YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
69e1a388ee3d7
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 6 7 9
Bugün : 7742
Dün : 52103
Bu ay : 922347
Geçen ay : 1803365
Toplam : 53067405
IP'niz : 216.73.216.192

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

Her türlü küfür ve kötülüklerin şu üç günahtan doğduğunu görüyoruz. "3H" olarak hatırda tutacağımız bu anaç günahlar;

1.      Hakaret (Hakir görmek)

2.      Hırs (Aşırı istek)

3.      Haset (kıskançlık ve çekememek) tir.

Hakaret; kendisini üstün ve önemli, karşısındakini ise basit ve değersiz zannetmek… Başkalarını hor ve hakir görmek; nefsanî bir gururla, büyüklenip, rakip gördüklerini küçümsemektir. Azazil'i iblis yapan bu düşüncedir. Bu günahı ilk defa şeytan işlemiştir.

Hırs; doyumsuz arzular, aşırı tutkular ve nefsanî duygular demektir. Aklı örten, vicdanı körleten, gaflete ve şehvete sürükleyen düşüncelerdir. Hz. Adem'i ve Havva validemizi sonunda pişman ve perişan olacakları duruma düşüren işte bu hırs ve hevestir.

Haset; insanlara verilen nimet ve faziletleri onlara reva görmemek… Özellikle yakınlarının ve tanıdıklarının maddi ve manevi hoşluklarını ve huzurlarını kıskanıp çekememek… ve bir bakıma Allah'ın takdir ve taksimini beğenmemektir.

Bu kötülüğü ilk işleyen Hz. Âdem'in oğlu Kabil'dir ki, haset yüzünden kardeşi Habil'i öldürmekten çekinmemiştir.

 

Hakaret'in sebebi kibir ve enaniyet; acı meyvesi ise hile ve hıyanet'tir.

Hırs'ın sebebi gaflet, neticesi ise; hasaret ve mahrumiyet'tir.

Haset'in sebebi vicdan kirliliği ve iman zafiyeti; neticesi de cinayet ve müsrifliktir, yani fitne ve fesada yönelmektir.

Kibir ve hakaret'in ilacı: Vahdet  (birlik)

Hırs ve Heves'in ilacı: Kanaat

Haset ve fesatlığın ilacı: Uhuvvet (kardeşlik) tir

Her zerrenin ve herkesin Allah'tan gelip, Allah'a döneceğini… Canlı cansız, her şeyde Yüce yaratıcının tecelli ve tezahür ettiğini… Kendisini müminlerin; müminleri cemiyetin; cemiyeti ise âlemlerin bir parçası olduğunu ve hepsinin de Rabbimizin eseri ve nefhesi (ruh vergisi) olarak meydana geldiğini bilen ve "kesret içindeki vahdeti" (görüntü çokluk içindeki gerçek birliği) gören bir insan; yaratılış sırrına ve iman huzuruna ermiş demektir.

Elbette küfre, kötülüğe ve nankörlüğe tepki göstermek ve bunları terbiye etmek te, bir kulluk görevimiz ve olgunluk gereğimizdir. Ama bu uyarma ve önlem alma görevimizi yaparken; ve Toplumdaki fasıkları tanıtırken bile: Kendi vücudumuzdaki kanser urlarını ve kangren çıbanlarını kurutmaya çalışır gibi hareket etmelidir.

Çünkü "bebe"lerin "gebe"lere "gebe"lerin ise "ebe"lere ihtiyacı olduğu da asla unutulmaması gereken bir gerçektir.

Akılları ve ahlakları faklıda olsa, bakış açıları ve yaşam tarzları uymasa da; bebelerin, gebelerin ve ebelerin biribirine katlanmak zorunda olduklarını kim inkar edebilir?

"Müslümanlar tek bir vücut gibidir. Her insan, aynı bedenin ayrı bir organı yerindedir."

"İnsanlar, ya dinde kardeşimiz ya yaratılışta eşimizdir. İnsanlar bir tarağın dişleri gibi eşit (haklara sahip)tir." Mealindeki hadislerin hikmet ve hedefini iyi düşünmelidir.

Hiçbir şekilde ve hiçbir bahane ile: "başkasından bize ne… neme lazım." Denilmeyecek, bunun yerine:

"6 milyar'ın hepsi bize lazım" şeklinde düşünülecek ve bu sorumlulukta hareket edilecektir.

Ve zaten: milli şuur, insani onur ve vicdani huzur da bu değilmidir?

Ayşe Işık Gül hanımın bir hikmet meyvesi ve rahmet eseri olan R.A.B. romanının sonunda dile getirdiği gibi:[1]

Her şey ve herkes bir ayna yerindedir. Ve insan o aynalarda kendisinin farklı yönlerini seyretmektedir!…

Evet:

"Bizim o kadar çok versiyonumuz var ki, baktığımız her yerde, her şeyde ve herkes de kendimizi görüyoruz…

Biz aslında başkasını değil, kendimizi arıyoruz. Kendimizi bulduğumuz ve bildiğimiz kadar da Rabbimize ulaşıyoruz…

İnandığımız, inanmadığımız; sevdiğimiz, sevmediğimiz; sadece kendimiziz…

Savaştığımız, barıştığımız; özlediğimiz, beklediğimiz hep kendimiz ve öz benliğimiz…

Kendimizi kendimize tanıtmak ve kanıtlamak en büyük derdimiz…

Bizim geldiğimiz yer, gittiğimiz yer; çıktığımız yer, vardığımız yer; hep kendimiz.

Kınayıp eleştirdiğimiz, kıskanıp esirgediğimiz; İhsanlarda bulunduğumuz, hayran olduğumuz; kin tutup nefret duyduğumuz; alkışladığımız, taşladığımız; onayladığımız, karşı çıktığımız, hepsi, evet hepsi kendimiz.

Attığımız her adımda ve aldığımız her tavırda; kendimize ve özümüze biraz daha yaklaşıyoruz.

Amacımız; tayin ve takdir edilen en ileri durumumuza, makamı maksudumuza ulaşmak… Bir gün O'nun çehresinde kendi çehremizi, "Rahman suretinde yaratılan suretimizi"  seyre koyulmak!…"

"Biz Allah'a aidiz ve şüphesiz ona dönücüleriz" (Bakara:156) ayetinin kutsi hikmetine ve gizemli hedefine kavuşmak…

Başkalarında görüp iğrendiklerimiz, kendi gizli çirkinliklerimiz; onlarda fark edip beğendiklerimiz kendi güzelliklerimiz ve olumlu özelliklerimizdir.

Başkaları bizim aynamız gibidir. Aynadaki yüzümüzde gördüğümüz kirler, çiğlikler ve çirkinlikler nedeniyle, aynalara kızmak ve onları kırmaya kalkışmak yerine, kendi nefsimizi ve özbenliğimizi düzeltmeye çalışmak; daha akıllı ve yararlı bir girişimdir.

Hz. Ali efendimizin:

"İyiliğim de, kötülüğümde sadece kendimedir. Kime kötülük ettimse, kendime ettim, kime iyilik ettimse, yine kendime ettim. Kim bana kötülük etti, o bendim… kim bana iyilik etti, o da bendim." Sözleri, hikmet ve hakikatin ta kendisidir…

Mutlak hakikat "tek"ti ve vuslat o gerçeğe erişmekti. Yani damlaların deryaya karışıp birleşmesiydi. Bütün dinler bu hakikatin öğrettikleri, bütün diller bu hikmetin ifadeleriydi. İnsanlardan cinlere, madenlerden meleklere, hayvanlardan hava'ya ve göklere; görünen ve görünmeyen her şey, aynı enerji nurunun farklı boyutlardaki görüntüleriydi. Ve ayette buyrulduğu gibi:

"Göklerin ve yerin nuru Allah'u Taala Hazretleriydi."

Hayırlar da şerler de; sevinçler de, kederler de hep aynı kaynağın eseriydi. Allah: eşi, benzeri, dengi, veziri ve neziri olmayan "Ehad-Birtek"ti.

Onun dışında her şeyin eşiti, karşıtı, ortağı ve benzeri vardı, olabilirdi.

Örneğin bir insanın aynadaki görüntüsü, kendisinin aynısı değildi, ama gayrısı da değildi… Aynadaki görüntü -1, kendi bedeni +1, bunların toplam değeri ise; 0 (sıfır) ederdi!?.

 

 

Bir insanın herhangi bir uzvu, o insana aitti, ama o insan demek değildi. Bunun gibi, her şey ve herkes Allah'ın eseriydi, O'nun tecellisiydi, ama haşa, bunlara Allah denemezdi…

Bu gerçeği kavrayan; nefsanî ve şeytani duyguların esaretinden kurtulup kendi kendisini yönetmeyi başaran, başkalarını da yönlendirebilirdi. Yani lider konumuna yükselirdi. Gerçek ve örnek lider; Hz. Muhammet'ti (sav). O, bütün varlığın ve insanlığın; hem çekirdeği, hem meyvesi, hem lideriydi…

Öz ruh, öz akıl ve öz hayat, Hz. Muhammed Aleyhisselam olduğuna göre, her insanın fıtratında O'nun bir hissesi ve eseri var demekti.

R.A.B.'daki Anlatımıyla:

"Dünya bir podyum, hayat ise bir defileydi. Allah tara­fından yaratılmış bütün kavramlar; önce bitkiler, sonra hay­vanlar, en sonra da insanlar tarafından somut biçimde belirtilmeyi ve sergilenmeyi sabırsızlıkla bekliyorlardı. Podyuma çıkarılıp seyircilerce izlenecek olan o kavramlardan bazıları kabul görürken, bazıları görmeyecekti. Fakat o kavramların hiçbirinin soyut özleriyle çıplak olarak görülüp anlaşılması mümkün olmadığından, temelde aşkın "acı ve haz" adlı iki zıt yüzünden türetilmiş olan hiddet, emniyet, zimmet, mülkiyet, merhamet, ihanet vb. kavramların kendilerini göstermeleri için; önce çeşitli elbiselere bürünmeleri gerekliydi. İnsan ister davet etsin, ister etmesin farklı giysilere bürünüp kapısına gelen o kavramlarla muhakkak yüzleşecekti. O elbiselerin içinde neler yoktu ki; hırsız, polis, fahişe, rahibe, anne, baba, öğretmen, öğrenci, doktor, hasta, işçi, patron, dost, düşman… Allah, yarattığı bütün bu elbiselerin bir insanın önce ruhu sonra be­deni aracılığıyla tanıtılmasını planlamıştı. Bireysel ruhlar birer mankendi. Yazgı, dünyaya gönderilen bütün bireysel ruhlara çeşitli kostümler biçmişti. Her renk bir ismi, her desen bir duyguyu, her modelse bir fikri canlandırmaktaydı.

Büründükleri her etiket, üzerlerine geçirdikleri her duy­gusal elbise, gözlerine inen yeni bir perde demekti. Be­den gözü ile görülemeyen, yalnız gönül gözü ile fark edilebilen bu peçeler, beden gözlerinin gerçeği apaçık görebilmeleri­ne olanak vermiyordu. O peçeleri sıyırıp atmaları için, arzu­lardan ve dolayısıyla da acılardan kurtulmaları gerekiyordu. Çünkü tüm acılar arzulardan, tüm arzularsa beklentilerden kaynaklanıyordu. En güçlü, en iyi, en zengin, en güzel, en say­gın olma beklentisinden. Daha da derine inildiğinde, en büyük olma beklentisinin altında yatan ana nedene ulaşılıyordu: Hiç kimseye ve hiçbir şeye muhtaç olmamak, ihtiyaçsız olmak, yalnız kendiyle yetinebilmek, kısacası Tanrı olmak. Yani veren olmak, alan olmamak. İşte bedenli olarak ulaşılması olanaksız olan bu ütopya, yaratan ile yaratılan arasındaki en kalın, yırtılması en zor perdeyi oluşturuyordu. İnsan psikolojisinin en derin katmanlarında yer alan bu cüretli eğilim, zavallı insanın bilgisizliğinden, Rabbini layığınca tanıyamamış olmasından ileri geliyordu. O'nun ortağı yoktu ve hiçbir zaman olmayacaktı. Tanrılık iddiasına kalkışmak, ikinci bir yaratandan söz etmek olurdu ki en büyük suçtu.

Dünya podyumundaki hayat defilesi muhteşemdi. Se­faleti sergileyen, azgınlığı ve aşırılığı sembolize eden, ce­sareti, kanaati, şefkati, sabrı vb. temsil eden kostümler, kader yazgısı tarafından manken ruhların üstlerine giydirilip çağlar boyunca art arda podyuma çıkarılıyordu. O elbiselerin yarısı ateşten, yarısı nurdan yapılmıştı; ancak bunun önemi yoktu. Çünkü giysiler, bir insanın yüklendiği misyonu, yani gerçeği bulma oyununa canlandıracağı rolüydü. Rollere takılıp kalanlardan bazıları kendilerini çok yüce görüp aldanarak, bazıları çok aşağılık sanarak, özünde bir ve eşit olduklarını hatırlayamayacaklardı.

Çünkü kendilerini özel ve ayrıcalıklı hisseden o kişiler; bulundukları konuma imtihan eseri ve görev gereği geldiklerini unutmuşlardı. Toplumu oluşturan bireysel ruhlar, hem bir bedene benzeyen toplumun yaşayabilmesi, sürekliliğinin sağlanabil­mesi için, hem de gerçeği arayanlara ışık tutabilmesi için o elbiseleri taşıyorlardı. Ama ikilikten ayrılamayan birliği asla anlayamazdı.

 

 

Toplum, bir tek bedendi. İnsanlarsa o bedenin hücre­leriydi. Kimi insan beyin, kimi mide, kimi el, kimi ayak, kimi de göz, kulak hücresi gibiydi. İnsanın kişiliğini oluşturan iyi kötü bütün kavramlar, sadece ruhunda değil, bedeninde de çeşitli doku, organ ve yapı taşları olarak yerlerini almışlardı. Örneğin gülmek bir duyguydu ve bedende hormon olarak yer almıştı. Bedenin çeşitli yerlerinde, ruhundaki negatif kavram­lara benzeyen asitler ve türlü mikroplar vardı ve onlar bile bedene, gerekliydi. Toplumda da iyisiyle kötüsüyle her çeşit insanın olması kaçınılmazdı. İnsanların toplum içindeki görev­lerinin ayrı olması, değerlerini ayrı olduğunu göstermezdi.[2] Çünkü asıl değerleri: inançla, ahlakla ve insanlığa sağladıkları yararlarla belirlenecekti.

"Gerçekte sadece "O" vardı başkası denilenler sadece hayaldi. Kendini başkalarından ayrı sananlar, ve herkesin, mutlak bir'in farklı tezahür ve tecellileri olduğunu kavrayamayanlar için bu dünya adaletsiz gelebilirdi. Fakat Allah'ın en önemli özelliklerinden birisi adil olması değil miydi? Bu özel­liğinin yansıması olarak, herkese eşit güzellikte bir kalp ver­mişti. Farklı yaşam biçimlerini deneyimleyen hep aynı kalbin farklı suretlerdeki başka formlarıydı. Bir kesim zenginliği de­neyimlerken, bir kesim de yoksulluğu deneyimliyordu. Ama her şey gerçekte olduğundan farklı algılanıyordu. Zengin rolünü canlandıran parça daha şanslı gibi görünse de gerçeği çabucak kavramada yoksul rolünü canlandıran parça daha şanslıydı. Çünkü acı çekmeden, zorda kalmadan ve aciz duruma düş­meden hiçbir parça kulluğunu kavrayamıyordu. Evrenin her yerinde en ilkelinden en gelişmişine kadar çeşitli yaşam form­ları bulunduğu gibi kıyamete kadar dünyanın her yerinde en aşağısından en yukarısına kadar her türlü kişilik bulunacaktı. Eğer herkes aynı telden çalsaydı, melodi ortaya nasıl çıkacak, gerçek nasıl anlaşılacaktı? Gerçek, farklı seslerin uyumunda gizliydi. Herkes aynı kalıptan çıkmış gibi, aynı şekilde düşün­seydi hayatın hiçbir anlamı olmazdı. Hayatın tadı ve tuzu bu farklılıklardı. İşin sırrı herkesin birbirinin sesine kulak verme­sinde, sabırla dinlemeyi ve saygı göstermeyi öğrenmesindeydi. Farklı ifadeler, aynı gerçeği tarif edebilirdi."

Allah, en güzel isimlerin sahibiydi. Mükemmel olan bir tek O'ydu. Bu yüzden O'ndan daha çok övgüye, hayranlığa, sevgiye, saygıya değer hiçbir şey yoktu. Bu şaşmaz gerçeğin, yaratacağı şuurlu bir varlık tarafından takdir ve tasdik edilme­sini istemiş, kendisini gereğince tanıyıp, layığınca sevebilecek bir kul yaratmayı dilemişti. Öyle bir kul ki: "gönlünde bütün her şeyi taşıdığı halde hiçbir ağırlık hissetmesin, karşılaştığı tüm zorluklara karşın, yine de Rabbine hiçbir zaman isyan etme­sin, O'ndan ayrı olsa bile daima O'nunla beraber olsun ve ne­reye giderse gitsin, O'nu hiç unutmasın, daima ansın ve O'nunla arasına hiçbir şeyin girmesine izin vermesin." Murat buyrulmuştu. İnsan denen gizemli varlığın yaratılış gayesi işte bu şekilde özetlene­bilirdi. Oysa Rabbini daima ansın diye yaratılan insan, maalesef çok nankör oluyordu. İhtiyaç duyduğu her şeyi hatırlayıp peşinden koşuyor ama, Rabbini layıkınca anmayı ve aramayı aklının ucundan bile geçirmiyordu.

İnsanın; hem dört bir yanı aynalarla kaplıydı, hem bizzat kendi­si aynaydı, fakat aynaya dikkatli bakmayı ve yazılı duran gerçeği okumayı çoğu zaman başaramayacaktı. Üstelik aradığını bulmak için gerekli her türlü donanıma sahip kılınmıştı. Her varlık gerçeği yansıtan bir aynaydı ve her biri kendi içinde nice sırları taşıyordu. Her şey biricikti, fakat mikrodan makroya kadar her şey aynı sırrı saklıyordu. Her 1 varlık, 2 farklı yüze sahipti, 3 ana kat­mandan oluşuyor ve 4 asal dönem geçiriyordu. Her 1 varlık, 5 ayrı duyarga içeriyor, 6 değişik yönde duruyor ve kendi içinde 7 derece anlam taşıyordu. Her 1 varlığın 8 çeşit yeteneği, 9 te­mel içgüdüsü ve sayısız eseri vardı. Âlemlerin Rabbi olan ALLAH, tüm yarattıklarını işte bu şekilde sayıların sırrı ile bürümüştü. Ancak "1" sayısının ifade ettiği mana sadece ALLAH'A aitti. Yaratanı yaratılanlardan ayıran fark bu idi. Her sayının bir anlamı ve görevi vardı. Çünkü hiçbir şey boş yere yaratılmamıştı. Gerçeğe işaret eden bütün her şey gibi, tüm sayılar da önceden tasarlanmış içleri dolu simgelerdi."

Kâinat bir kitap, dünya bir bölüm, hayat bir sayfa, acı-tatlı olaylar bir paragraf, yıllar bir satır, günler bir kelime… anlar bir harf… gibiydi. Kuran'ın hitabını dürbün yaparak Allah'ın kâinat kitabını okuyabilenler, mutlu ve kutlu kişilerdi.

Kelebek böceği misali, nefis zarını deşip hikmet semasına kanat çırpanlar, sonunda hakikat sarayına erişeceklerdi.

Bu maneviyat yolculuğunda ise insana, önder ve örnek olacak mürşidi kâmiller mutlaka gerekliydi.

Ve hele ahir zamanda kâinatın hem sebebi hem çekirdeği, hem meyvesi, hem peygamberi olan Hz. Muhammed Aleyhisselamın en son ve en kâmil vekili ve varisi olan Hz. Mehdinin rehberliği olmadan, hakikati bilmek ve bulmak mümkün değildi.


[1] Karakutu Yay. 1. Baskı İst. 2006

[2] Bkz: Sf: 219-223

0 0 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Subscribe
Bildir
0 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Picture of Ahmet AKGÜL

Ahmet AKGÜL

AHMET AKGÜL KİMDİR?

INTRODUCTION OF USTADH AHMET AKGÜL

رسالة تعريفية لمعلمنا أحمد أكجول

قبل مؤتمر النظام العادل في جامعة قيرغيزستان أراباييف، والذي حضرناه، قدم أحد المحاضرين أستاذنا أحمد أكجول على النحو التالي: أحمد أكجول موجود في تركيا؛ إنه عالم ومثقف نادر جدًا يجمع بين المبادئ الإسلامية والمتطلبات الإنسانية، وفكر أتاتورك في التغيير والقومية الإيجابية والتوازن الاجتماعي. ألف حوالي 100 كتاب، بعضها في 3 مجلدات، وجميعها أعمال فريدة وأصيلة. 10 من الكتب؛ تمت ترجمته إلى الإنجليزية والروسية واليابانية والفارسية والفرنسية والعربية. البروفيسور الراحل، أحد رؤساء وزراء تركيا الأسطوريين. دكتور. ويعتبر من أكثر الطلاب المميزين وأتباع نجم الدين أربكان.
لقد حضر المؤتمرات العلمية في جميع أنحاء تركيا وأوروبا والجغرافيا الإسلامية منذ ما يقرب من 40 عامًا. إنه رجل حكيم تنبأ وشرح التطورات المهمة في تركيا ومنطقته والعالم قبل عقود، وتعرض للعديد من المشاكل والهجمات لهذا السبب، لكنه كان دائما على حق في النهاية. وهو رئيس تحرير مجلة الحل الوطني، التي يتابعها عن كثب كبار البيروقراطيين العسكريين والمدنيين، وأساتذة الجامعات، والكتاب والمعلقين المهمين، ومسؤولي الدولة في تركيا. ضد الأنظمة الرأسمالية والاشتراكية والليبرالية في العالم؛ فهو يحتوي على الجوانب الجيدة والمفيدة لجميعها، لكنه يترك الجوانب السيئة والضارة؛ سيدنا، الذي أعد ودافع عن برامج النظام العادل الأصلية القائمة على العقل والعلم والتاريخ والضمير والقرآن، يبلغ من العمر 74 عامًا وأب لخمسة أطفال. لا يتقاضى إتاوات أبدًا عن أي من كتبه أو مجلاته أو مقالاته أو مؤتمراته، ويعيش حياة متواضعة بعيدًا عن الترف والراحة، ويغطي نفقات كل ذلك بحوالي 40 من الرفاق المتطوعين والمخلصين في سبيل الله. المعلم الذي يدافع عن "حرمة التبشير بالعلم" وبالتالي لا يدين بالشكر لأي مركز أو حكومة. باستثناء ما يقرب من 105 من أعمال أستاذنا، حتى الأحزاب والحكومات تظل غير مبالية؛ الدين والأخلاق في المرحلة الابتدائية: 4-5، المرحلة المتوسطة: 1-2-3، المرحلة الثانوية: 1-2-3-4 والجامعة: 1-2-3، وفقاً للحقائق العلمية وجوهر الإسلام. ولكن بغض النظر عن أي طائفة، فقد أعد كتب العلم. خلال أحاديثهم المميزة جداً، كتلاميذه ومتابعيه المخلصين: "كيف أعددتم هذه (100) كتاباً يزيد عن مائة، كيف رتبتم وقتكم؟" أجاب أستاذنا أحمد أكجول على أسئلتنا كالتالي، ليكون قدوة وتشجيعًا لنا:



1- منذ ما يقرب من 60 عامًا، باستثناء الأمراض الخطيرة والصعوبات الكبيرة؛ ولم أؤجل عمل اليوم إلى الغد، كما أنني لم أحاول تأجيل عمل الصباح إلى الظهر أو عمل الظهر إلى المساء. لأنه لا ينبغي لي أن أضيع رأس مال حياتي المحدود في مساعي فارغة ومجانية يسميها القرآن الإلغاء ويحرمها

 

2- حتى لو كان شخصًا لديه معرفة وخبرة في موضوع ما، حتى لو كان أصغر منا كثيرًا... حتى لو كان شخصًا عاديًا وبسيطًا، فأنا لا أشعر بالإهانة أبدًا عند الاستماع إليه أو تعلم شيء ما، لأن أكبر عائق أمام التعلم والحصول على العلم هو الكبرياء والكبر

-3ما حصلنا عليه؛ حاولت أن أقرأ وأفهم كتابات وكتب الجميع، محليًا أو أجنبيًا، يساريًا أو يمينيًا، أعرفه أو لا أعرفه، أحبه أو أكرهه.
4- كنت أسجل المعلومات التي تعلمتها وأجد أهميتها منها أو مما سمعته في البرامج والمؤتمرات التليفزيونية، ولم أتردد قط في كتابتها ونقلها بذكر أصحابها
5- من خلال الوقوع في الرغبات والاعتراضات التعسفية من أقرب أقاربي ورفاقي وأعضاء الحزب وذوي المناصب ذات النفوذ والكفاءة... أو من منطلق حرصي على راحتي ومصالحي الشخصية، لم أخفي أبدًا الحقيقة التي قالها لي يجدها العقل والضمير نافعة ومفيدة، ولم أصعب فهمها بتغليفها بأغلفة مختلفة
6- كل الأشخاص الذين التقينا بهم في أي مناسبة وأصبحنا قريبين بما يكفي لتناول كوب من الشاي أو السفر لمدة ساعة على متن الطائرة؛ حاولت مساعدتهم على اكتساب وزيادة وعيهم الأخلاقي والضميري وكرامتهم، وخاصة سلامهم الروحي والعالمي. بمعنى آخر، كنت أهدف إلى أن أكون مفيداً له، وليس أن أستفيد من منصبه وفرصه ومجاملاته.
7- ولعل ذلك يعتبر ثمرة ومعجزة للأهداف والجهود المخلصة... وطبعا بفضل الله تعالى وفضله لا بد من قراءة كتاب ما يقارب 700 صفحة بسرعة في ساعة أو ساعتين. وتهنئة هذا الكتاب وانتقاده عمدا، والحمد لله أن إنتاج ملاحظات من 10 صفحات أصبح أسهل بالنسبة لنا.
أطيب التحيات…

YORUMLAR

Son Yorumlar
0
Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
Paylaş...