Get Adobe Flash player
Reklam

ÜSTÜNLÜK SAPLANTISI, ŞEYTAN AHLAKIDIR

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 22
ZayıfMükemmel 

 

ÜSTÜNLÜK SAPLANTISI, ŞEYTAN AHLAKIDIR

    

Bazı insanlar, “herkesten çok farklı ve faziletli yaratıldığını, olağanüstü kabiliyetlerle donatıldığını ve bütün bu yüksek marifet ve meziyetlerin kendi aklından ve aslından kaynaklandığını” düşünerek bir üstünlük duygusuna kapılmaktadır. Bu saplantı içine girenler, zamanla herkesi horlamaya ve kendilerini kutsallaştırmaya başlamaktadır. Oysa bu durum tamamen şeytani bir aldanıştır. Çünkü herkese ve her türlü nimet ve fazileti veren Cenab-ı Hak’tır ve bunlarla kullarını imtihan buyurmaktadır. Ancak; övünmek için değil sevincini göstermek için, tekebbür (büyüklenmek ve böbürlenmek) için değil, tevazu ve teşekkür amacıyla Allah’ın lütfettiği nimetleri hatırlatmak ise caizdir. “Rabbin nimetini (hamdü sena ederek) devamlı anlat”[1] ayeti bunu ifade etmektedir. Ya zenginliğine, ya zekâvetine veya diğer dünyalık nimet ve ziynetlerine, ya da ibadet ve hizmetlerine aldanarak kibirlenen ve başkalarını küçük gören kimseler, şeytanın boş kuruntulara düşürdüğü gafillerdir. “(Şeytan) Onlara (çeşitli) va’adler ediyor, onları olmadık kuruntulara düşürüyor. Oysa şeytan onlara bir aldanıştan başka bir şey va’ad etmez.”[2] ayeti bunların durumunu haber vermektedir. İşte bunlardan birisi olan, mal varlığı ve Firavun’a yakınlığı ile şımaran Karun şöyle diyordu: “(Bütün bunlar) Bende olan bir bilgi dolayısıyla bana verilmiştir.”[3] Yani kendisine verilen nimetlerin, Allah’ın bir ihsanı ve imtihanı olduğunu unutup, kendisindeki özel bilgi ve beceriler sayesinde her şeyi kazandığını zannederek sapıtanlardan birisidir. Oysa bu düşünce şahsi zannından ve zırvasından başka bir şey değildir. “Siz ancak zanna uymakta ve sadece tahmin ve yalan uydurmaktasınız.”[4] “Gerçekte zan ise, Haktan hiçbir şeyi sağlamaz (ve doğruya ulaştırmaz).”[5] ayetleri bu gerçeği açıkça haber vermektedir.

Ve yine, Hz. Musa Tur-i Sina’ya çıktıktan sonra, Beni İsrail’i saptıran ve altından bir buzağı heykeli yaparak ona taptıran Samiri de, kendisinde çok gizli yetenek ve özellikler vehmeden birisidir.

“Hz. Musa sorup dedi ki: ‘Ey Samiri, senin amacın nedir, (bu sapkınlığı niçin işledin?’ Samiri:) ‘Ben onların görmediklerini gördüm. Böylece elçinin (Cebrail’in) izinden bir avuç (toprak) alıp atıverdim...”[6] ayetlerinde de bildirdiği gibi, Samiri’nin fesat çıkarmasına neden olan düşünce, kendisinin herkesten bilgili, sezgili ve önemli olduğunu zannetmesidir. “Ben tarikat ve maneviyat ehliyim. Bana gizli işaretler ve keşifler gelmektedir” diyerek böbürlenen ve Kur’an ahlakına aykırı düşünce ve davranışlar sergileyen kimseler de bu şaşkınlığın içerisindedir. Bu aldanış, “farklı şeyler yaparak, ilgi ve sevgi toplamak ve liderliğe oynamak” hevesinin birleşmesiyle ve şeytanın da şişirmesiyle insanı sapıklığa sürüklemektedir.

Firavun’u azgınlaştıran ve hatta ilahlık iddiasına kalkıştıran da yine bu üstünlük düşüncesidir.

“Firavun kendi kavmi içinde bağırıp dedi ki: Ey kavmim, Mısır’ın mülkü ve şu altımda akmakta olan nehirler (Nil’in kolları ve kanalları) benim değil mi? Yoksa ben şu (Musa)dan daha hayırlı değil miyim, ki o aşağı (köle sınıfından) bir zavallı (kimsedir) ve neredeyse (sözünü) anlatmaktan aciz (birisi)dir.”[7] ayetlerinde de görüldüğü gibi, Firavun Mısır ülkesinin ve ona hayat veren Nil nehrinin sanki kendi mülkü olduğu hayaline kapılmış, Firavunlar sülalesinden gelmesini bir üstünlük sebebi saymış ve Hz. Musa’yı, sırf ezilen ve hor görülen Beni İsrail kavminden olmasını, ve konuşmada zorlanmasını düşüklük ve (haşa) değersizlik nedeni zannetmiştir. Yani, Allah’tan ayrı ve bağımsız bir varlığı ve O’nun mülküne ortaklığı bulunduğunu vehmetmektedir. Ve bu aldanış ve saplantı onu ilahlık iddiasına kadar sürüklemiştir. “(Firavun) Dedi ki: Sizin en yüce Rabbiniz benim.”[8]

 

Şeytanın gururlanmasına ve Allah’ın rahmetinden kovulmasına sebep de yine bu üstünlük düşüncesidir:

“(Allah) Dedi: ‘Sana emrettiğimde, seni secde etmekten alıkoyan neydi?’ (İblis) Dedi ki: ‘Ben ondan hayırlıyım. (Çünkü) Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.”[9] ayetinden de anlaşılacağı gibi şeytan, Firavun, Samiri ve Karun gibileri, aslında Allah’ı inkâr etmiyorlar, sadece O’na itaat ve teslimiyete yanaşmıyorlar... Kendilerine verilen bazı özellikleri, bir üstünlük sebebi sayarak, gururlanıp sapıtıyorlar. Allah’tan bağımsız bir mevcudiyetleri, marifetleri, mülkleri ve güçleri olduğu zannına kapılıyorlar... İşte bu gurur ve kibirleri yüzünden şirke ve çirkefe saplanıyorlar.

“Yeryüzünde, hakkı olmadan büyüklük taslayanları ayetlerimden (Kur’ani gerçekleri anlamaktan ve kâinattaki ibretli ve hikmetli yaratılışların sahibini kavramaktan) engelleyeceğim. (Öyle ki) Onlar her türlü ayeti görseler bile (asla) ona inanmazlar. Dosdoğru yolu da görseler (yine de, haklı ve hayırlı olan budur diyerek ve benimseyerek, hayat) yolu tutmaz ve tabi olmazlar. Azgınlık ve sapkınlık yolunu gördüklerinde ise hemen onu (kendilerine hayat tarzı olarak kabullenip) yol edinirler. Bu, onların ayetlerimizi yalanlamaları ve onlardan gafil olmaları yüzündendir.”[10] ayeti, bazı nimet ve faziletleri Rabbinden değil, kendinden bilen ve bunlara aldanıp kibirlenen ve üstün özellikleri bulunduğunu vehmeden kimselerin hidayet nurundan mahrum edileceğini bildirmektedir.

Buna karşılık bütün Peygamberlerin ve Kur’an’da övülen salih kişilerin, Allah’a karşı devamlı mütevazı ve mahviyet sahibi oldukları görülmektedir.

