YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
697fe73a42e4b
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 2 9 2
Bugün : 5699
Dün : 57744
Bu ay : 63443
Geçen ay : 1625042
Toplam : 48766756
IP'niz : 216.73.216.146

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

21 Ocak 2006 Zaman gazetesinde "12 Eylül 1980'den sonra, bu dönemin zulmünden yorgun ve yılgın düşen bazı insanlar, "Aldatıldık, birbirimizle dövüştürüldük, kullanıldık" gibi yemlere pek kolay kapıldılar. Gerçi, askerî darbeyi planlayanlar olayların biraz daha darbe zeminine doğru gelişmesini sağlamak için, müdahale edebilecekleri yerlerde etmediler ve gerek milliyetçilerden gerekse Marksistlerden yönlendirebildikleri insanları, kan gölünü genişletmek için kullandılar. Fakat, bunlar mevzii etkilerdi ve ne hareketi başlatan, ne de yönlendiren temel sebeplerden değildi. Temel sebep açıktı: Soğuk Savaş…" diyen Nevzat Köseoğlu ABD'nin ve özellikle Siyonist İsrail'in Türkiye üzerindeki sinsi planlarını görmezden gelen bütün tehdit ve tehlikelerin hala Rusya'dan geldiği havasını veren ve ülkücüleri ve ülkücüleri amerikan hesabına kullanması hedeflenen yanlış yaklaşımları yanında önemli ve gerçekçi tespitlerde de bulunuyordu 

 

Rusya ile örtük savaşın arka planı

Soğuk Savaş iki kutba ayrılan dünya güçlerinin kansız mücadelesini ifade ediyordu ve biz de Batı dünyasında ve bu savaşın tam ortasında yer alıyorduk. Ama bizim için yani Türk milleti için bu savaşın, tarihe dayanan çok daha gerçek ve tehlikeli boyutları vardı. Bu çerçeveden ve bu çapta bakılmadıkça ne olayları anlamak, ne de Türk milliyetçilerinin bu kadar büyük bir inançla mücadeleye girişlerindeki heyecanı açıklamak mümkündür.

Türk devletinin iki yüz yıllık dış politikası temelde Rus korkusuna göre belirmiştir. Bu da doğaldı; çünkü tarihî bir kader olarak Türk milletinin gerileme süreci, Rusların yükselme sürecine denk gelmişti ve bu iki millet komşu idi. Haritaya bakıldığında görülür ki, Rus emperyalizminin yayılması, Moskova'nın burnunun ucundaki Kasım ve Kazan Hanlıklarından başlayarak Orta Asya'ya ve Sibirya ötesine kadar uzanır; hepsi de Türk topraklarıdır. Güneyde Kırım'ı alarak Tuna'ya ve Kafkasların altına kadar uzanır ki, ele geçirdiği toprakların hepsi Türk'ündür. Yani Rus sömürgeciliğinin doğduğu ve yayıldığı alanların tamamı Türk topraklarıdır ve Türk toplulukları boyunduruk altına alınmıştır.

Bu iki yüz yıl içinde, mevzii zafer ve kahramanlıkların ötesinde Osmanlı Rusya'ya karşı sürekli yenilmiş, sürekli çekilmiş ve Sarıkamış'la Kars'ı bile bırakmak zorunda kalmıştır. Sibirya dâhil olmak üzere büyük Türkistan coğrafyası ise, yirminci yüzyılın başlarına gelindiğinde tamamen çarlığın denetimine alınmıştı. Rus Çarlığı'nın hedefi İstanbul'u almaktı. Kendilerini Bizans'ın halefi olarak gören Ruslar, İstanbul'dan Çarigrad olarak bahsederler. 1917 Bolşevik ihtilali, Milli Mücadele'nin Batı emperyalizmine karşı Bolşeviklerle yardımlaşmasına yol açmış, ancak bu ilişki mücadele yıllarıyla sınırlı kalmıştır. Cumhuriyeti kuranlar Bolşevik ideolojisine yüz vermedikleri gibi, ‘milletlere hürriyet' sloganlarıyla Türkistan'ı yanlarına almaya çalışan Bolşevik liderlerin Rus emperyalizminin devamcıları olduğunu çabuk anlamışlardı.

Bu idraki gösteremeyen yahut çaresiz kalan nice Türkistanlı aydın, kendi ülkelerinin bağımsızlığı için, hatta sosyalist bir Turan hayalleri içinde Bolşevikleri desteklediler; onların saflarında savaştılar. En önde ve en ünlüleri Sultan Galiyev idi. Yarı yolda işin farkına varan Ayaz İshaki, Sadri Maksudi ve Zeki Velidi gibi bir kısım liderler canlarını zor Türkiye'ye attılar. Diğerleri, Marksist maskenin altındaki suratı tanıdıklarında artık iş işten geçmişti. ‘Her halk kendi kaderini kendisi belirleyecektir.' diyen Lenin yoldaşa inananlar, Stalin yoldaşın kanlı sehpalarında yahut Sibirya'nın adressiz kuytularında can verdiler.

Marksistler üzerinden gizli işgal…

Milli Mücadele'yi yapanlar bu gelişmeleri gördüler… Üstelik onlar Rusya'nın jeopolitiğini ve emellerini yakından ve acılarıyla bilen bir Osmanlı siyasi perspektif geleneğine sahiptiler. Mustafa Kemal, Marksist hareketlere set çekmeye çalışırken Avrupa emperyalizmi ile boğuşuyordu. Bolşeviklerden yardım görüyordu; ama onlara geçit vermiyordu.

Asıl sorun, değişen yüzlerin arkasındaki değişmeyen niyetlerdi. Rusya'nın Boğazlar ilgisi geçici bir stratejinin gereği değil, tarih ve coğrafyanın dayattığı bir zorunluluktu; öyle görüyorlardı. Rus arşivlerine dayanarak Şark Meselesi ve Boğazlar adıyla kitap yazan Rus Arşivler Müdürü Sergiei M. Goriainov, yapılan bütün gizli açık pazarlıklarda Rus çarı ve delegelerinin Boğazları "Rusya'nın nefes borusu" olarak nitelediklerini ve bu taleplerinden vazgeçmelerinin söz konusu bile edilemeyeceğini yazmıştır. Rusya, Türkiye üzerindeki emellerini bir varlık sorunu olarak görmektedir. Bu coğrafya değişmedikçe yahut başka çıkışlar bulunmadıkça Rus emellerinin değişeceğini ummak gaflet olur.

Nitekim Stalin, Ardahan ve Kars'ın yanında Boğazlar üzerindeki hak iddiasını diplomatik yollardan değil, en kaba biçimiyle radyolardan dile getirmekten geri durmadı. Alman Ribbentrop'a, Boğazların kendisine verilmesi şartıyla Almanya'nın yanında yer alabileceği yolundaki teklifi herkesçe bilinmektedir.

Sonuç olarak, tarihî hafızasını ve günlük idrakini kaybetmemiş olanlar için Soğuk Savaş'ın Türkiye için anlamı, Rus yayılmacılığının yeni hamlelerine karşı varlığını koruyabilmek demek olmuştur. Yani o yıllarda ideolojik söylemlerle örtülmüş bir Türk-Rus savaşı yaşanıyordu. Avrupa'nın herhangi bir devleti için ifade ettiği anlamın çok ötesinde bir gerçekliği ve tehdidi içeren bu savaş Türkiye'yi içeriden ele geçirerek çökertmek yöntemini izliyordu. 1878'de Yeşilköy'den, İngilizlerin tehditleri altında, zafer anıtını dikerek geri çekilen Rusya yüz yıl sonra, bir kısım Türk'ün yukarıda dokunduğumuz gafletini kullanarak Ankara'ya girmenin mücadelesini veriyordu. Çok güçlü bir silahları vardı ve bunu kullanmakta önemli bir birikime sahiptiler. İktisadi kalkınma, adil bir gelir dağılımı, rüşvete, vurguna karşı mücadele, yabancı devletlerin müdahalelerinden kurtulmuş tam bağımsız bir Türkiye… Bütün bu sloganlar elbette ki, manevi cihazlanması darbelenmiş, milli gururu yaralanmış; ama doğal milli heyecanları taşkın gençleri kendine çekecekti. Öyle oldu.

Türkiye'deki gafiller, ‘sağcılarla solcular çatışıyor' derken ve Marksistler de bu söylemi yayarken, Komitenin toplantılarında Türkiye'nin nasıl çökertileceğinin programları yapılıyor, işin tuhafı Türkiye'de yayımlanan birtakım dergilerde de bu programlar duyuruluyordu. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Doğu Avrupa ülkelerinde yaptıkları ve Afganistan'da tekrar ettikleri yöntemi Türkiye üzerinde Soğuk Savaş adı altında uyguluyorlardı. Ama hesapları tutmadı.

Ülkücülerin başardığı gerçek…

Bugün çok daha yakından biliyoruz ki, 1970'li yıllarda yürüttükleri propagandalar ve asker-sivil hücre çalışmalarıyla hedeflerine çok yaklaştıkları zamanlar oldu; ama sonuca varamadılar. Çünkü olayları anlattığım çerçevede gören, kavrayan, en azından hisseden ve ülkesi için her şeyi yapmaya hazır milli şuurlu ülkücüler vardı ve yapıyorlardı. Üniversitelere bütünüyle hâkim olamadılar, sokaklara hâkim olamadılar; bu yüzden ordu içindeki örgütlenmeleri, cuntaları da işe yaramadı. İşte ülkücülerin vatan savunması bu idi; Marksist maske giymiş ve çağdaş propaganda silahları ile donanmış Rus yayılmacılığına karşı mücadeledir.

Ama elbette o gün Rusya'yı sol kolu olarak kullanan Siyonizm'in sağ kolu olan Amerika'nın kendi yararına ve Türkiye'nin zararına bazı ülkücüleri kullandığı da bir gerçektir. Ama asla unutulmasın ki ülkücülerin asıl derdi ve hedefi kendi ülkeleri ve Türkiye Cumhuriyeti devletidir.

Ülkücü hareket olmasaydı soğ-sol dengesi bozulurdu? Onlar olmasaydı, ordu içindeki Marksist cuntalar, sokakta, üniversitelerde ve devlet kurumlarında kök salan yandaşlarıyla birlikte kazanırlardı. Ve, eğer Sovyetler 1980 öncesindeki bu mücadeleyi kazansalardı, Sovyetler Birliği yıkılmazdı. Rusya'nın Türkiye'ye egemen olması, Osmanlı'nın Viyana'ya hakim olmasına benzer. Eğer Viyana'yı düşürebilseydik, yeni bir medeniyet açılışına girerdik ve Osmanlı çökmezdi. Nasıl bir üslup tuttururdu bilinmez; ama Osmanlı'nın Viyana beylerbeyliği yeni bir medeniyet çiçeklenmesinin başkenti olurdu. Çünkü Viyana bir başka medeniyetin merkezi idi ve Osmanlı'ya muhtaç olduğu gücü verecek bir Kızılelma idi. Sovyetler Birliği de Türkiye'yi düşürebilseydi, Ortadoğu ve Akdeniz havzasına inerek, yeni bir açılışa girerdi ve çökmezdi. Rus emperyalizminin yeni bir safhası başlardı. Çünkü Türkiye, Sovyetlere muazzam bir yeni güç, bir yeni gerilim kazandırırdı; onun muhtaç olduğu da bu idi. Gorbaçov'un kitabını okuyun; göreceksiniz ki Sovyetlerin sorunları çok iyi bilinmektedir, önerilen çıkış yolları da doğrudur. Ama bunları gerçekleştirebilecek sosyal gerilimi Sovyetler kaybetmiştir.

Ama Türkiye'deki Milli Güçler bunu başardılar. Ülkücülerden kandırılmış, yönlendirilmiş olanlar bu büyük çaplı hesabın içinde çok küçük materyallerdir ve işin esasını görmeyi engellememelidir. 1980 öncesi Marksistleri, ‘aldatıldık, yanlış yollara sürüklendik' diyebilirler; demelidirler de. Çünkü hepsi bu milletin evladıydı ve muhtemelen çok büyük bir kısmı "sınıf" kavramından öte, bu milletin çektiği sıkıntıları yüreklerinde duyarak o yola kaymışlardı. Aldatılmış olduklarını ve bir süre sonra kendilerini de ezip geçen Kürtçülüğü sırtlarında taşıdıklarını hiç değilse doksanlarda anlamış olmalıdırlar.

Şimdi güncel meseleye gelelim Abdullah Çatlı ve M. Ali Ağca gibileri ülkücü camianın -daha yüzlercesi gibi- bir "yanlış"ı da olabilir, o çevreye sokulup yönlendirilmiş bir yabancısı da olabilir. Hiç önemli değildir. Çünkü kopartılmak istenen fırtınanın, askere alınmayan birisi için olmadığı açık…

Gün Sazak'ın katilleri de benzeri yasalardan yararlandılar mı? Yararlandı iseler bunlar hakkında yargı incelemesi yaptırıldı mı?[1]

Devlet Bahçeli'nin sekiz sabıkası!

1. SABIKA: TÜRKİYE'Yİ AB KAPISINA BAĞLAMAK, KIBRIS VE EGEYİ SATMAK

SON TÜRK DEVLETİNİ TASFİYE SUÇU

Devlet Bahçeli'nin en büyük sabıkası, Türkiye'yi AB kapısına bağlayan Triumvira'nın içinde yer almasıdır. Devlet Bahçeli, Ecevit ve Mesut Yılmaz'la birlikte,1999 yılı 10 Aralık günü, son Türk devletinin adım adım tasfiye edilmesi, Türk milletinin parçalanması ve Atatürk Devrimi'nin yıkıma uğratılması operasyonundaki görevlerini yerine getirdi ve AB Aday Üyelik Protokolü'ne imzayı bastı.

Büyük suçun işlenme süreci şöyle oldu:

4 Aralık'ta, AİHM'in Apo hakkındaki tedbir kararına Ecevit-Bahçeli hükümeti boyun eğdi. ABD ve AB yönetimleri, bu tutumun beyaz bayrak açmak anlamına geldiğini elbette biliyorlardı.10 Aralık 1999 günü Helsinki'de yapılacak zirvede, Türkiye'nin "aday-adayı" olarak ilan edilmesi için hazırlanan metne, Türkiye'nin Kopenhag Kriterlerini eksiksiz yerine getirme şartı kondu.

2. SABIKA: ABD KUKLASI BARZANİ DEVLETİNİN KURULUŞUNA KATKI SAĞLAMA

ÇEKİÇ GÜCÜN FEDAİLERİ

Ecevit-Bahçeli hükümeti kurulduğunda, Çekiç Güç çoktan Türkiye'ye yerleşmişti. Kukla Devlet'in adım adım kurulması işini bundan böyle Ecevit-Bahçeli hükümeti yürütecekti. 26 Aralık 1998 günü Çekiç Güç'ün süresi, daha Önce olduğu gibi 6 ay değil, 12 ay süreyle uzatılmıştı. Bir yıl sonra 26 Aralık 1999 günü toplanan Meclis, süreyi altı ay daha uzattı.

Devlet Bahçeli, milliyetçi-ülkücü tabana dönüp Barzani-Talabani aleyhine esip savurabilir, hatta aşağılayıcı laflar bile edebilirdi. Bu da görevin parçasıydı. Ama işte o Devlet Bahçeli, Barzani ve Talabani'nin başında bulunduğu devleti adım adım kurma işini yürüten koalisyonun tepesindeydi. Çekiç Güç'ün süresi, Devlet Bahçeli'nin Başbakan: Yardımcısı olduğu dönemde, tam altı defa Bahçelinin talimatı ve MHP'li milletvekillerinin oyları ile uzatıldı. Burası herkesçe biliniyor. Ne var ki, "Kuzeyden Keşif Harekâtı" adıyla resmi kayıtlara geçen bu operasyon için, MHP sözcülerinin TBMM'de neler söyledikleri pek bilinmiyor. Bu görüşmelere ilişkin tutanakları yan yana getirince, ortaya 100 sayfalık bir ibret belgesi çıkıyor. Bu tutanaklar ayrı bir yazı, hatta bir kitap konusu. Tabii, bu tutanaklar aynı zamanda Bahçeli'nin görevlendirdiği MHP sözcülerinin, ABD ve İngiltere'ye hayranlık ve övgülerini içeren "yüz kızartıcı" ifadelerini de içeriyor. Bahçeli'nin MHP'si, ABD'nin Irak'ı parçalamasını ve orada kukla bir Kürdistan kurmasını, dolayısıyla Türkiye'yi parçalama operasyonunu cansiperane desteklemiştir.

Şimdi sizi TBMM Genel Kurul salonuna götürüyoruz. Gününü siz seçin. 26 Aralık 1999'mu? 28 Haziran 2000'mi? 17 Aralık 2000'mi? 27 Haziran 2000'mi? 25 Aralık 2001'mi? Yoksa 15 Haziran 2002'mi?

Evet, 17 Aralık 2000 tarihli oturumdayız. Devlet Bahçeli'nin Milli Savunma Bakanı Sabahattin Çakmakoğlu, Türk milletini bakın nasıl aldatmıştır? PKK'yı orada eğiten ve besleyen ABD ordusu, sanki PKK ile mücadele ediyormuş gibi gösterilmektedir. Bölücülüğe karşı tavır alınıyor-muş havası içinde, Irak'ın ve Türkiye'nin bölünmesi sürecine omuz verilmiştir. Çakmakoğlu'nun bu konuşması ANAP, DSP ve MHP sıralarından alkışlarla karşılanmıştır.

BARZANİ EKONOMİSİNE DESTEK

Ecevit-Bahçeli hükümeti, izledikleri Kuzey Irak politikasıyla Barzani devletinin ekonomik temellerini inşa etmişlerdir. Habur Kapısı politikası, Barzani'ye sağlanan ekonomik avantalar, kaçak petrol uygulaması; tarihe büyük suçlar olarak geçecektir.

3. SABIKA: ÜÇ YIL GİZLENEN İKİZ SÖZLEŞMELERİ İMZALAMAK

Tarih, 4 Haziran 2003. Tayyip Erdoğan hükümeti, İkiz İhanet Sözleşmeleri'ni meclisten geçiriyor. Biz bu tarihten üç yıl öncesine gidiyoruz. Çünkü üç yıl önce Ecevit-Bahçeli hükümeti, basına açıklanmayan bir karar alıyor. 1966 yılında Birleşmiş Milletler bünyesinde hazırlanan ve Türkiye'nin 37 yıldır imzalamadığı 'İkiz Sözleşmeleri" imzalama şerefi, Tayyip Erdoğan'lardan önce onlara nasip oluyor. Bahçeli'nin Başbakan Yardımcısı olduğu Bakanlar Kurulu, Türkiye'de halklara ayrı devlet kurma hakkı dahil; bilinen azınlık haklarını tanıyan bu sözleşmeyi hükümet adına imzalaması için, Birleşmiş Milletler Daimi Delegesi Volkan Vural'a talimat veriyor. 15 Ağustos 2000 tarihinde 'Medenî ve Siyasî Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme' ile 'Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara ilişkin Uluslararası Sözleşme.' işte bu talimatla imzalanıyor.

Ancak Bakanlar Kurulu'nun ve Bahçeli'nin bu büyük suçu, yine hükümetin kararıyla gizli tutuluyor. Bahçeli, suçunu üç yıl gizliyor.

Bahçeli, bu suçunu gizlemek mecburiyetindeydi. Her iki sözleşmede yer alan iki ortak hükmü buraya kaydedersek, ülkücü milliyetçi kesim, Bahçeli'nin bu eylemini niçin gizlediğini daha iyi değerlendirecektir:

Halkların kendi kaderini tayin hakkı:

1. Bütün halklar kendi kaderlerini tayin hakkına sahiptir. Bu hak vasıtasıyla halklar kendi siyasal statülerini serbestçe tayin edebilir ve ekonomik, sosyal ve siyasal gelişmelerini serbestçe sürdürebilirler.

2.  Bütün halklar uluslararası hukuka ve karşılıklı menfaat ilkesine dayanan uluslararası ekonomik işbirliği yükümlülüklerine zarar vermemek koşuluyla,'dpğal kaynakları ve zenginlikleri üzerinde kendi yararına serbestçe tasarrufta bulunabilir. Bir halk sahip olduğu maddi kaynaklardan hiçbir koşulda yoksun bırakılamaz.

AKP yönetimi zamanında bu sözleşme Meclis'ten geçirilirken, Bahçeli'nin niçin en ufak bir ses bile çıkarmadığı böylece anlaşılmış oluyor. Bahçeli, "gık" dese, Tayyip Erdoğan, Bakanlar Kurulu kararı altındaki imzasını MHP Genel Başkanı'na gösterecek.

Çünkü ikiz ihanet Sözleşmesi'nin patenti MHP Genel Başkanı Bahçeli'de ve Ecevit'te.

Şemdinli tertipleri işte onların açtığı yoldan Türkiye'nin başına örülmüştür.

4. SABIKA: APO'YU ASACAĞIM VAADİYLE MİLLİYETÇİ TABANI KANDIRMAK

Devlet Bahçeli, "Apo'yu asacağız" vaatleriyle oy topladı ve iktidara geldi. Apo'nun idam kararının Yargıtay'da onanmasından ve Avrupa insan Hakları Mahkemesine (AİHM) gidilmesinden sonra da "Şehitlerin kanı yerde kalmayacak… Bağımsız Yargının takdiridir" şeklinde demeçler vermişti. Ancak devran döndü ve "Asılması hayırlı olur" demeçleri; özellikle Avrupa insan Haklan Mahkemesi'nin "tedbir" kararından sonra değişmeye başladı. MHP lideri Bahçeli, "Kanaatimce millet vicdanı da rahat etmiştir Hayırlara vesile olmasını temenni ederim" demişti… Yine Bahçeli, Avrupa insan Hakları Mahkemesi'nin infazı durduran kararı hakkında "Karara herkes saygı duymalı. Bundan sonraki süreç neyi gerektiriyorsa o takip edilecektir" mesajını verdi.

Ancak şehit ailelerinden, diğer muhalefet partilerinden ve özellikle MHP tabanından gelen tepkiler üzerine Ecevit, Bahçeli ve Mesut Yılmaz, Başbakanlıkta 7,5 saatlik bir zirve yaptılar. Zirvenin neticesinde Apo'nun dosyasının Başbakanlıkta sumen altında bekletilmesine karar verdiler.

Devlet Bahçeli'nin "tabanın tepkisi ve ülkücünün öfkesi 24 saat sürer" değerlendirmesi, 14 Ocak 2000 tarihli Sabah gazetesinin manşetinde yer alıyordu.

Devlet Bahçeli, madem ABD ve AB'den gelen talimatlarla Apo hakkında yerilen kararı uygulatmayacaktı, niçin yıllar boyu şehit cenazelerinde o nutukları atmış, ortamı kızıştırmıştı?

5. SABIKA: IMF TALİMATIYLA MİLLİ EKONOMİYİ ÇÖKERTMEYE ALET OLMAK

15 GÜNDE 15 YASA

ABD ve AB'nin isteklerinin ve dayatmalarının sonu yoktu. Şimdi de, çiftçiyi ve köylüyü yıkıma götürecek yasaların çıkartmasını istiyorlardı. "15 günde 15 yasa"yı herkes hatırlar. "Şeker Yasası, Telekom Yasası, Uluslararası Tahkim Yasası, Doğalgaz Piyasası Yasası, Kamulaştırma Yasası, Sivil Havacılık Kanunu, Görev Zararları Ve Bazı Fonların Tasfiyesini Öngören Yasa, Bütçe Değişikliği Yasası, Bankacılık Yasası, Ek Bütçe Yasası, Ekonomik ve Sosyal Konsey Yasası, Merkez Bankası Yasası"

Bu yasaların taslaklarını IMF ve Dünya Bankası uzmanları hazırlamıştı. Bu yasaların aynen meclisten geçirilmesini sağlamak için ABD ile anlaşma yapıldı. Uygun şartlar derhâl yaratıldı. Kemal Derviş, holding basınının üfürükleri ile "büyük kurtarıcı" haline getirildi. Ecevit, Kemal Derviş'in programının hazır olduğunu da gazetecilere açıkladı.

YASAMA VE YÜRÜTME GÖREVİ DÜNYA BANKASINA TESLİM EDİLDİ

Kemal Derviş, ekibini kendisi kuracak, çalışma biçimini de kendisi tayin edecekti. Nitekim bir ay sonra, Nisan 2001'de Washington'da Dünya Bankası Başkanı James Wolfensohn "Kemal Derviş'i biz görevlendirdik" diye açıklama yapacaktı. Devlet Bahçeli'nin, Ecevit'in ve Mesut Yılmaz'ın gayretleri ve talimatlarıyla, o 15 yasa, tamamen Kemal Derviş'in getirdiği programa uygun olarak, TBMM'de "alay konusu haline gelen" oylamalarla çıkartıldı. Türkiye'nin finans sektörüne, sanayisine, tarımına ağır darbeler indirildi. Çiftçinin, sanayicinin, milli bankacılığın beli kırıldı. Bu sırada MHP, 4-5 Kasım 2000 günlerinde yapılan ve Devlet Bahçeli'nin tek aday olarak katıldığı kongrede, parti programına, AB hedefi İle birlikte; "özelleştirmeciliği, serbest piyasacılığı" ve AKP'nin üç yıldır meclisten geçirmeye çalıştığı küreselleşmeci, Özel sektöre dayanan yerel yönetim modelini yerleştirmişti.

6. SABIKA: VATANSEVERLERİ HÜKÜMETTEN UZAKLAŞTIRMAK

17 TEMMUZ 2001: ENİS ÖKSÜZ'Ü İSTİFAYA ZORLAMAK

Kemal Derviş, ABD adına ülkenin ekonomisini yöneteceğini saklamaya gerek görmeksizin, ABD'de eline tutuşturulan programı uygulamaya koyulmuştu.. IMF ve Dünya Bankası'nın talimatları üzerine Telekom'a el atan Kemal Derviş, Enis Öksüz'ün bakanlığına bağlı Telekom'da Yönetimin değişmesini istedi. Aksi halde IMF'den para gelmeyecekti. Enis Öksüz, bu kadarına dayanamadı ve Kemal Derviş'e rest çekti. ABD'de buna karşılık, borsa ve dolar hâkimiyeti sayesinde Türkiye'de kriz yaratarak, Kemal Derviş'i destekledi.

Ulaştırma Bakanı Enis öksüz, Telekom yönetiminin değiştirilmesinde ısrar eden IMF'ye, rest çekti. "Kartopu gibi Türkiye'nin üzerine gelen borca dur demenin zamanının geldiğini" belirten Öksüz, "Birbirimizden başka kimsenin bize hayrının olmadığını içinden geçtiğimiz bu günler gösteriyor. Türkiye'ye insanlık namına daha ucuz kredi vereceğim diyen bir dünya teşkilatı yok. O halde iş başa düşüyor" diyerek, krizlerde tetikleyici rol oynayan basınla birlikte; Kemal Derviş'i eleştirdi. Ancak, Kemal Derviş geri adım atmadı. 17 Temmuz'a kadar süren bu restleşme, sonunda Devlet Bahçeli, Öksüz'ün istifa etmesini istedi. ABD ve IMF'ye bir kere daha boyun eğdiğini göstermek için, Enis Öksüz'ün istifa etmesini kendisinin istediğini açıkladı.

25 ARALIK 2001: ABDÜLHALUK ÇAY'IN GÖREVİNDEN AZLEDİLMESİ…

Devlet Bakam Abdulhaluk Çay'ın genel başkanlığını yaptığı TÜDEV Vakfı tarafından düzenlenen "7.Türk Devlet ve Toplulukları Dostluk, Kardeşlik ve İşbirliği Kurultayı" Denizli Pamukkale'de toplanmış ve 4 Temmuz 1999 günü kapanış toplantısında, "sekizinci kurultayın KKTC'de yapılması" karan alınmıştı.

Devlet Bahçeli, "ekonomik sıkıntıları" gerekçe göstererek, 8. Kurultay'ın KKTC'de toplanmasına karşı çıktı. Çünkü MHP Genel Başkam ve Başbakan Yardımcısı Devlet Bahçeli, "8. Türk Devlet ve Toplulukları Dostluk Kardeşlik ve işbirliği Kurultayı"nın KKTC'de toplanmasının, ABD'ye meydan okumak anlamına geleceğini biliyordu. Bu nedenle kurultayı engellemek istedi. Başarılı olamayınca, bu kez kurultayı baltalamaya çalıştı, kurultayın İstanbul'da toplanmasını sağlayan Çay'ı, bu kurultayı topladığı için istifaya davet etti. Abdülhaluk Çay'ın direnmesi üzerine, Devlet Bahçeli, Çay'ı bakanlıktan azlettirdi.

Devlet Bahçeli, "Türk Dün-yası"nı ABD'ci yapamayınca, Türk dünyası ile ABD adına savaşa girmişti. Başka bir ifade ile Türkçüler Amerikancı olmayı reddedince, en ağır darbeyi MHP'den almaya başlamıştı. Ülkü Ocakları Başkanı Atilla Kaya, "Kurultay, Devlet Bahçeli'ye rağmen toplanmış bir ihanet kurultayıdır" diyordu.

TÜRKÜ BÖLEN BİR TÜRKÇÜLÜK OLUR MU?

Kazağı, Kırgızı, Türkmeni, Özbeği, Azerisi, Gagavuz'u, Kıbrıs ve Balkan Türkü gelip Ankara'da Türkiye'nin ev sahipliğinde toplanarak kime ihanet etmişti? Türklüğe mi, ezilen dünya halk toplantıdan rahatsız olan bir tek Atlantik güçleri, yani "büyük müttefik" ABD ve Avrupa idi. Çünkü ABD, Türk cumhuriyetle hele hele Türk dünyasının Asya Kalesi'ndeki varlığından açıkça rahatsız oluyordu. Bu nedenle, Türk dünyası, Türklüğe ve Asya'ya ihanet etmeyince, Devlet Bahçeli'ye ihanet etmiş sayılıyordu. Aslında, Türk dünyasının Kıbrıs'ta toplanmasını engelleyen doğrudan doğruya ABD yönetimiydi, Devlet Bahçeli burada yalnızca Atlantik ötesinde alınan kararı uyguluyordu.

KOPENHAG'DA TÜRKÇÜLÜĞE YER VAR MI?

Türkiye'yi Avrupa kapısında çarmıha geren AB Aday Üyelik Protokolü'nde Ecevit'in imzasının yanında MHP Genel Başkanının imzası var.

Avrupa Birliği bir devlettir. MHP "Avrupa Birlikçi" olduğu gün, zaten Türkiye'nin ulusal devletinden vazgeçtiğini ilan etmiştir. Son Türk devletini yıkma girişiminde yer almak da, Devlet Bahçeli'ye nasip olmuştur.

MHP de, PKK da, Avrupa Birlikçi! Acaba hangisi yanılıyor? Hayır! İkisi de yanılmıyor. Çünkü Batı'ya bağımlılığı bir dünya görüşü olarak benimsediniz mi, AB kapısına bağlanmanız

7. SABIKA: KAREN FOGG'UN CASUSLUK FAALİYETLERİNİ GİZLEMEK VE GÖZ YUMMAK

AB Komisyonu Türkiye Temsilcisi Karen Fogg'un, diplomatik görevlerinin dışına çıkarak, ülkemiz ve KKTC aleyhine bir casusluk şebekesi oluşturduğu, Devlet Bahçeli'ye belgeleri ile bildirilmişti. Devlet Bahçeli, hiçbir girişimde bulunmadı. Bu belgeler, İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek tarafından kamuoyuna açıklandı. Casusluk şebekesinin ortaya çıkarılmasından sonra da, gerek Devlet Bahçeli ve gerekse hükümet üyeleri, Karen Fogg hakkında hiçbir girişimde bulunmadılar. Aksine, belgelerin yayımlanmasını suç olarak gösterdiler. Belgeleri açıkladığı için Doğu Perinçek hakkında, suç duyurusunda bulundular. Belgeleri yayımlayan Aydınlık Dergisi için "sansür kararı" çıkartıldı. Derginin yayımı durdurulmak istendi. Karen Fogg'un kurduğu casusluk şebekesinin elemanları hakkında hükümetçe tek bir suç duyurusu bile yapılmadı.

Karen Fogg'un e-postalarını ortaya çıkartan "Ahmet Mehmet" bu e-postaları önce MHP Genel Başkanı ve zamanın Başbakan Yardımcısı Devlet Bahçeli'ye ulaştırdığını belirtiyor. Söz Ahmet Mehmet'in:

"Sonra MHP'yi denedim. MHP içinde Genel Başkan Devlet Bahçeli'ye ulaşabilecek bir bağlantıyla önce basılı bazı evrak ilettim. Ardından bir cd halinde e-postalar gitti. Hiçbir cevap alamadım. Bahçeli'ye e-postaları yollarken göbeğim çatladı. E-postalarda o dönem MHP'ye bağlı olan devlet planlama teşkilatı içinde yürütülen çalışmalar da vardı. Ancak Bahçeli, e-postalarla ilgilenmedi. Doğu Perin-çek'e götürdüm. Karen Fogg'un hakkından geldi." (Ahmet Mehmet'in anlatımları, tayfun@gercekhayat.com ve www.ceviz.net'te de yer aldı. Ayrıca Anayurt gazetesinin 5-6 Aralık 2004 günlü manşetlerinde yayımlandı. Anayurt'un manşeti şöyleydi: "BBP korktu, MHP sustu, Perinçek Fogg'u mahvetti.")

ROMANO PRODİ'NİN KÜSTAHLIĞI

The Economist dergisinin 22 Şubat 2002 tarihli sayısında, Av-rupa Komisyonu Başkanı Romano Prodi'nin, Türk yetkililerinden, büyükelçilerini ve çalışanlarını korumaya almasını istediği, "aksi takdirde; delegelerinin ve iletişimlerinin güvenliğini sağlamak amacıyla gerekli önlemleri alma hakkını AB'nin bizzat kullanacağım söylediği" açıklanarak "bu da en nihayetinde, Avrupa Acil Müdahale Gücü için bir görev olabilir" biçiminde, Türkiye'nin uluslar arası alandaki prestijini ayaklar altına alan haberlerin yayımına bile, hiçbir tepki gösterilmedi. Karen Fogg, casusluk faaliyeti belgelendiği için, AB'nin menfaatleri düşünülerek, başka göreve tayin edildiğinde, Devlet Bahçeli, Karen Fogg'u makamında kabul ederek görüşmekte de sakınca görmedi…

8. SABIKA: ABD'NİN TALİMATI İLE TÜRKİYE'Yİ ERKEN SEÇİME GÖTÜRÜP AKP'YE YOL AÇMAK

AKP'Yİ HÜKÜMET YAPMA GÖREVİ

ABD, Türkiye'yi; AB kapısına, ekonomisini IMF'ye bağladıktan, Kıbrıs ve Ege'de Türkiye'nin tavizler vermesini sağladıktan sonra, Devlet Bahçeli, Mesut Yılmaz ve Bülent Ecevit hükümetinin yerine AKP'yi iktidara getirmek üzere, 2002 yılının Temmuz'unda harekete geçti. Kemal Derviş'in açıklamaları ile başlatılan "erken seçim operasyonu" başarıya ulaşamadı. Ancak, Devlet Bahçeli, bu aşamada, devreye girdi. Bahçeli, 7 Temmuz 2002 günü; şaşırtıcı bir açıklama ile erken seçim yapılmasını istedi. Oysa bu açıklamanın yapılmasından dört gün önce, Ankara'da hükümeti oluşturan partilerin başkanları ve hükümet üyelerinin katıldığı bir zirve toplantısında, "seçimin zamanında yapılması koalisyon hükümetinin uyumu ve devamı konusunda kamuoyuna yanlış görüntü verilmemesi" kararlaştırılmış ve resmi bir açıklama ile bu karar duyurulmuştu. Devlet Bahçeli, dört gün içerisinde, birbirine zıt iki ayrı davranış sergiliyordu. Bu tutum, kendi partisi içinde bile şaşkınlık yarattı. Ekonomik krizler ve siyasi başarısızlıklarla geçen üç yıldan sonra; seçimlerin yapılmasına iki yıla yakın bir zaman varken, Devlet Bahçeli'nin ABD'nin isteği doğrultusunda aldığı "erken seçim kararı"nın mantıklı bir izahı, halen yapılabilmiş değil. Devlet Bahçeli de, bu konuda ikna edici bir gerekçe gösteremiyor. Devlet Bahçeli'nin, erken seçim kararı aldığı tarihte, "MHP'yi dışarıda bırakacak hükümet formüllerine tepki olarak" böyle bir karar aldığım ileri sürenler oldu. Ancak; bu değerlendirmeye de itibar eden olmadı. O gün, ABD'nin iradesi doğrultusunda, AKP'ye iktidarı hediye eden Devlet Bahçeli, şimdi iktidara talip olduğunu söylüyor. Bu kadar sabıkadan sonra, Devlet Bahçeli, kimin desteği ile iktidara talip oluyor dersiniz?

 

 

 

 


[1] Nevzat Köseoğlu / Zaman 21.01.2006

0 0 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Subscribe
Bildir
0 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Picture of Kazım GÜLFİDAN

Kazım GÜLFİDAN

YORUMLAR

Son Yorumlar
0
Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
Paylaş...