Get Adobe Flash player
Reklam

Siyonist Tertibe İSLAMCI TERÖR KILIFI VE FETÖ-IŞİD ORTAKLIĞI!

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 21
ZayıfMükemmel 

 

Siyonist Tertibe

İSLAMCI TERÖR KILIFI VE FETÖ-IŞİD ORTAKLIĞI!

    

“Ilımlı İslam’ı” da “radikal-katı İslam’ı” da aynı odaklar kurgulayıp kullanmaktadır” dediğimizde, buna şiddetle karşı çıkanlar, sonunda FETÖ-IŞİD ilişkisi ortaya çıkınca şaşırmışlardı!

TSK içerisindeki çete elemanları eliyle Suriye sınırını kontrol eden FETÖ’nün tehlikeli yapısı, 15 Temmuz darbe girişimi sonrası deşifre olmaya başlamıştı. FETÖ elebaşı Fetullah Gülen'in talimatıyla Genelkurmay'a sızan teröristlerin eliyle, Suriye sınırında görevlendirilen FETÖ'cü komutanlar darbe gecesi hezimete uğramışlardı. ABD ve NATO destekli işgal planına içeriden destek veren cuntacıların, birçok katliam ve saldırıya karıştığı kesinlik kazanmıştı. FETÖ'nün talimatıyla sınırda Türkiye'yi köşeye sıkıştırmaya çalışan komutanlar, IŞİD, YPG ve PKK'ya alan açacak kadar alçalmışlardı. FETÖ imzalı kanlı isyana kalkışanlardan biri olan 2. Ordu Komutanı Orgeneral Adem Huduti'nin, Güneydoğu'da son dönem yaşanan tüm PKK ve IŞİD provokasyonlarına destek verdiği saptanmıştı. Tutuklanan Huduti, iddiaya göre, FETÖ'nün kendisine verdiği görev doğrultusunda devlete karşı güvensiz ortam oluşturarak, Kürtleri sokağa çekip devlet aleyhine eylemler yapmaya kışkırtmak için Güneydoğu'da büyük çapta tahriklerin hazırlayıcısı olmaya kalkışmıştı. Bölgede Suruç katliamını Gülen'e bağlı paralel örgüt ve PYD ile birlikte planlayan Huduti'nin, Kilis'e yönelik IŞİD saldırılarında parmağı olduğu iddiaları da vardı.

O süreçte Türkiye sınırını canı pahasına koruması gereken 5. Zırhlı Tugay Komutanı Tuğgeneral Murat Soysal da, adeta IŞİD ve YPG'nin komutanı gibi davranmıştı. Gaziantep'te IŞİD'le burun buruna olan bölgedeki birliklere komuta eden Tuğgeneral Murat Soysal, sınırda kendisine bağlı askerleri karakollara çekerek teröristlerin yolunu boşaltmıştı. Darbecilerin listesinde Gaziantep'ten sıkıyönetim komutanı olarak görülen Soysal, Türkiye-Suriye sınır hattındaki en kritik bölgeleri olan Karkamış, Elbeyli, Öncüpınar ve Tahta Köprü Barajı bölgesinde bulunan hattı koruyan birliklere, 'Karakollara çekilin' talimatı veren alçaktı. Fetullahçı Terör Örgütü'nün 15 Temmuz'daki askeri darbe girişimi sırasında Özel Kuvvetler Komutanlığı'nda komutayı ele almak isteyen darbeci General Semih Terzi'nin de son görevi, Özel Kuvvetler Komutanlığı'nın Suriye'deki operasyonlarını yönetmekti. Sınırı değil teröristleri koruyan Terzi, darbe gecesi beraberindeki cuntacılarla birlikte Ankara'daki Özel Kuvvetler Komutanlığı karargâhını ele geçirmeye çalışmıştı. Karargâha giren Cuntacı Terzi, şehidimiz Astsubay Ömer Halisdemir tarafından tek kurşunla öldürülen CIA ajanıydı.

FETÖ'nün IŞİD planına Şeytan bile şaşırmıştı!

15 Temmuz kalkışması başarılı olsaydı, binlerce IŞİD militanı Türkiye’ye sokulacaktı. 2'nci Ordu Komutanı Orgeneral Adem Huduti, 5. Zırhlı Tugay Komutanı Tuğgeneral Murat Soysal, Tuğgeneral Semih Terzi ve Tuğgeneral Hasan Polat tarafından silahlandırılacak olan IŞİD'liler Alevi mahallelerine saldıracaklardı. Burada katliamlar yapacak olan cuntacılar, ülkede iç savaşın başlaması için zemin hazırlayacaklardı. FETÖ'cü teröristlerin Suriye sınırından temizlenmesinden sonra Suriye'de muhaliflerin, Halep'teki Esed kuşatmasını yarması anlamlıydı.

Sınırımız korumasız bırakılmıştı!

