Irak'ta korkunç bilanço Ürkütüyor!
ABD'nin demokrasi vaatleriyle müdahale ettiği Irak'ta kan gövdeyi götürüyor. Ülkede savaşın verdiği zarar giderek artıyor. Amerikan Associated Press (AP) haber ajansı, kendi verileriyle çeşitli kuruluşlar ve resmi kurumların verilerine dayanarak yaptığı derlemeye göre, Irak savaşının başladığı 2003 yılının mart ayından beri ölen Iraklı sivillerin sayısı bir rapora göre 655 bini buluyor.
AP, Irak'ta ölen sivillerin sayısı hakkında çeşitli kurum ve kuruluşlar tarafından çelişkili rakamlar verilmekle birlikte bu sayının 500 binin üzerinde olduğunun tahmin edildiğini söylüyor. Amerikan Dışişleri ve Savunma Bakanlığı, Brookings İnstitution, Iraq Body Count gibi kurumlar, Lancet internet sitesi ile Irak Sağlık ve Eğitim bakanlıklarının verilerini kullanan ajans, savaşta ölen Amerikan askerlerinin sayısının ise 31 Ekim 2006 itibarıyla 3 bin olduğunu kaydediyor. AP, 31 Ekime kadar Irak'ta yaralanan Amerikalı askerlerin sayısının da 21 bin 419 olduğunu belirtirken, Irak'ta ticaret için geldiği öne sürülen 646 sivilin de öldüğünü bildiriyor.
155 Profesör Katlediliyor!
Savaşta 155 Iraklı profesörün öldüğünü belirten ajans, 250 kadar doktor ve sağlık çalışanın da şiddetin kurbanı olduğunu, en az 6 bin 000 doktorla binlerce profesörün de ülkeyi terk ettiğini belirtiyor. Irak savaşının maliyetinin 340 milyar dolar olduğunu vurgulayan AP, bunun da günde 250 milyon dolar anlamına geldiğini vurguluyor.
AP, savaş öncesi Irak'ta günlük petrol üretiminin 2,58 milyon varil olduğunu, 31 Ekim 2006 itibarıyla ise günlük üretimin 2,33 milyon varilde kaldığını, savaş öncesi 3 bin 958 megavat olan elektrik üretim kapasitesinin ise 4 bin 100 megavata çıktığını hatırlatıyor. Irak'ta savaştan sonraki en çarpıcı gelişme olarak ise cep telefonu sayısındaki artış gösteriliyor. Savaş öncesi cep telefonu hizmeti verilmeyen ülkede 31 Ekim 2006 itibarıyla cep telefonu olanların sayısı 7 milyon kişi olarak belirlendi. Sabit telefonların sayısı ise 400 binin biraz üzerinde artarak 1,25 milyon aboneye çıkmış bulunuyor.
Bağdat'ta 48 Saatte 83 Ceset toplanıyor!
Bağdat'ta son 48 saat içinde 83 ceset bulundu. Çeşitli kaynaklardan AFP muhabirinin edindiği bilgiye göre, cesetlerin 56'sı perşembeyle cuma sabahı arasında sokaklarda bulundu. Bu sayı, İçişleri Bakanlığı yetkililerince henüz doğrulanmadı. Irak'ta her gün işkence veya mermi izi taşıyan onlarca ceset bulunuyor. Öte yandan, Irak'ın devrik lideri Saddam Hüseyin hakkında mahkemece karar verileceği pazar günü Bağdat ve diğer 2 eyalette sokağa çıkma yasağına gidiliyor.
İsrail'e Kimse Ses Çıkaramıyor
İsrail Gazze'de yeni katliamlar işlerken, Irak'a insan hakları adına girmiş ABD ve Britanya sesini çıkarmıyor. Herkes güçlünün yanında.
İsrail'in Gazze'nin kuzeyindeki Beyt Hanun beldesine yönelik baskını sürüyor ve ilk günün bilançosu yedi şehide ve elli yaralıya ulaştı. Çok sayıda ev de yıkıldı. İsrail hükümeti geçen temmuzdaki bir fedai eyleminde İsrailli asker Gilad Şalit'in esir alınmasından bu yana, Gazze'de etnik temizlik yapıyor. İsrail kurşunlarıyla düşen şehitlerin sayısı 320'yi aştı.
Dikkat çeken konuysa, sanki İsrail güçleri meşru ve sıradan bir iş yapıyormuş gibi bütün dünyanın uyum içinde sessiz kalması.
Zira İsrail hukukun üstünde… Çünkü ABD İsrail'e yeşil ışık yakarak yeryüzünde fitne yayması için elini serbest bıraktı…
İsrail hükümetinin Beyt Hanun'da işlediği katliamlarını örtbas etmek için kullandığı gerekçe, Filistinli direnişçilerin güneydeki Yahudi yerleşim birimleri Siderot ve Aşkalon'a füze fırlatması ve Refah'ın güneyinden Mısır'daki direniş gruplarına silah kaçırılması amacıyla tünel kazılması.
İsrail hükümetinin söz ettiği füzeler yerli yapımı ve bugün gördüğümüz yıkıcı misillemeyi hak edecek kadar ağır can kaybına yol açamaz. Bu yerli füzeler, Amerikan malı Cruise füzeleri veya Rus ve Çin malı Katyuşa füzeleri değil.
Asıl öldürücü ve yıkıcı füzeler, İsrail güçlerinin, uçaklarının ve tanklarının silahsız bir halka karşı kullandığı füzeler. Bunlar çocukları, kadınları ve sivilleri öldürüyor, evleri hiçbir ön uyarı yapmaksızın sahiplerinin başına yıkıyor.