“İşte sizin İlahınız, bir tek İlahtır. Artık yalnızca O’na teslim olun... Sen, alçak gönüllü olanlara müjde ver... Onlar ki, Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir”[11] ayetleri bunları övmektedir. İşte Hz. Adem (a.s)... Ki kendisine “Safiyullah”, Allah’ın tertemiz kıldığı zat denilmektedir... Bütün melekler kendisine saygı secdesi ile emredilmiştir. Buna rağmen beşeriyet zafiyeti ile işlediği bir zelle yüzünden Allah’a şöyle seslenmektedir: “(Hz. Adem ve Havva;) Ey Rabbimiz... Biz nefislerimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamazsan ve esirgeyip korumazsan, gerçekten hüsrana düşenlerden olacağız, dediler.”[12]

İşte Hz. İsa (a.s) ki O “Ruhullah”tır. Allah’ın Kendi Ruhundan üflediği yüce bir peygamberdir. Ama:

“Allah; ‘Ey Meryem oğlu İsa! İnsanlara, Allah’ı bırakarak, beni ve annemi ilah edinin diye sen mi söyledin’ diye sorduğunda, ‘(Haşa) Seni tenzih ederim, hakkım ve haddim olmayan bir sözü söylemek bana düşmez’”[13] diye titremektedir.

İşte Hz. İbrahim (a.s)… Ki o “Halilullah”tır… Yani Allah’ın dostu olarak seçilen büyük bir peygamberdir... Ama Allah’a karşı şöyle tevazu ve tazarru (dua ve niyaz) etmektedir. “Benim dostum, sadece Alemlerin Rabbidir. Ki O beni yaratan ve hidayet verendir. Bana yediren ve içiren de O’dur. Hastalandığımda bana şifa veren de O’dur. Beni öldürecek, sonra diriltecek olan da O’dur. Hesap günü, hatalarımı bağışlayacağını umduğum da O’dur. Rabbim, bana hüküm (adaleti yürütme ve hikmetli düşünme yeteneği) bağışla ve beni salih kullarına kat.”[14]

Ve işte Hz. Musa (a.s)… Ki ona “Kelimullah”, Allah’ın konuştuğu zat denmektedir ve Tevrat sahibi peygamberdir. Ama buna rağmen sık sık zafiyetlerini dile getirmekte, acizliğini ve çaresizliğini Allah’a arz etmektedir. Heyecanlı ve aceleci fıtratı nedeniyle, şahit olduğu bir kavga sırasında, kendi kavminden huysuz ve haksız birinin tarafını tutarak, ayırmak ve uyarmak kastıyla, yabancı adamı hızla itmiş ve düşüp ölümüne sebebiyet vermiş ve bu hatasını “Bu şeytanın işindendir...”[15] diyerek itiraf etmiştir. “Ve kardeşim Harun(la beni destekle). O, dil bakımından benden daha düzgün konuşmaktadır”[16] diyerek yalnızlığını, yardıma ihtiyacını ve konuşmada zorlandığını samimiyetle dile getirmiştir. Firavun’a karşı tebliğ görevi verildiğinde “onun taşkınlık yapmasından ve azgın davranmasından korktuklarını”[17] açıkça ifade etmiştir. Hz. Musa AS. Allah tarafından verilen özel bir ilmi öğrenmek üzere Hz. Hızır’a talebe olmaktan ve onun şartlarına uymaktan çekinmemiş ve kibirlenmemiştir.[18]

Ve işte Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (sav)... Ki o “Habibullah’tır. Yani Allah’ın en sevdiği, seçtiği ve en güzel ve mükemmel   şekilde İlahi nurun tezahür ve tecelli ettiği nebiler nebisidir... Buna rağmen bizlere kulluk edebini öğretmek üzere, Taif’teki saldırılardan sonra, bakınız, Rabbine nasıl yönelmektedir:

