YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
69e763db373e5
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 6 9 9
Bugün : 28485
Dün : 58085
Bu ay : 1187330
Geçen ay : 1803365
Toplam : 53332388
IP'niz : 216.73.217.119

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

1.Haziran. 2004 Akşam Gazetesindeki "Bilinmeyen Ünlü…" başlıklı yazısında "Sakallı Celal…" in "Cennet ve cehenneme inananları" yani ahirette hesap vereceğine göre davrananları "beyni sakatlanmış" aklı ve anlayışı yamuklaşmış şeklinde göstermesini ve böylece bütün Müslümanların bu temel ve genel inancına hakaret etmesini, çok doğru ve değerli bir tespit gibi takdim ederek gerçek ayarını ve anlayışını ortaya koyan…

Türban ve İmam Hatip konusundaki haksızlıklara direnenleri de yine "Beyni sakatlanmış" lara katan YALÇIN PEKŞEN 10-Kasım-2004 tarihli yazısına da Ahmet Akgül Hocamızın "Bizim Atatürk" kitabına atfen "Yobaz Atatürkçüler" başlığını atmış…

O 250 sayfalık kitaptan arayıp bulabildiği, kendince en olumsuz ve lüzumsuz kısım olarak: Atatürk İstismarını ve Kemalizm sahtekârlığını dile getiren:

 

"Ey şanlı Atatürk!

Eskiden evliya türbedarları gibi sizden sonra da Anıtkabir istismarcıları türedi. Bu çağdaş yobazlar senin adına sapık bir sömürü düzeni kurdular ve kendi iddialarına göre hiç izinden ayrılmadılar.'

‘Yani seni kanun zoruyla sevdirmeye kalkıştılar. Sahte saygılarını ispatlamak için de putperest Araplardan bin beter biçimde heykelciliğe sarıldılar.'

‘ Büyük Atatürk,

Sizin anneniz gibi, Latife Hanım eşiniz gibi başını örten kızlarımızı okullara sokmuyorlar. Üniversiteyi bitirseler görev yaptırmıyorlar.'

‘Ey büyük kahraman,

Bütün bu vahşet ve rezaletleri de senin ilke ve inkılâpların adına yaptıklarını söylüyorlar. Yani Atatürk diyerek anamızı ağlatıyorlar."

Şeklinde gerçeğin ta kendisine tercümanlık eden sözleri aktararak "Yobazlar, pespaye amaçlılar, kudurdular" diye sinsice ve seviyesizce müminlere sataşmış.

Baştan sona; Atatürk'ü "din düşmanı, Yahudi uşağı, Avrupa aşığı" göstermeye çalışan, ülkemizi bölmek ve tarihe gömmek isteyenlere taşeronluk yapan çevrelerin sahtekarlığını ortaya koyan, Din istismarcılarıyla devrim yobazlarının perde arkası ortaklığına projektör tutan ve Mustafa Kemal'in inançlı bir komutan ve Milli bir kahraman olduğu gerçeğini anlatan böyle bir kitaba teşekkür edeceğine, küfür ederek saldırmış…

Bu durumu Ahmet Hocamıza aktardığımızda telefonda bize şunları söyledi:

"Hoş görmemiz hatta sevinmemiz gerekir. Çünkü demek ki gayretimiz amacına ulaşmış… Yarası olanları acıtmış ki böyle cerahatler akıtmış..!

Tenkitle tebrik kardeştir. Ama bu zat, maalesef biraz haddini aşmış, tahkire (hakarete) başlamış… Kendisine yakışanı yapmış… Ne diyelim demek ki, bundan da alacağımız dersler varmış!.. Hâlbuki ben o şahsın yazılarını mümkün mertebe okumaya ve yararlanmaya çalışmışımdır…

"Her sözü (okuyup) dinlemek, ama en güzeline (en doğru ve değerlisine) uyup ona göre hareket etmek"[1]  Kur'anın kuralıdır.

Bazen "Sakallı Celal"den, inancımıza ve ahlakımıza ters şeyler anlatsa da; mesela:

"Bu kadar cehalet ancak tahsil ile mümkündür"

"Bu ülkede ilgililer bilgisiz, bilgililer ilgisizdir"

"Memlekete hizmet etmek istiyorsan, bunu kimseye duyurmadan yapacaksın. Çünkü birileri fark edip engelleyebilir"

Gibi gerçekçi ve geçerli şeyler de aktarmaktadır.

Velhasıl, bazı zararlı yanları yüzünden insanları dışlamak ve düşman olmak, onların yararlı yönlerini ve toplum için hayırlı kabiliyetlerini de katletmek anlamındadır ve yanlıştır. Sadece uyarmak ve mümkünse "Terbiye tedavisi ve ahlak ayarı" yapmak lazımdır.

Hayret… Tarihi değerlerimize ve milli zenginliklerimize herkes tarafından sahip çıkılması ve saygı duyulması, kendisine güvenen ve ülkesini seven kimseleri gururlandırması gerekirken, tam tersine huzursuz olması ve huysuzlaştırması, bilmem ki, neyin alameti sayılmalıdır!? Yine de, bu yazıyı aynen kitaba almalıdır… Gülü seven dikenine katlanmalıdır!"

Yeri gelmişken Cumhuriyet, İslamiyet ve Atatürk'le ilgili şu ilginç ve önemli tespitleri de aktarmak istiyoruz:

Kuruluş ideolojimiz ve İslam:

"Türkiye hâlâ zihninde ülkenin kuruluş ideolojisi ile İslam'ı bağdaştırabilmiş değil. Cumhuriyet'e yönelik dini referanslara dayalı eleştiriler devam ediyor. Buna karşı Cumhuriyet'i dini referanslarla savunmak ise maalesef tabu. Tartışmanın böyle bir zemine kaymasını laiklik açısından tehlikeli bulanlar var. Ama korumaya çalıştıkları rejimin kurucusu Atatürk'ün Cumhuriyet'i dinen de savunduğunu unutuyorlar. Şu sözler Atatürk'e ait: "Bilirsiniz ki, şer'i esaslarda ve ilahi emirlerde muayyen bir hükümet şekli yoktur… Yalnız hükümetin nasıl olması lazım geleceğine dair esaslar ifade olunmuştur. Bu esasların biri de şûradır, meclistir. Hükümetin behemehal meclis olması lazımdır.

O kadar ki bizzat Cenab-ı Peygamber bile şûrasız muamele yapmazdı, (cemiyet ve hükümet işlerinde istişaresiz hareket etmek) Allah tarafından menedilmişti. İkinci esas adalettir. Şûra adaletle hükmünü icra eder.' Şimdi kim İslam'da bir devlet şekli verilmiştir diyebilir? Kim Peygamber'in muamelat alanında (iman ve ibadetler dışındaki konularda) şûrasız hareket ettiğini ve Kuran'da şûrayı emreden bir ayetin bulunmadığını iddia edebilir? İslam'ın söz konusu yönetim esasları şöyle sıralanabilir: Maslahat (halkın menfaatleri), Ehliyet (görev ve yetkilerin ehline verilmesi), Biat (seçim), Şûra (meşveret) ve Adalet."

Yine Atatürk'e dönelim: 'Millet her noktadan kendi yararlarını (maslahatını) sağlayacak olan ve bu yararları korumak için lazım olan vasıfları, meziyetleri toplamış (ehliyet sahibi) kabul ederek seçtiği (biat ettiği) insanlardan kurulu bir şûraya malik olursa ve bu şûra, adalet üzere hareket ederse; işte Allah'ın ve Kuran'ın istediği hükümet olur.'

Atatürk'ün din ve devlet işlerini ayırmasına ise 'İslam böyle bir şeyi kabul etmez' diyenler, ibadet ile muamelat ayırımından haberdar değiller midir? Büyük fakih Necmeddin et-Tufi'nin (ölm. 716/1316) 'Muamelatta hükümler maslahata (halkın menfaatlerine) göre belirlenir, bu alanda dinin verileri sadece birer örnektir, tüm zamanları bağlamaz…' demiştir. Kadı Abdül Cebbar ise (ölm. 415/1025) 'Eğer (akıl ile vahiy) çatışır gibi bir görünüm ortaya çıkarsa akıl esas alınır, vahyin verileri akla uygun hale getirmek üzere yorumlanır' hükmünü vermiştir.

Peki Atatürk ne diyor: 'Özellikle bizim dinimizle ilgili esasların doğruluğu için herkesin elinde bir ölçü vardır. Bu ölçü ile her hangi bir şeyin bu dine uygun olup olmadığını kolayca takdir edebilirsiniz. Bir şey ki akla ve halkın menfaatine uygundur, biliniz ki o bizim dinimize de uygundur.' Bu gerçekleri Tufi ve Abdül Cebbar deyince fetva oluyor da, Atatürk deyince küfür mü oluyor?

'Atatürk orduyu İslam'ı ezmekle görevlendirdi' dediler, hâlbuki O Genelkurmay ile Diyanet İşleri başkanlıklarını aynı günde kurdu. 'Milleti Hıristiyanlara teslim etti' dediler, hâlbuki O Hıristiyan misyonerleri ülkeden defetti. 'İslami hakikatleri milletten saklamak istedi' dediler, hâlbuki O insanlarımız okuyup anlasınlar diye Meclis kararı ile Kuran'ı Türkçeye tercüme ettirdi, üstelik bunun masraflarını da kendisi karşıladı. 'Bizi ümmetten kopardı' dediler, halbuki İslam Konferansı Örgütü'ne başkan seçilen O'nun Cumhuriyeti oldu. 'Hâkimiyet milletindir diyerek Allah'ın hâkimiyetine isyan etti' dediler, hâlbuki O hâkimiyeti 'milletten zorla gasp eden kesimlerden (Hem Tanzimattan sonra sadece vitrin bekçiliğine ve günah keçiliğine döndürülmüş Sultan-Halifelerden, hem de Sabataist ve Masonik mahfillerden) geri alıp halka verdi. 'Hilafeti kaldırdı' diye feryat ettiler, hâlbuki ilgili yasa metninde O'nun 'Hilafet TBMM'nin manevi şahsiyetinde mündemiçtir' sözleri yer aldı. 'Milleti dinsiz yapmak istedi' dediler, hâlbuki O 'Türk milleti daha dindar olmalıdır' dedi. 

El insaf artık daha ne desin di ve nasıl hareket etsin di?"

Atatürk bireyi, halifelerin, sultanların, padişahların, Allah'ın sözde gölgelerinin değil, sadece Allah'ın kulu olmaya çağırmıştır. Bu 'ben' diyebilme gücüne sahip olan bir toplumun başkaldırısıdır. Anadolu İhtilali yabancı emperyalistlere ve yerli tağutlara (canlı putlara) karşı tarihin kaydettiği en şahsiyetli isyandır. Ama devrimler sonradan korunsun diye değil devam ettirilsin diye yapılır. Devrimi korumak devrimi öldürür. Görünen putları parçalamak yetmez. Ruhlarında tecdit yapamamış (özüne ve özgürlüğe kavuşamamış) insanlar bu sefer giderler, Muhammed İkbal'in dediği gibi kaldırım taşlarından kendilerine put yapıp tapınır… Artık kuruluş ideolojimizle İslam anlayışımızı yeniden gözden geçirmek (dinimizi, düzenimizi ve devletimizi barışık hale getirmek) kaçınılmazdır.

Türk laikliği, ne Anglosakson sekülarizimi gibi din ve devletin birbirine hiç karışmadığı, ne de Fransız Devrimi'nin laisizmi gibi, devletin kalkıp hayatın her alanından dini kazıyıp atmaya çalıştığı bir anlayışın ürünüdür. Türk Devrimi topyekûn bir devrimdir ve onun temsil ettiği zihniyet dönüşümü dini (gerilik ve gelenekçiliği)de kapsar. 'Biz dini, kamu hayatından bireysel alana aktaralım da, orada insanlar nasıl inanırlarsa inansınlar' gibi bir anlayışa dayanmaz. Devrim bizzat bireyin iç dünyasına kadar müdahale edip onun 'Din' ve 'Allah' tasavvurlarını Kur'an ve sünnete uygun yeniden şekillendirmeyi amaçlamıştır. Çünkü yıkıma yol açan dinin kendisi değil, dini inancımıza belli bir teolojinin taklitçiliğin ve şekilciliğin hâkim oluşudur. Bu teoloji yeniden inşa edilmezse ve Kur'ani temellere göre yeni reçeteler üretilmezse kurtuluş imkânsız olur. (Burada 'teoloji' kelimesini kelam olarak değil de, Batı'daki geniş anlamıyla kullanıyorum.)

Bu teolojik yeniden inşa süreci tamamlanmadan toplum manevi ve ahlaki disipline sokulmadan siz bireye özgürlük verebilirsiniz, ama onu aynı zamanda dürüst ve dengeli bir kimse yapamazsınız. İktisaden mülksüz, siyaseten hükümsüz ve vicdanen iradesiz bırakılmış olmayı din zannetmeye devam eden bir topluma bunların hepsini verseniz, bu defa mülkü Karun (rantçı/soyguncu), siyaseti Firavun (despot) ve dini Bel'am (sömürü ve saltanat dincisi sınıfı) gibi kullanırlar.

Atatürk, Diyanet İşleri Başkanlığı'nı kurduktan sonra ona, Hanefi-Maturidi çizgisinin esas alınması talimatını vermiştir. Bu tercih bir rastlantı değildir. Bu teolojik çizgi kulun özgür iradeye sahip olduğunu, Allah'ın kendi vazettiği kaidelere bağlı kalarak hükmettiğini, ne kadar günahkâr olursa olsun başkalarının imanının yargılanması işinin Allah'a havale edilmesini, kişi değil kanun hâkimiyetinin geçerliliğini savunur. Taklitçiliği putperestlik, bağımsız ve selim aklı ise Kur'an la birlikte en büyük dinsel delil ve dayanak sayar.

Ama Cumhuriyet'in bu teolojik yeniden inşa misyonu devam ettirilmediği için, maalesef bu boşluğu uzun zaman maneviyat istismarcısı ve ümit avcısı sahte mürşitler, şimdi ise Türkiye'ye 'ılımlı İslam' adı altında dışarıdan giydirilen BOP'a ve siyonist sermaye hegemonyasına uyumlu İslam misyonerleri doldurur. TSK 'devrim muhafızı' durumuna düşürülürken, ona karşı çıkanlar 'mücahit' mertebesine oturtulur.[2]

Sonuç, artık "gelenek ve görenek dini ve kültür disiplini" haline gelmiş bir İslam anlayışı, mevcut Hristiyanlık ve Yahudilik anlayışı gibi batıldır ve toplumu batırmaktan başka işe yaramayacaktır.

"İman edenlere, hala vakti gelmedi mi ki, kalpleri Allah'ın zikrine ve Hak olarak inen (Kur'anı Kerime) saygı ile yumuşasın ve sakın müminler daha önce kendilerine kitap verilip te, sonra üzerlerinden uzun bir zaman geçince kalpleri katılaşmış ve çoğu fasıklığa (fesatlığa) dalmış kimseler gibi olmasın…"[3]  Ayetine kulak asarak, yeniden Kur'ana ve Hz. Peygamberin kurallarına dönmek zamanıdır.

Bediüzzaman'ın dediği gibi:

"Artık eski hal, muhal

Ya yeni hal, ya izmihlal" olacaktır.

Yani asırlar önceki şartlar ve ihtiyaçlar için Kur'andan çıkarılan "tarihi teori ve tatbikat modelleri" ni, İslam'ın kendisi zannedip, onları yeniden ve aynen diriltmeye ve devam ettirmeye çalışmak boşunadır ve mutlaka başarısızlıkla sonuçlanacaktır. Tek çare ve çıkar yol olarak, yeniden Kur'ana ve Nebevi Metoda dönüp, değişen ve gelişen günümüz sorunlarına ve standartlarına uygun; ilmi ve insani program ve projeler hazırlamak mecburiyetimiz vardır. Ve zaten ilim adamı da, ancak bunları yapabilen insandır.

Bu yapıldığı ve Kur'an anlamaya çalışıldığı vakit, İslam'ın Demokrasi ve Laiklik gibi kavram ve kurallara kapalı zannedilmesi bir tarafa, bunların çağdaş örneklerinden çok daha ileri ve fıtri esaslar içerdiğinin farkına varılacaktır. Erbakan Hoca'nın sunduğu ve savunduğu "Adil Düzen" bu bakımdan oldukça önemli ve talihli bir adımdır.

İşte M. Kemal Atatürk de İslam'ı değil, gelenekselleşmiş, içi geçmiş ve toplumu geriletmiş bir anlayışı kaldırmış ve yeniden Kur'ana ve sünnete dönerek canlı, kapsayıcı ve kurtarıcı bir İslam Medeniyetine imkân ve fırsat hazırlamıştır…

Ahmet Akgül Hocamız da, örnek ve erkek bir aydın olarak; "Bizim Atatürk" kitabında bu gerçeği vurgulamaya… Hem "gelenek dini"ni hem de "seküler düzeni" sorgulamaya ve toplumu uyarmaya çalışmaktadır.

Unutmayalım: Köhnemiş zihniyetleri, çürümüş kütük direkler ve desteklerle ayakta tutmak, olanaksızdır… 


[1] Zümer: 18

[2] Radikal / 9-12-14 Ekim 2004 / Gündüz Aktan'ın bir okurundan alıntılar.

[3] Hadid: 16

0 0 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Subscribe
Bildir
0 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Picture of Ufuk EFE

Ufuk EFE

YORUMLAR

Son Yorumlar
0
Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
Paylaş...