FETÖ'cü subayların 15 Temmuz'da Suriye sınırını koruyan 200 asker ile 7-8 zırhlı aracı “devir teslim var" bahanesiyle çektiği anlaşılmıştı. Dönemin Hatay Valisi Ercan Topaca, Fetullahçı Terör Örgütü'nün (FETÖ) darbe girişiminin yaşandığı 15 Temmuz öncesinde, sınır hattındaki zırhlı araçların ve birliklerin Hudut Alay Komutanlığı'ndaki devir teslim töreni bahanesiyle çektirildiğini açıklamıştı. Durumdan iki gün sonra haberdar olduklarını belirten Vali, “Bir vatandaş bizi aradı ve 'Sayın valim sınırda kontrol yok, insanlar giriyor' diye bilgi verdi" dedi. Vali, bir hafta boyunca sınırın belli kesimlerinde kontrolün kaybolduğu bilgisini aktarmıştı. Vali Topaca, “200 askeri teslim törenine çağırmışlar, bir hafta sözde tören provası yapmışlar ve zırhlı araçları da sınırdan çekip uzaklaştırmışlar!" ifadelerini kullanmıştı.

“Felaketlerin sıradan olaylar hatta “tarihi fırsatlar!” gibi sunulduğu dönemleri yaşıyoruz. Tam donanımlı entrika ve tezgâhların kuşatması altındayız. Bu kuşatmada terör örgütlerine biçilen rol büyük! Truva atı olmayı baştan kabullenmişler. Oyunun bir parçası olduklarını biliyorlar. Aslında bu örgütlere bir açıdan emperyalizmin öncü kuvvetleri de diyebiliriz. Küresel güçlere alan açmak için özel görevlendirilmiş yapılar olduklarına şüphe yok. Öylesine bir misyon ile hareket ediyorlar ki, zalimlerin tutan elleri, yürüyen ayakları, gören gözleri olmuş durumdalar. Mesela;

El Kaide olmazsa gâvurlar Afganistan’a hangi bahane ile doluşacaklardı?

Boko Haram olmazsa Nijerya’nın petrollerine nasıl ortak olacaklardı?

Eş Şebab olmazsa Afrika’nın kanadı Somali’yi hangi gerekçeyle işgale kalkışacaklardı?

DAEŞ olmazsa Ortadoğu’yu işgal ve sömürme planlarına ne kılıf uyduracaklardı?

PKK ve diğer terör örgütleri olmazsa Türkiye’yi nasıl sıkıştıracaklardı?

Bu örnekleri daha da çoğaltmak mümkün! Bu örgütler her bir coğrafyada hazır ve nazır bir şekilde kendilerine gelecek talimatı bekliyorlar. Bir taraftan terörü dize getirme aracı olarak kullanılıyor, diğer taraftan kuşatmanın legal yüzü sözde uluslararası kurumlar ile işe resmi boyut kazandırılıyor. “Ortadoğu’daki menfaat mücadelesinde petrol kuyularının bekçiliğini Batı adına yüklenmek, NATO üyesi Türkiye’nin başlıca görevlerinden olmuştur.” diyor İsmail Cem ‘Türkiye’de Geri Kalmışlığın Tarihi’ adlı kitabında. Irak’taki gelişmeleri değerlendirirken, Musul’da neler oluyor? sorusuna cevap ararken, Türkiye’ye yüklenen yeni rolü doğru okumak gerekir. Soğuk Savaş döneminin önemli aktörü Türkiye bugün artık mülteciler için toplama kampı mesabesine indirgenmiş bir ülke konumunda. Bu zamana kadar bekçilik yaptınız, artık göreviniz bitti demek istiyorlar. Hatta onların gözünde öyle değersizleşmiş durumdayız ki, PYD gibi terör örgütlerini bile bize tercih ediyorlar.”[1]

 

Maalesef Orlando katliamı bile Müslümanların üzerine yıkılmaya çalışılmıştı.

Oysa, önceki ABD Başkanı Barack Obama, Orlando’da eşcinsellerin gittiği gece kulübüne yönelik katliamda, “saldırganın dışarıdan direktif aldığına dair hiçbir delil bulunmadığını” açıklamıştı. Ama bu kanlı ve intikamlı tezgâhı kuranlar, bütün suçu ve sorumluluğu İslam’a yıkmaya kararlıydı. ABD Başkanı Barack Obama’nın, “Orlando’da eşcinsellerin gittiği gece kulübüne saldırı gerçekleştiren ABD vatandaşı ve Afgan asıllı Omar Mateen’in (Ömer Metin) eylemi için "dışarıdan" bir direktif aldığına veya daha büyük bir planın parçası olduğuna dair delil bulunmadığına yönelik” açıklaması, bazı çevrelerde rahatsızlık yaratmıştı. Obama, Oval Ofis’te Federal Araştırma Bürosu (FBI) Direktörü James Comey, İç Güvenlik Bakanı Jeh Johnson, Ulusal Terörle Mücadele Merkezi Direktörü Nicholas Rasmussen’in de aralarında bulunduğu yetkililerden, Orlando saldırısına ilişkin brifing aldıktan sonra bunları söylemesi daha da anlamlıydı. Ama aynı Obama’nın Siyonist odakların baskısıyla geri adım atması mide bulandırıcıydı. Hatırlayınız, Fransa'daki Avrupa Futbol Şampiyonası'nda IŞİD'in sahneye çıkıp katliam yapacağı tahmin edilirken, biri ABD Orlando'da bir gece kulübüne saldırıp dehşet saçmıştı. 50 kişiyi öldürüp ortalığı kan gölüne çeviren kişi Afgan asıllıydı ve Pulse Clup'e operasyon düzenleyen polis kurşunlarıyla ortadan kaldırılmıştı. Böylece artık ne fail ne de delil kalmıştı!? Bu menfur olayda 50 kişi hayatını kaybederken 53 kişi de yaralanmıştı.

Peki, Amerika tarihindeki bu en kanlı ve en acımasız saldırıyı kim yapmıştı, kimler niye tezgâhlamıştı? Ve özellikle “bir Müslüman terörist!” niye kullanılmıştı?

Pulse Clup'u basıp dehşet saçan İslamcı terörist(!) 29 yaşındaki Ömer Sıddık Metin isimli Afgan asıllı bir Amerikan vatandaşıydı. Terörist Müslüman(!) olunca eski eşinin söyledikleri manşetlere taşındı. Eşcinselleri sevmediği hatta nefret ettiği iddiaları ortaya saçıldı. Ve tabi saldırgan Müslümansa arkasındaki örgütün de Müslüman olması lazımdı. Hemen IŞİD(!) damgası yapıştırıldı, e zaten bu maksatla kurmuşlardı. Bu bilgilerin değişik kanallardan, değişik kişiler aracılığıyla medyaya servisi yapılmıştı. Böylece büyük bir yalan, kocaman bir doğru gibi dünya kamuoyuna aktarılmıştı. Ve zaten beyinleri yıkanan ve işgal altında olan kitleler bu yalana inanmaya hazırdı. Ve yine Başkan Obama’nın "Bu bizler için çok acı bir gün!" sözleri öne çıkarıldı ve diğer açıklamaları yok sayıldı.

Oysa bu gibi olaylara değişik açılardan bakmakta çok büyük fayda vardı!

Öncelikle Ömer Sıddık Metin isimli kişi FBI ile teması olan bir figürandı. Daha önce defalarca alınmış, sorgulanmış ve serbest bırakılmıştı. Yani Devletin bildiği, izlediği ve belki de görev verdiği bir elemandı. Buna benzer hikâye Boston saldırılarının faili olduğu söylenen Tsarniyev kardeşlerden de hatırlanacaktır. Onlar da devletin takibi altındaydı. Ama nedense takip edilenler hep katliam yapmaktaydı!?

Allah’a inanmakla, Amerika’ya inanmak bir arada bulunamazdı!

Bu olaydan 1 yıl kadar önce ABD Başkanı Barack Obama, 18 Aralık 2015'te Hizbullah'a ait El-Menar televizyon kanalı ve kanalın programlarını yayınlayan uydu operatörlerini hedef alan ve Hizbullah ile işlem yürüten finansal kuruluşlara karşı cezalandırıcı tedbirler alınmasını sağlayan bir kanunu imzalamıştı. Yani sadece para hareketlerine karşı değil artık medyaya karşı da tedbir alıyorlardı. Lübnan Merkez Bankası hemen bu karara uyacağını açıklamıştı. Derken Beyrut'taki bankalardan birinin önünde büyük bir patlama yaşanmıştı. Ardından bu eylemi, Hizbullah'ın yapıp yapmadığı tartışması başlatılmıştı. Ancak, Lübnan'da Hizbullah tartışması devam ederken, Irak'ta Felluce'yi IŞİD'den geri alma operasyonunda ABD'nin Hizbullah ile iş birliği yaptığı ortaya çıkmıştı! Şırnak'tan olayları takip eden Abdullah Ağar, bu bilgiyi verdikten sonra, "ABD sadece Türkiye'nin 'terörist' ilân ettiği örgütlerle değil kendisinin terörist ilan ettiği örgütlerle de iş birliği yapıyor" tespitinde bulunmuşlardı. Şöyle ki: Felluce operasyonuna katılan 15 bin kişilik Şii milis kitlesinin liderliğini, ABD tarafından Temmuz 2009'dan bu yana global terörist olarak kabul edilen eski Bedir Tugayları komutanı Abu Mehdi al Mühendis yapmaktaydı. ABD'nin Felluce'de havadan desteklediği saz arkadaşları ise şu gruplardan oluşmaktaydı: Mukteda El Sadr'a bağlı Barış Tugayları, Bedir Tugayları, Harakat al Nujaba, Hizbullah Tugayları, Ashab-ül Ehlül Hak, İmam Ali Müfrezeleri, Seyit Şüheda Müfrezeleri!? Hâlbuki bu örgütlerin hepsi ABD'nin terörist grup listesinde yer almaktaydı! Bu arada 2015 başında, Irak basınında çıkan ABD uçak ve helikopterlerinin IŞİD'in kontrolündeki bölgelere havadan gıda ve mühimmat attığına dair haberleri de unutulmamalıydı. Maalesef, AKP iktidarı böyle bir oyunda, yani Suriye harekâtında ABD, İngiltere ve İsrail ile iş birliği yapmıştı ve sonuçları ortadaydı. Dönemin MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural, "Suriye'de bir Kürdistan inşaatına devam edildi. Üstelik öyle bir noktaya geldik ki stratejik ortağımız olan, model ortağımızla sürekli görüşmeler yapılıyor, ama sonuçta Amerika Birleşik Devletleri, YPG ile birlikte PYD'nin meşruiyetini sağlıyorlar. Irak'ta olduğu gibi maalesef Türkiye'nin güney sınırlarında da bu sefer PKK egemenliğine dayalı bir terör devleti inşa ediliyor" uyarısı yapmıştı.[2]