“Allah’ım, insanlar karşısındaki zayıflığımı güçsüzlüğümü ve çaresizliğimi Sana arz ve şikâyet ediyorum. Ey merhametlilerin en merhametlisi, Sen zayıfların sahibisin ve Sen, benim Rabbimsin... Beni kimlerin ellerine emanet ediyorsun? Bana (böylesine) kötü davranan bu yabanilerin ellerine mi? Yoksa, bana karşı silahlandırdığın bir düşmana mı? (Allah’ım bütün) Bunlara aldırmam, yeter ki Senin gazabın olmasın!... Elbette, Senin yardımın benim için daha geniş ve daha rahattır. Tüm karanlıkları aydınlatan bu dünyayı da ahireti de düzene sokan nuruna sığınıyorum... Yeter ki Senin kahrın ve gazabın üzerime olmasın (gerisi kolaydır). Dilediğine yardım etmek Senin elindedir. Senden başka kuvvet ve kudret sahibi yoktur”

Evet, Samirilerin, Karunların, Firavunların ve şeytanların bütün meziyet ve faziletlerini “kendi bilgileri ve becerileri sayesinde” elde ettiklerini söylemek küstahlığına karşı meleklerin: “Ya Rabbi Sen Yücesin. Bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Gerçekten Sen her şeyi hakkiyle bilen (yegâne) hüküm ve hikmet sahibi olansın”[19] itirafları ne kadar samimi ve seviyelidir.

Ruhsuz ve şuursuz kuru ağaç dallarının, muz, üzüm, armut gibi kudret şekerlemesi meyveleri... “biz yaptık” demeleri ne kadar gülünç ve gerçek dışı ise insanların onlara emanet olarak ve imtihan amacıyla verilen nimet ve faziletleri kendilerine mal etmeleri ve bunlarla üstünlük iddiasına girişmeleri de o denli yanlış ve çirkindir. Ve bütün bunlar şeytani vehim ve kuruntulardan ibarettir. “En zengin benim... En bilgin benim... En seçkin benim... En doğrusunu ben bilirim... İbadet ve hizmette en ileri benim... En çabuk ben sezerim... Ben çok özel birisiyim... Dünyayı ancak ben yönetirim... Bütün marifet ve keramet bendedir.” diyerek kibirlenen kimseler, bu enaniyet ve Firavniyetlerini tatmin için zamanla her türlü hile ve hıyanetin kendilerine mübah olduğu kanaatine saplanır ve adım adım Hak’tan ve hidayetten uzaklaşırlar... Oysa: “Kendisine Rabbinin ayetleri (Kur’an’ın hakikatleri) öğütle hatırlatıldığı zaman (bunlar sıradan insanlar içindir, ben seçkin birisiyim düşüncesiyle) sırt çeviren ve ellerinin önden gönderdiklerini (daha önce işlediği kötülüklerini) unutan (ve kendini tertemiz sanan) kimseden daha zalim kimdir?

(Bu enaniyet ve hıyanetleri yüzünden) Onu kavrayıp anlamalarını engelleyen bir perde, kulaklarına da bir ağırlık koyduk (artık) sen onları hidayete çağırsan bile, onlar sonsuza kadar asla hidayet bulmazlar.”[20]

Aşağılık Kompleksinin Tezahürleri

Çocukluktan itibaren dışlanmak, değersiz tutulmak, ilgi ve sevgiden yoksun bırakılmak... Bazı organların sakatlığı veya yetersizliği nedeniyle başarısız olmak... Fakirlik ve sahipsizlik sebebiyle itilip kakılmak...

İleri yaşlarda, hayal ve arzu ettiği hayat şartlarına kavuşamamak... Toplumda rağbet ve kıymet bulamamak... Özellikle rekabete dayanan siyasi, sosyal ve ekonomik yarışlarda hep geride kalmak... Silik ve sıradan birisi sayılmak...

Gizli işlediği bazı hatalar, hıyanetler, haksızlık ve fesatlıklar yüzünden “suçluluk duygusu taşımak” ve vicdan baskısı altında yaşamak... Gibi nedenlerle insanda oluşan, kendine güvensizlik, uyumsuzluk ve geçimsizlik, ürkeklik ve girişim cesaretsizliği, alınganlık ve çekingenlik gibi düşünce ve davranış bozukluklarının yol açtığı psikolojik problemlere “Aşağılık Kompleksi” denir.

Bu tipler, genelde kendilerine olan özgüveni yitirmiştir. Hiç kimse ile yarışamayacakları ve hiçbir işi başaramayacakları kanaati yerleşmiştir. Girişim güçleri ve medeni cesaretleri bitmiştir. Bunlar kendi içlerine kapanık, oldukça alıngan ve çekingen bir ruh haline sahiptir. Bu yüzden kapasiteleri küçülmüş ve birtakım kabiliyetleri körlenmiştir. Bazıları da suçluluk psikolojisiyle, kendilerini oldukça aşağı ve bayağı birisi olarak görmeye, kendisinden ve herkesten nefret etmeye yönelmiştir.

İşte bu aşağılık kompleksi, bazı insanlarda tam tersine teperek; “kibir ve kendini üstün görme”, “alaycılık ve başkalarını küçümseme”, “saldırganlık ve herkesi sindirme”, “iftira ve isnatlarla rakiplerini kötüleme” gibi tutarsız tavırlara girilmektedir.

Evet, bütün bunlar aşağılık kompleksinin farklı belirtileri, basitlik ve bayağılık psikolojisinin ters tezahürleridir.

a- Kibir ve kendini üstün görme:

Devamlı horlanan ve hırpalanan ve bu yüzden aşağılık duygusuna kapılan silik ve seviyesiz tipler, şuuraltına yerleşen bu psikolojik baskıdan kurtulmak ve toplumdan intikam almak için, kişiliklerinin tam tersi bir karaktere bürünürler.

Bazı basit başarı ve yeteneklerini... Derme çatma bilgi ve becerilerini, kendilerinin ve yakın çevrelerinin gözünde oldukça büyüterek, birer GURUR ve KİBİR ABİDESİ’ne dönüşürler.

Hatta bazıları daha ileri giderek “kendilerini manen seçilmiş ve özel olarak görevlendirilmiş” birisi olarak göstermeye ve böylece “tabii bir üstünlük” elde etmeye girişirler.

Artık kendileri dışında hiç kimseyi beğenmez, hiçbir hizmeti önemsemez ve en hayırlı başarıları bile takdir etmez hale gelirler.

“Ben ondan hayırlı (ve şerefli)yim. Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın. (Üstünlük benim hakkımdır)”[21] diyerek, direten ve kibirlenen ve bu yüzden Hz. Adem’e secde etmeyen[22] şeytanın bu psikolojisini, aşağılık duygusunun baskısıyla kibirlenenler de aynen gösterirler. Hâlbuki “...onların göğüslerinde (asla) ulaşamayacakları bir büyüklük (arzusundan) başkası yoktur.”[23]

b- Alaycılık ve başkalarını küçümseme:

Cahiliye karakterinin çirkin bir örneği de, herkesin kendisinden aşağı gördüklerini küçümseyerek, kendisinden üstün gördüklerini ise kıskanıp çekemeyerek, insanlarla alay etmesi ve dalga geçmesidir.

Soylu olanların sıradan kimselerle, zenginlerin fakirlerle, sağlıklı olanların sakat ve kötürümlerle, gözü açıkların saf ve iyi niyetlilerle, şehirlilerin köylülerle, okumuşların cahillerle, patronların işçilerle, müdürlerin memur ve müstahdem kesimiyle, yakışıklı ve güçlü olanların, çirkin ve çelimsizlerle alay etmesi... Onların eksiklik ve becerisizliklerini eğlence konusu edinmesi... Maalesef yaygın bir zulüm ve terbiyesizliktir.

Hatta alay edilen ve küçük düşürülen kimseler, kendilerine bu zulmü yapanlardan öylesine ürkmeye ve çekinmeye başlar ki, onların dilinden kurtulmak için sempatik görünmeye ve kişiliklerinden taviz vermeye yönelmektedir. Ve hele, aile üyeleri ve yakın çevresinden birileri yanında alay edilenler, daha büyük bir eziyet ve ezikliğe düşmektedir.

Bazen de, kıskandıkları kimselere, iğneleyici sözler ve kaş göz işaretiyle dalga geçerek, onlardan bir nevi intikam almak istenmektedir.

Bir işte başarılı olan, önemli makam ve memuriyetlere ulaşan, para, ev, araba gibi imkânlara kavuşan, toplumda sevgi ve saygınlık kazanan kimseleri çekemeyen ve bunları gözden düşürmek isteyen “aşağılık kompleksli” kimseler, bunların bazı kusur ve kabahatlerini büyülterek ve alay konusu ederek, bir nevi kendilerini tatmin etmektedir.

“Ey iman edenler, bir topluluk, başka bir toplulukla (sakın) alay etmesin. (O alay ettikleri) Belki kendilerinden daha hayırlıdır. Kendi nefislerinizi de (başkaları ortasında ve tevazu perdesi altında) yadırgayıp küçük düşürmeyin (veya aranızda nefislerinizin üstünlük yarışına girmeyin.) Birbirilerinizi küçük düşürücü lakaplarla yâd etmeyin. İmandan sonra böylesi fasıklıklar ne kötü bir isim (ve seviyesizlik)tir. Kim (bunlardan vazgeçip) tövbe etmezse, işte onlar zalimlerin ta kendilerindendir.”[24]

Bazı kimseler de, aralarından güya sivrildiğini ve üstünlüğünü göstermek için, kendisini sevenleri ve yakınlık gösterenleriyle... Hürmet ve rağbet edenleriyle bile alay etmeye ve onları küçük düşürmeye yeltenmektedir. Böylece kendilerine gösterilen samimiyet ve sevgiyi bile istismar etmektedir.

İnsanların inanç ve ibadet gereği bazı hareketlerini, kılık kıyafetlerini alay konusu edinmek ise, zulmün en yaygın şeklidir.

Rencide etmemek ve yalan söylememek şartıyla, zaman zaman latife etmek elbette caiz ve güzeldir. Ancak alaycılık, ya gurur ve kibrin veya aşağılık kompleksinin bir neticesidir ve “cahillik alametidir.”[25]

 

“Başkalarını (kusur ve kabahatlerinden ötürü) kınamayın... Sonra, Allah sizi de aynı duruma düşürmeden canınızı almaz” mealindeki Hadis-i Şerifin de haber verdiği gibi, insanlar yaptığı kötülüklerin karşılığını hem dünyada, hem ahirette aynen görecektir.

“Kazandıkları kötülükler (şimdi) kendileri için açığa çıkmıştır ve alay konusu edindikleri şeyler de kendilerini çepeçevre kuşatmıştır”[26] ayetleri bu gerçeği bildirmektedir.

c- Saldırganlık ve herkesi sindirme:

Aşağılık kompleksinin bir diğer dolaylı tezahürü ise saldırganlıktır. Herkesi sindirme ve kendisine boyun eğdirme düşüncesi, bazen firavunlaşmış bir karakterin, bazen de yıllar boyu bastırılmış ve basite alınmış bir kişiliğin, ters tepkisi olarak ortaya çıkmaktadır. Böylece, uzun zaman kendilerini horlayan ve dışlayan toplumlardan intikam alınmaya kalkışılmaktadır.

Yaşına-başına bakılmadan, toplumdaki statü ve saygınlığına aldırmadan zannı suçlamalarla, ona-buna sataşılmakta ve böylece büyük adamlarla uğraşarak, şeref ve şöhret sahibi olunacağı sanılmaktadır. Oysa “yükseklere tükürenlerin, bu balgamlarının dönüp kendi yüzlerine düşeceği” unutulmaktadır.

Bazı kimseler de “Allah’ın vekili, cennetin kefili, dünya ve ahiret nimetlerinin genel dağıtım mümessili" sıfatıyla ortaya çıkmakta, bazı safdil ve gafil taraftarlar da bulduktan sonra, artık kendilerine yüz vermeyen ve boyun eğmeyen herkese, devletin ve cennetin kapılarını kapatmaktadır.

d- İftira ve isnatlarla rakiplerini kötüleme:

Aşağılık kompleksinin en belirgin tezahürlerinden birisi de, iftira atmak ve isnatlarda bulunmaktır. Çekemedikleri kimselere çeşitli iftiralar atarak, karşısında eziklik ve eksiklik hissettikleri rakipleri hakkında şüphe ve suizan bulutları oluşturarak, onları gözden düşürmeye ve böylece kendileri yükselmeye çalışılmaktadır.

Bu tür iftira ve isnatları ortaya atanlar da, bunlara inanıp etrafa yayanlar da, Kur’an’da şiddetle kınanmakta ve “şeytanın izinden giden” askerleri olarak vasıflandırılmaktadır.[27]

Toplumun her bir ferdiyle olsun... Din ve dava kardeşleriyle olsun... Ve özellikle teşkilat üyeleri ve hizmet birimleriyle olsun “bir vücudun farklı organları gibi” yardımlaşması ve dayanışması gerekirken, onlara düşman olma ve devre dışı bırakma düşüncesi, tam bir şaşkınlık ve şeytanlıktır. Bu haset ve hıyanet (kıskançlık ve düşmanlık) düşüncesi, aslında Allah’ın ezeli takdirine inanmamaktan ve taksimine razı olmamaktan kaynaklanmaktadır.

Çünkü “Allah’ın (dilediği) insanlar için açtığı rahmet (ve fazilet) kapısını kimse kapatamayacaktır. Ve yine O’nun kısıp kapattığı bir (kapıyı) hiç kimse açamayacaktır.”[28]

Hâlbuki, herkesin başarısı, bir nevi bizim başarımızdır. Başkalarının sağlığı, bizim sağlığımızdır. Onların varlığı, bizim varlığımızdır. Ülkemizdeki ve yeryüzündeki insanların mutluluk ve başarısı, bizim huzur ve hayrımızadır.

Bunun gibi, çevremizdeki ve ülkemizdeki insanların sıkıntıları bizim sıkıntımız, onların zararı bizim zararımız, onların başarısızlığı bizim rahatsızlığımızdır.

“İyilik ve takvada yardımlaşmak (ve hayırda yarışmak) ve (her türlü) kötülük ve düşmanlıktan sakınmak.”[29] gerekirken, bunun tam tersini yapmak, imanın kararması ve insanlığın yozlaşmasıdır.

Bu nedenle ne aşağılık kompleksine, ne de büyüklük ve üstünlük düşüncesine kapılmadan, kendimizi ve dışımızdakileri olduğu gibi kabul etmeli, kendi kabiliyet ve kalitemizi geliştirmeye yönelmeli, başkalarını küçümseyerek veya kötüleyerek bir yerlere varamayacağımızı bilmeliyiz.

 

 


Bu makaleyi sesli olarak dinleyebilirsiniz:

 


[1] Duha: 11

[2] Nisa: 120

[3] Kasas: 78

[4] En’am: 148

[5] Yunus: 36

[6] Taha: 95-96

[7] Zuhruf: 51-52

[8] Naziat: 4

[9] A’raf: 12

[10] A’raf: 146

[11] Hac: 34-35

[12] A’raf: 23

[13] Maide: 116

[14] Şuara: 77-83

[15] Kasas: 15

[16] Kasas: 33-34

[17] Taha: 45

[18] Kehf: 65-82

[19] Bakara: 32

[20] Kehf: 57

[21] A’raf: 11-13

[22] Bakara: 34

[23] Mü’min: 56

[24] Hucurat: 11

[25] Bakara: 67

[26] Zümer: 48, Nahl: 4

[27] Nur: 11-21

[28] Fatır: 2

[29] Maide: 2

Makale Okunma Sayısı: 109

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR