğu üstleniyorum, bedelini ödüyorum, istifa ediyorum” gibi beylik lafları Sn. Erdoğan’a bir başkaldırı mıydı?

“Nitekim bu süreç AKP içinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın otoritesi ve iradesine karşı bir isyan ve itaatsizlik çeşidi olarak algılanmıştı. Zaten Erdoğan, bir şahsın kendi üzerinden böyle bir prim yapmasına asla katlanamazdı. Bu nedenle birine çekil, ya da bırak denmeden ve kendisi de bilgi vermeden istifa ediyorsa bu bir başkaldırı olarak okunmalıydı. İçişleri Bakanı Saray’ın izni olmadan istifa etmiş ve Saray da bunu kabullenmişse bilin ki Bahçeli'nin ve derin güçlerinin talebi neticesi bu karar alınmıştı. Cumhurbaşkanı şayet istifayı kabul etseydi bundan önceki uğruna en keskin ifadeleri kullanmaktan çekinmedikleri ama ayrılınca her türlü yaftayı vurdukları Davutoğlu, Gül ve Babacan gibi hain mi sayılacaktı? Yaşananlar “omuz atma sahnesiyle” açıklanacak. Soylucular’la Damatçı’lar arasındaki gerginlik ve kavgayla izah edilecek bir çekişme olmaktan çok öte bir huzursuzluğu yansıtmaktaydı. Kimilerinin iddia ettiği gibi bu istifa tiyatro değil, olsa olsa bir restleşme olmalıydı. Ne var ki Cumhurbaşkanı onu görevinde tutmak zorunda kaldığı için tutmuşlardı. Evet, Sn. Soylu şimdilik kahraman oldu gibi görünse de bildiğimiz, tanıdığımız kadarıyla artık eski ihtişamıyla orada kalamayacak, ilk fırsatta Erdoğan bunun hesabını soracaktı!” diyen Necmettin Çalışkan haklıydı…

Görevimiz; gerçekleri vurgulamak ve iktidarı uyarmaktır!

Bütün peygamberler, onlara iman eden mü’minler ve Hak dava önderleri; imani ve ahlâki gerçekleri tebliğ etmekle mükelleftirler. Tebliğ ise, sadece kuru bilgileri nakletmek değil; insanları ve inananları ruhen terbiye etmeye, onlara olumlu ve sorumlu teklifler yüklemeye ve hayat boyu sürecek bir nefis kontrolüne yöneltmeye gayret göstermektir.

Peygamberler bu tebliğ görevini yaparlarken insanın şu üç özelliğini dikkate alarak hareket etmişlerdir:

1. Sadece bilgi, insanların alışkanlık ve davranışlarını değiştirip düzeltmeye yeterli değildir. Çünkü insanlar genellikle, doğru olanı bildikleri halde yanlışta inat etmektedirler. Örneğin, sigaranın keseye, bedene ve edebe zararlı olduğu bilindiği ve söylendiği halde, içenlerin çoğu bu yanlışta direnmektedir.

2. İnsanoğlu; musibet, felaket ve tehditlerin de… Ödül, rütbe ve menfaatin de peşin olanından etkilenir. Uzun vadeli ceza veya ödül, kat ve kat fazla da olsa, bunu tercih edenlere ve sabru gayret gösterenlere pek az rast gelinir.

“Hayır, siz peşini ve çarçabuk geçeni (dünya nimetlerini) seviyorsunuz. Ve ahireti terk edip-bırakıyorsunuz. (Not: Yani genellikle insanlar; hazır ve peşin olan menfaat ve makamları istiyorlar, dünyalık umduklarına kavuşmak hususunda acele ediyorlar ve maalesef ahireti ve ebedi cenneti terk ediyorlar.)” (Kıyamet: 20-21) ayetleri de insanın bu özelliğine dikkat çekmektedir.

3. İnsanların medeniyet (kültürlü-görgülü) cilası, sanılandan daha ince ve sunidir. En basit korku ve kuşku ortamında, en küçük kışkırtma ve çıkar kaygısında; nefsani hislerin, hayvani heveslerin ve şehvani dürtülerin iştah kabartıcı bir fırsat anında, o modernlik-medenilik cilasının… O efendilik ve erdemlik boyasının dökülüp foyasının sırıtıverdiği görülmektedir.

Bu nedenle insanlara bir konuyu ve doğruyu belletmek, onlara olgun davranış ve duyguları benimsetmek için, sadece gerekli ve gerçekçi bilgileri öğretmek yetmez, bununla birlikte onları manen eğitmek, bu bilgileri inanç sistemi ile bütünleştirmek de lazım gelir. İşte bu yüzden, İslam tarihinde “öğretim” mektep ve medreselerde, “eğitim” ise tekke ve tarikatlar eliyle verilegelmiştir.

Ayrıca insanoğlu, sürekli güçlü bir varlığa sığınma ve onun himayesinde güvende olma ihtiyacı hissetmektedir.

İnsanın bu duygusu, çoğu zaman şeytani çevrelerce veya yozlaşmış gelenek ve göreneklerle, yanlış ve yararsız varlıklara yönlendirilmekte ve sahte tanrılar edinilmektedir. Çağımızda, egemen güçlerin ve Siyonist merkezlerin allayıp pullayıp vitrine koydukları, safdil kalabalıkların ise kahraman sandıkları işbirlikçi iktidarları ve baştaki şahısları tabulaştırıp bir nevi tapınmaları, bunların büyük günahları meşrulaştırmalarına ve her türlü ahlâksızlığı yaygınlaştırmalarına birer kılıf uydurmaları ise, en yaygın bir şirk halidir.

Aslında fıtraten anne kucağı çocuğa güven aşılamaktadır!

Uzmanlar, annenin çocuğu kucağına almasının ve onunla temas halinde olmasının çocuğu stresten koruyacağını söylemektedir. Annenin sıcaklığı, dokunuşu ve sesi çocuğa güç ve güven vermektedir. Yaşamın ilk günlerinde anneyle sıcak iletişim kuran prematüre bebeklerin duygusal gelişimlerinin daha iyi olduğu gözlemlenmiştir.

• Erken doğan bebeklerin tedavi sürecinde anne ile temas kurulmasının tedaviye katkı sağladığı belirlenmiştir.

• Anne ile kurulan temas bebeğin bağışıklık sistemini geliştirmektedir.

• Anne şefkati bebeğin fiziksel gelişimini iyi yönde etkilemektedir.

• Anne ile kurulan temasın bebeği stresten koruduğu bilinmektedir.

• Anne ile kurulan temas bebeği sakinleştirmektedir.

• Anne ile kurulan temas bebeğin büyümesini olumlu yönde güçlendirmektedir.

• Annenin bebekle temas kurması sütün artmasına sebebiyet vermektedir.

• Anne ile temas kurabilen bebeğin özgüveni gelişmektedir.

Elbette babanın rolü de önemli sayılmaktadır!..

Çocukların eğitimi sadece annelerin işi değildir, babanın da bu noktada önemli katkılarının olması beklenir. Çocuk anneye ihtiyaç duyduğu kadar babaya da ihtiyaç duymakta ve ondan güç almak istemektedir. Yani çocuğun eğitim ve terbiyesi sadece annenin görevi değildir, o nedenle babalar da çocuklarla verimli vakit geçirmelidir.

• Çocuğun hatalarına tolerans göstermeden olumlu davranışlarını takdir etmelidir.

• Çocuk size bir sorunundan bahsettiğinde önce bu sorunu kendisinin çözmesi için destek vermelidir.

• Çocukla ilişkilerinizde üst bir perdeden hareket etmemelidir.

• Çocukla ilişkilerinizde onu kırıcı ve kışkırtıcı şekilde eleştirmeyip anlayışlı ve şefkatli hareket etmelidir.

• Çocukla konuşurken onu anlamaya çalışmalı, çocukla göz teması kurmaya yönelmelidir.

• Çocukla yeterli vakit geçirmelidir.

• Hafta sonları ortak kararlar alıp birlikte etkinlikler düzenlenmelidir.

• Günün belli vakitlerinde çocukla Kur’an Meali okuyun ve onun kalbine şefkat ekin.

• Çocuğa Allah ve Peygamber sevgisi aşılayıverin.

• Çocuğa asli görevimizin inançlı ve ahlâklı bir insan olmak ve insan kalmak olduğunu öğretin.

“Bill Gates’in bundan beş yıl önce (2015’te), TEDX konferansında sarf ettiği, ‘On yıl içinde on milyondan fazla insanın hayatını kaybetmesine neden olacak bir virüs salgını olabilir, bunun nedeni ise nükleer caydırıcı silahlara büyük yatırım yapmış olmamızdır’ ifadeleri, savaş, işgal ve katliam haberlerinin arasında kaynayıp gidiyordu.” yorumları ve yaklaşımı yanlıştı. Çünkü Bill Gates, beş yıl sonra çıkacak Korona virüsünü, kerametiyle biliyor veya kafadan attıkları tesadüfen tutuyor olamazdı. Bill Gates, bilerek ve görevlendirilmiş şekilde, dünyaya hükmeden Siyonist merkezlerin vahşi projelerini açığa vurmakta ve insanlığı “bu baş edilmez ve karşı gelinmez!” algısı oluşturulan şeytani merkezlere mecburen sığınıp boyun eğmeye hazırlamaktaydı.

Coğrafyamızda hemen her dakika bir çocuk, savaşın getirdiği şiddet ve açlığa maruz kalıp hayata gözlerini yummaktaydı. Bizler ekranlara yansıyan katliam haberlerine odaklanırken muhterisler laboratuvar ortamında ürettikleri ölümcül virüsleri üzerimize salmak için fırsat kolluyorlardı. Bizler her şeyden habersiz hayaller kurarken onlar bizim adımıza karanlık senaryolar yazıyor ve ölüm kusan virüsler üretiyorlardı. Yani hiçbir şey aniden ve tesadüfen gelişmiyor, zalimler masum halkların kaynaklarına konabilmek için asırlardır çalışıyor, çaba sarf ediyorlardı. Uzmanlar insanın “güvenlik” ihtiyacını, ihtiyaçlar hiyerarşisinin zirvesine oturtmuşlardı ve tehlike durumlarında ibadetlerde esnekliğe müsaade eden İslam da fertlerin güvenliğini merkeze alırdı. Zira eğer yaşamla bağınız kopmuşsa ve kendinizi güvende hissetmiyorsanız yürek devletinizde inşa ettiğiniz değerleri aktive etme şansınız kalmayacaktı! Küresel baronlar işgal ettikleri topraklara ayak basarken, demokrasi, eşitlik ve özgürlük gibi kavramları gündeme taşırlardı. Kulaklarımızı okşayan bu kavramlar sözde fertlerin kendilerini daha güvende hissetmelerini sağlayacaktı. Ancak renkli ambalajlara sarılan şiddet ve nefret coğrafyamıza hızla yayılmış ve oğullarımız, kızlarımız, çocuklarımız, kadınlarımız, erkeklerimiz acımasızca katledilmekten kurtulamamışlardı. Peki neden? Onlarca insan ne uğruna katlediliyorlardı? Biliyoruz ki, zulüm kokan bu eylemler, İsrail’in güvenliğinin sağlanması, Arz-ı Mev’ud üzerine kurulan hayallerin hedefine ulaşması ve kıyamet senaryolarının uygulanması için yapılmaktaydı. Anlayacağınız zorbalar yaşanan katliamların ardından vaat edilen Büyük İsrail devletinin kurulacağına inanıyor ve coğrafyamızda taş üstünde taş bırakmıyorlardı.

Küresel güçlerin işgal ve katliamlarına ambalaj olarak kullandıkları barış, eşitlik, demokrasi, özgürlük kavramları sözde toplumların güvenliğini sağlayacaktı. Ancak öyle olmadı, hayatımıza anlam katan değerler gibi bu kavramlar da katliama uğradı ve insanlar evlerinde dahi kendilerini güvende hissedemez duruma taşınmıştı. Şiddetin hiç dinmediği Filistin’de, Suriye’de, Mısır’da, Irak’ta, Afganistan’da, Libya’da, Yemen’de insanlar ölüm kusan silahların gürültüsü altında kıvranmaktaydı. Evler, okullar, iş yerleri, semt pazarları bombalanmakta, çocuklar açlıktan ölüp durmakta, anne-babalar çaresizliğe terk edilmiş durumdalardı. Masum halkların ihtiyaçlar hiyerarşisinin zirvesinde yer alan güvenlik gereksinimleri ihlal ediliyor ve insanlar evlerinde dahi kendilerini güvende hissedemiyorlardı. Kötülüğü yaymak için var güçleri ile çalışan muhterisler ha bire savaş tuzakları kullanmaktalardı. Masum halklar, en gelişmiş silahların hedefinde yaşam mücadelesi verirken şimdi bir de havaya serpiştirilmiş virüsler ortaya çıkmıştır. Korona öldürücü silahlarının en tehlikelisi ve tahripçisi olarak, sinsice yayılmakta ve savaşın yorduğu masumları kırmaktaydı. Korona makam, mevkii, statü ayırmayıp her kesime ulaşmaktaydı. Fakat savaşların ve kıtlığın yorduğu masumların bu öldürücü virüsle mücadele edecek takatleri hiç kalmamıştı.

İnsanoğlu yaşamını nerede sürdürürse sürdürsün ilk evvela kendini güvende hissetmek ihtiyacındaydı. Yaşamla bağını koparacak bir tehlike sezdiğinde ise direnç gösterip yaşamını güvence altına almaya çalışmaktaydı. Nitekim Yüce Dinimiz İslam da, tehlike durumunda hicrete müsaade etmiş ve fertlerin can güvenliğini merkeze almıştır. Neden? Çünkü insan yeryüzünde iyilik ve ihsanı yayacak ve adaletin tesisini sağlayacak yegâne varlıktır. İnsan evrende aklı, bilinci, idrak kapasitesi olan tek yaratıktır. İnsan evrende neyi niçin yaptığının farkında olan, hatasının farkına varıp geri adım atan ve Hakka inanıp bağlanan bir fıtrattadır. O nedenle insanoğlu sahip olduğu misyonunu sürdürebilmek için yaşamak ve varlığını korumak zorundadır. Ne acıdır ki, şimdi öldürücü bir virüsün istilasına maruz kaldık ve evlerimizde tehlikenin biteceği günü bekliyoruz! Tehlike bu kadar yakınımızda iken güvenliğimizi nasıl sağlayabiliriz? Elbette bunun için fiili ve eylemsel duaya ihtiyacımız vardır. Muhterisler yeryüzünü kaos ve şiddete boğabilmek için gece gündüz çalışıyorlar, Müslümanlar ise bu zalimlere dur diyecek bir güç birliği oluşturmayı hâlâ başaramadılar. İsraf, gösteriş, kibir ve gayri ahlâki tutum ve davranışları ile düşmana ve Allah’ın kahrına kapı aralayan Müslümanlar, tehlikenin asıl sebebinin farkında bile olamıyorlar. O yüzden üzerimize yağan karanlığı vahyin ışığı ile söndürmek (ve Erbakan Hoca’nın İslam Birliği ve Adil Düzen projelerini sahiplenmek) yerine hurafelere sığınarak güç elde edebileceklerine inanıyorlar. Fakat aldanıyorlar!”[3] diyen Fatma Tuncer önemli gerçeklere tercümanlık yapmıştı.

Çin’in Türkiye’ye kışkırtıcı ve küstah tavrı:

Doğu Türkistan’daki Müslümanlara yaptığı zulüm ve işkencelerle tepki çeken Çin, Ermenistan’a gönderdiği Korona virüs yardım kolileriyle Türkiye’ye çirkin bir atıfta bulunmuşlardı. Paketlerin üzerindeki “Dostluğumuz Ararat’tan (Ağrı Dağı) daha yüksek ve Yantszı Nehri’nden daha uzun olsun” yazısı, Çin’in Türkiye’nin toprak bütünlüğüne saldırısı olarak yorumlanmıştı. Bölücü ifadeler hakkında Dışişleri Bakanlığının, Çin’in Ankara Büyükelçiliği’nden izahat istediği açıklanmıştı.

Çin yönetiminin Korona virüse karşı kullanılması için Ermenistan’a gönderdiği yardım paketlerinin üzerinde yer alan bölücü ifadeler Türkiye’yi kızdırmıştı. Paketlerin üzerindeki “Dostluğumuz Ararat’tan (Ağrı Dağı) daha yüksek ve Yantszı Nehri’nden daha uzun olsun” yazısı, Çin’in Türkiye’nin toprak bütünlüğüne saldırısı olarak yorumlanmıştı. Ermenilerin Ararat olarak tanımladığı Ağrı Dağı, Ermenistan tarafından Türkiye’nin sözde işgali altındaki Ermeni bölgesi olarak tanımlanmaktaydı. Ermenistan Devleti’nin resmi ideolojisine göre Ararat, Türkçe karşılığıyla Büyük Ağrı Dağı, her Ermeni vatandaşının bir gün Türkiye’den kurtarmakla görevli olduğu bir hedef konumundaydı.

Çin’den ciddiyetsiz savunma

Ermenistan’a gönderilen yardım kolilerinin üzerindeki bölücü ifadeler üzerine harekete geçen Dışişleri Bakanlığı, Çin’in Ankara Büyükelçiliği’nden izahat istemişti. Ayrıca Çin’deki Pekin Büyükelçiliğimiz aracılığıyla şikâyet, Çin makamlarına iletilmişti. Çin’den gelen açıklama ise oldukça ciddiyetsizdi. Çin’in Ankara Büyükelçisi Deng Li, konuya ilişkin yaptığı izahatta, “Ermenistan’a gönderdikleri yardımların, Çin’deki bir yerel yönetim tarafından hazırlandığını ve bir özel şirket tarafından Erivan’a ulaştırıldığını, söz konusu yerel yönetim tarafından paketlerin üzerine sadece Çince ifadeler yazıldığını ve bunlarda Ağrı Dağı’ndan bahsedilmediğini, Ağrı Dağı’na atıf yapan İngilizce ifadelerin ise sonradan eklendiğini” ileri sürmüşlerdi.

İşgalci Çin’in Doğu Türkistan intikamı mıydı?

Komünist ve ateist bir ideolojiyle yönetilen Çin Halk Cumhuriyeti, bir asra yakın süredir işgal altında tuttuğu Müslüman Türk toprağı Doğu Türkistan’ın, Türkiye’de sürekli gündem olmasından oldukça rahatsızdı. Doğu Türkistan mücadelesinin Türk halkı tarafından sahiplenilmesinden duyduğu rahatsızlığı her defasında dile getiren Çin hükümeti, Ermenistan’a gönderdiği yardım paketlerinin üzerine yazdığı bölücü yazılarla, Türkiye’ye Doğu Türkistan göndermesi yapmıştı. AKP iktidarının duyarsızlığına rağmen Doğu Türkistan mücadelesine dünya üzerinde en fazla destek veren millet olan Türklerin tepkilerini hazmedemeyen işgalci Çin’in, bu hamlesiyle Türkiye’ye karşı Ermenistan kozunu oynadığı yorumları yapılmıştı. Üstelik Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinden bugüne kadar Türkleri hedef aldığı yüzlerce katliama imza atan Ermenistan’ın mezalimleri Çin’in Doğu Türkistan’daki katliamlarıyla bire bir benzerlik gösteriyordu.

Süper şeytanlar arasında Korona suçlamaları başlamıştı!

Siyonist İsrail'in Dışişleri Bakanı Israel Katz’ın medyaya düşen bir açıklaması, ABD ve İsrail’de deprem etkisi yapmıştı. Katz, Trump'ın İran'ı cezalandırmak için Korona virüs salgınını başlattığını ve bu yüzden idam edilmesi gerektiğini vurgulamıştı. ABD'li Senatör Lindsey Graham da Çin'in salgından dolayı cezalandırılmasını hatırlatmıştı.

Arap medyasında yayınlanan habere göre, ABD Başkanı Donald Trump'ın idam edilmesi gerektiğini savunan işgal rejimi Siyonist İsrail'in Dışişleri Bakanı Israel Katz şöyle çıkışmıştı: “Irak'taki Ayn'el Esad askeri üssünün İran tarafından vurulmasını hazmedemeyen Amerika, İran'a ağır bir darbe indirebilmek için bu virüsü üretti ve İran'a yaydı. Ama virüsün başka yerlere yayılmasını önleyemedi ve kendi ürettiği canavar, onun kontrolünden çıktı. Bu virüs, Trump yüzünden şimdi tüm dünyaya ve İsrail'e de yayılmış durumda! Engellenmesi de artık imkânsız! İşte bu nedenle Trump artık idam edilmeli!.."

Yahudi Senatör Graham’dan: “Çin’e olan borcumuz silinmeli!” çağrısı

Güney Carolina Senatörü Lindsey Graham, Korona pandemisinin Çin hükümeti ve onun uygulamaları nedeniyle başladığını ve bunun Çin’de ortaya çıkan üçüncü hastalık olduğunu ifade etmişti. ABD'nin Çin’in davranışlarını değiştirmeye zorlaması gerektiğini belirten Graham, “Çin'e olan borcumuzun bir kısmının silinmesini istiyorum, çünkü bizim onlara değil, onların bize ödeme yapması gerekiyor.” demişti. Siyonist Graham, Çin'in çok sert bir şekilde cezalandırılması gerektiğini, böylece bunun gelecekte caydırıcı bir rol oynayacağını ileri sürmekteydi. Daha önce ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Çin’i Amerikan makamlarının covid-19 ile mücadele eylemlerini itibarsızlaştırmak ve Korona virüs salgınıyla ilgili dezenformatif bilgi yaymakla itham etmişti.

Bu arada İran biyolojik saldırı ihtimalini araştırmaktaydı

İran Silahlı Kuvvetler Genelkurmay Sağlık Dairesi Başkanı Tuğgeneral Hasan Aragizade, ülkede Korona virüsün yayılmasının biyolojik bir savaşın parçası olup olmadığının araştırıldığını söylemişti. İran medyasına konuşan Silahlı Kuvvetler Genelkurmay Sağlık Dairesi Başkanı Tuğgeneral Hasan Aragizade, kesin deliller olmadan Korona virüsü bir biyolojik saldırı olarak göremeyeceklerini belirterek, “Korona virüsün bir biyolojik saldırı olma ihtimali tüm ülkeler tarafından araştırılacaktır” demişti.

Amerika’nın dış politikasının mimarlarından Siyonist Zbigniew Brzezinski’nin, 1968 yılında kaleme aldığı bir makalede, adeta bugünlerde yaşanan salgının ipuçları vardı. 52 yıl önce kaleme alınan yazıda “Rakip ulusları bakteriler yoluyla çökerterek imha etme” tezi bir tesadüf olamazdı! 2018 ve 2019 yıllarında dünya siyasetini meşgul eden en önemli konulardan biri Amerika Birleşik Devletleri ve Çin arasında süren ticaret anlaşmalarıydı. İki ülke arasında uzun müzakereler sonrasında karara varılan anlaşmanın bazı maddelerindeki sinsi ve tehlikeli amaçlar dikkatlerden kaçmamıştı.

Anlaşmanın bir maddesine göre ABD, Çin’den tıp ve medikal alanında alım yapmak zorunda idi. Bunun karşılığında da Çin, ABD’den gıda ve tarım ürünleri ağırlıklı bir alım gerçekleştirmeyi kabul etmişti. Anlaşma kararı alınmasından çok kısa bir süre sonra 2020’ye geldiğimizde Çin’de Korona virüs krizi baş göstermişti. Salgının yayılma üssü de dikkat çekiciydi.

Vuhan özellikle mi seçilmiş olmaktaydı?

Virüs, Çin’in en önemli ticaret ve teknoloji şehirlerinden biri olan Vuhan kentini esir almıştı. Salgın sonrası anlaşma adeta tersine dönmüş durumdaydı. Çin, ABD’den büyük oranda ilaç alımı gerçekleştirmek zorunda kalmıştı. Komplo teorisine göre, ABD’den Çin’e adeta “benim ilaçlarıma muhtaçsın, benim tıbbi desteğim olmadan iyileşme sağlayamazsın” der gibi bir mesaj verilmeye çalışılmıştı. Lakin buna rağmen ABD, Korona virüs salgınından kendini de koruyamadı ve hızlı bir şekilde kendi ülkesinde de Korona virüs vakaları hızlıca yayılmaya başladı ve şu an dünyanın en fazla ölümlerinin görüldüğü ülke konumundaydı.

Millî Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hoca’mızın bir sözünde söylediği gibi, “Hiçbir taşın altını boş bırakmayan Siyonist Evangelist huzur bozucular”, Korona virüsünü de dünyanın başına belâ etmekten sakınmayacaklardı.


Bu makaleyi sesli olarak dinleyebilirsiniz:

 

 

 


[1] Fox TV, Çalar Saat Programı, 15.04.2020

[2] Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

[3] Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

Ahmet AKGÜL -

AHMET AKGÜL KİMDİR?

     

Araştırmacı-Yazar, Düşünür ve Siyaset Bilimci olarak tanınan Ahmet Akgül, Milli Görüş çizgisinde önemli bir fikir adamıdır. Olaylara insan eksenli ve İslam endeksli yaklaşmaktadır.

2004 Ocağında, arkadaşlarıyla birlikte İstanbul’da aylık olarak yayınlanan “Milli Çözüm” Dergisini çıkarmaya başlamıştır.

Uzun süreli, ciddi ve çileli bir mücadele dönemi yaşamış ve bu duyarlı, tutarlı ve kararlı tavrını hiç bırakmamıştır. Bu yüzden pek çok sıkıntı ve saldırılara uğramış, defalarca mahkeme açılıp tutuklanmış ve hapis yatmıştır.

İnancımız ve ihtiyacımız olan evrensel hukuk kurallarının; bütün insanlığın ortak değeri ve hayat düzeni haline getirilmesi, “Demokrasi, Laiklik ve özgürlükler” gibi çağdaş kurum ve kavramların; ilmi ve insani temellere göre yeniden şekillenmesi… Ve Türkiye’nin yeni bir barış ve bereket medeniyetine öncülük etmesi konularında yoğunlaşmıştır.

Üstadımızın, başta “İnsanın Yozlaşması”, ardından “Adil Düzen ve Yeni Bir Dünya” ve yine “Barış ve Bereket Nizamı “İslam Davası” ve Yozlaştırılan “Cihat Kavramı” gibi birçok kitapları İngilizceye çevrilip merkezi Londra’daki Cagaloglu Yayıncılık organizesiyle; Amazon ve Bornes&Noble (bn.com) gibi dünya genelinde dağıtım yapan yüzlerce online sitesinde ve dijital (e-kitap) sayesinde 120 kadar ülkede yayınlanıp okunmaktadır. Ayrıca Üstadımızın “Yüce Kur’an’ın Manası ve Mesajı” başlıklı Meali Kerim yorumları İngilizce ve Rusça tercümeleri ile “Adil Düzen ve Yeni Bir Dünya” kitaplarının Rusça, Arapça, Çince, Japonca ve İspanyolca tercümeleri tamamlanıp basılmış olup; Almanca, Fransızca, Kırgızca ve Farsça tercümelerinde de sona yaklaşılmıştır.

Milli siyaset ve sorumluluk düşüncesini farklı bir boyutta ele alan ve yorumlayan Hocamız; yaklaşık 40 yıldır Türkiye’mizin her yerinde, Avrupa’da ve İslam ülkelerinde, önemli seminer ve konferanslara katılmaktadır.

Mili Görüş’e çöreklenmiş bazı şaibeli kişilerin gizli niyet ve tertiplerini haber vermesi, uzun vadeli hedefler ve stratejik tavizler sonucu Partiye girdiklerini sezmesi ve söylemesi nedeniyle, Ahmet Akgül’ün teşkilatlarda ve Milli Görüşçü kuruluşlarda hizmet vermesi engellenmeye çalışılmış; Erbakan Hoca ise, kendisinin daha bağımsız davranabilmesi ve nifak çarkı içinde körletilip kirletilmemesi için bu girişimlere karşı çıkmamış, ama kendisini uzaktan destekleyip yönlendirmekten de geri durmamıştır. Erbakan’ın “Adil Düzen” projeleri, AKP’nin siyasi hileleri ve karanlık ilişkileri, Fetullahçı Cemaatin gizli mahiyeti konularında sayılı uzmanlardandır.

1949 Elazığ doğumlu olan, çeşitli konularda yayınlanmış ve hazırlanmış 80 (seksen) eseri bulunan yazarımız, evli ve beş çocuk babasıdır.

      

Hocamız’ın Başlıca Kitapları:

● Yüce Kur’an’ın Manası ve Mesajı (Türkçe Meali Kerim. Abdullah Akgül Yayına Hazırladı.) (İngilizce ve Rusçaya çevrildi.)

Milli Sorunlarımız ve Sorumluluklarımız (2 Cilt)

Dünyanın Değişimi ve Erbakan Devrimi

Refah-Yol’la Rantiye Savaşı

Cemaatin Cılkı, Erdoğan’ın Çarkı, Erbakan’ın Farkı

Türkiye Kuşatılırken, Kuklaların Kapışması

Adil Düzen ve Yeni Bir Dünya (İngilizce, Rusça, Çince, Japonca, Arapça ve İspanyolcaya çevrildi.)

Bizim Atatürk

Küresel Fesatçılık ve Fetullahçılık

Dış Politikamız (Cilt-1) Bop’un Temelleri (1988-1998)

Dış Politikamız (Cilt-2) Tarihin En Talihli Dönüşüm Süreci

Siyaset ve Strateji Bilgeliği

Osmanlı Sistemi ve Abdülhamit Siyaseti

İslam Davası ve Cihat Kavramı (İngilizceye çevrildi.)

● “İnsan”ın Yozlaşması (İngilizce ve Rusçaya çevrildi.)

Ah-u Figan’ım (Şiir)

Başörtüsü İnkârı ve İstismarı

AKP Tahribatının Fotoğrafı: İslamcı Münafıklar

Yeni İstiklal Savaşında Milli Şuur ve Ordu

Bir Dış Proje Olarak AKP Gerçeği ve Akıbeti

Bilge(!) Erdoğan’dan, İlkeli(!) Numan’a AKP Tezgâhı

Cezaevinde Yazdıklarım

Siyonizm-Deccalizm Ortaklığı

Devrim Simsarları ve Din İstismarcıları

Dilin Düğümü Çözüldü (Şiir)

Din Dengedir İslam İlericiliktir

Din – Devlet ve Demokrasi

Ergenekon Senaryosu “At Değiştirme” Operasyonu muydu?

Gönül Seması ve Tasavvuf Kapısı

Medeniyet Mücadelesi ve Mehdiyet Müjdesi

Teşkilatçılık Mesaj ve Metod (İletişim ve İşbirliği Sanatı)

Milli Siyasette Kirli Hesaplar-1 Milli Görüş’ün Marazlıları

Milli Siyasette Kirli Hesaplar-2 Sonradan Yamuklaşanlar

ABD’li Siyonistlerin, AKP’li Piyonistleri Bir Devrin Bitişi ve Bir Devrimin Gelişi

İdlib-Amik Ovası ve Yaklaşan Armegeddon Savaşı

BDP’nin Özerklik Ezanı, TC’nin Cenaze Namazı Olacaktı

Bir Devrim Yaşanıyordu!

Dünya Dönüşüme Hazırlanıyordu

Hidayet Kıvılcımı ve Hikmet Kılıcı (Şiir)

Katı Ulusalcıların ve Ilımlı İslamcıların Din Tahribatı

Osmanlı’dan Cumhuriyete Kripto Yahudiler ve Pakraduniler

Yetmiş Kur'ani Kavram ve Yorumları (2 Cilt)

Bizden Söylemesi-1 AKP İntihara Gidiyordu… (Yayına Hazırlayan: Ufuk Efe)

Bizden Söylemesi-2 Türkiye Uçuruma Sürükleniyordu… (Yayına Hazırlayan: Ufuk Efe)

Terör-Masonluk ve Mafia Medeniyeti

Cumhuriyet Türkiye’sinde Nifak Hareketleri

Ruhlar-Sırlar ve Uzaydaki Yaratıklar

Sabah Yakın Değil miydi?

Tarikatların Hizmet Sahası ve Islahı

Tuz Kokarsa…

Türkiye Büyüyor muydu, Bölünüyor muydu?

Türkiye Dağılacak mıydı, Doğrulacak mıydı? (Ahmaklar Okumasındı!)

Türkiye Tarihi Dönemeçte, Ya Yıkılacak Ya Şahlanacaktı!

Yakın Tarihimizde Yüceler ve Cüceler (2 Cilt)

Zafer Müjdeleri ve Fetih Hazırlıkları

Erbakan’dan İntikam Alanlar

Suriye’de Yaklaşan Hilal-Haç Kapışması

Başkanlık Muamması ve Çarkların Tıkanması

15 Temmuz Hıyanetinin Gizemi: Bir Darbe Analizi ve Sistem Krizi

Pazarlık Partisi ve Palavra İktidarı

Kemalizm-Tayyibizm Uyarlaması

Asker Darbesi Değil Devlet Müdahalesi Lazımdı

İslam’dan Uzaklaştıkça, İnsanlıktan Çıkılması

Dert Söyletir Aşk İnletir (Şiir)

● Hainleri Haşlama, Zalimleri Taşlama (Şiir)

İstanbul Sözleşmesi ve Ailenin Çözülmesi

      

Hocamızın Önsözünü Yazdığı Milli Çözüm Yayınları:

● Üstad Ahmet Akgül’ün Özgeçmişi ve Öğretileri (Yakup Gözübüyük)

● Haykırış (Şiir - Ali Çağıl)

AKP Yönetimi ve Tahribat Yöntemi Sistem Tahlili ve Siyaset Tenkidi (Nevzat Gündüz)

● Sözün Çözüme Dönüşmesi (Siyasi Fıkralar) (Osman Eraydın)

● Ayar Aynası ve Nokta Atışı (Sosyal ve Siyasi Fıkralar) (Erdoğan Bişkin)

Milli Çözüm Ekibinden: İlginç Rüyalar ve Manevi Uyarılar (2 Cilt - Hazırlayanlar: Fatma Betül Erişkin – Nail Kızılkan – Neslihan Bayraktar)

Devami
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Web Sitesi

Makale Paylaşım Sayısı: 454

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR