YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
69ffb0b7655b4
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 8 3 4
Bugün : 1352
Dün : 52099
Bu ay : 551193
Geçen ay : 1737715
Toplam : 54433966
IP'niz : 216.73.217.63

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

Hayat Hikayesi

Bediüzzaman Said Nursî, 20. yüzyılın önde gelen İslâm mütefekkirlerinden biridir. Hayatı görkemli ve soylu mü­cadelelerle, çoğu kez de zindanlarda geçmiştir. Bizatihi kendisi hayatını dönemlere ayırmıştır: Risale-i Nur'u te­lif etmeye başlama tarihi olan 1926 yılna kadarki haya­tını "Eski Said, bu tarihten sonraki hayatını Teni Said" diye adlandırmıştır. Ancak bu ayırım asla inanç değişik­liği olmayıp, kısmi de olsa fikir ve düşünce değişikliği olarak nitelenebilir. Daha çok da bir metod ve tarz deği­şikliği şeklindedir.

 

 

46 yıl Önce 23 Mart 1960 yılında darı bekaya hicret eden Üstad Bediüzzaman Said Nursi'nin tarihçe-i hayatının kısa hülasası şöyledir:

1878- Bitlis'in Hizan ilçesine bağlı İsparit nahiyesinin Nurs köyünde dünyaya gelir. Babası Mirza Efendi, anne­si Nuriye Hanım'dır.

1885- İlk eğitimini ağabeyi Molla Abdullah'tan alır. Son­ra ilim tahsili için Tağ Köyü Medresesi'ne gider. Bir süre eğitim görür. Sonra köyüne döner. Akabinde Bitlis ve Si­irt civarında beş yıl süren tahsil hayatı boyunca, birçok medresede kısa sürelerle ilim tahsil eder.

1893- Siirt'in Tillo kasabasında inzivaya çekilir…

1894-  Cizre'de Miran aşireti reis-i Mustafa Paşa'yı ikaz için Cizre ve Mardin'e gider. Mardin'de siyaset-i îslâmiye ve içtimaî meselelerle yakından ilgilenir.

1895-  Mardin'den Bitlis'e gelir ye iki yıl Bitlis'de valinin tahsis ettiği yerde ikamet eder. ilmi çalışmalarına hız ve­rir. Kur'an üzerinde yoğunlaşır.

Müspet ilimlerle meşguliyeti:

1897- Van Valisi Hasan Paşa'nın daveti üzerine Van'a gi­der. Müspet ilimlerle meşgul olur.

1907- Din ilimleriyle fen ilimlerinin beraber okutulacağı bir İslâm Üniversitesi'nin (Medresetü'z-Zehra) Şark'ta tesisi için İstanbul'a gelir. Kaldığı yerin kapısına "Her suale cevap verilir" levhasını asıp, âlimleri sual sormaya davet eder. Sultan Abdülhamid'e Şark'ta üniversite açıl­ması için dilekçe verir. Sultan'a sunduğu dilekçesindeki ifadelerden ve konuşmalardan şüphelenilerek Divan-ı Harb'e verilir ve beraat eder.

1908- Selanik'e gider. İttihad ve Terakki'nin önde gelen yöneticileriyle görüşür. Selanik'te Hürriyet Meydanı'nda "Hürriyete hitap" adlı bir konuşma yapar. İstibdadı kötüler, Meşrutiyet'i över.

1909- Derviş Vahdeti'nin Volkan gazetesinde ateşli yazılar yazar. 31 Mart Olayı patlak verir. Bu olayda yatıştırıcı bir rol oynar; isyan eden taburları yatıştırır. Fakat yine de Divan-ı Harb'e verilir ve beraat eder.

1910-  Van'a gitmek üzere İstanbul'dan ayrılır. Şark'ta aşiretleri dolaşarak hürriyeti, meşrutiyeti anlatır ve içti­maî dersler verir. Onlara Meşrutiyet ve meşveretin İslâmi temellerini anlattığı bu seyahat notları "Münazarat" adı altında yayınlar.

1911-  Şam'a gider ve Emeviye Camisi'nde okuduğu hut­be ile İslâm dünyasının siyasi, ekonomik ve sosyal sorun­ları ve çözüm yollarını anlatır. Bu konuşmayı "Hutbe-i Şamiye" adı ile neşreder. Bir süre sonra Sultan Reşad'ın Rumeli seyahatine katılmak üzere İstanbul'a gelir ve se­yahate katılır, Kurmak istediği üniversite için Sul­tan'dan destek sözü alır.

1913- Van'a gider ve Medreset-üz Zehra'nın temeli yaz aylarında Van Gölü kıyısındaki Artemit'te atılır. Ancak bu defa da Dünya Savaşının başlaması bu projenin er­telenmesine sebep olur.

1915- Said Nursi de talebeleriyle birlikte Doğu Milis Teşkilatı'nı kurar ve Van-Bitlis cephesinde milis kumandanı olarak Ermenilere ve Ruslara karşı savaşır. Birliğiyle büyük kahramanlıklar, gösterir. Bu savaş esnasında, "İşarat-ül İcaz" adındaki tefsirini telif eder.

Talebelerini şehit vermesi…

1916-  Bitlis savunması sırasında birçok talebesi şehid olur, kendisi de yaralanarak Ruslara esir düşer ve Kostur­ma'daki esir kampına götürülür ve iki yıl esarette kalır.

1917-  Şubat ayında başlayan Rus ihtilalinin sebep oldu­ğu karışıklıktan istifade ederek firar eder. Kosturma'dan Petersburg'a geçerek Varşova'ya gider. Buradan da Viyana'ya geçer ve Sofya üzerinden İstanbul'a döner.

17 Haziran 1918- Enver Paşa'nın vazife teklifini kabul etmeyen Bediüzzaman'a, Harbiye Nezareti ikramiye ve Harb madalyası verir.

13 Ağustos 1918- Orduyu Hümayun'un tavsiyesiyle Dârül Hikmet'e aza olur.

19 Nisan 1919- Bediüzzanian, Dâr-ül Hikmetten altı ay izne ayrılır. Şeyhülislâmlık tarafından "Mahreç" payesi verilir.

1920- İngiliz işgaline karşı "Hutuvat-ı Sitte" risalesini neşrederek mücadele eder.

1922- İstanbul'dan Ankara'ya davet edilir. 1922 sonlarında Ankara'ya gelir ve Meclis'te resmî bir "hoşâmedî" merasimiyle karşılanır. Ankara'da kaldığı günlerde, yeni kurulan devlete hâkim olan kadronun dine bakış tarzının menfi olduğunu görünce, on maddelik bir beyanname hazırlayarak Meclis azalarına dağıtır. Bu beyannamede yeni inkılâbın mimarlarını İslâm şeâirine sahip çıkmaya çağırır; akabinde Mustafa Kemal'la birkaç kez görüşür. Kendisine Şark umumî vaizliği, milletvekilliği ve Diya­net azalığı teklif edilir.

17 Nisan 1923- Ankara'da umduğunu bulamayan ve ken­disine yapılan bütün teklifleri reddeden Said Nursi, Van'a gitmek üzere yola çıkar.

1925-1927- Van'dan sürgün edilir. O sıralarda çıkan Şeyh Said hadisesiyle hiç ilgisi olmadığı, hatta hâdise ön­cesinde kendisinden destek isteyen Şeyh Said'i bu niye­tinden vazgeçirmeye çalıştığı halde, hâdise sonrasında, Van'da ikamet ettiği uzlethanesinden alınarak Burdur'a, oradan da İsparta'nın Barla nahiyesine götürülür. İspar­ta'da bir müddet kalan Bediüzzaman, önce Eğridir ora­dan da Barla'ya getirilir. Başta "Sözler", "Mektubat", "Lem'alar" olmak üzere Üstad, Risale-i Nur'ları birbiri ardınca telif etmeye başlar.

1934- Barla'dan İsparta'ya getirilir.

1935-  Dâhiliye Vekili Şükrü Kaya ve Jandarma Umum Kumandanı askerî bir kıt'a ile Isparta'ya gelir ve Bediüzzaman tevkif olunur. Tevkif edilen Üstad ve talebeleri, muhakeme edilmek üzere Eskişehir'e götürülür. Tesettür ayetinin tefsirinden dolayı 11 ay ceza verilir.

1936- Temyiz edilen mahkûmiyet kararının neticesi Temyiz'den gelmeden hapis müddeti tamamlandığı için tahliye edilir.

27 Mart 1936- Tahliye edilmesine karşın Kastamonu'da ikamete mecbur edilir. Üç ay karakolda kalan Bediüzzaman, karakol karşısında bir eve yerleştirilir. "Ayet-ül Kübra" ve bir kısım risaleleri telif eder. Başka yerlerdeki talebeleriyle, "Kastamonu Lahikası" adıyla toplanan ki­taptaki mektuplarla haberleşir ve hizmet metodları hak­kında ikazlarda bulunur.

20 Eylül 1943- Tekrar tevkif olunur, Ankara, İsparta ve oradan Denizli'ye getirilir.

1944- Denizli mahkemesi başlar. Denizli Ağır ceza Mah­kemesi beraat kararı verir. Ağustos sonlarında Anka­ra'dan gelen emirle Emirdağ'da ikamete mecbur edilir.

23 Ocak 1948- Emirdağ'da kış ortasında Bediüzzaman ve talebeleri tevkif edilir ve Afyon mahkemesine sevk edilir.

6 Aralık 1948- Afyon Mahkemesi, mesnedsiz iddialarla Bediüzzaman ve talebelerine mahkûmiyet kararı verir.

20 Eylül 1949- Yirmi ay tutuklu kalır. Halkın tezahüratı­na mâni olmak için Afyon hapishanesinden şafak vakti tahliye edilir.

20 Kasım 1949- Tekrar Emirdağ'a getirilir.

1950- Demokrat Parti'nin iktidara gelmesiyle Üstad için yeni bir dönem başlar,

1952- "Gençlik Rehberi" adlı eserinden dolayı muhakeme edilmek için İstanbul'a gelir, muhakeme olunur ve bera­at eder.

1953-   İstanbul'da üç ay kadar kalır. Patrik Athenagoras'la görüşür. On sekiz yıllık ayrılıktan sonra Barla'ya döner.

23 Mayıs 1956- Sekiz sene devam eden Afyon Mahkeme­sinde Risale-i Nur'lar beraat eder ve iade edilir.

1957- İ959- "Risale-i Nur" külliyatının büyük bir kısmı Latin harfleriyle basılır: "Sözler", "Lem'alar"(1957), "Şu­alar", "Mektubat", "Asâ-yı Musa", "Mesnevî-i Nuriye", "Kastamonu Lahikası", "Tarihçe-i Hayat", "Bara Lahika­sı", "İman ve Küfür Muvazeneleri"(1958), "İşarâtu'l-İcaz", "Emirdağ Lahikası(2.C.)", "Nurun İlk Kapısı"(1959), "İman Hakikatlan"(1960).

Ömrünün son günlerinde bile baskıcı muamele ve eziyet sürer. Buna rağmen, iman hizmetini büyük bir kararlı­lıkla devam ettirir; o zor şartlar altında telif ettiği "Risa­le-i Nur" külliyatını tamamlamaya muvaffak olur. Kur'ân'dan hareketle imani meseleleri ve ikna edici bir üslupla izah ve ispat eden bu eserler, onun çileli hayatının en güzel eserleridir, en güzel meyveleridir.

1960- Emirdağ'da rahatsızlanır, kendi isteğiyle Urfa'ya götürülür.

23 Mart 1960- Gece saat 03.00 civarında fani âleme veda eder. Hayatı boyunca dayanılması güç acılara ve baskılara maruz kalmasına rağmen arkasında "Risale-i Nur" gibi çok değerli bir külliyatı miras bırakır. Bediüzzaman'ın naaşı Halilürrahman Camii avlusundaki özel Mezarlığı'na gömülür.

12 Temmuz 1960- İhtilal komitesi geceleyin Urfa'daki mezarını kırdırıp, açtırır. Bediüzzaman'ın naaşı askeri bir uçağa konularak Isparta'ya götürülür ve bilinmeyen bir yere defnedilir.

Hayatında iken ona ve düşüncelerine tahammül edemeyenler, mezarında da onu rahat bırakmamışlardır.[1]

Nurculuk-Siyaset ilişkisi:

Birlikte olduğumuz cemaat üyelerinin verdiği bilgilerden öğrendiğimiz kadarıyla, ‘siya­set' bu grubu geçmişten bugüne sık sık bölmüş.

Cemaat içindeki ayrışmalar daha Said Nursi hayattayken yaşanmış. Said Nursi, 1952 yılında kendi yazdığı kitabın Latin harfleriyle tekrar basılıp yayımlanmasını isteyince, Hüsrev Altınbaşak adlı bir tale­besi buna itiraz ederek, Kuran harflerinin kullanılmaya devam edilmesinde direnmiş. Said Nursi talebinde ısrarlı olunca, Hüseyin Altınbaşak bir grup talebeyle cemaatten ayrıl­mış. Bu kopan gruba ‘Yazıcılar' deniliyor. Daha sonraki büyük kopmalar ya da bölün­melerde ise bariz olarak siyasetin etkisi var.

1980 Öncesinde cemaat, büyük çoğun­lukla Adalet Partisi'ni desteklediği için, o Dönemde ‘Demirelci' olarak anılınca; önde gelen Nur talebelerinden itirazlar yükselmiş. Mehmet Kırkıncı, Mustafa Sungur, Abdullah Yeğin gibi ağırlıklı olarak Said Nursi'nin talebelerinden oluşan bu grup, cemaatin siyasetle bu denli ilgilen­mesini eleştirmiş. ‘Meşveret Cemaati' adı­nı alan bu ekip, cemaatin siyasetten uzak durması için çaba harcamış. Bu tepki üze­rine siyasetle fazla uğraştıkları iddia edilen Mehmet Kutlular, Mehmet Emin Birinci ile Mehmet Fırıncı ekibi ‘Yeni Asyacılar' adını alarak kendi yollarını çizmişler ve Demirel'i desteklemeye devam etmişler. 12 Eylül sonrası oluşan siyasi yapılanma, sağda Turgut Özal'ı yaratınca, Yeni Asyacılar grubu yine yol ayrımına gelmiş. Tar­tışmalardan Turgut Özal'ın desteklenmesi yolunda bir karar çıkmış. Bu karar üzerine Yeni Asyacılar grubunun kurucularından Mehmet Fırıncı, ‘fazla politize olunduğu' gerekçesiyle gruptan ayrılarak, yandaşı üyelerle Nesilciler grubunu kurmuş.

Bu tarihi serüvene bakıldığında, Nur­cuların ‘siyasetten' uzak kalamadıkları gö­rülüyor. Sadece siyasete bakışları açısın­dan grupların ortak bir tavrı yok. Örneğin Yeni Asyacılar ya da Kutlular ekibi olarak anılan grup DYP'ye açık destek veriyor. Cemaatin diğer grupları içinde AKP, ANAP, MHP ve DYP arasında bölünenler var. Ancak tek ortak noktaları CHP'den ve Milli Görüşten topluca uzak durmaları, CHP'nin ‘laik' tavrından hoşnut değiller. Cemaatin büyük çoğunluğu, AKP'ye karşı temkinli bir tavır sergiliyor. İçeride yapılan tartışmalarda parti için ilginç yorumlar yapılıyor. AKP'nin bir kitle partisi gibi hareket etmesi takdir topluyor. Başka bir ifadeyle, Nurcuların önemli bir bölümü AKP'nin kitle partisi olmasını istiyor. Ama AKP'nin ara­da bir gündeme getirdiği marjinal çıkışlar, Nurcuları rahatsız ediyor. En azından AKP'yi bize böyle tarif ediyorlar. Biz yok­ken ne diyorlar, elbette bilemiyoruz.

Fethullah Gülen Meselesi:

Nurcuların gündeminde siyasi partiler kadar Fethullah Gülen ve "ekibi de var. Ce­maat önderlerinin verdiği bilgiye göre, ken­di içlerinden yetişen Fethullah Gülen'le ay­rı düşmeleri 1970'li yıllara dayanıyor. O. yıllarda cemaatin vaizi olan Gülen, vaazla­rında bol bol gözyaşı dökünce, ‘şov yap­makla' eleştirilmişti. Ayrıca cemaat üyelerini bağış yapmaya teşvik etmesi hoş karşılanmıyordu. Bu itirazlar Fethullah Gülen'le cemaatin arasını açacak, Gülen de kendi ce­maatini kuracaktı. Kendilerini Nurcu olarak tanımlayanlar, Fethullah Gülen'in kaleme aldığı kitapların, "Risale-i Nurların sulandırılmış şekli olduğu" görüşündeler. "Gülen, "Said Nursi'nin bazı fikirlerine vurgu yapmıştır ve onları sanki Said Nursi'nin istekleriymiş gibi pratiğe dökmüştür" diyorlar. Nur Cemaati, Fethullah Gülen ve taraftarla­rının yaptıkları, faaliyetlerin, Nurculuğun esasları ile tam örtüşmediğini söylüyor. İki grup arasındaki ayrılık, kurallar noktasında daha da netleşiyor. Örneğin, geleneksel Nurcular, cemaat içindeki gençlere ‘Nur ta­lebesi' adını verirken, Gülen ekibi çırak an­lamındaki ‘şakirt' sıfatını kullanıyor. Ce­maatin Medrese-i Nuriye adını verdikleri evlere ise Gülen cemaati, ‘Meçhul Ev' ya da ‘Işık Evleri' diyor.

Gülen Cemaati'ni, kurdukları okullar, hastaneler, bankalar, holdingler üzerinden, "Dünya işleriyle sıkı fıkı olmak"la eleştiri­yorlar. Velhasıl Nurcuların büyük bir kıs­mı Gülen'den rahatsız. Dünyevileşmeye yönelen cemaatlerin, tarih sahnesinden si­linmekten kaçamayacağını savunuyorlar.

Mehmet FIRINCI'nın Tespitleri:

Gerçek adı Mehmet Nuri Güleç olan ancak Said Nursi'nin, mesleği nede­niyle kendisine ‘Fırıncı' sıfatını ya­kıştırdığı Mehmet Fırıncı sorularımızı ya­nıtladı…

Devlet ne istiyordu Said Nursi'den? Sakladığı bir amacı mı vardı?

M.F: Osmanlı'nın son dönemlerinde, poziti­vizm, askeri okullar sayesinde Türkiye'ye girdi. Burada öğretilen, ilmin, dinle hiçbir ilişkisi olmadığıydı. Dinden uzaklaşıldığı takdirde başarının yakalanabileceği gibi bir anlayış hâkim olmuştu. Mehmet Akif, Said Nursi, Sait Halim Paşa gibi isimler de tam tersini, yani dinden uzaklaştıkça ülke­nin daha da kötüye gideceğini savunuyor­lardı. Bu isimler, Avrupa'ya karşı değiller­di. "Batı'nın değerlerini alalım ama kendi değerlerimizi de unutmayalım" düşüncesi­ni savunuyorlardı. Karşı görüşün düşünceleri sonradan Türkiye Cumhuriyeti'nin devlet politikası olarak kabul edildi, Said Nursi'ye devletin bakışını etkileyen en, önemli olay Şeyh Sait İsyanı'ydı. Kendisi, devlete karşı gelmemek için elinden geleni yapmış olsa da, sanki bu isyanı korüklemişçesine bir muamele gördü. Bundan sonra da hep düşman olarak, gördü devlet Said Nursi'yi. Ancak hiçbir zaman devleti bölmek, yıkmak gibi bir niyeti olmamıştır. Hep, bizlere zulüm edilirse yapmamız ge­rekenin ‘nurani müdafaa' olduğunu söyler­di.

Nurani müdafaa ne anlama geliyor?

M.F: İlimle mücadele anlamına geliyor. Bu­rada devlete itaat esas kuraldır. Müdafaa fikrinin genel hatlarını ise Risale-i Nur Külliyatı ve içerdiği bilgiler oluşturuyor­du.

Atatürk ile ilgili ne yorum yapardı?

M.F: Çok şey söylemezdi. Benim şahit olduğum kadarıyla, Bediüzzaman yaşarken, ondan destek alabilmek için bazı sistem karşıtları yanına gelmiş olsa da, Sait Nursi, kendisi­nin tek derdinin Risale-i Nurları insanlara öğretmek olduğunu söyleyerek onları geri çevirdi. Atatürk için, çevresindekilere "ken­disinin bu dünyadan göçüp gittiğini, bu dünyayla işi kalmadığını; ancak onun istismarcılarının Atatürk'e tarafgirlik bahanesiyle Müslümanları ve Nurcuları ezdiğini" söylerdi.

31. Mart Hadisesi:

28 Şubat'ta gösterime giren ilerici-gerici adlı gerilim filminin bir başka versiyonunun bundan bir asır önce sahneye konulduğunu görüyoruz. Ru­mi 31 Mart 1325 (13 Nisan 1909)'te sahnelenen bu oyunda aktörler farklı ancak senaryo aynı idi. Alman hayranı olan bir grubun çıkardığı ve İngiliz hayranı bir başka grubun da sözde bastırdığı isyan sonrası Sultan II. Abdülhamid Han, tahtın­dan edildi. Böylece, Ortadoğu ateş çemberine dönüştürülürken, İslam Coğrafyası da ölüm ve kaosla birlikte anılmaya başlandı.

Dönemin iki güçlü devleti Almanya, İngiltere ve ABD'nin güdümündeki İttihat ve Terakki Fırkası'nın ilk hedefi II. Abdülhamid'i tahtından uzaklaştırmaktı. Ancak sadece II. Meş­rutiyetin ilanına muvaffak olmuşlardı.

I. Meşrutiyet ile birlikte halkın Sultan Abdülhamid'e sevgisi ve bağlılığı daha da artmıştı. Bu nüfuzu ortadan kaldırmak için çeşitli kuklalar kullanan Batı, en nihaye­tinde 31 Mart Vak'asını bu memlekete yaşatmıştı. Mila­di takvime göre 13 Nisan 1909 Salı gününe gelen bu olay, 33 yıl boyunca "Hasta Adam"ı ayakta tutmayı ba­şarmış bir büyük padişahı tahtından etmiyi başarmıştı.

Ayasofya'da mahşeri kalabalık

Olayların ilk patlak verdiği yer ise Taşkışla'dır. Bu yer İttihatçılar tarafından Meşrutiyeti koruması için Rumeli'nden getirtilen Avcı Taburları'nın merkeziydi. Askerler ayaklanmış ve mühimmat deposunu ele geçirerek, mek­tepli subayları hapsetmeye başlamışlardı.

Silahları alan bu güruh daha sonra sokağa çıkarak, "Şe­riat elden gidiyor" nidalarıyla ilerlemeye başlamıştır. Kalabalık her geçtiği yerde havaya ateş açarak Ayasofya'ya kadar gelmişti. Bu olayları başlatan kişilerin İngi­liz hayranı bir gurup olduğu ancak İttihatçıların da bun­ları kullanmak için büyük gayret içinde olduğu daha sonra ortaya çıkmıştı. 31 Mart'ın arefesinde İttihatçıla­rın ordu içinde yoğun çalışmaları olmuş ve orduyu mille­te karşı kışkırtmanın yollarını birçok kez denemişlerdi. Bunun içindir ki ayaklanmayı başlatan Avcı Taburla­rı'ndaki gafiller öncelikle mektepli subayları hedef almış­lardı. Bu olaylar İstanbul'daki asayiş birlikleriyle bastı­rılmıştı.

Ancak olayların bastırılmadığını iddia eden Selanik'teki Hareket Ordusu'nun başındaki birkaç aklıevvel, olaylara müdahale etmek ve vatanı kurtarmak(!) için İstan­bul'a doğru yola çıkmıştı. Hareket ordusunun içinde ise Balkanlarda bulunan ne kadar çete varsa hepsinden bir parça bulunmaktaydı. Düzenli bir ordu görünümünde olan ancak çetelerin çoğunlukta olduğu Hareket Ordusu, gönüllü denilen çapulcuların da katılımıyla tamamen yağma üzerine kurulmuş bir ordu olmuştu. Ordunun ba­şında ise o devrin Hürriyet Kahramanı(!) Enver Paşa ve Mahmud Şevket Paşa bulunmaktaydı.

Hareket Ordusu gelip Yeşilköy'e ulaştı. İttihatçılar hemen onlarla bağlantı kurarak, Abdülhamid Han'ın Hal'ini nasıl yapmaları gerektiğini görüşmüşler, ancak Mahmud Şevket Paşa ve Enver Paşa ile yanındakiler: "bu işin biraz daha gizli tutulması gerektiğini" belirterek, "Şimdilik sadece olayları bastırmak için geldiğimiz sanılsın" demişlerdi. Çünkü Abdülhamid Han'a bağlı bulunan Hassa Ordusu'nun bir anda kendilerini yok edebilecek güçte olduğunu hesaba katmışlardı.

"Müslümanı Müslümana kırdırmam"

Bütün bu olaylar gelişirken, Hassa Ordusu mensupları da Padişah'ı korumak için silah istemekteydi. Hatta bazıla­rı silahlanmaya başlamıştı bile. Durumu öğrenen Sultan Abdülhamid Han, ""Paşalar, ben Halife-i İslamım. Müslüman'ı Müslüman'a kırdırmam. Asker zinhar kur­şun atmasın! Eğer kurşun atacaklarsa ilk önce beni vur­sunlar, sonra kurşun atmaya başlasınlar" demişti.

Sultan Abdülhamid'in bu tutumu kardeş kavgasını ve bir iç savaşı istememesi olarak yorumlanmıştır. Sultan Abdülhamid Han'ın bu büyüklüğü sonucunda Hareket Ordusu hiçbir direnişle karşılaşmadan Yıldız Sarayı'na kadar gelip dayanmıştı. Saray'daki askerlerin Abdülha­mid Han'ın emrine uyarak teslim olmasıyla Hareket Or­dusu istediği gibi davranmaya başlamıştı.

Hareket Ordusu'nun Yıldız Sarayı'nı ele geçirmesiyle birlikte içimizde yetiştirilen Batı uşakları harekete geçti. Öncelikli olarak Sultan Abdülhamid Han'ın tahttan indi­rilmesi çalışmaları başlatılmıştı. İttihatçıların Sultan Abdülhamid Han için yapmak istedikleri operasyonun şekli de belirmeye başlamıştı, öncelikle Meclis-i Mebusan'ın kararı gerekmekteydi. Tabii Meclis'teki hain sürü­sü bu kararı almak için sadece bîr toplantı yapmış ve 33 yıl boyunca Osmanlı Devleti'ni ayakta tutan Abdülhamid Han'ı tahttan indirmişlerdi.

Akabinde Padişah ve yanındakiler Hareket Ordusu'nun subayları eşliğinde Sirkeci Tren istasyonuna götürülerek özel bir trenle Selanik'e doğru yola çıkarılmıştı.

Sultan ikinci Abdülhamid'i tahtından indirip hemen o gece Selanik'e gönderen İttihatçıların daha sonraki ilk işleri ise yanlarındaki çapulcularla birlikte Yıldız Sarayı­nı yağmalamak olmuştu. Daha sonraki işleri ise kelle av­cılığı olan İttihatçılar çeşitli mahkemeler kurarak birçok Müslüman'ın kanına girmişlerdi.

Yeni Asya Gazetesi'nde M. Latif Salihoğlu'nun Bedesten Köşesinde yazdığı:

Eski Said'in Hürriyetçi Dostları (7)

Enver Bey

Kiminin ma­ceraperest diyerek tenkit et­tiği, kimininse kahraman bir başkumandan olarak görüp alkış­ladığı Enver Pa­şa, mübalâğasız olarak II. Meşrûtiyet dönemi yıl­dız şahsiyetlerinin başında gelir.

Orduda başarılı bir subaydı. Kademe­lerden hızla geçerek paşa oldu. Ardın­dan, Osmanlı Sarayına damat, ve Har­biye Nâzırı oldu. Bir müddet sonra da Başkumandan (Padişah) Vekili olarak da en yüksek rütbeye kadar yükseldi.

Ahir ömründe ise, ülkesini terk etti; son dört yıllık hayatı gurbet ellerde geç­ti. Nihayet, Buhara taraflarında Ruslarla çarpıştığı bir esnada şehâdet şerbetini içerek göçüp gitti bu dünyadan.

İki dost şahsiyet

Enver Paşanın, ana hatlarıyla soğuk­kanlı, aklî melekesi çok dengeli çalışan bir komutan, bir yönetici olmadığı söy­lenebilir belki. Ama, heyecanlı ve mace­racı tavırlarına rağmen, onun vatanper­ver, milletperver ve samimî dindar bir Şahsiyet olduğunda şüphe yoktur.

Esasen, Enver Paşanın bu dürüst kişi­liği sebebiyledir ki, zaman zaman ters düşmüş olmakla beraber, Üstad Bediüzzaman'la daima samimî iki dost ola­rak kalmışlardır.

İşte, bu samimî dostluğun bir tezahü­rü olarak, Bediüzzaman Said Nursî'ye ait muhtelif risalelerde yer alan Enver Paşa ile ilgili tahsinkâr, sitayişkâr ifade­lerden birkaç numune:

1) Tarihçe-i Hayat isimli eserin "İlk ha­yatı" bölümünden: "Bediüzzaman Said Nursinin Gönüllü Alay Kumandanı olarak vatan ve millete fedakârane hizmetle­ri: Bediüzzaman, Kafkas Cephesinde En­ver Paşa ve fırka kumandanının hayran­lıkta takdir ettikleri hizmet-i cihadiyeyi…"

2)  Mektûbat, On Altıncı Mektup'tan: "Harb-i Umumîde gönüllü alay kuman­danı olarak iki sene çalıştım, çarpıştım. Ordu Kumandanı ve Enver Paşa takdiratı altında, kıymettar talebelerimi, dost­larımı feda ettim."

3)  Şualar, On Dördüncü Şuâ'dan:

"…Ve cephe-i harpte yazdığı ve şimdi müsadere edilen İşârâtü'l-İ'câz, o zama­nın başkumandan olan Enver Paşaya o derece kıymettar görünmüş ki, kimseye, yapmadığı bir hürmetle istikbaline koş­tuğu o yâdigâr-ı harbin hayrına, şerefi­ne hissedar olmak fikriyle, İşârâtü'l-İcâz'ın tab'ı için kâğıdını vererek, müel­lifinin harpteki mücahedatı takdirkârâne yad edilen bir adam…"

4)  Emirdağ Lâhikası-1'den: "…Ve, es­ki Harb-i Umumîde merhum Enver Pa­şanın çok takdir ve tahsiniyle fedakâra­ne hizmet eden ve üç dehşetli kuman­danlar ona hiddet ettikleri halde ilişme­ye cesaret edemeyen…'"

5)  Sünûhat, ‘Rüyada Bir Hitabe'den: "Bence yol ikidir: mizanın iki kefesi gibi. Birinin hiffeti, ötekinin sıkletine geçer. Ben tokadımı Antranik'le beraber En­ver'e, Venizelos ile beraber Said Halim'e vurmam. Nazarımda vuran da sefildir."

6)  1918'de İstanbul'da basılan İşarâtü'l-İ'câz isimli eserin kâğıdını, Enver Bey kendi kesesinden karşılar. Bir "yadigâr-ı harp" olarak görüp değer verdiği bu eser, 1914-15 yıllarında şiddetli harp boğuşmaları esnasında telif edildi.

Yıllar sonra telif edilen Birinci Şua isimli eserin elyazması bir nüshasında, Enver Paşanın isminin geçtiği yere, Üstad Bediüzzaman kendi kalemiyle işaret koyarak "şehid" kelimesini ilâve eder.[2]

Bu meyanda şunu da hatırlatalım ki, Bediüzzaman Said Nursî'nin 1918'in sonlarında Şeyhülislâmlığa bağlı bir ilim aka­demisi hüviyetinde çalışan "Dârü'l-Hikmeti'l-İslâmiye"ye âza olmasını, "Orduyu Hümayun" adına Enver Paşa teklifte bu­lunmuş ve bu teklifi aynen kabul edilmiş.

İki zıt şahsiyet

Gariptir ki, Enver Paşanın Üstad Bediüzzaman ile araları ne derece sıcak ve dostane ise, M. Kemal ile de araları o nispette soğuk ve hasmânedir.

Esasen, Enver Paşaya bazı çevrelerin duyduğu kin ve hıncın, yaptıkları ağır it­ham ve karalamaların altında yatan bi­rinci sebep, onun M. Kemal ile hiç anlaşamaması ve daima zıt düşmesidir.

Ancak, bu zıtların neler olduğu esâs konumuz olmadığından geçiyoruz. Arzu edenler, Falih Rıfkı'nın Çankaya kitabı ile geçen yıl (2005) Murat Bardakçı tara­fından Hürriyet gazetesinde yayınlanan Enver Paşanın mektubundan bu zıtlığın sırrını okuyup anlayabilirler." Şeklindeki tespitleri de, üstat Bediüzzaman'ın: Mason ve sebataist ittihatcı ve Sarıkamış'ta 100 bin Mehmetçiği soğuktan dondurma kahramanı (!) Enver Paşayla münasebetlerinin gerçek mahiyetini göstermekten uzaktır.

"Bediüzzaman ile Calvin'in görüşleri arasında ciddi bir yakınlık var mı?"

Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. İbrahim CANAN:

Bediüzzaman'm devletle, cumhuri­yetle bir meselesi yoktu. 1950 yılı öncesinde yazdıklarında bile hükümet için Hükümet-i İslamiye ya da devlet için Devlet-i İslamiye tabirini kullanır. Bu sebeple, devlete karşı bir hareketi as­la onaylamazdı. Her zaman insanları ak­lın yoluna davet eder, şiddetten sakınma­larını öğütlerdi. Ama devlet içindeki giz­li din düşmanlarına dikkati çekerdi. Ad­liyeyi, hükümeti ve polisi kendisine kar­şı tahrik ettiklerinden bahsederdi. Kendi­si bu gizli güçlerin kim olduğu konusun­da açıkça bir noktayı işaret etmez ama bazen masonlar tabirini kullanırdı. Bu gizli güçlerin de dış kaynaklı olduğunu, kendilerine yönelen baskının, ülkede yaşanan anarşinin bu noktalardan kaynak­ladığını söylerdi.

Bana kalırsa tüm İslam tarihinde anarşi konusunu sistematik olarak ele alan tek kişi Bediüzzaman'dır. Bediüzzaman'ın Fransızca bildiği söylenir. Bu, bir söylentiden ibaret olsa da kendisinin hemen tüm ifadelerinde o dönemin Batı akımlarının izlerine rastlamak mümkün. Zaten her fırsatta, Batı'nın müspet değerlerini almamız gerektiğini belirtirdi. Hayattayken, gelecekte duyguların değil aklın galip geleceğini söylerdi. İslam'ı da akıl yoluyla yorumlamak gerektiğine inanırdı. İslam'ın dışındaki insanları da zorla değil, ikna yoluyla İslam'a çağırmak gerektiğini söylerdi. Bediüzzaman'ın üzerinde durduğu üç konu ceha­let, fakirliğin giderilmesi ve ihtilaftır. Bu üç unsurun ülkeyi geri bıraktığını söyler. Batı'nın bugünkü gelişmişlik düzeyine ulaşmasındaki en önemli etkenlerden bi­risi olarak görülen Calvin de, kazanıla­nın İsraf edilmemesi gerektiğini, ilmin geliştirilmesini ve bunun için çok çalışıl­ması gerektiğini söyler. Buna inçanan Calvinist Protestanlar bu ilkeleri benim­serler. Bu anlamda Bediüzzaman ile Calvin'in görüşleri arasında ciddi bir yakınlık var." Sözleri kasıtlı bir çarpıtmanın eseridir ve açıkca Bediüzzaman'a iftira etmektedir.


[1] C. Fahri Güven / Milli Gazete

[2] Son Şahitler-1, s. 98

0 0 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Abonelik
Bildir
0 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Picture of M.Sami AYDOĞAN

M.Sami AYDOĞAN

YORUMLAR

Son Yorumlar
0
Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
Paylaş...