Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün1221
mod_vvisit_counterDün4984
mod_vvisit_counterBu Hafta37059
mod_vvisit_counterGeçen hafta44068
mod_vvisit_counterBu Ay88060
mod_vvisit_counterGeçen Ay215469
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar14407489

IP'niz: 3.215.182.36
Bugün: 14 Ara 2019

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 11237366

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

 ADIL DUZEN 150x
 INSANIN YOZLASMASI 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
feto2
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 

BUĞRA YAYINCILIK

Tel-Faks:

0212 516 52 62

 

Reklam

Musul, Kerkük ve Rakka'yı Kurtarmamızı ABD VE AB NİYE BU DENLİ ARZULAMAKTAYDI?

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 3
ZayıfMükemmel 

 

Musul da Kerkük gibi Barzani Kürdistan’ının bir parçası yapılmaya çalışılmaktaydı. Bu girişim aslında “Büyük İsrail” planının bir parçasıydı. Şii baskılarıyla IŞİD’e teslime zorlanan Musul halkının bu şeytani projelerden haberdar olması imkânsızdı. ABD, AB, İsrail ve Rusya; büyük katliamlara ve göç dalgalarına yol açacak Musul operasyonuna Türkiye’nin katılmasına görünüşte karşı çıkıyorlardı. Oysa bu da bir tuzaktı. Perde arkasında, çeşitli danışmanları aracılığıyla Sn. Recep T. Erdoğan’ı sürekli kışkırtmakta ve kahramanlık damarını kaşımaktalardı. “Misakı Milli Sınırları” ile bizi pohpohlayan bu Siyonist güdümlü Haçlı ittifakının amacı: a)Türkiye’yi bu müdahaleye kendi kararıyla mecbur bırakmak, b)ABD askerleri, Amerikan askeri elbisesi giymiş PYD teröristleri ve Şii Milislerce büyük zayiatlar verecek şekilde Türk birliklerine saldırmak, c)Sonunda da “Biz istemediğimiz halde siz bu işe zorla girdiniz, şimdi sonuçlarına da göğüs geriniz!” diyerek bizi korkunç sorunlarla baş başa bırakmaktı. En büyük arzumuz bu kuşkularımızda yanılmış olmaktı.

Tam kırk yıldır, Sn. Recep T.  Erdoğan'ı yakından tanıyan, kendisini dikkatle takip ve tahlil etmeye çalışan ve hakkında yüzlerce makale yanında tam beş kitap yazan birisi olarak şu kanaate varmış bulunmaktayım: Sn. Erdoğan'ın BM Genel Kurulu'ndaki “Dünya beşten büyüktür!” gibi çağrılarının, AB’ye yönelik "Artık yol ayrımına geldik!" şeklindeki çıkışlarının, "PYD'nin de katıldığı bir Rakka-Musul (IŞİD) saldırısında yer almayız!" anlamındaki beyanlarının ardından, bunların tam aksine ABD, AB ve İsrail’e büyük tavizlere yanaşıldığını ve bu çıkışların; dikkatleri başka yönlere yoğunlaştırıp o tavizleri yumuşatmaya ve muhtemel tepkileri peşinen törpüleyip halkı avutmaya yönelik kılıflar olarak kullanıldığını onlarca tecrübeyle anlamış durumdayım.

Oysa Siyonizm’in bir programı olarak İsrail'i kurmak ve korumak üzere şekillenen BM teşkilatında, daimi üyelerin sayısı beşten 20'ye çıkarılsa ne değişmiş olacaktı? Yine Siyonist odakların güdümündeki veto yetkili beş ülkenin figüranı durumundan asla çıkamayacağımız bu şeytani oluşum içerisinde kurusıkı çıkışlar yerine, D-8'lere etkinlik ve yetkinlik kazandıracak; İslam Birleşmiş Milletleri Teşkilatı, İslam Ortak Pazarı, İslam Savunma Paktı, İslam Dinarı, İslam Kültür ve Eğitim İşbirliği Programları gibi tarihi ve talihli projelere sahip çıkılması ve gereğinin yapılması daha ciddi ve gerçekçi bir yaklaşımken, böylesine kof iddialarla nereye varılacaktı?

Bu sefer daha derin tavizler verilecek olmalı ki, "darbeye karşı demokrasiyi savunuyoruz!" palavrasıyla koyu Erbakan karşıtı ve İslam şeriatı düşmanı Mesut Yılmaz bile Cumhurbaşkanıyla birlikte Amerikalara koşup konferanslara katılmakta ve Sn. Recep T. Erdoğan'a sahip çıkmaktalardı. Oysa 28 Şubat sürecinde postmodern darbenin baş şakşakçıları arasındalardı. Yetmez Darwinist Ulusalcı Vatan Partisi'nin sözde Kemalist Genel Başkan Yardımcıları Sn. Erdoğan'ı savunmak üzere Amerika'ya koşmuşlardı…

New York’ta ‘Başarısız Darbe Girişiminin Anatomisi’ başlıklı paneli yöneten Mesut Yılmaz: "Bunu AKP’nin değirmenine su taşımak olarak görenler oldu. Ne diyeceksiniz?" sorusunu:

"Bu paneli düzenleyen Bahçeşehir Üniversitesi’nin Amerika’da kurduğu ‘Global Policy Institute’ isimli düşünce kuruluşuydu. Bahçeşehir Üniversitesi’nin kurucusu Enver Yücel de benim çok eski dostumdu. Panelden iki hafta önce beni aradı ve benden bu paneli yönetmem ricasında bulundu. Ben de memnuniyetle kabul ettim. 23 Eylül günü de New York’un en itibarlı mekânlarından birisi olan Harvard Club’da bu toplantıyı yaptık. Başkanlık seçimiyle yatıp kalkan Amerikan kamuoyuna Türkiye’deki darbe girişiminin arka planını anlatmayı, daha doğrusu bu konuda yapılan yanlı ve yanlış yayınların etkisini azaltmayı amaçladık. Bunu sadece bir vatandaşlık görevi olarak yaptık. Özellikle medyadan, akademisyenlerden ve düşünce kuruluşlarından iyi bir katılım oldu. Ben zaten daha önce de Almanya ve Avusturya medyasında mülakat yaptım, makaleler yazdım" şeklinde yanıtlamıştı. Oysa kendisi de daha önce Fetullah Gülen'le defalarca buluşmuş-konuşmuş bir insandı. 28 Şubat'ta da Erbakan'ı devirmek üzere askerleri ve medya silahşörlerini birlikte kışkırtmışlardı.

Öyle ki Akit yazarı ve AKP yalakası Ali Karahasanoğlu bile artık dayanamayıp “Gitti FETÖ, geldi Perinçek’e eyvallah edemeyiz!" başlıklı yazılar döşemeye başlamıştı:

"Bu darbe girişimlerinin ciddiyetine inandığımız içindir ki… Nihai noktada “hata”ların düzeltileceği ümidi ile... Bu yöndeki hüsnüniyetimizin gereği olarak, darbenin bastırılması operasyonlarında, her “hata”ya anında refleks göstermemeye gayret gösteriyoruz... Hatanın muhatabı biz bile olsak, bu ilkeyi çiğnememeye çalışıyoruz... İşte bu sebepledir ki… Ankara muhabirimiz Ramazan Alkan’ın gözaltına alınıp, tutuklanmasını aynı gün haberleştirmedik. Muhabirimizin haksız yere tutuklandığına dair kanaatimiz baskın çıkmasına rağmen... “Darbecilere karşı operasyonlar”ın sekteye uğramaması, bu yönde bir moral bozukluğu olmaması için, sadece “yanlış”a dikkat çeken bir haber yapmakla yetindik... Ama bu aşamada, burnumuza gelen pis kokuları da hatırlatmamız gerekir... Ankara muhabirimize bir tezgah tertiplendiği; özellikle yasakçı-dayatmacı solculara karşı yaptığı haberlerle tanıdığımız Ramazan Alkan’ın Ergenekoncu bir tezgahın mağduru edildiği...

Öyle ki... Fetullah Gülen’in, Akit’e açtığı yüzlerce dava arasında Ramazan Alkan’a açtığı dava da var... Bilerek, “At izini, it izine karıştıranlar”a seyirci kalınırsa, her dönem, farklı bir noktada duran... Kimi zaman PKK ile. Kimi zaman Kemalistlerle... Kimi zaman ateist solcularla birlik olan... Perinçekçilerin sazı ellerine alıp, havanın puslu olmasından istifade ederek, dindar insanlara kumpaslar kurmalarına izin verilirse... “Şimdi bizim hedefimizde FETÖ var... Oluşturulan karşı cepheyi dağıtmayalım” mavalları ile, FETÖ’nün bir başka versiyonuna göz yumulursa... Buna herkes eyvallah etse de... Bizim eyvallah etmeyeceğimiz, bilinmelidir..."

Güney sınırlarımız boyunca ve Suriye tarafında, 10-15 km derinlikteki alanda bir güvenlik koridoru oluşturmamız, hatta sığınmacı kamplarını burada kurmamız gerektiğini yıllardır yazıp durmaktayız. Çok geç de olsa devletin bu yöndeki adımlarını ve TSK'nın kararlılığını olumlu karşılamakta ve sahip çıkmaktayız. Ancak bir güvenlik koridoru ne kadar önemli ve gerekli ise, Amerika'nın ve Batılı ortaklarının kuyruğuna takılıp Musul ve Rakka operasyonlarına katılmamız da o denli tehlikeli bir tuzaktır. Çünkü "aralarına IŞİD sızmış" bahanesiyle bu kentlerin bombalanması ve karadan saldırılması, masum insanların perişan olacakları büyük tahribatlara, hatta katliamlara yol açacaktır. Ne dinen, ne vicdanen, ne hukuken ve ne de ahlaken böyle bir saldırıya Türkiye'nin alet olmaması için AKP iktidarı uyarılmalıdır. Siyasi ve askeri makamların: "Eğer PYD ve YPG (Yani Suriye PKK'sı) çağrılırsa, biz katılmayız..." çıkışları talihsiz beyanlardır. Çünkü asıl sorun, "buralara IŞİD sızmış" gerekçesiyle masum insanların (yani Müslüman halkın) hedef alınıp bombalanmasıdır ve bu tahribatların Haçlılarla ortak yapılmasıdır. Kaldı ki YPG-PYD teröristlerine, ABD askeri kıyafetleri giydirilip, Türk askerini arkadan vurmayacaklarının bir garantisi var mıdır?

Başbakan Binali Yıldırım 04.10.2016’da partisinin Meclis Grubu'nda yaptığı açıklamada, "Bizim için PKK neyse PYD ile YPG aynıdır. Nasıl DEAŞ’ı ÖSO mensuplarıyla Cerablus’tan aşağıya doğru püskürttüysek, gerektiği anda PYD ve YPG’yi de zorla Cerablus’tan atmasını biliriz" çıkışını yaparken "Kahramanlık satarken hırsızlığını deşifre eden Kıpti"yi hatırlatmıştı. Demek ki Amerika 10 kere söz vermesine ve TSK'nın bunca emeğine rağmen halâ Suriye PKK'sı (PYD-YPG) Cerablus'tan çıkarılamamıştı. Peki şimdi bu Amerika'nın peşine takılıp Rakka'ya ve Musul'a saldırmak nasıl bir akıldı.

Oysa; Fırat Kalkanı Operasyonu ilk etapta amacına ulaşmıştır. Sınır bölgemizdeki DAEŞ unsurları uzaklaştırılmıştır. PYD’nin koridor hedefinin önü tıkanmıştır. Bu amaçlar doğrultusunda planlanan harekât, şimdi ABD’nin Rakka çağrısı üzerine farklı bir noktaya taşınmaktadır. Rakka’ya birlikte yapılacak bir operasyon, bizi Suriye’de istemesek de kalıcı hale sokacak ve bataklığa saplayacaktır. Bu durum Fırat Kalkanı’na başlarken bölge ülkeleri ve Rusya ile yapılan mutabakatı da askıya alacaktır. Kim ne derse desin, ABD’nin bölgedeki en önemli müttefiki PYD ve PKK’dır. Rakka’ya yapılacak bir operasyon, bir süre sonra iç dengelerin bastırması ve ABD’nin oyunlarıyla bizi PYD ile birlikte hareket etmeye zorlayacaktır. Daha önceleri Süleyman Şah Türbesi’nin sınıra yakın bir noktaya taşınmasında, PYD’nin destek verdiğine dair açıklamalar yapılmıştır. Rakka operasyonu da, bizi yine böyle bir sonuçla karşı karşıya bırakacaktır. Bu da Fırat Kalkanı’nın amacının dışına çıkmasına ve PYD’nin meşruiyet kazanmasına sebep olacaktır. PYD’nin meşru zemine taşınması, Suriye’nin toprak bütünlüğünü de riske atacaktır. CIA Başkanı Brennan’ın, “Suriye ve Irak’taki devlet yapısının telafi edilemeyecek şekilde zarar gördüğü” açıklaması bir tespit değil, yol haritasının ilanıdır. ABD ile birlikte Rakka’ya yapılacak operasyon, niyetimiz ne olursa olsun, ABD’nin hedeflerine destek olmak gibi bir sonucu doğuracaktır. Öyleyse ABD’nin Rakka çağrısına aldanmamalıdır, bu çağrı bir tuzaktır.[1]

ABD'den Rusya'ya Suriye uyarısı!

Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi'nde düzenlenen Suriye toplantısında konuşan ABD'nin BM Daimi Temsilcisi Samantha Power, Rusya'nın Suriye'de yürüttüğü terörle mücadeleyi barbarlık olarak tanımlamıştı. Power, Halep'in doğusunda 275 bin kişinin Rus ve rejim saldırılarının hedefi olduğunu, son üç günde 150'den fazla hava saldırısı sonucu en az 139 sivilin hayatını kaybettiğini açıklamıştı. Oysa Amerika ve Rusya Suriye'nin parçalanması için gizli görüşmeler sonucu sahte roller oynamaktaydı. Örneğin Rusya Savunma Bakanı Sergey Şoygu, Akdeniz'e uçak gemisi göndermeyi planladıklarını aktarmıştı. Şoygu'nun açıklaması, ABD Dışişleri Bakanı John Kerry'nin Suriye'de bazı bölgelerde uçuşlara sınırlama getirilmesi mesajından sonra gelmesi bir tesadüf sanılmamalıydı.

ABD'nin Kürt inadı Ankara'yı şaşırtmıştı!

ABD Savunma Bakanı "Suriyeli Kürtlerle çalışmaya devam edilmesini destekliyorum." derken silah yardımına devam edeceklerini açıklamıştı. Türkiye'nin tüm tepkilerine rağmen ABD, Suriye Kürtlerine silah taşımaktaydı. ABD Savunma Bakanı Ashton Carter, Ankara'yı şoke eden bir açıklama yaparak "Suriyeli Kürtlere silah vermeye devam edeceklerini' vurgulamıştı. ABD savunma bakanı Carter, Genelkurmay Başkanı Joseph Dunford ile Senato Silahlı Hizmetler Komitesi'nde, Suriye'de ve diğer bölgelerde ABD’nin katıldığı askeri operasyonlar hakkında senatörlerin sorularını yanıtlarken: "Suriyeli Kürtlerin silahlandırmasını destekliyor musunuz?" sorusu üzerine Carter, "Daha önce zaten silah vermiştik, Onlar Suriyeli Demokratik Güçler'in bir parçasıdır. Suriyeli Kürtlerle çalışmaya ve onları silahlandırmaya devam edilmesi taraftarıyım" diyerek Türkiye'nin taleplerini hesaba katmadıklarını kanıtlamıştı.

Oysa Türkiye için asıl tehdidi IŞİD'den önce PKK ve PYD oluşturmaktaydı. Evet, İŞİD de bizim için ciddi bir terörizm tehdidi oluşturmaktaydı. Ama PKK Ankara için sadece terör eylemleri nedeniyle değil siyasi ve coğrafi hedefleriyle hayati tehdit ve öncelikli tehlike konumundaydı. Ankara açısından güncel ve öncelikli bir tehdit daha vardı. O da Fetullah Gülen yapılanmasıydı. İşte stratejik müttefikimiz ABD bunlara da sahip ve destek çıkmaktaydı.

“PKK’nın Kandil Dağı çevresinden, ham petrolü çıkararak İran’a satma hazırlığı yaptığı” iddiaları kafaları karıştırmıştı.

Haftalık Kürtçe yayın yapan Bas Gazetesi’nin haberine göre, PKK, Kandil Dağı çevresindeki ham petrolü İran’a satma hazırlığındaydı. Habere göre, PKK’nın görevlendirdiği özel bir ekip, Kandil Dağı’ndaki petrolü çıkarmak için köylere yol yapmaya başlamıştı. Özel kaynaklara dayandırılan habere göre; PKK Sergelê köyündeki petrolü çıkararak, Perdaşalê köyü üzerinden Dola Balayan bölgesine oradan da İran’ın Kürt bölgesi sınırından İran’a geçirip pazarlayacaktı. PKK gerekli teknik yardımları ise İsrail ve Barzani yönetiminden sağlamaktaydı. Samsun Valisi İbrahim Şahin'in, "Bugün Kandil’i çok duyuyoruz ama sadece terör örgütünün yuvalandığı yer gibi görüyoruz. Aslında Kandil’de de çok ciddi anlamda doğalgaz ve petrol rezervlerinin olduğu ve orayı PKK’lı teröristlerin kamp gibi kullandığı aldatmacasıyla bizi götürüyorlar" ifadeleri de dikkate alınmalıydı.

Bütün bunlara rağmen halâ AKP Hükümet Sözcüsü Numan Kurtulmuş 26 Eylül'deki bakanlar kurulu ardından yaptığı bir açıklamada: “Münbiç’teki PYD/YPG’lilerin Türkiye’nin talep edegeldiği gibi Fırat’ın Doğu yakasına çekilmeye başladıklarını” söyleyerek sanki ABD’yi aklamaya çalışmaktaydı..

Oysa bu resmi açıklama, şimdiye dek ABD tarafından hep bizi avutan, ancak PYD tarafından “Buradayız, gitmiyoruz” diye yalanlanan bir durumun Türk kamuoyuna yutturulmasıydı. Bu açıklamadan bir gün sonra Ankara’da üst düzey diplomat, asker ve istihbaratçılardan oluşan bir Amerikan heyeti ağırlanmıştı, heyette ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Antony Blinken ve ABD Başkanı Barack Obama’nın IŞİD ile mücadele özel temsilcisi Brett McGurk gibi kilit isimlerin yanı sıra, Amerikan Merkezi Kuvvetler (CENTCOM) komutanı Joseph Votel’in harekât ve istihbarat yardımcıları da yer almıştı, ama hiçbiri PYD’ye mesafe koyduklarına dair bir kelime konuşmamıştı.

 Bu heyetlerle yapılan temasların ardından Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan sabah saatlerinde açıklanan programda olmayan bir güvenlik toplantısı çağrısı yapmıştı. Toplantıya Başbakan Binali Yıldırım, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve diğer ilgili yetkililer katılmıştı. Hâlbuki zaten bir gün sonra, yani 28 Eylül’de Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısı, biraz daha geniş bir katılımla yapılacaktı. Neredeyse 24 saat sonra yapılacak daha kapsamlı bu toplantı öncesinde neden hemen hemen aynı kadroyla bir toplantıya daha gerek duymuşlardı?  Yoksa IŞİD bahanesiyle Musul ve Rakka saldırısına katılmamıza kılıf mı hazırlanmaktaydı?

ABD’nin derdi DAEŞ’i büyütmek olmasındı!

Suriye’nin doğusunda sözde “DAEŞ karşıtı koalisyon” tarafından düzenlenen hava saldırısında, güya terör örgütü DAEŞ’e mensup oldukları zannı iddiasıyla Suriye rejim güçleri bombalanmıştı. ABD ordusundan yapılan açıklamada, saldırı öncesi Rus ordusuyla da durumun müzakere edilmiş olduğu vurgulanmıştı. Açıklamada, “Hedef alanın personel ve araçların Suriye ordusuna ait olması ihtimali Rus yetkililer tarafından bildirildiğinde, hava taarruzu derhal durduruldu” ifadeleri yer almıştı. Anlaşılan bu tür “yanlışlıkla yapılan(!)” kasıtlı katliamlar Rusya ile ortak planlanmaktaydı. Bu saldırıda 83 askerin Deir Ezzor Havalimanı yakınlarında öldürüldüğü, iki F-16 ve iki A-10 jetiyle dört hava taarruzu yapıldığı, saldırıda en az 120 askerin de yaralandığı açıklanmıştı.

İsrail de Suriye’ye saldırmıştı!

Terörist İsrail güçlerinin, Suriye’nin güneyindeki Kunaytra’da rejime ait askeri mevzilere düzenlediği hava saldırısında 1 kişinin öldüğü, yaralananların olduğu anlaşılmıştı. Siyonist orduya ait savaş uçağı, Suriye topraklarından Golan Tepelerine roket atılmasına misilleme bahanesiyle sınırdaki Kunaytra kentinde rejime ait askeri noktaları hedef almıştı.

“Türkiye Musul tarihini ve denklemini çok iyi bildiği için, yaşanacak bir saldırının ve yanlış anlaşılmanın bedelinin çok ağır olacağını ve bu kargaşa ve katliamın sadece Haçlı Batı’nın işine yarayacağının da farkında olmalı ve buna göre davranmalıydı. Ancak maalesef Büyük Ortadoğu Projesi’nin de farkına varılmasına rağmen hala bu Siyonist proje sahiplerinin işine gelecek hatalar yapılmaktadır. Bu projenin sonunda Türkiye'mizin ve bölgemizin parçalanmasının amaçlandığı artık kesinlik kazanmıştır. Bölge etnik ve mezhepsel kökenli küçük devletçiklere ayrılacaktır, bunu sağlamak için de mezhepsel ve etnik savaşlar kışkırtılmaktadır; ama Türkiye bu şeytani tezgâhın bir tarafı ve aracı olmamalıdır. Bu coğrafyanın çocukları artık şunun farkına varmalıdır; bu kurulacak küçük devletçikler asla bölge halklarına bırakılmayacaktır. Hepsi İsrail'in ve Batılı devletlerin kölesi olmak zorunda bırakılacaktır. Bu coğrafyanın BOP’tan tek çıkış yolu İslam kardeşliği çerçevesinde ve Adil bir düzen içinde kucaklaşmasıdır. Bunu da farklılıkları bir tarafa bırakan ve ortak yanlarını öne çıkaran insanlar başaracaktır. Gelin hep beraber bunu Musul’dan başlatalım. Musul yeni dönemin Kerbela’sı olmadan bunu başaralım. Bunu yaparken de bu toprakların çocukları olarak anlaşıp ortak kararlar almaya çalışalım. Gelin bizi hiç anlamayacak ve acımayacak olanlara fesatlık fırsatı tanımlayalım, onların kuyruğuna takılıp birbirimizi boğazlamayalım. Halep’in yıkılmış halini görüp kahrolurken bir de buna medeniyetimizin önemli merkezlerinden Musul'u da katmayalım. Felaket adım adım yaklaşırken, hatta kapımıza dayanmışken ve henüz iş işten geçmemişken bu son fırsatı iyi kullanalım. Bunları yazarken maalesef Musul'a yönelik hava harekâtlarının da sürdüğünü hatırlatalım. Bizim 15 Temmuz'da bir gece yaşadığımız o bombaların her gece ve her saniye Halep'ten, Şam'dan sonra şimdide Musul'daki mazlumların üzerine düşeceğini unutmayalım. Musul yok olmadan ve yeni bir Kerbela yaşanmadan (ve bunu amaçlayan ABD ve AB projelerine figüranlık yapmadan), kendi milli ve vicdani çözüm yollarımızı ortaya koyalım” tavsiyelerine kulak asılmalıydı.

Bu arada dikkatlerden kaçan bir AFRİN konusu vardı. Afrin ABD'nin parayla ele geçirdiği Halep'e bağlı stratejik bir kasabaydı. Çünkü Afrin'in kuzeyinde Gaziantep, batısında Hatay bulunmaktaydı. Dost görünümlü düşmanlarımız ve stratejik ortaklarımız HATAY’ı karıştırmak için her yola başvuruyorlardı. Unutmayınız, 15 Temmuz kalkışmasında da kilit yer Hatay’dı. Yani Üst Akıl Afrin'e boşuna girmiş olamazdı. Kuzu postuna girmiş küresel canavarlar Hatay'da ne arıyorlardı? IMC ve IRC gibi sözde yardım faaliyetleri yürüten 14 yabancı STK bu kentimizde ayaklanma için hazırlık yapmaktaydı.

Salih Müslim'den çarpıcı özerklik küstahlığı!

PKK'nın Suriye'deki kolu olarak bilinen PYD'nin Eş Başkanı Salih Müslim, Suriye'deki son durum ve Türkiye'nin Cerablus operasyonuyla ilgili çarpıcı açıklamalar yapmıştı. Salih Müslim, "hiçbir zaman Suriye'de bağımsız bir Kürt devleti iddiasında olmadıklarını ve birleşik Suriye'den yana olduklarını" belirterek, "Kantonlar (Kobani-Afrin) Suriye'de istikrar sağlandıktan sonra zaten birleşecek, bu kaçınılmazdır. Ayrıca bizim birleştirmek için çabalıyoruz gibi bir derdimiz bulunmamaktadır!” sözleri Amerika'nın hesaplarını açığa vurmuşlardı.  Ve zaten Barzani Kürdistanı da böyle ortaya çıkmıştı.

İbrahim Karagül de:

“Bunlar belki size afakî geliyordur belki ama Suriye gerçekten de çokuluslu hesaplaşmanın, güçler çatışmasının, harita taslaklarının, jeopolitik restleşme ve kapışmanın, küresel iktidar paylaşımının en sıcak, en sancılı cephesi haline gelmiş bulunmaktadır. Geçen her gün, geri dönüşü biraz daha zorlaştırmakta, çatışmayı daha da kaçınılmaz kılmakta, hatta bu savaşı küresel boyutlara taşımaktadır. Suriye, Suriye olmaktan çıkmakta, Suriyelilerin meselesi olmaktan uzaklaşmakta, ülke Suriye halkının da elinden çıkıp merkez ülkelerin savaş alanına dönüşmeye hazırlanmaktadır” diye haykırmakta ve uyarmaktadır.

Rusya ile kapıştırma ve yeni Kırım Savaşı başlatma planları

Net söyleyelim: Osmanlı'dan sonraki en büyük istila harekâtıyla, parçalanma senaryosuyla, yok edilme planlarıyla karşı karşıyayız. Mesele hiçbir şekilde Suriye değil, coğrafyanın tamamıdır ve Türkiye de bu tasarımın tam ortasındadır. Bundan sonra ne yapacaklarına dair çok ciddi biçimde kafa yorulmalı, öngörüler üzerine çalışılmalıdır. Çünkü bu varlık/yokluk meselesi halini almıştır. Tarihteki örnekleri tek tek masaya yatırılmalı, bugüne hazırlıklar yapılmalıdır. Zira coğrafya aynıdır, güçler aynıdır. Mesela, 1853-56 arası yaşanan Kırım Savaşı görünürde bir Osmanlı-Rus savaşıdır. Ama gerçekte bu savaş, Osmanlı'nın rehin alındığı savaştır.”

Bugünkü Suriye meselesini Irak işgaliyle, Afganistan işgaliyle, Yemen kriziyle, Basra Körfezi'yle, Kızıldeniz'deki yoğunlaşan askeri birikimle, mezhep krizi projesiyle görmeyenler, meseleyi hiçbir şekilde anlamayacaktır. Konjonktürel hesaplarla hareket edenler hep hüsrana uğrayacaktır. Kendi gelecek hesaplarını ABD'ye ya da bir başka güce bağımlı hale getirenler kesinlikle kaybetmiş olacaktır. Suriye krizini sadece rejim ve muhalefet olarak görenler aldandıklarını anladıklarında vakit geçmiş olacaktır.”

Üçüncü Dünya savaşının adı konmamış halinin yaşandığı Suriye'de İkinci Mercidabık savaşı için geri sayım başlamıştı. Ehli Kitabın kaynaklarında da Dabık, Kıyamet savaşının mekânı olarak yer almaktaydı!

İkinci Mercidabık muharebesi kapıya dayanmıştı. Türkiye'nin havadan ve karadan destek verdiği ÖSO güçleri Dabık'a doğru yol almaktaydı. Mercidabık Kitaplı üç dinde de kıyamet savaşının mekânı olduğu vurgulanmaktaydı. Mehdi ile Deccal'ın büyük savaşının da burada (Türkiye-Suriye arasındaki Amik Ovası ve uzantısında) olacağına dair önemli işaretler vardı. Türkiye için Mercidabık birçok açıdan önem taşımaktaydı. Tarihimizde Yavuz Sultan Selim'in hilafeti devralmasının ilk büyük adımıydı. Şimdi ise İslam adını kullanarak vahşet saçan IŞİD'e karşı Türkiye bir tuzağa çekilmeye çalışılmaktaydı. Maalesef AKP iktidarı, Dabık savaşı için Amerika ile de anlaşmıştı. ABD Başkan'ı Barack Obama'nın özel temsilcisi Brett Mc Gurk, Türkiye destekli koalisyon güçlerinin Dabık'ı IŞİD'den almak üzere harekâta hazır olduğunu açıklamıştı.

Dabık nerede bulunmaktaydı?

Dabık Suriye'nin kuzey batısında Halep iline bağlı Azaz ilçesinde bir kasabaydı. Diğer adı Mercidabık'tır. Nüfusu 5.000 civarındaydı ve çok sayıda Türkmen barındırmaktaydı. 2014 yılının Ağustos ayında IŞİD, Süleyman bin Abdülmelik (Şah) türbesini yok ederek kasabayı ele geçirmiş bulunmaktaydı. Mercidabık'ın önemi; coğrafi konumundan ziyade psikolojik, tarihi ve ideolojik konumuna bağlıydı. Bazı Hadislere göre Mehdi komutasındaki İslam ordularıyla Deccal komutasındaki "Romalı" yani batıdan (Amikiye, Hatay tarafından) gelecek gayrı- Müslim orduları işte tam burada, Dabık'ta çarpışacaklardı. Yani Dabık Kitaplı 3 dinde de yer alan 'Kıyamet savaşının' başlayacağı mekândı. Hıristiyanlar buna “Armageddon” ismini verirken, İslam dünyasında ise bu savaş “Melhame-i Kübra” olarak adlandırılmıştı.

Misak-ı Milli sınırlarımıza dahilken elden kaçırdığımız Musul, Kerkük ve Rakka’yı almamızı, buraları Türkiye üzerinden kendine katmayı amaçlayan AB mi dayatmaktaydı?

Türkiye'nin AB sevdası ve sonuçları

Türkiye İstiklâl Savaşı sonrasında kendisine istikamet belirlerken, Anadolu’yu işgal etme hevesini açık etmiş olan Avrupa ülkeleriyle hesaplaşmayı ve yönünü farklı istikametlere çevirmeyi hiç düşünmemişti, Türkiye Cumhuriyeti‘nin tarihi, neredeyse bütünüyle, Batı ile -özellikle de Avrupa ile- bütünleşme arayışının tarihidir. DP’nin dışişleri bakanı Fatin Rüştü Zorlu‘nun, idamlarına hükmedilen siyaset arkadaşları ve dönemin Cumhurbaşkanı Celal Bayar ile infaz için İmralı Adası‘na götürülürken, gemide, Türkiye’nin AB üyeliği konusunu hayıflanarak açtığı söylenir… Hayıflanmasının sebebi, 27 Mayıs (1960) cuntasının idamları göze almasının Türkiye’nin AB üyeliği ihtimalini ortadan kaldıracağı endişesiydi. Tabii o zaman henüz AB olmamıştı birlik, Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) olarak geçmekteydi. Türkiye 1959 yılında Menderes hükümetince AET’ye üyelik başvurusunu iletmişti. 

Türkiye’nin Ortak Pazar macerasındaki önemli kilometre taşlarından biri de 12 Eylül 1963 tarihinde imzalanan Ankara Antlaşması’dır. Dönemin gazeteleri, “Ortak Pazar’a Girdik” (Cumhuriyet), “Artık Avrupalıyız” (Milliyet) ve “23 Yıl Dişinizi Sıkın. Avrupa’dan Alışveriş Yapabileceksiniz” (Hürriyet) gibi başlıklarla çıkmışlardı. Bu tarihte Başbakan İsmet İnönü’ydü ve CHP-YTP-CKMP’nin oluşturduğu koalisyon hükümeti iktidardaydı. Anlaşmayı imzalama konusunda tereddütleri olan ve Türkiye’nin üstleneceği yükümlülüklerin neler olacağını soran İnönü’yü etrafındakiler şu sözlerle iknaya çalışmışlardı: “Paşam bizim bu ilk dönemde hiçbir yükümlülüğümüz yok. Beş yıl sonra, koşullar iyi ise, hazırlık döneminin koşullarını saptayacağız. Değilse bir yıl daha uzatacağız. Yine olmazsa bir yıl daha. Böylece 7 yıllık bir süremiz olabilecek. Bizim şimdi yaptığımız Avrupa’ya kanca atmak olacaktır”.

1961-1965 yıllarındaki koalisyon hükümetlerinde yer alan CHP, 1965 seçimleri öncesinde yayınladığı “CHP Halk Hizmetinde Neler Yaptı” adlı broşürde, Ortak Pazar ilişkisine değinerek şu bilgileri aktarmıştı:

• CHP iktidarı, Ortak Pazar’a katılmamızı sağladı.

• CHP iktidarı, tütün, üzüm, incir, fındık gibi ürünlerimizin Ortak Pazar ülkelerine ihracını arttırıcı imkânlar hazırladı.

• Beş Yıllık Plan hazırlanırken, Ortak Pazar’a katılma ihtimalini göz önünde tutarak; yatırımları ve ekonomik önlemleri ona göre ayarladı.

Erbakan’ın Ortak Pazar ve AB uyarıları!

Önce Milli Nizam, onun kapatılmasından sonra da Milli Selamet Partisi’ni kuran Erbakan Hocamız, Ortak Pazar’ın perde arkasını ve sinsi tuzağını haykıran tek insandır. TBBM’de yaptığı konuşmalarda: Biz Milletimizin gençliği olarak bir devri kapatıp bir devri açan Büyük Sultan Fatih Mehmet Han Hazretlerinin “Bu beldeden bir karış toprağı Gayrimüslimlere satana Allah'ın Peygamberimiz Aleyhisselatü Vesselamın ve benim lanetim olsun” vasiyetine bağlı yeni nesil olarak Sultan Abdülhamit Cennetmekânın “Şehit kanıyla alınan vatan toprağı parayla satılmaz” düsturuna bağlı vatan evlatları olarak ticaret kisvesi altında ve Ortak Pazar palavrasıyla aziz vatanımızın yabancıların istismarına terk edilmesine asla müsaade etmeyeceğiz (...)

Ortak Pazar bir Katolik birliğidir. Hedefi üye memleketleri tek bir devlet halinde birleştirmek ve kendine mahsus ideolojik maksatlara sahip bir konseyde yetkileri toplayarak, her bir üye memleketin hükümranlığı hakkını elinden almak gayesini gütmektedir. Büyük çoğunluğunu Hıristiyanların teşkil edeceği ve daha dün Kıbrıs konusu münasebetiyle içlerindeki Haçlı zihniyetini yeniden ortaya koymuş bulunan bir topluluğa Müslüman Türkiye'yi bir vilayet gibi bağlamak Türkiye'yi, onun büyük tarihini, onun insanlık için çok mühim olan hüviyetini yok etmek demektir... Batı ile her türlü ticari münasebet kurulabilir. Fakat bu asil millet Hıristiyan potasında eritilemez, bir Hıristiyan topluluğu tarafından hükümranlık hakları elinden alınamaz, buna müsaade edilmeyecektir. Türkiye’nin maddi ve manevi menfaatleri, aramızda kültürel tarihi bağlar bulunan ve iktisadi denge olan İslam memleketleri ile Müşterek Pazar kurulmasını gerektirmektedir.

Muhterem kardeşlerim, Ortak Pazar, biliniz ki, aslında ve iç planında bir Siyonist tezgâhtır. Meselenin kökü bugün Siyonistlerin elinde bulunun Tevrat’a kadar gidip dayanmaktadır. Kendilerine Musevi dedikleri halde, bugünkü Musevilerin dünyayı kendi hegemonyasına almak isteyen, planlı olarak çalışan Siyonist kısmı tepedeki idarecilerinin elinde tuttukları Tevrat, Musa Aleyhisselam’a gelen Tevrat değildir ve bunların da Musa Aleyhisselam ile bir alakaları bulunmamaktadır. (...) Bugün her Siyonist’in kalbinde Tevrat’a olan bağlılığından dolayı bir dünya hâkimiyeti kurmak planı yatmaktadır. Ortak Pazar da bunun bir tatbikatı olarak ortaya atılmıştır. Ortak Pazar, zahiri görünüşü itibariyle altı Katolik memleketin birleşmesinden ibaret sanılsa da, asıl gayesi bütün Avrupa’yı Siyonist sermaye hâkimiyetine almaktır.”

AB’nin aslı ve perde arkası!

1 Ocak 1958’de yürürlüğe giren Roma anlaşması ile kurulmuş olup ilk adı AET Avrupa Ekonomik Topluluğu, Ortak Pazar, AT (Avrupa Topluluğu) veya AB Avrupa Birliği, Kapitalizmin, Demokrasinin ve Hıristiyanlığın bütün Dünya’da hâkim kılınması gibi üç temele dayandırılmıştır. 12 Eylül 1963’te AET ile Türkiye ortaklık anlaşması imzalanırken Başbakan İsmet İnönü, hedefi açıkça ilan etmiş ve "Hakikaten, bugün Türkiye’yi ebediyen Avrupa’ya bağlayacak anlaşmayı imzalamış bulunuyoruz" açıklamasını yapmıştır. Dışişleri eski Bakanlarından Bayülken de; "Kanaatimizce, ortaklığın ekonomik ve politik cepheleri birbirini tamamlayan unsurlardır" diyerek AET ortaklığının siyasi boyutunu vurgulamıştır. AB henüz bizi bünyesine almadığı halde, 17 Aralık 2004’te Cumhurbaşkanı Gül ile Başbakan Erdoğan, AB Anayasasını birlikte imzalamak cesaretinde(!) bulunmuşlardır. Bütün bunlar gösteriyor ki, AET sadece ekonomik bir ortaklık değil siyasi bir yapılanmadır ve Siyonist sermaye güdümlü bir Haçlı ittifakıdır.

AT üyelik müracaatını değerlendiren Prof. Dr. Mümtaz Soysal ise; "Günü gelince, yüzyıllar öncesinin haçlı dayanışması hâlâ kolayca oluşmaktadır. Avrupa Topluluğundaki Türkiye, Rodos şövalyelerinin eline düşmüş bir Osmanlı kadırgası kadar yalnızdır. “Vur Saint Jean aşkına, vur ki Salip (haç) düşmanı Müslüman Türk’ün kellesi uçsun" diye yazmıştır.

Türkiye’nin AB macerası!

12 Eylül 1963’te AET ile Türkiye arasında ortaklık anlaşması Ankara’da imzalandı. Avrupa Topluluğuna tam üyelik için 1. Özal hükümeti döneminde AET işlerinden sorumlu Devlet Bakanı Ali Bozer, 14 Nisan 1987’de müracaatta bulunmuşlardı. 1 Ocak 1996 tarihinde Başbakan Çiller imzası ile AB ile gümrük birliği tesis edildi. Henüz AB’ye alınmadığımız halde “Gümrük Birliği” şartlarını kabul ederek ülkemizi Avrupa’dan gelecek mallar ile buna paralel olarak Çin mallarına kapılarımız açıldı. 10 Aralık 1999 Türkiye aday ülke yapılıp oyalanmaya alındı. 17 Aralık 2004 Henüz üyeliğe alınmadığımız halde Cumhurbaşkanı ile Başbakanın birlikte imzaladıkları AB Anayasası ile Türkiye için katılım müzakereleri başlatıldı. AKP iktidarları dönemi olan Şubat 2002-Temmuz 2004 döneminde sadece iki senede çıkarılan sekiz uyum paketiyle 53 yasanın 218 maddesinde değişiklik yapıldı. 8 Haziran 2011 tarihinde, 80 yıllık Cumhuriyet tarihinde bir ilk yaşandı ve AKP hükümeti, AB için bir Bakanlık kurma kararı aldı. Ne acıdır Büyük Millet Meclisimiz, artık ahlaksız AB dayatması kanun paketlerini yasalaştırma kurumuna çevrilmeye çalışılmaktadır.

AB ile Gümrük Birliği “yeni kapitülasyon” anlaşmasıydı

Başlangıçta, ortaklar arasında özünde eşdeğerde bir “alma ve verme” öngörülmüşken, ilişkilerin Gümrük Birliği etrafında kurulması iki antlaşma tarafı arasındaki dengeyi -Türkiye aleyhine olmak üzere- bozmuş olmaktaydı. Başka bir ifadeyle, AB’nin stratejisi tamamen tutmuş, AB Türkiye’yi eşit bir ortak olarak tanımadan kendisine bağlamayı başarmış ve böylece Türkiye pazarına girme ve resmen sömürme amacına ulaşmıştır.

AB-Türkiye Ortaklık Konseyi’nin 6 Mart 1995 tarihli toplantısında Antlaşma tarafları kapsamlı bir belgeyi kamuoyuna sunmuşlardı. 1/95 Sayılı Ortaklık Konseyi Kararı olarak anılan bu belge altı bölüm ve on ekten oluşmakta ve 66 madde içeren dört alt bölüme ayrılmaktaydı. Belge GB’ye ilişkin genel kuralları ve GB’nin Gümrük Alanı (md. 3/3) ve mallarının menşeini (md. 3/1 ve 3/4) ilgili tanımlamaları barındırmaktaydı. Günlük Alman gazetesi Die Welt yeni kararı bir ortaklıkta normal olarak varılabilecek hedeften “çok daha iddialı bir proje” ve “hatta tam üyelik görüşmeleri dışında Topluluğun şimdiye kadar yaptığı en ileri düzeyde anlaşma” olarak yorumlamıştı. Ancak söz konusu karar o tarihte henüz kesinleşmemişti, şekilci bir hukuk açısından bakıldığında sadece AB-Türkiye ortaklık Konseyi’nin Gümrük Birliği’nin son dönemine girilmesi hakkındaki ortak görüşünün bir taslağıydı. Bu taslak ancak 13 Aralık 1995 tarihinde Avrupa Parlamentosu’nun onayından sonra “Ortaklık Konseyi Kararı’na” dönüşmüş olacaktı. Kaleme alınmasından önce Türkiye’de karar taslağı üzerinde yoğun tartışmalar yaşanmıştı. Karardan yana olanlar bunun “ülke çıkarlarının korunması ve güçlendirilmesine” katkısı olacağını savunmaktaydı. Bu nedenle AB’nin, Gümrük Birliği’ne girilmesi için Türkiye’nin daha çok ödün vermesi gerektiği yolundaki talebinde haklı olduğunu söylemekten sakınmamışlardı. Buna karşılık muhalif sesler GB’nin “kapitülasyon ve vatana ihanetle” eşdeğerde olduğunu ve bu yüzden engellenmesi lüzumunu dile getiriyorlardı. Dönemin Basın Konseyi başkanı ve tanınmış gazeteci Oktay Ekşi bile bu karar metnini değerlendirirken “bunun kapitülasyonlardan daha kötü bir anlaşma” olduğunu vurgulamıştı.

Erbakan bunu 40 yıldır haykırmaktaydı, Rompuy'un başkanlığı Erbakan'ın haklılığını bir kez daha ispatlamıştı

Türkiye’nin kendi medeniyet birikimini ve gücünü Avrupa Birliği’ne yansıtmasından korkan ve bu yüzden, halkımızı iyice yozlaştırıp İslami şuur ve ahlaktan uzaklaştırmadıkça içlerine almayı sürekli savsaklayan Avrupalılar, bu defa da Avrupa Birliği’nin ilk başkanlığına seçilen Belçika Başbakanı Herman Van Rompuy ile Türkiye’yi karşı karşıya bırakmışlardı. Rompuy’ın Avrupa Birliği’nin ilk başkanlığına seçilmesi, 50 yıldır bu konuyu gündeminden düşürmeyen Milli Görüş lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın haklılığını bir kez daha ortaya çıkarmıştı. Belçika Başbakanı Rompuy, yaptığı açıklamalarında Avrupa Birliği’ni bir Hıristiyan kulübü olarak gördüğünü açıklamış ve “Türkiye Avrupa’nın parçası değildir ve hiçbir zaman da olmayacaktır. Avrupa’da geçerli olan ve Hıristiyanlığın da temellerini oluşturan evrensel değerler, Türkiye gibi büyük bir İslâm ülkesinin kabulü durumunda gücünü kaybedecektir” itirafında bulunmuşlardı.

Şanghay Beşlisi mi, Ortadoğu’da ittifak mı?

“Lozan üzerine başlayan tartışma ülkemizin önünde yeni bir dönemin açılacağının ilk işaret fişeğiydi. Üstüne gelen Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Meclis’e hitabı yeni dönemin AB ile arayı açmayı da içine aldığını düşündürmekteydi. Belki bir ara sözü edilen Şanghay Beşlisi, belki Ortadoğu’da yeni bir ittifak girişimi… Şanghay Beşlisi’nde başı çeken Rusya’nın halen Halep üzerine yağan bombaları Esad rejimine sağlayan ülke olması… Ve Ortadoğu merkezli bir ittifak kurulabilmesi için gerekli şartları oluşturmanın neredeyse imkânsızlığı; Yeni ittifak arayışları üzerinde düşünürken bu gerçekleri de göz önünde bulundurmayı gerektirmekteydi. Sorun, acaba, 15 Temmuz hain ve uğursuz darbe girişimi sonrasında OHAL rejimine geçilip Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanması ve bu durumu daha uzun bir süre devam ettirme niyetinden mi kaynaklanıyordu? Çünkü OHAL rejimine sahip bir ülke olarak AB ile üyelik müzakereleri yürütülemez de…”[2] diyen Fehmi Koru acaba AB’yi tek seçenek gibi sunarken, İslam Birliğini hayal mi görmekteydi, yoksa içine mi sindirememekteydi?


[1] Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

[2] 02.10.2016, AB İle Yolun Sonuna


Bu yazarin diger makaleleri

KUR’AN’A KARŞI SORUMLULUKLARIMIZ VE AKP’NİN SAPTIRMALARI!
 Hazreti Muhammed Aleyhisselam Kur’an ile neler yapmıştır? 1-   Önce Mekke’de insanlara...
Devami
HAYRAN GÖNLÜM
  HAYRAN GÖNLÜM      Pişmek istemeyen, ocakta kalmaz Aşkın ateşinde, ger yana gönlüm! Kömür...
Devami
KENDİNİ AŞAN RAKİBİNİ DE AŞACAKTIR!
  Hep başkalarının hareketlerinden anlamlar çıkartmaya çalışıyoruz. Ama hakikat aynasında...
Devami
BM. TÜRKİYE'Yİ DEĞİL, PKK'YI MUHATAP ALIYOR!
  Bitlis'te 5 askerimizin kahpe mayın tuzağıyla şehit edildiği gün,...
Devami
TÜRKİYE MERKEZLİ MEDENİYET DEVRİMİ VE MEHDİYET MÜJDESİ
  Mehdiyet: yüzlerce hadisi şerifle müjdelenen, binlerce alim ve milyonlarca...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 584

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR