YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
69800f9845f8c
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 2 9 2
Bugün : 8558
Dün : 57744
Bu ay : 66302
Geçen ay : 1625042
Toplam : 48769615
IP'niz : 216.73.216.146

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

Bilmem dikkatinizi çekiyor mu?

Bu ülkenin yerli olduğunu iddia eden sermayedarları uzunca süredir ‘bir taşeronlaşma' eğilimi sergileme yarışına kendilerini kaptırdılar.

Globalizmin üfürdüğü sanal rüzgârdan onlar da nasiplerini almışlar, anlaşılan…

Önceleri emek-yoğun sektörlerde göze çarpan bu yarış şimdilerde kamu sektöründe yapılan özelleştirmelerde zuhur ediyor.

Erdemir ihalesi bunun son ve en can alıcı örneği…

 

Biliyorsunuz, ‘milli sermaye' olduğu zannıyla arkasına büyük bir kitlenin desteğini alan OYAK, daha işin teri bile kurumadan ihalede rakibi olan Arcelor'a hisselerin yüzde 50'sini devretti. Yani, bu ülkenin vatandaşlarının kanlarıyla, canlarıyla destek verdikleri Türk Silahlı Kuvvetleri'nin personelinden ‘cebren toplanan' aidatlarla ‘devasa yatırımlar' yaparak sözde istihdam sağlayan, ama vergiden muaf kurumu patron olmak yerine taşeron olmayı seçti.

Hem de hazır kıta, ‘gönüllü asker' olarak!

Ne hazin!

Neyse, konumuz OYAK değil; asıl anlatmak istediğim mevzuu bambaşka…

Ama tamamen "taşeronlaşma eğilimi" ile ilgili ve dahi ilintili!

Maalesef ülkemizde asli görevlerini unutup birilerinin adına hareket eden, dün söylediklerini bugün unutan; yani ‘kimlik bunalımı' geçirenlerin sayısında hızlı bir tırmanış gözleniyor.

Bunu nerden mi çıkartıyorum?

Bir yıl önce, bir taraftan ABD istihbaratının derin düşünce kuruluşlarından CSIS'in, bir taraftan da "kıdemli şahin" Dünya Bankası Başkanı Paul Wolfowitz'in pişirdiği bir proje hayata geçirilmeye çalışılıyordu.

Kapalı kapılar ardında kotarılan projeye göre, Siyonist İsrail'in çekildiği Gazze'deki  Filistin toprakları arasında bulunan Erez'de bir serbest bölge oluşturulması hedefleniyordu. Sözde amaç ise yoksulluk ve işsizlikle boğuşan Filistinlilere ‘iş alanları oluşturmak'tı (!)

Bu kapsamda da projeyi üstlenecek gönüllü bir teşekküle ihtiyaç vardı. Türkiye'den Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) "büyük bir iştahla" Ortadoğu'nun savaşlar, işgaller ve katliamlarla oluşturulan ucuz emek cennetine taşeron olarak zıpladı. Proje geçenlerde tamamlandı. Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül ve TOBB yetkilileri de bölgeye giderek İsrailli yetkililerle mutabakat belgesini imzaladı.

TOBB amacını Filistin'li gençlerin işsizlik sorununu çözmek, bölgede etkin bir güç olarak barışa giden yolu kısaltmak olarak açıkladı. Ama bölgenin ucuz emek bakımından vaat ettiği imkanların Türkiye sermayesinin başını döndürdüğü kesin.

Zira, ikinci intifada sonrası yaşanan İsrail saldırılarıyla ekonomik altyapısı çökertilen bölgede işsizlik oranı yüzde 30'ları aşmış durumda.

Biz aslında bu senaryoyu geçmişte Irak'ta görmüştük. "En seçkin" Türkiye sermayesi, işgal altındaki Irak'ta ihaleler kovalamış, aldığı ihaleleri de ‘büyük başarı' olarak pazarlamıştı. Ama bir gerçek vardı ki; ihaleleri alan iki büyük ABD şirketi ihaleleri parça parça bölgedeki sermaye gruplarına satmıştı. İşte bu iş bölümü çerçevesinde de, Türk şirketleri savaş ganimetçisi ABD tekellerine taşeronluk işini üstlenmişti. Şimdi de TOBB'nun başlattığı bu girişim bu yüzden ilgi çekiyor. Burada mühim olan uluslararası işbölümü denen taşeronluk zincirinin neresine dahil olunacağıdır.

Hatırlıyorum; bir süre önce TOBB Başkanı Rıfat Hisarcıklıoğlu, Türkiye sermayesinin giderek bir taşerona dönüştüğünden şikayet ediyordu.

Ancak, G-8 ülkelerinin bölgenin altyapısının yenilenmesi için 8 milyar dolarlık bir fon ayırdığını eklediğimizde taşeronlaşmadan şikayet eden Hisarcıklıoğlu'nun, kimlerin taşeronu olarak bölgede faaliyet yürüttüğü hiç de anlaşılır gözükmüyor!..

Öyle olsaydı, herhalde ABD Dışişleri Bakanlığı şu açıklamayı yapmazdı: "Ortadoğu'da ekonomik büyüme ve yatırımların ilerletilmesini amaçlayan çabaları memnuniyetle karşılıyoruz. TOBB'un ve İsraillilerin, çabalarını alkışlıyoruz."

Bakanlık ayrıca, ABD'nin Ortadoğu barış koodinatörlüğüne getirilen James Wolfensohn'un, Erez girişimini koordine edeceğini ve ABD'nin, ilgili taraflarla temaslarını sürdüreceğini bildirdi.

Sözü uzatmayalım; aslında TOBB da bilmektedir ki; var olan sermaye birikimiyle, politik ve ekonomik bağımlılık ilişkileriyle, teknolojik altyapısıyla Türkiye'deki sermaye emperyalist tekellerin taşeronluğuna mahkûmdur.[1]

Doların düşüşü, ülkeyi darboğaza sürüklüyor

Ekonomist Prof. Dr. Korkut Boratav, "Türkiye kontrolsüz ve olağanüstü sermaye girişlerinin sancı ve sorunlarını yaşıyor. Bolluk atmosferi oluşturuluyor fakat bu atmosferin giderek yaygın bir endişe kaynağı olduğu da ortada. Adeta bir doğa kanunu gibi ekonomide her hızlı tırmanmanın bir de hızlı inişi vardır. Dolayısıyla bu inişin ne zaman ve nasıl meydana geleceği belirsiz ama inişin patlak vereceği kesin" dedi.

Türkiye ekonomisi tamamen yabancıların kontrolüne geçti. Yabancılar ülkeye oluk oluk dolar akıtıyor. Ülkeye giren her bir doların faturasını ise 70 milyon ödüyor. Milli bir ekonomi politikası yerine ekonomiyi IMF endeksli uluslar arası sermayenin inisiyatifine terk eden AKP Hükümeti, Türkiye'yi bir cendereye doğru sürükleyen dolar akışından bırakın rahatsız olmayı bu durumdan dolayı marifeti kendilerinden sanıp övünç duyuyorlar.

Merkez Bankası'nın geçtiğimiz hafta 5 milyar doların üzerinde bir döviz alımı yapmasına rağmen dolardaki düşüşün devam etmesi Türkiye'nin nasıl bir dar boğaza doğru sürüklendiğini gösteriyor. Ekonomist Prof. Dr. Korkut Boratav, Türkiye'ye anormal boyutlu bir sermaye girişinin olduğunu anımsatarak, bunun tehlikeli bir gidiş olduğunu söyledi. Sadece 2005 yılında ülkeye giren sıcak paranın 40 milyar doların üzerinde olduğunu hatırlatan Boratav, bu gidişata acilen önlemlerin alınması gerektiğini vurguladı. Ancak AKP Hükümeti'nin mevcut sorunu algılayamama gibi bir sorunu bulunduğuna vurgu yapan Boratav, ülke için asıl tehlikenin de bu olduğunu söyledi. 

Ülkeye giren sıcak paranın bir anda çıkmasının beklenilmemesi gerektiğini ifade eden Boratav, asıl krizin bu sermaye girişinin yavaşlaması durumunda çıkacağını belirtti. "Ekonomiyi dışardan para girişine o kadar alıştırdılar ki mevcut stok çıkmadan giriş yavaşlarsa hatta durursa çok ciddi patlak verir" değerlendirmesinde bulunan Boratav, şunları kaydetti: "Ortada bir sorun var. Ancak bu soruna çözüm getirebilmek için algılanması gerekiyor. Mevcut yönetim bunu algılamaktan uzak! Ekonomiyi tamamen yabancı kökenli para giriş ve çıkışların seyrine teslim etmiş durumdalar. Bu durumu konjonktür yukarı gittiği için bir problem olarak algılamıyorlar. Algılayamadıkları için de sorunu ‘Allah kerim! Nasıl olsa batmayız. Çok miktarda döviz rezervimiz var. Dalgalı kur politikasından dolayı da yabancılar çıkmak isterlerse de kendileri zarar eder' gibi iyimser yorumlarla geçiştiriyorlar. Problemi algılamak lazım ki çözüm aransın. Problem yok deniyorsa çözüm de olmaz"[2]

345 rakımlı borç dağı

Ankara Ticaret Odası'nın (ATO) hazırladığı "345 Rakım Borç Tepesi Raporu"na göre, 2003 yılı sonundan bu yana iç borç 41.3 milyar dolar, dış borç 19.5 milyar dolar arttı, toplam borç ise 345.9 milyar dolara çıktı.

Ankara Ticaret Odası'nın (ATO) hazırladığı "345 Rakım Borç Tepesi Raporu"na göre, 2003 yılı sonundan bu yana iç borç 41.3 milyar dolar, dış borç 19.5 milyar dolar arttı, toplam borç ise 345.9 milyar dolara çıktı. Raporda, borç artışının yüzde 68'inin iç borçlardan meydana geldiği kaydedildi.

ATO'dan yapılan yazılı açıklamada, oda tarafından Hazine Müsteşarlığı verilerinden yararlanılarak "345 Rakım Borç Tepesi Raporu" isimli bir rapor hazırlandığı bildirildi. Rapora göre, 2005 yılının 11 ayında 159 katrilyon lira iç borç ödemesinde bulunulmasına rağmen, 2004 yılında 224.5 katrilyon lira  olan iç borç stoku yeni borçlanmalarla, 243.8 katrilyon liraya  yükseldi. Aynı dönemde 35 milyar dolar da dış borç ödendiği ifade edilen raporda, 2004 yılında 161.9 milyar dolar olan dış borç stokunun 2005 yılının 9 ayında 165.3 milyar dolara çıktığı ifade edildi.

Kişi başı borç 4 bin 800 dolara çıktı

Raporda, 2002 yılında 222 milyar dolar, 2003 yılında 285 milyar dolar, 2004 yılında 329 milyar dolar olan toplam borç stokunun, 2005 yılında 345.9 milyar dolara çıkmış olduğuna dikkat çekildi.

ATO'nun raporunda, 2003 yılında 4 bin 59 dolar olan kişi başına borç miktarının da 2005 yılı sonu itibariyle 4 bin 800 dolara çıktığı kaydedildi. "345 Rakım Borç Tepesi Raporu"na göre, Türkiye 2002-2005 yılları arasında 468.4 katrilyon lira anapara, 181.6 katrilyon lira faiz olmak üzere toplam 650 katrilyon lira iç borç ödemesinde bulundu. Buna karşılık Türkiye, 2002 yılında 125.3 katrilyon, 2003 yılında 158.2 katrilyon, 2004 yılında 163.6 katrilyon, 2005 yılının ilk 11 ayında ise 142.8 katrilyon lira olmak üzere son dört yılda 589.9 katrilyon lira iç borçlanma gerçekleştirdi.

Son 4 yılda 122 milyar dolar dış borç ödendi

Raporda, Türkiye'nin her yıl yüklü miktarda dış borç ödediği,  ancak iç borç gibi dış borçların da düşürülemediği ifade edilirken, 2002 yılında 130.2 milyar dolar olan dış borç stokunun, 2005 yılı üçüncü dönem itibariyle 165.3 milyar dolara yükseldiği kaydedildi. 

ATO'nun raporunda, Türkiye'nin, 2002 yılında 22.5 milyar dolar ana para, 6.4 milyar dolar faiz ödemesi olmak üzere toplam 28.9 milyar dolar, 2003 yılında 20.8  milyar dolar ana para, 7 milyar dolar faiz ödemesi olmak üzere toplam 27.8 milyar dolar, 2004 yılında 23.3 milyar dolar ana para, 7.1 milyar dolar faiz ödemesi olmak üzere toplam 30.5 milyar dolar, 2005 yılı dokuz ayında 27.1 milyar dolar ana para, 7.9 milyar dolar faiz olmak üzere toplam 35 milyar dolar dış borç ödediği  bildirildi.

Beş yılda yüzde 100 artış

"İç ve dış borçları içine alan toplam borç stokunda ortaya çıkan tablo Türkiye'nin borçlanma kıskacındaki kara tabloyu ortaya koymaya  yetiyor" denilen raporda, 2000 yılında 172.8 milyar dolar olan toplam borç stokunun, 2005 yılı sonu itibariyle yüzde 100 artarak 345.9 milyar dolara çıkmış durumda olduğu kaydedildi.

Kişi başı borç miktarında her yıl rekor kırılıyor

Raporda, kişi başı 4 bin 968 dolar milli gelire ulaşan Türkiye'nin kişi başı borç miktarında da her yıl yeni rekorlar kırdığı belirtilirken, 2000 yılında 2 bin 563 dolar, 2003 yılında 4 bin 59 dolar olan kişi başına borç miktarının 2005 yılı sonu itibariyle 4 bin 800 dolara çıktığı ifade edildi.

Türkiye'de mükellef sayısının artmadığı, buna karşılık vergi gelirlerinin arttığına dikkat çekilen raporda, vergi gelirlerindeki artışın yüzde 70'leri aşan dolaylı vergilerden kaynaklandığı dile getirildi.

Vergiler faiz ödemelerine gidiyor

Vergilerin faiz ödemelerine gittiği ifade edilen açıklamada raporda şu bilgilerin yer aldığı belirtildi:  ‘2005 yılının 11 ayında 119.2 katrilyon lira bütçe geliri, 96.7 katrilyon lira vergi geliri elde eden Türkiye, vergi gelirlerinin 62.3 katrilyon lira üzerinde iç borç ödedi. Türkiye 11 ayda tüm gelirlerinin yüzde 33'ünün, vergi gelirlerinin ise yüzde 64'ünün üzerinde iç borç ödemesinde bulundu.

2000 yılında yüzde 86.4 olan borçların milli gelire oranı, 2001-2004 yılları arasında yüzde 100'lerin üzerinde seyretmesine rağmen 2005 yılı sonu verilerine göre yüzde 96.6 seviyesinde yüksekliğini koruyor. Hazine 2006 yılında da 97.8 katrilyon lira ana para, 34.9 katrilyon faiz ödemesi olmak üzere toplam 132.7 katrilyon lira ödeme yapacak ve bu ödemeleri gerçekleştirebilmek için yeniden borçlanacak."

Aygün: "Türkiye büyüyorsa, borçlar neden artıyor?"

ATO Başkanı Sinan Aygün de 2005 yılı sonu itibariyle 345 milyar dolara çıkan borçların "345 rakımlı bir borç dağına" dönüştüğünü söyledi. Türkiye ekonomisinin son 3 yıl içinde büyümesine, milyarlarca dolarlık özelleştirme yapılmasına rağmen aynı oranda borçlarının da arttığını dile getiren Aygün, uygulanan ekonomik programın başarısını gölgeleyen etmenlerin başında gelen cari açık rekoruyla birlikte borçlardaki artışın iyiye alamet olmadığını belirtti.

Cari açık ve borçlanma hastalığına çare bulunamadığı sürece bir ekonominin sağlıklı olduğunu söylemenin imkânsız olduğunu ifade eden Aygün, şunları kaydetti: ‘Türkiye büyüyor deniyor. Türkiye büyüyorsa, borçlar neden artıyor. Bir yerde yanlış yapılıyor. Nüfus her yıl yüzde 1.5 artarken, kişi başına borcun da artması nasıl açıklanabilir. Borcun milli gelire oranı da hala 2000 yılı rakamlarının üzerinde seyrediyor. Bu rakamlar Türkiye ekonomisinin tamamen düze çıkmadığını gösteriyor. 345 rakımlı borç tepesi önümüzde dururken, bu ülkenin hızlı koşması mümkün değil."

AKP'nin israf edebiyatı ve mercedes merakı

Devamlı kötü şeyler mi yazacağız?.. Arada bir, iyi şeylerden de söz etmek gerekmez mi? Bu hafta sonu sayın okuyucularıma Ankara'dan "güzel haberler" sunmak istiyorum.

(1) Başbakanlık'a 10 yeni Mercedes binek otomobili alındı!.. Bülent Aydemir'in haberine göre, "Başbakanlık tarafından tahsis edilen zırhlı Mercedes aracının sık sık arızalanması nedeniyle üzüntü yaşayan Bülent Ecevit, sonunda yeni makam aracına kavuşmuş" Başbakanlık'a 10 yeni Mercedes otomobil satın alınmış. Bunlardan 2006 model S 350 tipi Mercedes Bülent Ecevit'e, bir benzeri Sağlık Bakanı Recep Akdağ'a tahsis edilmiş. Orman Bakanı Osman Pepe'nin ise daha büyük tip, 2006 model S 500 tipi Mercedes'i olmuş. Büyük Türk büyüklerinin Mercedes binmesinden halk gurur duyuyor. Mercedes'ler her yıl yenilenmelidir. Türk büyükleri Mercedes'in en pahalısına binmelidir.

Mercedes'siz olmaz

(Mafya liderleri, soyguncular Mercedes'e biniyor da, büyük Türk büyükleri neden binmesin? Ancak merak bu ya? Acaba başka ülkelerin sivil ve askeri büyükleri de bizdeki gibi "manda kasa" Mercedes'lerden başka araca binmiyor mu?)

(2) Başbakanlık korumalarına bayramlıkları dağıtıldı!..

Mustafa Mutlu'nun yazısından öğreniyoruz ki, Başbakanlık'taki 580 yakın korumaya bu bayram 750'şer YTL bayram harçlığı ile ikişer takım elbise dağıtılmış. Başbakanlık'ta 700 koruma varmış. 120 "kapı koruması", 580 koruma "yakın koruma" imiş. Yakın korumalara elbise ve de bayram harçlığı dağıtılırken, kapı korumaları bu imkânlardan yararlanamadığı için üzgünmüş. Mustafa Mutlu'nun yazısından öğrendiğimize göre, 580'e yakın korumanın 120 kadarı diğer bakanlıklarda görevlendirilmiş. Sadece 100 kadarı Başbakan'ı, diğerleri üç vardiya ile eski başbakanları, başbakanlık binalarını ve konutları koruyormuş…

Lojmansız yaşanmaz

(3) Lojman sayısındaki artış memnunluk verici!..

Bağımsız Eğitimciler Sendikası, kamu lojmanları ile ilgili rakamları yayımladı. AKP'nin iktidar olduğu 2002 yılında kamunun 224.401 lojmanı ve 2.649 sosyal tesisi varmış. AKP hükümeti, lojmanların ve sosyal tesislerin sayısını indireceğim demiş. Ama bindirmiş. Şimdilerde lojman sayısı 234.397'ye, sosyal tesis sayısı 2.688'e yükselmiş. Lojmanlarda oturanlardan bir yılda alınan kira 1.7 milyon YTL, lojmanlar için yapılan harcama 8.0 milyon YTL imiş. Ben bunları okuyucularımı mutlu etmek için yazıyorum… Biz burada "Devlet Baba'nın parası yok, harcama yapamıyor. Devlet küçülüyor. Tasarruf dönemi başladı…" şeklinde her gün "karamsar yazılar yazıyoruz"… Ama görülüyor ki, Ankara'nın durumu hiç de kötü değil. Ankara isterse parayı bulabiliyor… Okullarda bize öğretilen Ankara Marşı'nı hatırlayınız: "Ankara, Ankara… Güzel Ankara…"[3]

İki ihale iki ders

 Geçen yıl ekonomi gündemine damgasını vuran konuların başında özelleştirme geliyordu. İki önemli proje tartışmaların odağına oturmuştu. Bunlardan biri "Tüpraş'ın yüzde 14.76 oranındaki hissesinin satışı" idi. O zaman, "Kamuyu aydınlatma" ilkesine yeterince özen gösterilmediğine dikkat çekmiştik. Aynı zamanda, "Yüzde 51 çoğunluk hissesi satıldıktan sonra, ihalenin başarısına göre, yüzde 14.76'nın satışının gerçekleştirilebileceğini" savunmuştuk. Maliye Bakanı Kemal Unakıtan ve Özelleştirme İdaresi yetkilileri bu görüşlerimize katılmamışlardı. Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener ise "Ben olsam öyle yapmazdım" diyerek Unakıtan'dan farklı tutum sergilemişti. Bugün gelinen noktada, yüzde 14.76 azınlık hissesinin şeffaf biçimde satılıp satılmadığını belirlemek üzere Sermaye Piyasası Kurulu'nun inceleme başlatması, işlemi yapan özelleştirme bürokratları için bakana rağmen Danıştay'ın soruşturma istemesi haksız olmadığımızı gösterdi.

İkinci önemli ihale Galataport idi. Galataport'ta, en yüksek teklifi Global-Ofer ikilisinin başını çektiği grup vermişti. Biz, 49 yıla yayılan taksitler için "Ölme eşeğim ölme planı" demiştik. Bu noktada da Ulaştırma Bakanlığı ve Devlet Planlama Teşkilatı'nın görüşleri, uyarımızın yerinde olduğunu tescil etti. 3.5 milyar Euro'luk teklifin 3 milyar Euro'yu aşan kısmının son 9 yıla yığılması teknisyenleri de rahatsız etmiş olmalı ki onlar da "Ödemelerin öne çekilmesi için Denizcilik İşletmeleri'ne yetki verilmesini" önerdiler.

Galataport ihalesine baştan beri mesafeli duran Başbakan Yardımcısı Şener'e gelince. Şener, artık bu konuda konuşmaktan kaçınıyor. Çünkü Danıştay'ın ihale sürecini yeni baştan ele almayı gerektiren kararları çıktı. Ayrıca bu ay içinde sonuçlanacak başka davalar da var. Şener'i bayramda aradım. Dedi ki, "Hukukçulara sordum. Bir kanaate ulaştım. Ama açıklamayacağım." Şener, bana bir tavsiyede de bulundu: "Bu konuda yazı yazdın. Bakanların bile tepkisini çektin. Galataport işi hepimizden çok seni yordu!"

Biz yine de boş durmayalım. Bir kulis aktaralım. Galataport ihalesinde idari yargı kararları çıkmasaydı da Şener'e bağlı DPT, bazı usul eksikliklerini gerekçe gösterecekti. Örneğin, ihaleyi hangi grup kazanırsa kazansın, ödeme planını garanti altına alacak bağımsız denetimde, ücreti kimin ödeyeceği belli değildi. Bu gerekçe bile Galataport'un hız keseceğinin habercisi idi. Ayrıca, ödeme planının iyileştirilmesi için Denizcilik İşletmesi'ne yetki devredilseydi bile bürokratların yeni planı bir kez daha Yüksek Planlama Kurulu onayına sunacakları da kesindi.[4]

Tahran, ABD liderliğindeki küresel çeteye son darbeyi vurmaya hazırlanıyor

İran, Petrol Borsasını denerse ve  dolar paçavraya dönerse!?..

Dış politikada başarılı bir kriz yönetimi geleneği olan İran, 2004 yılında aldığı karar uyarınca, petrol ticaretinde dolar yerine Euro'yu kullanmaya hazırlanıyor. Bu hedef doğrultusunda Mart 2006'da Petrol Borsası'nı açıyor. Borsanın ilk kez petrol ihraç eden bir ülkede kurulacak olması da bu çalışmanın önemini artırıyor.

İran'ın, özellikle ABD için asıl kıyamet senaryosu olacak bu girişimi petrol ticareti üzerindeki ABD-İngiliz tekeline büyük darbe vurmasının yanı sıra, büyük borçlanmalarla dönen Amerikan ekonomisinin dolar bulmakta güçlük çekmesine sebep olacak, silahlanma harcamalarını ya da enerji ithalatını para basarak finanse etmesinin önüne geçecek.

Irak'ta sürdürdüğü işgalin bahanesi olarak Saddam rejiminin kimyasal silahlarını gösteren ABD, bugün de İsrail'le birlikte İran'a karşı girişilmesi planlanan bir savaşın bahanesini nükleer silahlanma olarak gösteriyor. Özellikle de İsrail, İran'ın nükleer güce ulaşmasına asla izin vermeyeceklerini ve gerekirse askeri bir harekâta dahi girişebileceklerini açıklıyor. Siyonist rejim, ‘Eğer Mart sonuna kadar uluslararası toplum İran konusunu BM Güvenlik Konseyi'ne havale etmeyi başaramazsa, bu durumda biz ‘uluslararası çabalar kendi yoluna bildiği gibi devam etsin' deme imkânına kavuşacağız' diyerek tehditler savurmayı da ihmal etmiyor.

Bilindiği gibi İran, geçtiğimiz günlerde Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu tarafından uranyum zenginleştirme programına başladığı gerekçesiyle BM Güvenlik Konseyi'ne sevkedildi. 35 üye ülkenin oy kullandığı toplantıda Türkiye de 27 ülke ile birlikte İran'ın BM'ye sevkedilmesine onay verdi. BM Güvenlik Konseyi'nin alacağı karar UAEK Başkanı Muhammed Baradey'in 5 Mart'a kadar sunacağı rapora göre şekillenecek.

Ancak, bugünkü muhtemel ABD-İsrail-İran savaşına ilişkin çok daha önemli bir ayrıntı var. Dış politikada başarılı bir kriz yönetimi geleneği olan İran, 2004 yılında aldığı karar uyarınca, petrol ticaretinde dolar yerine Euro'yu kullanmaya hazırlanıyor. Bu hedef doğrultusunda Mart 2006'da Petrol Borsası'nı açıyor. Borsanın ilk kez petrol ihraç eden bir ülkede kurulacak olması da bu çalışmanın önemini artırıyor.

İran'ın, özellikle ABD için asıl kıyamet senaryosu olacak bu girişimi petrol ticareti üzerindeki ABD-İngiliz tekeline büyük darbe vurmasının yanı sıra, büyük borçlanmalarla dönen Amerikan ekonomisinin dolar bulmakta güçlük çekmesine sebep olacak. Amerikalı uzmanlara göre, böylesine bir girişim ‘parmağını ABD'nin gözüne sokmak' olarak değerlendiriliyor.

Bu tarz bir yol Birinci Körfez Savaşı sırasında Saddam Hüseyin tarafından izlenmiş, Irak petrolleri Çin, Rus ve Fransız şirketlerine sunulmuş ve dolar yerine Euro'ya geçilmişti. Bu da Amerikan ekonomisinde dengeleri yerinden sarsmış ve savaş sonrasında Irak, OPEC sistemi dışına itilmişti.

Bugün İran'ın borsa kurma kararı alması, parası uluslararası rezerv döviz olan ABD'nin borçlarını, silahlanma harcamalarını ya da enerji ithalatını para basarak finanse etmesinin önüne set çekecek. Çünkü örneğin, ABD'de 100 milyon dolarlık petrol aldığında, ödemeyi, 100 milyon doları matbaasında basarak, yüz milyon dolar basma maliyetine gerçekleştirebiliyor. Hâlbuki bir başka ülke önce 100 milyon doları kazanmak, ya da borç almak zorunda. Buna karşılık ABD'nin basarak piyasaya sürdüğü dolarların paçavraya dönmemesi için, küresel piyasalarda bu doları emecek güçte bir talep olması gerekir. İşte bunu da petrol satın alanlar sağlıyor. Çünkü petrol satın almak isteyen herkes, karşılığında dolar vermek, bu doları da bir yerden bulmak zorunda.

Avrupa Araştırmaları Programı Müdürü Dr. Bülent Gökay'ın, ‘Irak Savaşı, ‘petro-dolar' ve Euro'nun meydan okuması' başlıklı makalesinde bu tablo şöyle anlatılıyor: "Dünyadaki rezerv paraların neredeyse üçte ikisi dolardan oluşmakta olduğunu belirterek, "Çünkü petrol ithalatçıları ödemelerini dolar cinsinden yapıyor ve petrol ihracatçıları da rezervlerini, kendilerine yapılan ödeme hangi parayla yapılmışsa, o para cinsinden saklıyor. Tüm küresel petrol ticareti, dolar üzerinden yapıldığı için bu durum şu anlama geliyor: Herkes dolar saklamak durumunda."

Görüldüğü gibi, petrolün dolar cinsinden fiyatlanması, dolara yönelik uluslararası talebin, dolayısıyla rezerv para olmaya devam etmesinin en güçlü dayanağı. Uzmanlara göre, Tahran'ın açacağı petrol borsası, bu dayanağı da zaman içinde yıkacak. Çünkü bu borsada petrol alışverişi dolar dışındaki paralarla da yapılabilecek. Böylece Avrupa ülkeleri, ticaretlerinin büyük kısmını Avrupa ile yapan ülkeler, petrol alırken, dolar bulmaya çalışmak yerine, ellerindeki Euro rezervlerini kullanabilecek. Bu da hem dolara talebi geriletecek, hem de uluslararası konumunu zayıflatacak. Ayrıca ABD için petrol pahalılaşırken, Euro'nun uluslararası konumu güçlenecek.

Turksam Başkanı Sinan Ogan, Tahran'ın Euro üzerinden işlem yapacak Petrol Borsası açmasını ‘ABD'nin küresel kozu olan dolara bir meydan okuma' olarak değerlendiriyor. Ogan, bu girişime Çin ve Rusya'nın destek verme ihtimalinin de ABD'yi tedirgin ettiğini söylüyor. Ogan, İran'ın nükleer krizinin en önemli sonuçlarından birisinin de yaşanan gerginliğin petrol fiyatlarına olan etkisi olduğunu dile getiriyor.

İran, dünyanın ikinci büyük rezervlerine sahip ülke olarak petrolün fiyatını belirleyebilen ender ülkelerden birisi. Günde 4,4 milyon varil ham petrol üretiyor, bunun 3 milyonunu ihraç ediyor.

Dolayısıyla, herhangi bir saldırı durumunda İran'ın ihracatında önemli bir kısıntıya gitmesi (hatta bunun beklentisi) petrol fiyatlarında büyük bir sıçrama meydana getirecek. Bu yüzden İran piyasadaki dengelerin korunması açısından kilit öneme sahip bir güç. Uluslararası Enerji Ajansı'nın petrole gösterilen talep artışının 2006'da geçen yıla göre daha sert olacağını açıklaması da bunu teyit ediyor. Ajans, küresel talebin 2006'da, ABD ve Çin'de tüketimin artmasıyla yüzde 2,2 yükseleceğini öngörüyor. 2005'te talep artışı yüzde 1,3 düzeyindeydi. Ve bu talep artışına karşın dünyada yalnızca günlük 1,5 milyon varil kapasite fazlası var.

Diğer yandan, dünya petrol yataklarının güvenliği, tüm ekonomisini ‘ucuz ve bol petrol' kullanımına bağlamış olan ABD için yaşamsal önem taşıyor. Gerçi ABD'nin kendi petrol zenginliği var, ancak yerli petrolü iç tüketimini karşılamaya yetmiyor. Tükettiği petrolün dörtte bir kadarını, Ortadoğu'dan satın alıyor.

ABD petrolde dışa bağımlı olmanın acısını, yaşadığı 1973-1974 ve 1978-1980 şoklarıyla, geçmişte iki kez çekti. Ekim 1973'te Batılı ülkelere uygulanan petrol ambargosu tüm dünyayı şoke etti. Ambargonun etkisiyle petrol fiyatları 2,41 dolardan 10 doların üzerine fırladı. 1978 başında petrolün varili 13 doların biraz üzerindeydi. 1980'de 33 dolara yaklaştı. Mesela, İran İslam Devrimi'nin gerçekleştiği yıllarda Tahran'ın petrol ihracatı 1,1 milyon varil düşünce, dünya petrol fiyatları hızla yükseldi, ABD 2. Dünya Savaşı sonrasının en sert durgunluğunu yaşadı, işsizlik oranı yüzde 10,8'e yükseldi, gelişmekte olan ülkelerde bir ‘borç krizi' patlak verdi.[5]

Felaketli gidiş hızlanıyor

Medya ve basın bence günün en önemli olayının haberine gerekli önemi vermedi yine. Olay Şu: Doların Türk lirasına karşı düşüşü devam ediyor. Doların değer düşüşünün sürmesi demek ithalatın daha da ucuzlaması ve buda milli ürünlerin yurt içinde ve yurt dışında daha da Pazar yitirmesi demek. İktidarın ve Merkez Bankası'nın bunun karşısında tek silahı var. O da eğer silah sayılırsa! Davranılan tek silah Merkez Bankası'nın piyasaya girip dolar satın alması. Geçen Çarşamba ve Perşembe günlerinde Merkez Bankası bu silahı ateşledi ve tam beş milyar dolarlı bir dolar alımı yaptı. Hayrettir, bu çaplı bir müdahale bile Dolara sadece 5 kuruşluk bir yükselme sağlayabildi.

Felakete sevindiler

Gazetelerin yazdığına göre (Özellikle 16 Şubat günü Milliyette) 2005 yılında Merkez Bankası 22 milyar Dolar ve 2004 yılında da 16 milyar Dolar satın alarak Doların daha da düşmesini, başka deyişle Türk Lirasının daha da aşırı değerlenmesini önlemiş. Maliye Bakanı ve iktidarın basın sözcüleri geçen hafta yakın zamanlarda Türk Lirasının bu değerlenişini övünçle karşılamışlardı. Oysa Türk Lirasının satın alma gücü içe de artmazken dövizlerle değişim değerinin artması her ülkede olduğu gibi Türkiye'de de felaket getirir. İktidar sözcüleri bunu yani Türk Lirasının satın alma gücünü düşerken (bu düşüş ne kadar yavaşlasa da) yine de bir olgudur. Dışarıda değer kazanmasının ülke sömürüsünü ne ölçüde artırdığını kör bir gafletle hala farkında değiller.

Merkez Bankası geçerli yol mu?

Aslında bir ülke parasının reel satın alma gücü düşerken yada aynı kalırken diğer dövizlere karşı değerlenmesi emperyalizmin en etkili sömürü yoludur. Vah ki bu felaketi gereğince anlayamayanlara. Emperyalizm tarafından ve yerli işbirlikçilerle birlikte yaratılan bu yıkıcı döngü ne yazık ki sürüyor ve son aylarda daha da hızlanacak.

Merkez Bankasınca açıklanan ve basında yayınlanan rakamlara göre 2004 yılı cari dış açığı 15,6 milyar dolar iken bu açık 2005 yılında aşağı yukarı yarı yarıya artarak 22,8 milyar doları bulmuştur. 2004 yılında 16 milyar dolarlık Merkez Bankası müdahalesine karşın gerçekleşen 15,6 milyar dolarlık cari dış açık hükümete bir uyarı olmamış aksine zararlı gidiş daha hızla sürdürülmüştür ki bu yüzden cari açık yarı yarıya büyümüştür. Önce şunu saptayalım: Acaba Merkez Bankasını işe sokarak bunu önlemeye çalışmak geçerli yol mudur ve ülke çıkarına mıdır?

Fazladan 65 milyar dolar

Bir kere çıkar yol olmadığı son iki yıldaki gelişmelerle ortaya çıkmıştır. 2004 yılında 16 milyar dolarlık alıma karşın Türk Lirasının aşırı değerlenmesine engel olunamadı. Arkasından 22 milyarlık müdahaleye karşın bu gidiş durdurulamadı. İki yıl içinde 38 milyar dolar harcandı. Bu da yeterli olmadı. Daha Kasım 2005'teki 3.8 milyarlık müdahalenin üstünden sadece dört ay sonra bu hafta beş milyar dolarlık yeniden almak yoluna gidildi.

Verilen rakamlara 2004 ve 2005 yıllarında Türkiye'ye dışarıdan fazladan 65 milyar dolar gibi Türkiye ölçülerince muazzam para girdi. Peki, bu kadar fazladan paranın karşılığı nelerdir.

  • – 12 milyar dolara milli değerlerimizi satarak ödeştik
  • – 24 milyar dolarla İMKB'den porföy sattık
  • – 35 milyar dolarlık kredi aldık
  • – 11,5 milyar dolarını işçi dövizi ve diğer dış gelir fazlasından ödedik ve dört milyar dolarını nasıl ödedik bilmiyoruz.
  • – Bu 65 milyar dolarla sonuç olarak ne yaptığımız ise şöyle özetlenebilir:

38 milyar dolarla döviz girdileri açığını kapattık. Merkez Bankasının rezervleri 27 dolar arttı.

Tekstilde bunalım

Özellikle son 27 milyar dolarlık rezerv artışı aslında artan borçlar ile ülkedeki birikimlerden büyük bir bölümünü daha mahzenlere atılması demektir. Bazı ekonomistler örneğin Sayın Prof. Erinç Yeldan sıcak para hareketlerinin ülkede Merkez Bankası rezervlerinin büyümesi sonucu verdiğini ve daha da vereceğini ifade etmişlerdir. Bu Türkiye örneğinde çok daha iyi görülüyor. Son zamanlarda bazı basın haberlerinde IMF'nin Merkez Bankası rezervlerinin 75 millyar dolara yükseltilmesini bizden talep ettiğini yazmışlardır. Her halde bu tür müdahaleleri daha da artırmak için.

Okuyucular bu parasal koşullar içinde Türkiye'de yatırım ve ihracat artışı olamayacağını her halde anlamışlardır. Sen iki yıl dışarıya 65 milyar dolar borçlan bunun 27 milyar dolarlık kısmını mahzene at böyle mi kalkınacağız, ihracat yapacağız? İşin daha feci tarafı Türkiye'yi tam yıkıma götürecek bu gidişin ne iktidar, ne muhalefet ve ne de bağımsız yazarlar tarafından ortaya atılıp düşünülmeyişidir.

2004 ve 2005 yılından sonra 2006 yılına da aynı politika ve yönlenme ile girildi. Cari açığın en büyük kalemini dış ticaret açığı oluşturuyor. Bu açığın bu yıl daha da artacağının belirtileri var. Her şeyden önce ihracatımızın en büyük kalemini oluşturan tekstilde büyük bir bunalım yaşanmaktadır. Yakın bir hafta da sadece Gaziantep'te 11 iplik fabrikası üretimine son vermiştir. İkinci olarak dış dünyaya ithalatımızın en büyük kısmını oluşturan akaryakıt ve doğalgaz fiyatlarının daha da yükselmeyeceğinin bir garantisi yoktu.

Bu kriz kolay atlatılacak bir kriz değil. Milli sanayi ve tarım her gün daha da çöküyor. Ama şunu haber verelim Atatürk dönemi ekonomisine devrim derecesinde bir dönüş olmadan çözüm yoktur.[6]

 

 

 

 

 


[1] Necmettin Çakmak / Milli Gazete / 14.01.2006

[2] Milli Gazete / 22.02.2006

[3] Güngör Uras / Milliyet / 15.01.2006

[4] Okan Müderrisoğlu / Sabah / 15.01.2006

[5] Necmettin Çakmak / Milli Gazete / 23.02.2006

[6] Arslan Başre Kafaoğlu / Aydınlık

0 0 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Subscribe
Bildir
0 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Picture of Selman YÜCEL

Selman YÜCEL

YORUMLAR

Son Yorumlar
0
Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
Paylaş...