Bu tür katliamlar geçmişte Arap ülkelerinin nefretini artırıyor ve dışişleri bakanları olağanüstü toplantı çağrısı yapıyordu…
Batılı ülkeler ve özellikle de ABD de Arap rejimleri gibi hareket etmeye başladı. Kurbanlar Arap olduğu müddetçe İsrail uygulamalarında hiçbir hata görmüyorlar. Lübnan'daki savaş 34 gün sürdü ve bu ülkeler ancak İsrail'in zaferinin imkânsız olduğunu anlayınca müdahale edip ateşkes istediler.
ABD Irak'ta bir savaşa girdi, Iraklıların canlarını korumak ve insan haklarına saygıyı getirmek söylemi altında büyük kayıplar verdi. Fakat Amerika, bombardıman uçaklarını ve filolarını işgal altındaki Filistin sahillerine Filistinlilerin canını korumak için kesinlikle göndermez. Dahası, Filistin halkına karşı ahlaki ve hukuki sorumluluk taşıyan Britanya hükümeti de harekete geçmiyor, İsrail katliamlarını kınayan bir bildiri dahi yayımlamıyor.[1]
Amerika Nereye Sürükleniyor?
Size en son okuduğum bir kamuoyu araştırmasının sonuçlarından söz etmek istiyorum: Amerika Birleşik Devletleri'nin küresel politikalarını sorgulayan uluslararası bir kamuoyu araştırmasına göre Bush yönetimi, dünya barışı ve güvenliği için önemli bir tehdit olarak algılanıyor.
ABD'nin en yakın müttefiki olarak bilinen İngilizler bile yüzde 70 gibi çok büyük bir oranda Amerikan politikalarına karşı çıkıyorlar, Bush'un dünya güvenliğini tehdit ettiğine inanıyorlar.
Kanadalıların yüzde %62'si, Meksikalıların ise %57'si Amerika'nın küresel politikaları nedeniyle dünyanın daha tehlikeli bir yer haline geldiğini düşünüyor. İsrailli'lerin yarıdan fazlası da Bush'un saldırgan politikalarının dünyayı daha güvensiz yaptığı görüşünü paylaşıyor.
ABD'nin Afganistan ve Irak'a yönelik saldırıları da başta İngilizler olmak üzere Meksikalılar ve Kanadalılar tarafından yanlış bulunuyor ve yüzde 70'i geçen bir oranda halk tarafından hâlâ tepkiyle karşılanıyor.
ABD'nin küresel saldırılarına kılıf olarak uydurduğu "demokrasi ve özgürlük götürüyorum" masalına da artık kimse inanmıyor. Uluslararası düzeyde yapılan kamuoyu araştırmasının sonucuna göre, bu masala İngilizlerin sadece yüzde 10'u inanıyor. ABD'nin stratejik ortağı İsrail'de bile her dört kişiden üçü bunun aldatmacadan ibaret olduğunu ifade ediyor.
Araştırma sonuçları; zulmün ilelebet payidar olamayacağını gösteriyor.
Küresel tahakkümün, işkencenin, insanlık dışı muamelelerin mutlaka vicdan sahibi herkes tarafından bir gün kınanacağını, tepkiyle karşılanacağını ortaya koyuyor.
ABD'deki Neo Con zihniyetin "Yeni Amerikan Yüzyılı" projesiyle dünya üzerinde bir "Amerikan İmparatorluğu" kurma hayali, bugün insanlığın akıl ve vicdan duvarlarına çarpmaktadır.[2]
Bu tesbitler elbette doğrudur. Ancak Amerika'daki siyonist çete, bütün suçu ve sorumluluğu Başkan Bush'un üzerine yıkıp, kendilerini temize çıkarmaya ve zulüm ve sömürü saltanatlarının devamına fırsat hazırlamaya çalışmaktadır.
Neo-Conlar'ın Seçim Tezgahı Neyi Amaçlıyor?
Irak'taki kayıplar dolayısıyla ağır bir seçim yenilgisinden endişe eden neo-con'lar, savaşın sorumluluğunu yasa gereği bir kez daha seçilemeyecek olan Bush'a yükleyerek, kendilerini temize çıkarmaya çalışıyorlar.
ABD'de yaklaşan seçimler öncesi neo-con'lar şaşırtıcı manevralara başvuruyorlar. Bu oyunda rol alan Irak savaşının mimarlarından "Karanlıklar Prensi" lakaplı önde gelen neo-con Richard Perle, aradan dört yıl geçmesinden sonra savaşın hata olduğunu itiraf ettiği izlenimi vererek, hezimetin faturasını Başkan George W. Bush'a çıkardı. Kamuoyunu aldatmaya dönük bu açıklamanın danışıklı dövüş olduğu aşikar.
Amerikan yönetiminin şahinleri arasında yer alan ve yolsuzluk yaptığının belirlenmesi sonrası istifa etmek zorunda kalan eski savunma bakan yardımcılarından ve Pentagon'un eski başdanışmanlarından Perle, Vanity Fair dergisiyle röportajında, "Irak'ta gördüğümüz şiddetin boyutu, gerçekten korku verici. Kötülüğün bu boyuta ulaşacağını tahmin edemedim" dedi.
Toplum psikolojisini etkileme sanatını kullanarak, açıklamalarının devamında Perle, "Zamanında kahin olabilseydim, bugün bulunduğumuz noktayı görebilseydim ve bana o zaman 'Irak'a girmeli miyiz?' diye sorsalardı, muhtemelen 'hayır, Saddam Hüseyin'in yönelttiği tehdide karşı başka stratejiler düşünelim' derdim" ifadesini kullanarak, savaşı desteklemekle hata yaptığını Kabul edercesine konuştu.
Cumhuriyetçi Parti'den aday olacakların seçilebilmesi için Başkan Bush yönetimini beceriksizlikle suçlayan Perle, "Alınması gereken kararlar alınmadı veya zamanında alınamadı. Sürekli görüş ayrılıkları tartışıldı. Günün sonunda, bu durumdan Başkan'ı sorumlu tutmak zorundasınız" dedi.
Richard Perle, ABD'nin, arkasında çökmüş bir Irak devleti bırakarak bu ülkeden çekilmek zorunda kalmasının henüz kaçınılmaz hale gelmediğini, ancak bu ihtimalin giderek güçlendiğini belirterek, "Bu olursa dünyanın görebileceği en büyük anarşi ve kaos ortaya çıkar" yorumunu yaptı.
Karanlıklar Prensi: Perle
1969 – 1980 yılları arasında ABD Senatosu'nda görevli olarak çalışan Perle, Reagan başkanlığı döneminde, 1981-1987 yılları arasında, uluslararası güvenlik politikalarından sorumlu olarak Savunma Bakanlığı sekreterliği yaptı.
American Enterprise Institute for Public Policy Research (AEI) üyesi olan Perle, savunma, istihbarat, Avrupa, Orta Doğu ve Rusya konularında pek çok politikanın belirlenmesinde rol oynamıştı.
Perle, Pentagon başdanışmanlığı görevinin yanısıra, Hollinger Digital şirketinin yönetim kurulu başkanlığı ve Jerusalem Post Gazetesi'nde direktörlük görevlerini de yürütüyordu. New York Times, Washington Post, Washington Times, U.S. News & World Report, Wall Street Journal, Evening Standard, Times Literary Supplement, ve Jerusalem Post gibi gazete ve dergilere makaleler yazan Perle, 1992 yılında PBS televizyonunda yayınlanan ‘Körfez Krizi: Savaşa Giden Yol' isimli belgeseli de hazırlamıştı.
Perle, Amerikan devletini hortumladığının belirlenmesinin ardından istifa etmek zorunda kalmıştı.[3]
ABD'yi Kim Finanse Ediyor?
Ülkesine ve dünyaya George W. Bush kadar zarar veren bir ABD Başkanı bulmak herhalde kolay olmayacak… Irak'taki benzeri görülmemiş fiyaskoyu artık halkından gizleyemeyen Bush'un, yalnızca toplumun varlıklı kesimine yarayan ekonomi politikalarıyla ABD'yi büyük bir borç batağına sürüklediği de bir gerçek.
I. Herald Tribune gazetesinin dünkü sayısında yer alan verilere göre, 2000 yılı sonunda ABD'nin Hazine kağıtlarıyla yaptığı toplam borçlanma 2.8 trilyon dolarken bunun % 36'sı, yani 1.1 trilyon dolarlık bölümü ABD dışından finanse ediliyormuş…
ABD Hazine kağıtlarını satın alarak ABD'yi finanse eden ülkeler arasında Japonya ve Çin'in büyük ağırlığı var. Son beş yılda ABD Hazine kağıdı alımını en fazla artıran ülke ise Çin. Çin'in ABD Hazine kağıdı portföyü 2001 başından 2006 Ağustosuna kadar geçen sürede % 462 artarak 339 milyar doları bulmuş. Bu arada İngiltere'den yapılan alımların bir kısmının da başka ülkelerin yatırımcılarına ait olabileceği belirtiliyor.
Bu ölçüde dışa bağımlı hale gelen bir ülkenin rakipsiz süper güç olma iddiasını nasıl sürdüreceği de merak konusu olmaya başladı.
Bu arada Başkan Bush'a akıl hocalığı yapan ve "Neo-Con" diye anılan ekibin bazı ünlü isimleri, tam da seçimler öncesinde, Başkan Bush ve yönetimine eleştiri yağdırdı. Richard Perle, David Frum, Michael Rubin ve Kenneth Adelman, Vanity Fair dergisine yaptıkları açıklamada Başkan Bush'u ve yönetimini yerden yere vurdu.
Perle, Bush yönetimini, "gerekli kararları gerektiği zamanda almayarak Irak işgalini fiyaskoya dönüştürmekle" suçladı ve "bugünkü tabloyu o zaman öngörebilseydik Irak'ın işgalini herhalde onaylamazdık" ifadesini kullandı. Bu yönetime umut bağlamakla büyük hata yaptıklarını itiraf eden Adelman da Bush yönetimini, "Dünya Savaşı sonrasının en yeteneksiz ekibi" diye niteledi.[4]
İlginç Üç İsim!
Amerikan gazete ve internet sitelerinde 'PKK Koordinatörü' olarak adlandırılan General Joseph Ralston meğer silah komisyoncusu. Uçak şirketi Loockheed Martin ve Cohen Lobi şirketlerinin yönetim kurulu üyesi olan adamcağızın meğer gerçek işi Türkiye'ye F-16'ları satmak, Türkiye'de medya sektöründe ve daha başka alanlarda iş bitirmek.
Gelelim ikinci isme. Ted Haggard. Bu adam Başkan Bush'un bağlı olduğu ve yaklaşık 30 milyon üyeli Evangalist ya da Evanjelist Kilisesi'nin başkanı. Ama gelin görün ki; böyle bir kilisenin başında bulunan ve ahlak abidesi olarak Amerikalılara yutturulan başkanı Ted Haggard, bir erkekle para karşılığı yatıyormuş.
Üçüncü isim çok daha ilginç. Richard Perle, namı-ı değer Karanlıklar Prensi. Peki ne yaptı bu adam? Patronu Bush'a kazık attı. Seçimlere birkaç gün kala Başkan'ın Irak politikalarını yerden yere vurdu. Bu adam Irak savaşının planlayıcı ve en baş uygulayıcılarından biridir. Yani adam Şahinler'in şahinidir. Şaron'dan bile daha İsrailci'dir. Perle bakın ne diyor: ''Zamanında kahin olabilseydim, belki de Saddam'a karşı farklı stratejiler uygulardım ve Irak'a müdahale etmezdim. Irak'ta gördüğümüz şiddetin boyutu korku verici, kötülüğün bu boyuta ulaşacağını tahmin edemedim.''
Yukarıda adı geçen üç kişinin durumu kendi başlarına Amerikan politikalarının iç yüzünü yeterince yansıtıyor.[5]
Kopenhag Değil "Haçlı Kriterleri" Dayatılıyor
25 yıldır AB üyesi olan Yunanistan'da bile bulunmayan kriterler Türkiye'ye dayatılıyor
Avrupa Birliği'nin çıkarılmasını istediği ve daha çok Türkiye'deki Rum, Ermeni ve Yahudi azınlık cemaat vakıflarını ilgilendiren düzenlemeler, 25 yıldır AB üyesi olan Yunanistan'da bile hiç olmayan birçok yeni hakkı getiriyor. Lozan'a göre ‘mütekabiliyet' esası bulunan Yunanistan'daki vakıflarla ilgili uygulamaların neredeyse tamamı, insan haklarına ve özgürlüklerine aykırı.
Yunanlıların vakıf uygulamalarından bazı örnekler şöyle: Vakıf yöneticilerini Ortodoks vali atıyor. Yöneticilerin seçilme hakkı yok. Türk yerine Müslüman olarak adlandırılan vakıflar, yeni mülk edinemez. Cunta yönetiminde kamulaştırılmış taşınmazların iadesine yönelik bir hüküm olmadığı gibi yeni bir çalışma da yok. Türk müftü ve belediye başkanları ile akrabaları vakıf yöneticisi olamaz. En önemlisi vakıfların, idari ve mali denetimi hristiyan valinin iki dudağı arasında.
Yunanistan Nasıl AB'ye Üye Oldu?
Batı Trakya Dernekleri Dayanışma Derneği, Yunanistan'da bulunan Batı Trakya Türk azınlığına ait vakıflarla ilgili uygulamaları bir raporla ortaya koydu. Genel Başkanlığını Op. Dr. Erol Kaşifoğlu'nun yaptığı derneğin çalışması; Türkiye azınlıklara birçok hak getirmeye çalışırken Yunanistan'da durumun ne olduğunu ortaya koyuyor.
Buna göre, 1923 tarihli Lozan Anlaşması, Yunanistan'daki vakıflara yönetici olarak, azınlık mensubu Batı Trakya Müslüman Türklerinin seçilmesine olanak tanıyordu. Ancak 1967 yılında Albaylar Cuntası, Yunanistan yönetimine el koyunca Lozan anlaşmasına aykırı olarak bütün kurulları dağıttı. Vakıfların başına ise, Yunanlılara yakın kişiler atandı.
Albaylar Cuntası Yahudilere Dokunamadı
Çok önemli bir ayrıntı. Albaylar Cuntası yönetimi Yahudi Cemaat heyetlerini feshetmek için harekete geçti. Ancak dış baskılar nedeniyle Yahudiler'e dokunulamadı. Cunta yönetiminden sonra Türk vakıflarının birçok taşınmazına el kondu. Mal varlıkları azaldı. Cunta yönetimi 1974 yılında sona ermesine ve Yunanistan'ın 1981 yılında AB üyesi olmasına rağmen, bu vakıfların başındaki kişilerin yöneticiliği, ölünceye kadar devam etti.
Yürürlükteki Kanun 1980 Tarihli
Yunanistan'da şu anda yürürlükte olan vakıflarla ilgili düzenleme, 20 Kasım 1980 tarihli 1091 sayılı Vakıflar Yasası. "Batı Trakyadaki Müslüman Azınlığa Ait Vakıfların ve Bunların Servetlerinin Yönetimi ve Kullanılmasına Dair" yasa, 23 maddeden oluşuyor. Bu yasada tek değişiklik 2000 yılında gerçekleştirildi. O tarihte çıkarılan Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile yasanın 20. maddesinin birinci paragrafı değiştirildi.
29 Ocak 1997 tarihinde Yunan Meclisi'nde "İslam Vakıflarının Vergilendirilmesine Dair" yasa kabul edilerek, Lozan Anlaşmasının öngördüğü ve kar amacı gütmeyen azınlık vakıflarının büyük taşınmazlarına vergi ödeme yükümlülüğü getirildi. Ancak bu yasaya konulan bir madde ile İstanbul Rumlar'ından vergi alınmaması halinde ‘mütekabiliyet' çerçevesinde Yunanistan'daki Müslüman vakıflarının vergiden muaf tutulmaları hükme bağlandı.
Halen yürürlükte olan 1980 tarihli yasanın 1. maddesinde; yasanın çıkarılış gayesi 1923 tarihli Lozan Anlaşması ile devletler arası mütekabiliyet ilkesi gösteriliyor. Yasanın 5. maddesinde, kimlerin vakıf yöneticisi olabileceği sıralanırken, 5 kişilik yönetim kurulunun vakfın bulunduğu şehirde, seçmen kütüklerinde kayıtlı erkek ve kadın seçmenler tarafından seçiliyor. Seçilenlerin sayısı, yönetim kurulu sayısının iki katı. Ancak aday bulunmaması halinde vali, azınlıklardan gerekli sayıyı tamamlamak için 3 katına kadar aday gösterebiliyor. Bu düzenleme, Müslümanları ilgilendiren bir konuda Ortodoks Hıristiyan bir valinin tercih ederek atadığı adayların çoğunluğu ele geçirmesi ve Müslüman vakıfların Yunan yönetimlerin eline geçmesine neden olmuş. Bu hüküm çerçevesinde bugüne kadar birçok vakıf malı satıldı, kamulaştırıldı veya yok edildi.
Dernek çalışmasında bu durum şöyle analiz ediliyor: "AB üyesi Yunanistan, müftülükleri ve vakıfları ele geçirerek, Batı Trakya Müslüman Türk Toplumunun can damarlarını ve geleceklerini ele geçirerek, dinamitleyerek yok etmektedir. Yunan yönetimi, müftülük ve vakıflarda denetimi kendi adamlarını atayarak, özerkliği uygulatmayarak, bu kurumlarda çalışanları maaşa bağlayarak, devlet memuru statüsüne indirgeyerek ve vakıf taşınmaz mülklerini kötü yöneticilere teslim ederek, sattırarak azınlığın ekonomik bağımsızlığını ortadan kaldırmaktadır."
Hıristiyan Valinin İnanılmaz Yetkisi
Yine Yunanistan'da okullar camilerin yanında inşa edilmiş durumda. Cami imamı ve okulun öğretmeninin maaşı, müftülükler aracılığıyla vakıflar tarafından ödeniyor. Türk okullarının yüzde 60'ının mülkleri Müslüman vakıflara ait. Okulların yüzde 20'si de camilerle aynı çatı altında.
Dolayısıyla Yunan devletinin mali yardımlarını kabul etmeyen bu okullar, vakıflara yönelik herhangi bir kısıtlamadan en çok etkilenen azınlık kurumları arasında yer alıyor.
Söz konusu yasanın 6 ve 7. maddelerinde vakıf yönetimlerine kimlerin seçilebileceği belirtiliyor. Vakıflara seçilmeyecek kişiler ise şunlar: Herhangi bir nedenle medeni ve siyasi haklardan yoksun kalanların yanı sıra milletvekilleri, müftüler, müftülük memurları ve bunların ikinci dereceye kadar akrabaları, belediye ve nahiye meclis üyeleri. Böylece, siyasal nedenlerle hüküm giyenlerin ve azınlık önderlerinin vakıflardan uzak tutulması sağlanıyor.
Aynı yasanın 11. maddesinde ise, birden fazla vakfın bulunduğu yerde yönetim kurulu oluşturulmasında valiye büyük haklar tanınıyor. Yönetime seçilen kimseleri vali, aldıkları oy sırasına göre istediği vakfa atayabiliyor ve bir kişi birden fazla vakfın yönetim kuruluna katılamıyor. Yasa, vakıf başkan ve üyelerinin uygun bir maaş almasını da hükme bağlayarak, bunun hayır işinden çok ticari bir şirket gibi algılanmasına neden oluyor.
Vakfın denetimi ise, tamamen valinin kontrolünde. Yasanın 16. maddesine göre, vakıfların idaresi, çalışması ve mali yönetimi yerel vali tarafından yapılıyor. Vakfın bütçesi, her yılbaşından 2 ay önce Valinin onayına sunuluyor. Mali yılın bitiminde ise, dengeleme ve bilanço hesabı yine Valiye sunuluyor. Valinin onaylamadığı hiçbir mali düzenleme, kredi ve nakil değişikliği veya masraf yapılamıyor. Vakıfların bütün mali tasarrufları, valinin kontrolü altında bulunuyor.[6]
Soru: Kürdistan ve Ermenistan Destekçisi Dış Güçler ve Hain İşbirlikçiler, Niye Atatürk'ten Huzursuz Oluyor?
Atatürk'ün Ermeni Meselesi Konusundaki Fikirleri
Atatürk'ün gerek iç, gerek dış tehditler hakkındaki görüş ve fikirlerini muhtelif zamanlarda yazdık, okurlar bilirler. "Gençliğe Hitabe"deki uyarılar ise tam anlamıyla bir ileri görüşlülük örneğidir. Belki de hâdiselerin içinden gelmiş olmanın verdiği bir ferasettir. İsrail'in kuruluşu konusundaki öngörüleri, Hicaz topraklarını kendi tâbiriyle, "Peygamber Efendimizin yaşadığı bu yerleri, gerekirse kurtarmak için savaşabileceğimiz" görüşleri; Patrik ve patrikhane hakkında, görüşten de ileri giden, bu kurumu (fesat yuvasını) Türkiye dışına çıkarma konusundaki tavsiyeleri; Ayasofya'ya tam el konulacakken, bunu hazırlıklardan anlayıp müzeye çevirmesi ve böylece bir zaman için koruma altına alması; ileri görüşlülük ve teyakkuz üzere olmak konusundaki örneklerdir. Şimdi pek o kadar bilinmeyen, Ermeni meselesi konusundaki fikir, görüş ve gözlemlerinden örnekler vereceğim:
"Ermenileri geri çekerek Müslümanlar aleyhindeki zalimliğe son vereceklerini söyleyen Fransızların, bu sefer, Müslüman halkı katliam eyledikleri, son derece dikkate değerdir." (11 Ocak 1920)
"…Çukurova ve dolaylarında ve Doğu sınırımız dışındaki resmî ve resmî olmayan Ermeni güçlerinin, dindaş ve ırkdaşlarımıza karşı yapılan cinayete varan saldırıları karşısında bile, ülkemizde yaşayan Ermenilerin her türlü sadırıdan korunmasını sağlamayı pek önemli bir insanlık görevi olarak kabul ettik ve Anadolu'nun dış dünyayla ilişkisinin kesik olduğu bu günlerde, yüce yurt çıkarlarını amaçlayan önlemler içinde, Ermeni halkının esenliğinin korunması gerekliliğini bütün makamlara bildirdik. İşte İstanbul'un yabancı güçlerce işgalinden bugüne kadar geçen acı günlerinde hiçbir dış ülkenin fiili korunmasına erişemeyen Anadolu Ermenilerinden hiçbirinin en küçük bir anlamda bile saldırıya uğramamış olması, bize her nedense cinayet yükleyen ve çağdaş duyarlılığı kendi tekelinde sanan "Entrikacı Avrupalıların" yüzlerini kızartacak ve milletimizin yaratılışından sahibi bulunduğu insanlık törelerinin yücelik derecesini ispatlayacak çok önemli bir konudur." (24 Nisan 1920)
"Bir uydurma Ermeni kırımı meselesi ve bütün dünyayı aldatmak için yaratılan bu kin ve hırs ürünü propagandaların niteliği hakkında uygarlık ve insanlık dünyasının bir kere daha aydınlatılması ve bu suretle haksızlığa uğramış Türk milletinin iğrenç ve alçakça bir suçlamadan arındırılması…" (17 Mart 1920)
Bu yazıya başlarken Ankara'da yapılan Atatürk yürüyüşüne gözüm takıldı. Yazıya ara vererek, yürüyüşe heyecanla baktım ama "Türkiye lâiktir lâik kalacak" sloganının egemen olduğu bu toplantının, gene "birleştirici" niteliğinin fazla vurgulanmadığını görerek biraz burkuldum. Bu lâiklik denilen nesne bize Batı'dan, Hıristiyanlığın etkili olduğu bir değişimden intikal ettiği için halk bu lâfı pek anlamaz, anlamadığı için de kavramlaştıramaz. Oysa "Türkiye bağımsızdır, bağımsız kalacaktır" gibi bir slogan, toplumu daha doğru heyecanlara sürüklerdi.
"İrtica" tanımı da, "lâiklik" de kasıtlı değil ama kendiliğinden, bazı yanlışlar içeriyor. İkisinden de kastedilen, "işbirlikçiler"dir diyelim, peki işbirlikçiliğin karşıtı lâiklik midir?
Bu millet İstiklâl Savaşı yapmış bir millettir. Özünde, ruhunda bağımsızlık ülküsü ve heyecanı vardır. Onu ayakta tutmaya çalışmalıyız. Sadece bir kesim olarak değil, topyekûn! Türkiye ve Türk milleti olarak öyle sanıyorum ki, kurtuluşumuz buna bağlıdır.
Bir şehrimizdeki resepsiyona, başörtülüleri görünce girmeyen subaylar AKP yönetimini protesto etmiş olabilirler ama o kadınların mühim bir kısmı şehit anneleriydi, onları da protesto etmiş gibi göründüler. Olmuyor! Halkımız söz konusu olunca herkes, çok dikkatli olmak zorundadır. İktidara da, halkımızın çıkarlarını koruyamadığı, korumadığı için kızmıyor muyuz?
Gelelim esas konuya. Bir kısmını yazdığım Atatürk'ün Ermeni meselesi hakkındaki düşünce ve görüşlerini biraz daha yazmaya devam edeceğimi söylemiştim ve Wilson prensiplerinden bahsederek Atatürk'ün bu konudaki görüşlerini de yazacağımı duyurmuştum.
Wilson prensipleri, biliyorsunuz yüzyılın başında, Amerika Cumhurbaşkanı Wilson'un "ayrılıkçılık"ı körükleyen prensipleridir. Hatta yanılmıyorsam Halide Edip Hanım'ın konuşma yaptığı Sultanahmet mitinginde, bu prensiplerin yer aldığı bir pankart asılıymış. Tevfik Rüştü Aras'ın bu yüzden eşini, doğru yapmadıkları konusunda uyardığı bile söylenir. Bütün o akraba hanımlar, Wilson prensipleri cemiyeti kurmuşlardı.
"Sevr'de Türk-Ermeni sınırının belirlenmesi, Amerika Cumhurbaşkanı Wilson'a bırakılmıştır. Wilson, sınır olarak Karadeniz kıyısında Giresun'un doğusundan başlayan Erzincan'ın Batı ve güneyinden, Elmalı, Bitlis ve Van Gölü'nün güneyinden geçen ve birçok noktada, I. Dünya Savaşı'ndaki Türk-Rus cephesini izleyen bir hattı göstermiştir."
"Mart 1921 teklifinde, Milletler Cemiyeti (BM), bir Ermeni yurdu kurulması için, Doğu illerinden Ermenistan'a bırakılacak toprakların belirlenmesi için bir kurul oluşturacak, Türkiye bu kurulun kararını kabul edecek."
"Lozan'da bu konu ortadan kaldırılmıştır."
Atatürk'ün "Wilson" hakkındaki görüşü, çok kısa ve çok açık:
"…Taşnaklar, daha sonra da Kars ve Oltu bölgelerinde Gümrü anlaşmasının imzalanmasına kadar cinayetlerini sürdürmüşlerdir."
"Milyonlarca Türk'ü binlerce Ermeni'nin egemenliğine terk etmeye kalkışan Wilson projesi, yalnızca gülünçtür." (26 Şubat 1921)
Hızımı alamadım, birkaç satır daha yazacağım.
"Ermeni sorunu denilen ve Ermeni milletinin gerçek olmayan isteklerinden çok, dünya kapitalistlerinin ekonomik pazarlarına göre çözülmek istenen sorun, Kars anlaşmasıyla en doğru biçimde çözüme ulaşmıştır." (1 Mart 1922)
"Doğu'da Trabzon'u, Güneyde Adana'yı içine alacak büyük Ermenistan'dan eser kalmamıştır." (19 Ağustos 1924)
Söyleyin şimdi lütfen, Avrupa Birliği Siyonistleri, ikide bir, "Atatürk eskimiştir, onu aradan çıkarın" demesinler de ne yapsınlar?[7]
1 Kasım 2006 tarihli Akşam'da Engin Ardıç, yine arsızlık ederek AB uşaklığını ve gizli Atatürk karşıtlığını kusmuş. Ve hele İnönü'nün Atatürk'e denk gösterilmesini çok olumlu ve anlamlı bulmuş:
Gıcık Yazı
Cumhuriyet Bayramı'nı 'kutlayan' gençler Taksim Meydanı'nda turistlere sarkıntılık etmişler… Basın çok kızmış, bu magandalığın böyle bir bayrama yakışmadığını yazıyor.
Allah Allah, acaba kahraman Türk gençleri 'bizi yutmak isteyen emperyalizme ve bizi mahvetmek isteyen kapitalizme' tepki olarak mı kadınlara sulanmışlar, 'işte sözde Ermeni soykırımını ortaya atan Batılı orospular' diye?
Hayır, çünkü Rus kadınlar bunlar, Rusya da bizim en yakın müttefikimiz olmuştu kurtuluş savaşımızda. Bugün de 'ulusalcılarımız' Batı'ya sırt çevirip Rusya, Hindistan ve Çin'le ittifak kurmak istemiyorlar mı?
Bir de İranlı kadına sulanmışlar, kadın kendini zor kurtarmış; o da herhalde Kemalist tepki midir?
Gerçek şu: Gecekondu gençleri, Taksim'e cumhuriyeti kutlamaya falan değil, 'beleş Mustafa Sandal konseri' izleyip tepişmeye gittiler. Her ülkenin alt sınıfının içeceği olan birayı da fazla kaçırınca… Nitekim, kendilerini savunmak için kullandıkları 'ne işleri var o kadar erkeğin içinde' cümlesi, cumhuriyeti yaşatacak ve yükseltecek olan fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür yeni nesillerin 'tıynetini' ortaya koyuyor.
Üst sınıfın kutlamalarına da ben katıldım. Bağdat Caddesi'nde.
Doğrusu çok etkilendim, gururlandım, gözlerim doldu.
Numara yapmıyorum, vallahi öyle oldu.
Hele, Kadıköy Belediyesi'nin renklendirip canlandırdığı resimlerde Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın yanında İsmet Paşa'yı görünce daha bir heyecanlandım."
Avrupa Birliği, Türkiye'nin Bitişidir!
ıBaştan beri Avrupalılar bize hep bizim kaldıramayacağımız yükler yüklemektedirler. Bunun en açık örneği, 1996'dan beri yani tam 9 (dokuz) yıldır Türkiye aleyhine uygulana gelen ‘Gümrük Birliği' anlaşmasıdır. Bu anlaşma aracılığı ile Türkiye dokuz yıldır Avrupa ülkeleri tarafından sömürülüyor!.. Şimdi de ‘tam üyelik' değil de, ‘imtiyazlı ortaklık' gündemde! Bu imtiyazlı ortaklığın da pek gerçekleşeceği yok ya! Bir an için gerçekleştiğini kabul etsek bile, bu imtiyazlar sadece ‘AB için imtiyazlar' içeren bir anlaşma olacaktır; aynen ‘Gümrük Birliği' anlaşmasında olduğu gibi!..
İstiklâl Savaşı'nı kazanıp Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni kuranlar, Türkiye'ye bir misyon biçmişlerdi. Bunları şöyle açıklayabiliriz.
1– Türkiye devleti millî devlet olacaktır. Millet din, dil, kültür ve inanç birliği olarak anlaşılıyordu. Din İslâm dini idi. Dil Türkçe idi. Kültür millî gelenekler idi. İnanç ise; "Ben Türküm/Müslümanım" deyip Türkiye devletinin yaşaması için canını vermek anlamındadır. Her ne kadar daha sonra Anayasadan "Devletin dini İslâm'dır." sözü çıkarılmış ise de, bu lâik bir yönetim gereği olup, hiçbir zaman halkın İslâm dinini bırakması şeklinde anlaşılmamış, dinsizlik hedeflenmemiştir.
2– Türkiye devleti bağımsız olacaktır. Türkiye istiklâl-i tâmme içinde yaşayacak, ‘Ya istiklâl ya ölüm' her zaman Türklerin ana şiarı olacaktır. Hiçbir başka devletin ve bloğun içinde olmayacaktır. Ne sosyalist ne de kapitalist ülke blokları içinde olmayacaktır. Ne batı bloğunda ne de doğu bloğunda yer almayacaktır. Türkiye millî devlet olmayı bu yolla tamamlayacaktır.
3– Türkiye devleti barışçı devlet olacaktır. Başka ülkelerden toprak istemeyecek, onların iç işlerine karışmayacak, onların savaşlarına yardımcı olmayacaktır. Kimseyi de kendi ülkesine karıştırmayacaktır. ‘Yurtta sulh cihanda sulh' esastır. Ülkesine iltica edip Müslüman olarak Türklüğü kabul edenleri kabul edecektir. Türkiye'ye gelmeyenlerle genel dış politika ilkeleri çerçevesinde ilgilenecektir.
4– Türkiye devleti Avrupa uygarlığının icaplarını yerine getirecektir. Ancak asıl hedefi muasır medeniyetin üstüne çıkmak, daha doğrusu ‘yeni medeniyet' kurmak olacaktır. Bunun için temel dayanak ‘müspet ilim'dir. Her şey müspet ilmin denetimi içinde olacaktır. Demokrasiyi tartışmamıştır. Demokrasi müspet ilme uygunsa kabul edilecektir. Müspet ilme uymuyorsa reddedilecektir. İslâmiyet de tartışılmamıştır. Din eğer müspet ilme uygunsa kabul edilecek, yoksa reddedilecektir. Bunları siyasiler değil âlimler tartışacaktır. Siyasilerin görevi sonuçları tespit etmek değil, ilim adamlarının çözüm üretmelerine imkân vermektir. Nitekim Anayasaları askerler kendileri yapmadı, oluşturdukları ilmî şûralara hazırlattılar.
Türkiye işte böyle bir Türkiye'dir.
Avrupa Birliği'ne girmekle, devletin bu temel dört direğini dinamitlemekteyiz.
Bir de, kimi şuursuzlar veya budalalar; Avrupa Birliği'ne girmeyi Mustafa Kemal ve arkadaşlarının ideali olarak ortaya koymaktadırlar. Mustafa Kemal ve arkadaşları Türkiye'yi Avrupa'ya teslim edeceklerdi de, İstiklal Savaşı'nı niye yaptılar?.. Türkiye'den Hıristiyanları niye tehcir ettiler?.. Mübadelelerle Türkiye'ye Müslümanların göçünü niye kabul ettiler?.. Avrupa Birliği'ne girmek için mi?!.
Türkiye'nin ‘olmazsa olmaz' şartları vardır. Türkiye için yapılamayacak neler vardır?
1- Türkiye İslâmiyet'ten vazgeçemez.
2- Müslümanlara cephe alamaz, onlar savaşmadıkça Türkiye onlarla savaşa giremez.
3- Türk ülkeleri ile ekonomik ve sosyal ilişkilerini kesemez.
4- Türkiye Türk ordusunu küçültemez, etkisiz hâle getiremez.[8]
[1] Kudsel Arabi / Radikal / 05.11.2006
[2] Dr. Abdullah Özkan / Milli Gazete / 05.11.2006
[3] Hüseyin Altınalan / Milli Gazete / 05.11.2006
[4] Osman Ulagay / Milliyet / 05.11.2006
[5] Hüsnü Mahalli / Akşam / 07.11.2006
[6] Ebubekir Gülüm / Milli Gazete / 6.11.2006
[7] Afet Ilgaz / Milli Gazete / 6.11.2006
[8] Reşat Nuri Erol / Milli Gazete / 31.5.2005

CÜBBELİ AHMET “BEL’AM”CIK’I VE MAHMUT EFENDİ YAKINLARINA UYARI!
FETULLAH GÜLEN DOSYASI
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
Dünyanın Fikri Değişimi Türkiye’den, FİİLİ DEĞİŞİMİ İSE FİLİSTİN’DEN BAŞLAMIŞTIR!
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
OĞUZHAN ASİLTÜRK’ÜN ERBAKAN’A İFTİRALARI
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
Allah (CC) Kur'an-ı Kerimde şöyle buyurmaktadır! “Şeytan'ın sizin gerçekten apaçık bir düşmanınız olduğunu söylememiş miydim?"…
Bu reçeteleri bizlerin anlayabileceği şekilde şiir haline getiren muhterem Üstadımızdan Allah razı olsun.. Katmanlarını kavrayabilmeyi,…
Milletimizin artık bu Suriye yalanlarına kanmaması gerekiyordu. Şara'nın gelişinin ilk gününden bu yana sürekli olarak…
ADİL DÜZENE DAYALI YENİ BİR DÜNYA MUTLAKA KURULACAKTIR. "Feth-i Mübin gerçekleşecek!.. Eğer sana, ‘bunlar hayal,…
Hakk; değişmeyen, dönüşmeyen, özelliğini ve güzelliğini yitirmeyen doğrular ve değerler anlamını taşır. Bunlar, her zaman…
Şara yönetimindeki Suriye’nin Erdoğan Türkiyesi’nin değil, İsrail ve ABD’nin güdümünde yol alması ve elimizden kaymasını, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Gazze’ye konteyner…
ÜLKEMİZİN ACİLEN MİLLİ MÜTABAKATA İHTİYACI VARDI! Erbakan Hocamız iktidar ortağıyken 11 ay boyunca bir Filistinli…
Zafer sırrı inançta, sanma ki tankta imiş!.. "Bizim inancımızın ve davamızın %90'ı ahiret hazırlığı ve…
Yıkılışı görenler altında kalmamak için ben demiştim demeye getiriyorlar. Gerçi ne derlerse desinler o yıkıntının…
Kendi yapacakları melanetlere, Aziz Erbakan Hocamızın ismini kullanarak millet nezdinde meşruiyet kazandırma çabasına girişmeleri; asıl…