 

Yani Orlando saldırısı İslam coğrafyasına ve özellikle Ortadoğu’ya yönelik yeni bir müdahalenin bahanesi olarak tezgâhlanmıştı.

Tıpkı 11 Eylül ve sonrasında Paris saldırıları gibi, aynı Siyonist senaryoların bir devamı olduğu açıkça sırıtmaktaydı. Ve işte Fransa, Kobani’de askeri üs kurmaya çoktan başlamıştı. Fransa’nın Suriye’nin kuzeyinde ve Kürtlerin denetiminde bulunan Kobani’nin güneyinde askeri üs kurmak için çalışmalar başlattığı ortaya çıkmıştı. Fransa, IŞİD ile mücadele kapsamında Kobani’de askeri üs kurma kararı almıştı. Sputnik’e konuşan Kobanili araştırmacı ve sözde Kobani Kantonu eski Dış İlişkiler Bakan Yardımcısı İdris Nessan, Fransa’nın Kobani’nin güneyinde askeri üs kurmak için çalışmalara başladığını doğrulayarak, askerlerin Münbiç operasyonunda yer aldığını açıklamıştı.

Barbar Batı’nın yeni kara kampanyası: “Belki bütün Müslümanlar terörist değil, ama bütün terör eylemlerini Müslümanlar yapıyor!..” Yalanı!

FBI'ın kendi raporuna göre, 1980-2005 yılları arasında ABD'de meydana gelmiş terör eylemlerinin yüzde 94'ü Müslüman olmayan isimler ve kesimlerce yapılmıştır. Daha yakınlarda yapılmış bir araştırmaya göre ise, 2010-2015 yılları arasında Avrupa Birliği ülkelerinde sahneye konulan terörist saldırılarının ancak küçük bir bölümü, yüzde 2 kadarı, 'Müslüman' kimliğine sahip kişilerce planlandığı saptanmıştır. İşlenen bu cinayet eylemini incelemeye alalım:

Florida eyaletinin Orlando kentindeki çok can alan bu menfur olay bir 'gay' kulübünde yaşanmıştı. Omar Mateen (Ömer Metin) adını taşıyan doğma büyüme Amerikalı genç, kadın gibi giyinen erkekler ile aleni 'gay' gençlerin devam ettiği bir kulübe saldırıp mermi yağdırmıştı. Acaba bu genç terörist, etrafı kana bulamak üzere yola çıkmadan önce ve eylemi sırasında, bu girişimin 'İslami' motifli olduğunun herkes tarafından bilinmesini istediğini fazlasıyla ve sırıtırcasına niye açığa vurmuşlardı? “Eşcinselliği böylesine açık yaşayanlara tahammül edemediği için eylemi yaptığını” niye bağırmıştı? Acil durumlar için kullanılan 911 numarasına telefon edip "Ben IŞİD'in askeriyim" diye adres ve hedef sunması ahmaklık mıydı, yoksa görev icabı mıydı? İşte, zihinlere kazınan, "Kafası hurafelerle karışmış Müslüman biri, eşcinsellere kafayı takıp, bu kadar insanı öldürdü" kanaati böyle oluşturulmaya çalışılmıştı. Oysa, daha önceleri teröre bulaşacağına dair herhangi bir emaresi bulunmayan eylemci Ömer 30 yaşındaydı, yaşadığı muhitlerde de bayağı tanınan bir insandı. Sosyalmiş, dostları ve arkadaşlarıyla şakalaşmaktan hoşlanırmış. Üstelik Müslüman olduğunu da pek belli etmemeye çalışırmış!.. Ortaokul ve liseden arkadaşları ile eskiden çalıştığı işyerlerindeki insanlar bile bu kanlı eylemi onun gerçekleştirdiğini duyunca şaşırmışlardı.

Daha da ilginci: Kadın giysileriyle dolaşan Samuel King adlı bir tanık, "Aynı okulda okuduk... Hiç de fanatik biri değildi... İş arkadaşlarından bazısı aleni eşcinseldi ve aralarında bu yüzden tek bir sorunun bile çıktığını duymadım... Çalıştığım eşcinsellerle dolu kulübe gelir, beni kadın giysisi içinde gördüğü halde bizlerle şakalaşırdı da..." şeklinde Daily Beast'e itirafta bulunmuşlardı. Üstelik, 50 canı gözünü kırpmadan alabilen Ömer’in mesleği: 'G4S Secure Solutions' adlı güvenlik şirketinde çalışmaktaymış ve bu sebeple ateşli silâh taşıma lisansı ile korumalık yapabileceğine dair lisansı da varmış... Amerika'da bu tür lisansların insanlara bayağı zor verildiğini unutmayalım. Hele 11 Eylül (2001) sonrasının paranoya derecesine varan Müslüman korkusu ile bulandığı günümüzde, bu silah taşıma ruhsatının Ömer Metin’e rahatlıkla sunulması oldukça kafa karıştırıcıdır. Buna benzer tuhaflıklar bir önceki San Bernardino eyleminde de (2 Aralık 2015) vardı. Yıl sonu partisine giden küçük çocuk sahibi ve genç bir Müslüman karı-koca, bir ara dışarıya çıkıp yeniden partiye döndüklerinde, etrafa mermi yağdırarak erkeğin işyerinden ve ailelerinden 14 kişinin ölümüne yol açmışlardı. Sonrasında, evlerinde bir kenti bütün sakinleriyle yok edecek miktarda patlayıcı maddeyle, bir tabur askerin ihtiyacını karşılayacak silâh ve mühimmat yakalanmıştı. San Barnardino eylemi Aralık 2015'te yaşanmıştı, bu son Orlando eylemi de Haziran 2016'da yapılmıştı.

Şimdi üzerinde düşünmeniz için iki sorumuz olacaktı:

1. ABD gibi bir ülkede "Müslümanları sınırlarımızdan içeri sokmayalım, halen aramızda bulunanları da fişleyip gözetim altında tutalım" diyen Donald Trump gibi birinin, Cumhuriyetçi Parti gibi ülkenin yerleşik bir siyasi örgütünden cumhurbaşkanı adaylığını elde etmesi nasıl sağlanmıştı?

2. Hadi oldu diyelim, 8 Kasım 2016 tarihinde ABD'deki Başkanlık seçimlerinde, Demokrat Parti'nin adayı Hillary Clinton karşısında, ülkenin seçmenleri, ne gibi olaylar-eylemler olursa, aşırının aşırısı mesajlarıyla ülkeyi sarsan Trump'a oy verir ve onu ülkelerine 'Başkan' seçmeye kalkışırlardı? diyen Fehmi Koru acaba; emperyalist Amerika’nın ve onun derin devleti Siyonist Yahudi odaklarının, İslam coğrafyasına ve özellikle Ortadoğu’ya yönelik yeni müdahale ve işgallerine gerekçe uydurmak ve kamuoyu oluşturmak üzere bu vahşi katliamları tezgâhladığı gerçeğini unutturmak için mi bu yorumları yapmaktaydı? Ve hele bu katliamın, ABD Başkan seçimlerinde bir iç siyaset malzemesi olarak tertiplendiğini ortaya atmak, ahmaklığın mı yoksa kiralanmışlığın mı alameti sayılmalıydı? ABD’ye kimin Başkan olacağını aylar ve yıllar öncesinden malum ve mel’un lobilerce saptandığını, bu sözde seçim yarışı ve kampanyasının sadece halkı avutmak ve oyalamak üzere yapıldığını bilmeyecek kadar safdirik bir yazar mıydı? Ortadoğu’da ve İslam coğrafyasında yeni işgal ve zulümleri üzerine yıkmaya müsait bir tip olan Trump’ın, dolaylı manipülasyonlarla kazandırılacağını bu Amerikan taparlar niçin hesaba katmazlardı?

Yandaşların yalakalıkları, gaflet ve dalalet uykuları!

Yandaş yalakalardan, Hakan Albayrak “Suriye’de Nerede Hata Yaptık?” başlıklı bir yazı kaleme almıştı. Yazının başlığına bakanlar “Oh şükür, Sn. yazar artık düşürülmek istendiğimiz tuzağın boyutlarını gördü, şimdi iktidara bu doğrultuda uyarılar yapacak” diye beklentiye kapılmışlardı. Bu yazarın “Nasıl davranmıştı Türkiye? Nerede hata yapmıştı ki?” sorusunu Milli Gazete’den Mustafa Kaya şöyle yanıtlamıştı.

Öncelikle Türkiye “Arap Baharı”ndaki tuzakları hesaba katmadı. Bu sürecin Siyonizm’in kadro değiştirme operasyonuna dönüştürülebileceğini kavrayıp, buna göre atması gereken adımları atamadı. 30-40 yıldan beri mazlumların kanını emen diktatör rejimleri destekleyen batı, şimdi oluşan mağduriyetler üzerinden yeni bir aşamaya geçiyordu, bunun farkına varamadı. BOP diye planlanan süreçte eşbaşkan olmanın, sehpaya tekmeyi kendimize vurdurmak olduğunu anlayamadı. Etnik ve mezhepsel farklılıklar üzerinden yeni bir Ortadoğu şekillendirme hedefine karşı gerekli ve gerçekçi önlemleri alamadı. Sykes-Picot’un 100. yılında bölgemizdeki haritaları yeniden çizmek isteyenlerin, bu hedefe ancak Türkiye’nin bölünmesiyle ve bir iç savaşın neticesinde ulaşabileceklerini bilerek davranmadı.

“Ah Hakan Albayrak Ah! Ne diyeyim size..!” sızlanmak boşunaydı, çünkü döneklerden mertlik beklemek saflıktı...

Bugün bölgenin en güvenli ülkesi İsrail oldu, hâlâ görmek istemiyorsunuz. ABD’yle bir olup “Eğit-Donat” ile yangına benzin taşıdık, hâlâ bu yanlışları savunuyorsunuz... Canımızı yakan, ciğerlerimizi dağlayan terör belasıyla boğuşurken “Stratejik Müttefik” diye bel bağladığımız ABD, bugün Suriye topraklarında PYD ile arz-ı endam ediyor, iş birliği yapıyor, siz hâlâ hükümetin gafletine keramet uyduruyorsunuz!... 500 bin insan hayatını kaybetmiş, milyonlarca insan yerinden yurdundan edilmiş, siz hâlâ “Türkiye muhaliflere neden daha fazla silah vermedi?” diye hayıflanıyorsunuz. Başkalarının da kendilerine yakın hissettiği gruplara silah desteği vereceklerini hâlâ düşünemiyorsunuz ve iç savaşın nasıl bir yıkım oluşturduğunu dikkate almıyorsunuz!

Suriye’de taş üstünde taş kalmamış, Cenevrelerde bu ülkeyi parçalama planları tamamlanmış, siz hâlâ “Bilge kahraman Erdoğan!” edebiyatı yapıyorsunuz!... Suriye’yi Afganistan’a çeviriyorlar, biz çaresiz bir şekilde sonucu bekliyoruz. Oysa Türkiye, Suriye ile ortak Bakanlar Kurulu Toplantısı yaptığında da, birlikte tatillere çıkıldığında da, futbol takımları sahada el ele poz dağıttıklarında da Esad aynı Esad’tı. Türkiye işte bu süreçte; bu uyarıları yapıp, gereken adımları attırabilseydi, üzerine düşeni yapmış olacaktı. Ancak AKP Türkiye’si Batı’nın kayığına atladı. Onların yol haritasına takıldı. Küresel çetelere inandı, bel bağladı. Aynı Özal’ın 1. Körfez Savaşı’nda yaptığı hataları tekrarladı. Aslında Türkiye’nin içine çekildiği tuzağı kendiniz ifade ediyorsunuz. “…Topyekün savaş ve zamanla Bağdadi Grubu’nun, Lübnanlı İrancı milislerin, Uluslararası İrancı tugayların, İran ordusunun, Rusya’nın, PYD’nin, ABD’nin devreye girmesiyle topyekün kaos” diyorsunuz da, bütün bu saydıklarınızın Suriye’ye müdahale etme ihtimalini öngöremeyen bir iktidarın basiretsizliğini nereye koyuyorsunuz?

İhvan'a terörist yaftası!

Mısır’da darbeci Sisi yönetiminin, Müslüman nüfusu sindirmek için siyasi arenadan ve sosyal hayattan silmeye çabaladığı Müslüman Kardeşler Teşkilatı’nın “Terör örgütü” olduğuna dair mahkeme kararı, Mısır resmi gazetesinde yayımlanmıştı. Mısır’daki darbe tasallutundaki kukla Kahire Ceza Mahkemesi’nin, Müslüman Kardeşler Teşkilatı’nı (İhvan) terör(!) listesine aldığına ilişkin kararı resmi gazetede yayımlanmıştı. Mısır resmi gazetesi, Kahire Ceza Mahkemesinin 14 Nisan’da İhvan’ın ve 215 kişinin 3 yıl süreyle terör listesine alınmasına ilişkin kararını açıklamıştı.

Mescid-i Aksa’yı Haritadan silme girişimi hız kazanmıştı!

Milli Gazete’mizin 14 Nisan günü manşetten duyurduğu, “İsrail Turizm Bakanlığı’nın Mescid-i Aksa’yı haritadan silme” girişimi yeniden gündeme taşınmıştı. İsrail Turizm Bakanlığı tarafından basılan Kudüs haritasında, Mescid-i Aksa gibi Müslümanlara ait kutsal mekânlara yer verilmediği ortaya çıkmıştı. Anadolu Ajansı’nın İsrail medyasına yansıyan haberleri kaynak göstererek verdiği habere göre, Bakanlık tarafından şehri ziyaret eden turistlere dağıtılan haritada, İslami eserlerden sadece Kubbetu’s-Sahra’ya yer ayrılmıştı. Şehrin en önemli sembollerinden Mescid-i Aksa’nın da aralarında bulunduğu birçok mekân ise yok sayılmıştı.

Bununla birlikte haritada onlarca sinagog ve Yahudilere ait yapıların yer aldığı belirtilen haberde, bu sinagoglardan çoğunun ismini yerel tur rehberlerinin bile daha önce hiç duymadığı anlaşılmıştı. Haberde ayrıca sinagog dışında haritada ismi zikredilen Yahudilere ait binaların çoğunun, Kudüs’ün işgalinden sonra Müslümanlardan alındığı ve turizm ile alakalarının olmadığı vurgulanmıştı. İsrail, Mescid-i Aksa’nın da içinde bulunduğu Doğu Kudüs ile Batı Şeria’yı, 1967’den beri işgal altında tutmaktaydı. Tel Aviv yönetimi, uluslararası toplum tarafından tanınmamasına rağmen, başkenti ilan ettiği Kudüs’ü Yahudileştirme politikasını hızlandırmıştı.

Bangladeş’te Müslüman Avı başlatılmıştı!

Bangladeş güvenlik güçleri, azınlıklara karşı saldırıların arttığı yönündeki iddiaların ardından, ülke genelinde başlatılan operasyonlarda 5 binden fazla kişiyi gözaltına almıştı. Cemaati İslami Genel Sekreter Yardımcısı ve eski Milletvekili Mia Gulam Perver, yaptığı açıklamada; “Hükümet, oruç tutan Müslümanların acı çekmesine yol açmakta ve insanlık dışı bir eylemde bulunmaktadır. Yetkililerin Ramazan ayına biraz olsun saygısı ve güveni varsa oruç tutan Müslümanlara bu şekilde eziyet yapmamalıdır, etmemelidir” ifadelerini kullanmıştı. Polis Sözcüsü Kamrul Ahsan, binlerce polis ve askerin katıldığı operasyonda, sadece 4 günde 5 bin 324 kişinin gözaltına alındığını açıklamıştı. Gözaltına alınanlar arasında Cemaati İslami'nin 70'den fazla yerel yetkilisi de bulunmaktaydı. İnsan hakları örgütleri, toplu gözaltıların ve muhalefeti zayıflatmak için yapılan girişimlerin ülkede istikrarsızlığa yol açacağı uyarısında bulunmuşlardı. Gözaltına alınanların sayısının açıklamalardan daha fazla olmasından kuşku duyulmaktaydı! Wall Street Journal gazetesi, bölgedeki kaynaklarına dayandırdığı haberinde, şu anda 8 bin 500 kişinin gözaltında olduğunu yazmıştı.

Şimdi Hakan Albayrak gibi yandaş yazarlara sormak lazımdı: İslam coğrafyasında bu vahşetler yaşanırken, dindar AKP iktidarı ve Dünya Lideri Kahraman Erdoğan, bu etkinlik ve yetkinliklerini niye kullanmazlardı? Yoksa bu güçlerini, ahirette şefaat etmek için mi saklarlardı? Suudi Arabistan’la kurdukları, Mısır’ı da kattıkları “İslam Barış Gücü Orduları”nı(!) ne zaman devreye sokacaklardı? Yoksa bütün bu hayırlı ve başarılı girişimlere başlamak için, İsrail’le varılan tarihi uzlaşmanın(!) sonuçları mı kollanmaktaydı!?

BM’den Terör Çetesine ödül makamı!

İsrail’in BM Hukuk Komisyonu Başkanlığına seçilmesi, insan haklarını ihlal eden bir devletin ödüllendirilmesi anlamına geldiği için İslam ülkeleri tarafından karşı çıkılmıştı. Terörist İsrail, Birleşmiş Milletler (BM) teşkilatının kuruluşundan bu yana ilk kez bir Genel Kurul Komisyonunun Başkanlığını devralmıştı. İsrail’in BM’deki Daimi Temsilcisi Büyükelçi Danny Danon, Arap ve diğer Müslüman ülkelerin protestolarına rağmen 193 üye ülkeden 109’unun oylarıyla Hukuk Komisyonu Başkanlığına taşınmıştı. Danon ülkesinin hukuk komisyonunun zirvesini temsil etmesinden gurur duyduğunu ve bazı İslam ülkelerinin bu seçimi engellemeye çalışmasının üzücü(!) olduğunu açıklamıştı. İsrail’in adaylığına, suç ortağı ABD ve Avrupa ülkeleri tarafından destek çıkılmıştı. Filistin’in BM nezdinde Büyükelçisi Riyad Mansour, Hukuk Komisyonu Başkanlığının İsrail’e verilmesine tepki göstererek, ‘’Başkanlık insan hakları ihlalcisine değil, makul ve ehil bir adaya verilmeliydi’’ dedi. Genel Kurulu’ndaki Arap ülkelerini temsil eden Yemen’in BM Büyükelçisi Khaled Alyemany, üye devletlere seçimi protesto etmeleri çağrısı yapmıştı. Alyemany, sürekli olarak devletler hukukunu ve insan haklarını ihlal eden İsrail’in hukuki konularda karar vermesinin kabul edilemeyeceğini hatırlatmıştı.

Peki açıkça insan haklarına hıyanet ve İslam davasına hakaret sayılan bu girişime Türkiye ve Sn. Erdoğan neden tepkisiz kalmıştı? Yoksa uzlaşma için çırpındıkları İsrail’le aralarının bozulmasından mı korkmuşlardı? Allah aşkına bu nasıl bir duyarlılık ve kahramanlıktı?

İsrail’in sahiplenmeye çalıştığı Akdeniz doğalgazının, Türkiye üzerinden pazarlanması projesi yüzü suyu hürmetine, sürekli ısıtılan iki ülke arasındaki “normalleşme” haberlerine bir yenisi daha katılmıştı. “İsrail’le ticarette kazan-kazan beklentisi” başlığıyla Anadolu Ajansı tarafından sunulan haberde, İsrail’le ticaretin Türkiye’nin lehine olduğu vurgulanırken, ticari ilişkilerin gelişmesinin iki tarafın “kazanmasına” vesile olacağı vurgulanmıştı. İsrail’le yakınlaşmanın, İsrail’i “dost” tutmanın, İslam coğrafyasına ve mazlumlara neler “kaybettirecekleri” ise hiç gündeme taşınmamıştı.

“İsrail’le ticarette kazan-kazan beklentisi” olarak lanse edilen bu yakınlaşma “net olarak” İsrail’e yarayacaktı. Kendisine paravan ve nefes alacak bir alan arayan İsrail, bu ilişkinin kazananı olacaktı! Türkiye ise ihracat geliri uğruna Siyonist devletin imdadına koşacaktı! 2010’daki Mavi Marmara katliamının ardından “kamuoyu önünde” görülen Türkiye-İsrail gerilimi, her nedense ikili ticarete hiç yansımamıştı. Türkiye ile İsrail arasındaki ticaret hacmi sürekli artarken, 2014 yılında 5.8 milyar Doları aşarak yeni bir rekor kırmıştı. 2015’te, dış ticaretteki genel daralmadan etkilenen İsrail’le ticaret hacminin, “yakınlaşma” sonrası yeni rekorlara yelken açacağı öngörüsü yapılmıştı. Hatta, 2015 yılında Türkiye’ye gelen 225 bin İsrailli turist sayısı için, “Her yıl en az 1 milyon İsrailli turist gelebilir” öngörüleri bile konuşulmaktaydı.

ABD’nin Başkanları, İsrail’in uşakları!

ABD Başkanı Obama, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada İsrail’e, “İşgalci” buyurmuşlardı. Belli ki giderayak İslam coğrafyasının “gönlünü hoş edecek” bir çıkış yapmıştı. İsrail’e “işgalci” diyen Obama’nın samimiyetine inanmak ahmaklıktı. Bir yandan İsrail’e “işgalci” diyen adam, bir yandan da bugüne kadar görülmemiş oranda İsrail’e yardım yapmış ve “38 milyar Dolar” bağışlamıştı! Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu” demenin tam zamanıydı. Yahu aklı başında bir insan, “İşgalci” dediği bir ülkeye kalkıp “38 milyar Dolar” aktarır mıydı? Bir çırpıda “38 milyar Dolar” veriyorsa, “İşgalci” diye suçlamasının bir anlamı kalır mıydı?

Evet, İsrail Obama’nın da dediği gibi işgalci ve terörist bir yapıydı. Ama ortakları ve koruyucuları da vardı. İşgalci İsrail’in en büyük ortağı ise Amerika ve Obama gibi kukla başkanlardı. İslam coğrafyasında fitne ve fesadın asıl suçluları ve sorumluları bunlardı. İslam coğrafyasında bunların yüzünden huzur ve refah kalmamıştı. Siz kalkıp “işgalci” olarak suçladığınız bir ülkeye arka çıkarsanız, silah ve mühimmat takviyesinde bulunursanız, o terör şebekesinin ortağı olmaz mıydınız? Obama “tasını tarağını” topladı gidiyor ama Hillary ya da Trump “kapı eşiğinde” bekliyorlar ve her ikisi de İsrail’in kapı kulu olmaya hazırlanıyorlardı. Yani İsrail’in yeni suç ortağı olma adaylarıydı.[3]

 

 


Bu makaleyi sesli olarak dinleyebilirsiniz:

 

 


[1] Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

[2] Bak: Arslan Bulut, Yeniçağ

[3] Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

Ahmet AKGÜL -
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Web Sitesi

Makale Okunma Sayısı: 143

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR