Hacı Haydar Baba Hz.leri özellikle şu beş yönüyle Hz. Peygamber Efendimize çok benzemekteydi.
1- O da, Aleyhisselatü vesselam Efendimiz gibi, çok küçük yaşta iken, hem öksüz hem yetim kalmıştı. Yani, bir nevi Cenabı Hak O'nu da, bizzat kendi himayesine ve terbiyesine almıştı. O'nun Mevlasından başka meyil ve muhabbet edeceği kimsesi kalmamıştı.
2- Haydar Baba'nın çocukluğu ve gençlik yılları da, Hz. Peygamber Efendimize benzer bir istikamet ve nezahetle yaşanmıştı.. Çocukluğundan itibaren, sürekli alimlerin, velilerin sohbetlerine katılmış, hizmet1erine katlanmış; ihlas suresinin faziletini öğrenince, henüz on üç-on dört yaşlarında, virt edip okuduğu ihlas sayısını, her gün bazen on bine çıkarmıştı.
Bilmeden Üveysi tarikatının virdi olan ihlas suresine böylesine sarıldığı için, Veysel Karani Hz.lerinin manevi himmet ve ruhaniyetiyle karşılaşmıştı.
3- Hz. Peygamber Efendimiz, özellikle Nübüvvetin yaklaştığı senelerde sürekli inzivayı, yalnız kalmayı, Hira mağarasında Allah'ı tefekkür ve tezekkürle meşgul olmayı tercih buyurup, ruhi terbiye ve terakkiye hazırlandığı gibi; Haydar Baba da henüz on yedi yaşında iken Savuna'lı Muhammed Baba'dan ders alıp, nefis tezkiyesine başlamıştı. Issız mağaralarda ve yalnız kuytu odalarda zikir ve riyazetle Rabbinin rızasını ve ridvanını aramaktaydı.
Hatta askerlik dönüşü, şeyhi vefat etmeden önce, kendisine icazet ve hilafet verdiği halde, Haydar Baba, hazır şeyhliği ve tekkeyi bırakıp, Hacı Cuma Hoca Efendiye gidip talebe ve mürit olarak, O'nun izni ve gözetiminde 70 gün sürecek çok zorlu bir çileye başlamıştı.
Hayatı boyunca dört sefer kırkar gün çileye ve tam yüz yirmi sefer onar gün itikâf riyazetine oturduğu halde;
"Ve yakin sana gelinceye kadar Rabbine ibadet et"[1]
"Boş kaldığın zaman, durmaksızın hemen (Dua ve ibadetle) yorulmaya devam et"
Ve sadece Rabbine rağbet et"[2]
". ..Geceleyin kalk..Rabbinin ismini zikret ve nefsini her şeyden çekerek yalnızca Ona yönel"[3]
Emirleri gereği, aşık ve sadık bir kul olmanın göstergesi olarak, her gün; teheccüt, işrak, duha ve evvabin namazlarını, hem de 12 şer rekat olarak kılmış ve en ağır hastalık dönemlerinde bile, küçük yaştan beri devam ettiği, iki günlük kaza namazını asla bırakmamıştı.
4- Yetimlik, sahipsizlik ve fakirlik yanında; dini hizmet ve eğitimlerin yasaklandığı bir ortamda, Haydar Baba sadece Kur'anı Kerimi ve Osmanlıca fıkhi ve tasavvufi eserleri okumasını öğrenebilmiş, öyle düzenli bir mektep ve medrese eğitimi alamamıştı. Yani "yarı ümmi" sayılırdı.
"Tam ümmi" olmak şerefi ise, sadece Hz. Peygamber Efendimize aitti ve layıktı. Burada "ümmi" kelimesi, her türlü hikmet ve hakikatin anası ve membaı anlamındadır. Ve tabii: "O Kur'anı birilerinden öğrendi" veya "Kendisi yazıp meydana getirdi" iddia ve iftiraları geçersiz kalsın diye, Hz. Peygamber Efendimizin hiç kimseden ders almamış ve okuma yazma öğrenmemiş olması da lazımdı.
Ve bir gün rüya aleminde teşrif Buyuran Aleyhisselatü vesselam Efendimiz kendilerine:
"Bazı alimler ve mürşitler korkusundan, bazıları da makam ve menfaat kaygısından, benim dinime ve ümmetime hizmetten uzak duruyorlar.. Biz de Senin gibi ümmi ama samimi birisiyle davamızı yürütmeye karar verdik" buyurmuşlardı.
5- Hz. Peygamber Efendimiz, Hatemül Enbiyaydı. Artık kıyamete kadar sadece Kur'anın ayetleri ve O'nun sünneti insanlığa ışık tutacaktı. Hacı Haydar Baba ise, "Hatemül Evliya" olduğunu bize hatırlatmıştı. Kendi zamanında da, sonrasında da, elbette tasavvufi hizmet ve hikmet erbabı vardı ve olacaktı. Ancak "keşif, keramet, manevi tasarruf ve himmet" kapısının kendisiyle kapandığını ve artık bütün velayetin ve manevi kuvvetin Hz. Mehdi Aleyhisselamda toplanacağını anlatmıştı.
Ve Hz. Mehdi'nin sadık talebelerinde, keşif, keramet gibi hallerin bulunmayacağını, ancak cihat ye sadakat eshabı olarak manevi derecelerinin çok yüksek olacağını açıklamıştı. Yani Hacı Haydar Baba kutlu Mehdiyet devrimine hazırlık yapan çok önemli bir Allah eri ve gönül adamıydı.
Haydar Baba'nın manevi terbiye ve ahlaki tedavi usulleri:
"De ki: Herkes, kendi fıtratına (yaratılışına ve yapısına) göre davranır"(İsra: 84) ayetinin hikmetine uygun olarak, Haydar Baba müritlerinin, kabiliyet ve karakterlerini büyük bir basiret ve ferasetle hemen sezer ve herkesin ihtiyacına ve istidadına göre muamele yapardı. İnsanların kalbi hastalıklarını anlar ve onlara uygun tedavi reçeteleri uygulardı. Karakter ve kabiliyet dereceleri: Haydar Baba her bir ferdin, kendi fıtratı dahilinde ele alınıp keşfedilmesi ve kendini aşma eğilimi gösterdikçe de teşvik edilmesi gereğini göstermiştir. Bu sayede kişiler, kabiliyetleri istikametinde eğitilmiş olacak ve boşa enerji kaybedilmeyecektir. Çünkü: Ruhlar, fıtratlar ve tefekkür tarzları kişiden kişiye farklılıklar arzetmektedir. Eğitim ve öğretimde ve ruhi terbiye sürecinde bu farklar göz önünde tutulmadığı takdirde istenen verimlilik elde edilemeyecektir. Bunun yanı sıra, kendi mizaç, karakter ve düşünme tarzımıza uymayan kimselerin, kabiliyet ve başarısını takdir edemeyerek onlara hak ettikleri ilgiyi göstermeyenler ise büyük bir hata işlemektedirler. |
Yale Üniversitesi'nde Psikoloji ve Eğitim Profesörü olan Robert J. Sternberg'in: "insanlar, düşünme açısından beş farklı şekilde gruplandırılabilir:" Tespitleri de Hacı Haydar Efendi'nin mürşidi kamil olduğunun ilmi bir ispatı gibidir:
Çünkü; Düşünme stillerine göre insanlar:
Yapıcı tipler: Her şeyi kendi tarzına göre yapmayı, icat ve dizayn etmeyi sever, belli bir yapıya pek bağlı kalmazlar; bu tiptekiler ilmî projeler üretmekten, şiir veya hikâye yazmaktan, beste yapmaktan, orijinal eserleri ortaya koymaktan hoşlanırlar.
Kuralcı tipler: Talimatlara uymayı sever, kendisine söylenilenleri yaparlar. Görev almaktan hayırlı işlere yardımcı olmaktan hoşlanırlar.
Yargılayıcı tipler: İnsanları ve nesneleri değerlendirmeyi ve onlar hakkında hüküm vermeyi severler. Başkalarının yaptıklarını tenkit etmekten, tepki ve tekliflerde bulunmaktan hoşlanırlar.
Düşünme şekillerine göre insanlar:
Olumlu ve uyumlu (Monarşik) tipler: Bütün enerji ve kaynaklarını sarf ederek bir anda tek şeyi yapmayı sever; Bir konu üzerinde yoğunlaşırlar.
Onurlu ve gururlu (Hiyerarşik) tipler: Bir anda birçok iş yapmayı sever; her biri için zaman ve enerji harcarken, öncelikleri kendi kabiliyet ve kapasitelerini ortaya koyarlar.
Duygulu ve kuşkulu (Oligarşik) tipler: Bir anda birçok iş yapmayı sever, ancak öncelikleri belirlemede zorlanırlar. Okuduğunu ve duyduğunu anlama alıştırmalarına yeteri kadar vakit ayırırlar.
Huysuz ve coşkulu (Anarşik tipler): Görevlerini ve problemleri rastgele bir yaklaşımla ele almayı sever; disiplinden, yönlendirmelerden ve sınırlamalardan hoşlanmazlar. Başladığı işi yarım bırakırlar.
Düşünme seviyelerine göre insanlar:
Genel ve kuşatıcı (bütüncül) düşünen tipler: Büyük hedefler, genel projelerle uğraşmayı severler.
Özel ve kısıtlayıcı (Kısmî) düşünen tipler: Detaylarla, özel ve somut örneklerle uğraşmayı severler.
Düşünce faaliyet sahasına göre insanlar:
Dahilî tipler: Yalnız çalışmayı sever, içe doğru odaklaşırlar. Sakin, uysal, biraz da bencil bir yapıdadırlar.
Haricî tipler: Başkalarıyla çalışmayı sever, dışa doğru odaklaşırlar ve karşılıklı bağımlılıktan yanadırlar. Birlikte projeler yapmaya yatkındırlar.
Düşünme eğilimlerine göre insanlar:
Liberal tipler: İşleri yeni yollarla yapmayı sever, eski âdetlere karşı çıkarlar. Tavsiye edilmese bile yeni bir sistemin nasıl çalıştığını anlamaya çalışırlar.
Muhafazakâr tipler: İşlerini, denenmiş ve doğru yollarla yapmayı sever, geleneklere bağlı kalırlar.
Karaktere göre eğitim:
Bağlılarının karakter ve kabiliyetini sezen ve öğrencilerinin düşünme stillerini keşfeden veliler ve öğretmenler, onlara fıtratlarına uygun ödevler ve dersler verebilir.
Böylelikle her bir derviş ve talebe, kerhen değil şevkle çalışabilir. Ancak bu arada, bu stillerin tek bir kişide karışık olarak, ama farklı nispetlerde bulunabileceği de hesap edilmelidir. Sohbetimize gelenler ve talebeler: keşfedilip değerlendirilmeyi bekleyen hammadde ve hamur gibidir. Nasıl yoğurup şekil verirsek, ekmek öyle pişecektir. Ve artık yeni bir şekle girmesi çok zor hale gelecektir.
Sorumluluk sahibi bireyler yetiştirmek te Tasavvufun hedefidir:
Sorumluluk kısaca başkalarının haklarına saygılı olmak ve kendi davranışlarının sonuçlarını yüklenmek şeklinde tanımlanabilir. Sorumluluk sahibi olmayan bir bireyin ilerleyen zamanlarda sağlıklı bir yuva kurması da beklenemez. Bu nedenle sağlam bir gelecek isteniyor ise, sorumluluk sahibi bireyler yetiştirmelidir. Osmanlı medeniyetinde ve İslam tarihinde tasavvuf ve tarikatların bu konudaki rolü oldukça önemlidir. Sorumluluk, erken çocukluk yıllarından başlayarak çocuğun yaşına, cinsiyetine ve gelişim düzeyine uygun görevler vermekle gelişmektedir. Bu konuda aileye ve okula çok önemli görevler düşmektedir. Çocuğun başlangıçta döke saça yapacağı işler daha sonra deneyime ve sorumluluğa dönüşecektir. Buna karşı sürekli koruyucu ve korkutucu bir yaklaşım, çocuğun bağımsızlık ve sorumluluk duygusunu engelleyecektir.Tasavvuf ve tekkeler ise, genellikle yetişkin kimselerin ilmi ve ahlaki eğitimini üstlenmiş, gönüllü hizmet ve eğitim ocakları yerindedir. Sorumluluk sahibi kimseler: – Kendi kaynaklarını ve imkanlarını doğru kullanabilen, – Kedisine güvenilen, – Kendi kararlarını kendileri veren, – Bağımsız hareket eden, – Davranışlarının sonuçlarını göz önüne getiren, |
Karşımızdakini tanımadan, psikolojik durumlarını ve sorunlarını anlamadan, onlara yardımcı olmak mümkün değildir.
Farklı gelişim süreçlerinde, kişiler için gerekli görülen sorumluluğun ne düzeyde olması gerektiğini bilmek eğitimciler ve mürşitler için oldukça önemlidir.
Örneğin gençlik çağındakiler, sosyal olarak bağımsız olmak ve akranlarının dikkatini çekmek isterler. Bu yaş grubundakiler:
– Yaptığı bir davranışın sonunda kendini nasıl hissedeceğini tahmin edebilir.
– Aileden bağımsız olarak davranma sürecindedir.
– Sınırları ve dengeleri zorlayabilir.
– Bir iş üzerinde yoğunlaşabilir.
– Rekabeti olgunca karşılayabilir.
Sorumluluğun anlamı: Yaratılışın anlamını ve amacını kavrayarak;
– Kurallara uymak, görevlerini yapmak,
– Sağduyu kullanmak, olumlu ve onurlu davranmak,
– Başkalarına ve onların sahip oldukları özelliklere karşı saygılı ve anlayışlı olmaktır.
Sorumluluğu öğrenmek de tıpkı diğer becerileri öğrenmek gibidir, insan ne kadar çok denerse bu konuda o kadar çok başarılı olur.
Vicdan bastırma = Sorumsuzluk
Birçok insanın kişiliği sürekli bastırılır, yetkileri kısıtlanır ve yetenekleri kısırlaştırılırsa o kimse körlenir. Pısırık ve pinti bir hale gelir. İşte mürşidi kamil bu tipleri hayra ve hizmete yönlendirir.
Özet olarak: Anne ve babalar, öğretmenler ve mürşitler, talebelerinin ruhsal güvenliğine saygı göstermek açısından, onlara kaldırabileceği kadar sorumluluk vermelidirler. Ancak bu yolla insanlar kendisine güvenini geliştirecektir.
İnsan İçin İki Yol ve İki Amaç Vardır: Rabbine teslimiyet yolu, Nefsine esaret yolu… Birinci yol huzur ve Cennete, İkincisi mutsuzluk ve Cehenneme ulaştırır.
İnsan, Rabbimiz'e kulluk etmek için yaratılmıştır ve yaşamı boyunca yaptığı her hareketten dolayı ahirette sorumlu olacaktır. Allah insanları Kuran'da bildirilen ahlaka uygun yaşayınca, dünyada ve ahirette mutlu ve huzurlu olacakları şekilde yaratmıştır. Bunun aksini yaşayarak bir insanın huzur bulması mümkün değildir. Bir ayette şöyle buyrulur:
"Öyleyse sen yüzünü Allah'ı birleyen (bir hanif) olarak dine, Allah'ın o fıtratına çevir; ki insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah'ın yaratışı için hiç bir değiştirme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din (budur). Ancak insanların çoğu bilmezler."[4]
Şeytan ise insanları Allah'ın yolundan saptırmak için var gücüyle çalışır. Bunun için şeytanın Allah'a verdiği ant, ayetlerde şöyle bildirilir:
Dedi ki: "Madem öyle, beni azdırdığından dolayı onlar(ı insanları saptırmak) için mutlaka Senin dosdoğru yolunda (pusu kurup) oturacağım."[5]
Her insan hayatı boyunca önündeki bu iki yoldan hangisine uyacağıyla imtihan edilecektir, Vicdanına uyup Allah'ın rızasını kazanmaya çalışan kimseler, Allah'ın izniyle cennete kavuşacak; şeytanın ve nefsinin kışkırtmalarına uyanlar ise cehennemde acı bir azapla karşılık göreceklerdir.
Allah'ın Rızası İçin Yaşamak mı? Şeytani Arzuları İçin Yarışmak mı?
Yalnızca Müminler Allah'a İçten Yönelirler
Müslümanlar, tüm varlığını, malını, canını, hayatını ve ölümünü kısacası her şeyini Allah rızasını kazanmaya adamıştır.
De ki: "Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah'ındır,"[6]
Müminler Sadece Allah'a Kulluk Ederler
Mümin, yalnızca Allah'ın hoşnutluğunu aradığı, yalnızca O'na yalvardığı, yalnızca O'ndan istediği içindir ki, tüm yaratılmışlardan bağımsızlaşmıştır. Yüce Allah dışında hiç kimseyi hoşnut etme ihtiyacı duymaz, Allah'tan başkasından medet ummaz. İnsanın gerçek özgürlüğü, zaten ancak, bu gerçeği kavrayarak Allah'a yönelmesiyle olur.
(İbrahim) Hani babasına demişti: "Babacığım, işitmeyen, görmeyen ve seni her hangi bir şeyden bağımsızlaştırmayan şeylere niye tapıyorsun?"[7]
Vicdan İnsanın Doğruyu Bulmasına Her zaman Vesile Olur
Allah tüm insanlara vicdanına uymayı ilham eder. İnsanlar onlara ilham edileni dinlediğinde, Allah'ın razı olacağı umulan davranışlarda bulunurlar. Allah'ın bu konudaki hükmü şu şekildedir:
Hayır, kim (güzel davranış ve) iyilikte bulunarak kendisini Allah'a teslim ederse, artık onun Rabbi Katında ecri vardır Onlar için korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır.[8]
Allah'ın İnananlara Vaadi Sonsuz Cennettir
Mümin, Allah rızası ve ahiret için "ciddi bir çaba göstererek" çalışır. Malını ve canını Allah rızasını kazanmaya adamıştır. Rabbimiz Kuran'da müminlerin bu özelliğini de şöyle anlatır:
Hiç şüphesiz Allah, müminlerden -karşılığında onlara mutlaka cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını satın almıştır…[9]
Şeytan İnsanları Ahirette Yalnız Bırakacaktır
Yüce Rabbimiz bir ayette "…Şeytan da insanı ‘yapayalnız ve yardımsız' bırakandır."[10] diye bildirmiştir. Dünya hayatı boyunca şeytanın telkinine uyarak yaşayan insanlar ahirette de hüsrana uğrayacaklardır. Çünkü şeytan -ahiret günü kendisinin de itiraf edeceği gibi- kendi taraftarlarına boş bir aldanıştan başkasını vadetmemiştir.
İş hükme bağlanıp-bitince, şeytan der ki: "Doğrusu, Allah, size gerçek olan vadi va'detti, ben de size vaadde bulundum, fakat size yalan söyledim. Benim size karşı zorlayıcı bir gücüm yoktu, yalnızca sizi çağırdım, siz de bana icabet ettiniz…"[11]
İnsanlara Kibirli Olmayı Çekici Gösterir
Kibir şeytanın en önemli özelliklerinden biridir. Şeytan Allah'ın huzurundan da kibiri ve itaatsizliği yüzünden kovulmuştur:
Yalnız İblis hariç. O büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu. (Allah) Dedi ki: "Ey İblis, iki elimle yarattığıma seni secde etmekten alıkoyan neydi? Büyüklendin mi, yoksa yüksekte olanlardan mı oldun?"[12]
Şeytanın bu önemli hastalığı insanlar için de büyük bir tehlikedir. Çünkü şeytan bir insanı kendisine yakın kılmak için öncelikle kendi hastalığını o insana bulaştırmaya çalışır. Bu hastalığa yakalanan bir kimsenin aklı örtülür, şuuru kapanır.
Şeytan İnsanları Saptırmak İçin Çeşitli Yollar Deneyecektir
Şeytan bütün insanları kendisiyle birlikte cehenneme sürüklemek için var gücüyle çabalar. Kuranda şöyle bildirir:
"Sonra muhakkak önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Onların çoğunu şükredici bulmayacaksın.[13]" [14]
Tasavvufun bir amacı da nefsin azgınlığını dizginlemek, hayatımızı disiplinize etmek ve öfkemizi yenebilmektir:
Kızgınlıkla başa çıkma yöntemleri Kızgın olmak mutlaka hiddet göstermek anlamına gelmemektedir. Yaşadığımız kızgınlıklar çoğu kez şiddet öğesi içermeyebilir, hatta kontrolümüz dışına bile çıkmayabilir. Kızgınlık basit bir irkilme, sıkıntı hissi yada günlük problemlere verdiğimiz tepki olarak kendini gösterebilir. Bununla birlikte kızgınlığın; İlişkilerimize ve sağlığımıza zarar verdiği kesindir. Ve öfke şeytandan bilinmelidir. Neden öfkeli şekilde tepki verdiğimizi anlamak önemlidir, ancak daha önemlisi kızgınlığımızı kontrol altına alabilmektir. Kızgınlık çoğunlukla; bir haksızlığa ve hakarete uğradığımızda, kullanıldığımızı düşündüğümüzde yada bizim için önemli olanı kaybetme riskiyle karşı karşıya geldiğimizde ortaya çıkmaktadır. Bu duygular sağlıksız ve tahrip edici bir şekilde sürebilir. Zihnimizdeki bu durumdan kurtulmanın tek yolu, vicdani sorumluluklarımızla duygularımız arasındaki dengeyi kurabilmektir. Kızgınlık gerektiği gibi kontrol edilmese hayatımız boyunca bizimle kalabilir. Bizi tamiri ve telafisi imkansız konumlara ve sonunda pişman ve perişan olacağımız durumlara sokabilir. Ancak manevi bir savunma ve kendi haklarımıza sahip çıkma mekanizması olarak bize verilen kızgınlık hissini doğru yönlendirebilirsek belki de üretkenimizi tam kapasite kullanmamıza yarayabilir.
|
Kızgınlıkla mücadele bir eğitim ve deneyim işidir:
Kızgınlık durumlarında her birimiz tepkilerimizi, bize zamanında örnek model oluşturmuş ve şu an kızgınlığımızla baş etmemizi zorlaştıracak belli davranışlar üzerine inşa ederiz. Örneğin; ailemizde kızgınlıkla başa çıkma yolunun bağırıp-çağırmak olduğuna tanık olduysak büyük ihtimalle biz de bu gibi durumlarda benzer tepkiler veririz.
Öfkelenme durumunda takınılan başlıca tavırlar:
1- Ürkeklik göstermek ve sineye çekmek:
Eğer kızgınlığımızı geri çekilme ve içimize gömme yöntemiyle engelleme gayreti içindeysek, sorumluluklarımızı yerine getirmiyor ve kendimizi hayatın risklerinden uzak tutuyoruz demektir. Bu; kendimize olan saygıyı yitirmeye yol açabilir. Ve tabii yanlış bir tercihtir.
Yapılması gerekenler:
– Öfkemizi bastırma konusundaki küçük başarılar için kendimize ödül vermeli
– Korkularımızı listelemeli, aşmayı denemeli ve kendimize güvenmeli
– Bize yapılmasını istediğimiz şeyi başkalarına da reva görmeli
– Haksızlık ve yanlışlıkları, kızıp köpürmeden ve kırıp dökmeden önlemelidir.
2- İçselleştirmek ve içimize gömmek: Eğer kızgınlığımızı içselleştirmek ve gönlümüzde biriktirmek yöntemiyle engelleme gayreti içindeysek kendi kendimize sadece gücenme ve kızgınlık yaşatmakla kalmayıp, aynı zamanda üzerimizdeki baskıyı hafifletmek için büyük miktarda stres de yapıyoruz demektir. Ve kendimize hakarettir.
Oysa gerekenler:
-Kendi haklılığımızı, münasip şekilde dile getirmeli
– İçimize attığımız duyguların bazılarını kağıda dökmeli.
– Başkalarının ne düşüneceği ile ilgili olarak fazla kafa yorup üzülmemelidir.
3- Patlamak ve hücuma geçmek: Eğer kızgınlığımızı "patlama yöntemiyle" dışa vurup bağırıp çağırıyorsak; suçun ve sorumluluğun yönünü değiştirip kızgınlığın başka bir kişiye boşaltılması yolunu seçiyoruz demektir. Yararsız ve haksız bir harekettir.
Yapılması gerekenler:
– Bu patlamaları tetikleyen duyguların farkına varıp frenlemeli
– Kendimizi daha iyi ifade etmek için neler yapılabileceği düşünülmeli.
– Öfkemize kapılıp şeytanın oyuncağı durumuna düşülmemelidir.
4- Kontrol ve kumanda etmek: Eğer kızgınlığımızı "kontrol etme ve dengeli tepki verme" yoluyla engelleme gayreti içindeysek, her şeyi kontrol etmeye ve her tür muhtemel sorunu çözmeye çalışıyoruz demektir. En doğru ve değerli olan yöntemdir. Kişinin kendisine ait dünyasının başka biri tarafından planlanması çok sıkıntı yaşatır ve bunun sonucunda kızgınlık doğar. Etrafımızdaki sorunlarla ilgilenmeye çalışmak kendimizi yorgun ve engellenmiş hissetmemize neden olacaktır.
Değişim için gerekenler
– Tüm öncelikli işleri ve görevleri değerlendirmeli.
– "Kontrolü kaybetme" durumuna düşülmemeli.
– Bizi olumlu davranışa yönelten inanç ve ideallerimize göre hareket etmelidir.
Öfkenin Nedenleri:
Bizi kızdıran faktörlerin büyük kısmı aşağıdaki gibi sınıflandırılabilir:
- a- Haksızlıklara muhatap olmak
- b- Hakarete uğramak
- c- Hayal kırıklığı yaşamak
- d- Emir ve önerileri hesaba katılmamak
- e- Ani sıkıntı ve sorunlarla karşılaşmak
Din büyüklerimiz: 1- Dinimize ve kutsal değerlerimize, ülkemize ve devletimize, namus ve haysiyetimize yönelik saldırı ve sataşmalar ve her türlü zulüm ve haksızlıklar karşısında kızmak ve kutsallarımızı korumak; FARZ 2- Basit çıkarlarımıza, nefsi duygularımıza, şahsi arzularımıza dokunulduğu ve aile içi beklentilerimizin unutulduğu durumlarda ve istenmeden yapılan kusurlar karşısında kızsak bile, öfkemizi yutmak ve bağışlamak; SÜNNET VE FAZİLET 3- Anne babamızın, Hoca ve üstatlarımızın bizi terbiye ve terakki için yaptıkları uyarılarına, kanun adamlarının ve komutanlarımızın, kusur ve ihmalkârlıklarımıza yönelik takındıkları sert tavırlarına, zulüm ve haksızlık ettiğimiz insanların itiraz ve isyanlarına karşı öfkelenip bağırmak ve kalplerini kırmak ise; HARAM 4- Namaz, oruç, zekat ve cihat gibi ibadetlerin zorluğundan… takdir edilen kaza, bela ve hastalıkların üzüntü ve zararlarından dolayı, haşa, Allah'a kızmak ve "Bunları yapmamızı istemen şart mıydı?" "Bu belaları hak edecek ne suçum vardı?" "Bu yaptığın adalet ve merhamete sığar mı?" gibi sözler konuşmak ise KÜFÜRDÜR demişlerdir.
|
Bizi böylesi sıkıntı ve sarsıntılarla imtihan edenin bizzat Allah olduğunu, her şeyi O'nun tayin ve takdir buyurduğunu, bize zahiren haksızlık ve yanlışlık yapan kimselerin, aslında sadece rolünü oynayan bir aktör konumunda bulunduğunu, kadere rıza gösterip sabredenlerin kurtulduğunu, asla unutmamak gerekir.
HAYDAR BABA
O Mevla'ya sadık ve aşık bir kuldu.
Kadiri kolunda, ayrı okuldu..
Özü hikmet dolu, sözü makuldu.
Altın varken bakır, seçmeyin canlar
Haydar Baba deyip, geçmeyin canlar!
Kesretten kurtulup, vahdete ermiş
Elin halka, gönlün; Hazrete vermiş!
Nefsini çul edip, Rabbine sermiş!
Her tas şerbet sanıp, içmeyin canlar
Haydar Baba deyip, geçmeyin canlar!
Allah'ın izniyle, hazır himmeti
Herkes: hizmet kadar, bulur kıymeti
En büyük sermayen, ömür nimeti
Dünyadan eli boş, göçmeyin canlar
Haydar Baba deyip, geçmeyin canlar!
Zalime haine, meyleden cahil
Küfrü, kötülüğü; hoş gören gafil
Mürşitsiz, zikirsiz; seyreden safdil
Doktordan, dergahtan; kaçmayın canlar
Haydar Baba deyip, geçmeyin canlar!
Güneşi bırakıp, ampula koşan
Cennetleri satıp, on pula koşan
Gel Kur'ana sığın, kulluğun kuşan
Sermayeniz boşa, saçmayın canlar
Haydar Baba deyip, geçmeyin canlar!
Ne dünyaya meyletti, ne Hak'tan saptı
Mehdiyet devrimine, hazırlık yaptı
O'nun gönlü beytullah, yüzü mihraptı
Çifte kanat takmadan, uçmayın canlar
Haydar Baba deyip, geçmeyin canlar!
Derdi ki: "Milli Görüş; ne büyük sırdır,
Alemler bunu bekler, nice asırdır!"
Şaşı bakan şaşkının, aklı kısırdır
Ahmaklara sırrınız, açmayın canlar
Haydar Baba deyip, geçmeyin canlar!
Tam zulmet dönemiydi, ve rehber yoğdu
Elazığ'ın Palu'dan, bir kamer doğdu
Çok şükür, tevhid nuru; İblisi boğdu
Sakın on kez ölçmeden; biçmeyin canlar
Haydar Baba deyip, geçmeyin canlar!
[1] Hicr: 99
[2] İnşirah: 7-8
[3] Müzemmil: 1-8
[4] Rum: 30
[5] A'raf: 16
[6] Enam: 162
[7] Meryem: 42
[8] Bakara: 112
[9] Tevbe: 111
[10] Furkan: 29
[11] İbrahim: 22
[12] Sad: 74-75
[13] Araf: 17
[14] İlmi Mercek / Mayıs – 2006

CÜBBELİ AHMET “BEL’AM”CIK’I VE MAHMUT EFENDİ YAKINLARINA UYARI!
FETULLAH GÜLEN DOSYASI
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
Dünyanın Fikri Değişimi Türkiye’den, FİİLİ DEĞİŞİMİ İSE FİLİSTİN’DEN BAŞLAMIŞTIR!
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
OĞUZHAN ASİLTÜRK’ÜN ERBAKAN’A İFTİRALARI
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
ADİL DÜZENE DAYALI YENİ BİR DÜNYA MUTLAKA KURULACAKTIR. "Feth-i Mübin gerçekleşecek!.. Eğer sana, ‘bunlar hayal,…
Hakk; değişmeyen, dönüşmeyen, özelliğini ve güzelliğini yitirmeyen doğrular ve değerler anlamını taşır. Bunlar, her zaman…
Şara yönetimindeki Suriye’nin Erdoğan Türkiyesi’nin değil, İsrail ve ABD’nin güdümünde yol alması ve elimizden kaymasını, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Gazze’ye konteyner…
ÜLKEMİZİN ACİLEN MİLLİ MÜTABAKATA İHTİYACI VARDI! Erbakan Hocamız iktidar ortağıyken 11 ay boyunca bir Filistinli…
Zafer sırrı inançta, sanma ki tankta imiş!.. "Bizim inancımızın ve davamızın %90'ı ahiret hazırlığı ve…
Yıkılışı görenler altında kalmamak için ben demiştim demeye getiriyorlar. Gerçi ne derlerse desinler o yıkıntının…
Kendi yapacakları melanetlere, Aziz Erbakan Hocamızın ismini kullanarak millet nezdinde meşruiyet kazandırma çabasına girişmeleri; asıl…
5375 Yıllık Siyonist Sömürü Düzeni, Kafirler ve Münafık Mücrimler istemese de yıkılacak , Tüm insanlığın…
Öncelikle belirtelim ki; Yahudiyi tanımadan dünyada olup bitenleri anlamak mümkün değildir. Makale bu anlamda çok…
Galiba tarihte hep böyle olmuş; Hakk uğruna mücadele edenler yalnız kalmışlar. Ne kadar kafir, münafık,…