YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
6980fe688d8a4
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 2 9 6
Bugün : 44682
Dün : 57744
Bu ay : 102426
Geçen ay : 1625042
Toplam : 48805739
IP'niz : 216.73.216.146

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

Tayyip Bey'in "Veresiye" Ekonomisi… SOS veriyor!

Türkiye Nisan'da 5.2 milyar dolarla aylık bazda dış ticaret açığı vererek rekor kırdı. Yılın ilk dört aylık dönemindeki dış ticaret açığı ise 16.1 milyar dolara 'kadar yükseldi. İlk dört aydaki gelişme, Türkiye'nin bu yılın tümünde 48 milyar dolar civarında bir dış ticaret ve 30 milyar dolarlık da cari işlemler açığı verebileceğine işaret etti.

 

Türkiye istatistik Kurumu'nun (TÜİK) verilerine göre Türkiye'nin ihracatı Nisan ayında, geçen yılın aynı ayına göre yüzde 6.1 oranında azalarak 5 milyar 754 milyon dolara gerilerken, ithalat yüzde 14.2 oranında artarak 10 milyar 954 milyon dolara tırmandı. Dış ticaret açığı ise yüzde 50 oranında arttı ve 3 milyar 467 milyon dolardan 5 milyar 200 milyon dolara yükseldi.

Geçen yıl Nisan'da yüzde 63.9 olarak gerçekleşen ihracatın ithalatı karşılama oranı, bu yıl yüzde 52.5'ye kadar geriledi. Türkiye neredeyse ithalatının yarısı kadar ihracat yapabildi.

Geçen yıl aynı ay Türkiye 6 milyar 128 milyar dolarlık ihracat, 9 milyar 595 milyon dolarlık da ithalat gerçekleştirmişti.

2005'in İlk Dört Aylık Açığı 16 Milyar Dolardı, Şimdi 100 Milyar Doları Buldu.

Ocak-Nisan döneminde ise ihracat yüzde 3.5 artarak 24 milyar 182 milyon dolar; ithalat da yüzde 14.1 artarak 40 milyar 312 milyon dolar olarak gerçekleşti. Dış ticaret açığı ise yüzde 34.9 oranında artarak 16 milyar 130 milyon dolara çıktı.

Geçen yılın ilk dört aylık döneminde Türkiye 23 milyar 369 milyon dolarlık ihracat ve 35 milyar 328 milyon dolarlık ithalat yapmış, 11 milyar 959 milyon dolarlık açık vermişti.

İhracatın ithalatı karşılama oranı ise yüzde 60 olarak gerçekleşti. Geçen yıl aynı dönemde bu oran yüzde 66.1 olmuştu.

Tüketim Malı İthalatı, Hızlı Artıyor

Geniş ekonomik grupların sınıflamasına göre Ocak-Nisan döneminde en yüksek ithalat artışı yüzde 32.2 ile tüketim mallarında yaşandı. 4 milyar 970 milyon dolarlık tüketim malı ithal edilen bu dönemde, ara malları ithalatı ise yüksek ham petrol fiyatlarının da etkisiyle yüzde 10.8 artarak 28 milyar 585 milyon dolar oldu. Sermaye malları ithalatı ise yüzde 16.5'lik büyümeyle 6 milyar 643 milyon dolara çıktı.

Söz konusu dönemde Türkiye'nin sermaye malları ihracatı yüzde 2 azalarak 2 milyar 562 milyon dolara gerilerken, ara malları ihracatı ise yüzde 6.9 artarak 10 milyar 370 milyon dolara yükseldi. Tüketim malları ithalatı ise 12 milyar 883 milyon dolara fırladı.

Yabancı Bankalar Müşteri Seçiyor, Kriz Sezince Kaçıyorlar

Halk Bankası ve Ziraat Bankasına göz diken yabancı bankalar, satın aldıkları bankalarda ‘özel' müşteri de seçiyor. IMF'nin 2000 yılında yayımladığı "Uluslararası Sermaye Piyasaları Gelişmeleri, Beklentiler ve Temel Politikalar" başlıklı çalışmaya göre, yabancılaşmanın uluslararası piyasalarda kaliteli müşteriye yönelerek, müşteri bölünmesini teşvik ettiği belirtiliyor. Sahip oldukları katı risk yönetimi sayesinde sadece reel sektörde değil, bireysel müşterilerde de geri  ödememe riski daha düşük olan ‘kaliteli' müşterilere yöneliyor. Çalışmada, yabancı bankaların kriz dönemlerinde, bulundukları ülkelerde faaliyetlerini durdurma eğilimi içerisine girdikleri de kaydediliyor. IMF'nin bile ‘kes ve kaç' olarak adlandırdığı bu sistemi değerlendiren bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Gülten Kazgan, ekonominin kötüye gittiği dönemlerde, yabancı bankaların kredi dondurmalarının yanı sıra bütün faaliyetlerini askıya alma ihtimallerinin bulunduğunu belirterek, "Bu durum da ekonomik krizlerin daha da derinleşmesine neden olabilir" uyarısında bulunuyor.

Sıcak Paraya da Aracılık Ediyorlar

Kazgan, yabancı bankaların sıcak paraya da aracılık ettiklerini vurgulayarak, "2001 krizinde 6 milyar dolara yakın para, yabancı bankalar üzerinden yurtdışına çıkarıldı. Bu çıkış, kriz etkilerinin daha da derinleşmesine sebep oldu" diyor. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu'nun Eylül 2005'te yayımladığı ‘Bankacılık Sektörüne Yabancı Girişi: Küresel Gelişmeler ve Türkiye' raporuna göre de yabancılar, yerel bilgiye sahip ve müşteri kapasitesi olan yerli bankalara yöneliyor. Raporda, "Böylece, yerel uzmanlıkla ucuz fona erişme imkanı birleştirilmeye çalışılıyor. Bu nedenle, önümüzdeki yabancı bankaların sector üzerindeki rekabet baskısı ve etkileri çok daha dramatic olabilir" deniliyor.

AKP'nin Dış Politikası İflas Ediyor!

AKP hükümeti işbaşına gelmesinden bu yana dış politikada izlediği politika ile; daha doğrusu politikasızlık ile Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulduğundan bu yana var olan bütün kırmızı çizgilerini sildi. Tarihte hiç görülmeyecek şekilde tam bir dışa bağımlılık sergileyen AKP Hükümeti ne İslam dünyasının takdirini kazanabildi, ne de batının övgüsünü alabildi. Batılıların İstiklal mücadelesinin ardından Türkiye'ye dayattığı Sevr Anlaşması bir kez daha başka isimler adı altında masaya konuldu, Türkiye Büyük Millet Meclisi halkın değil, sadece batılıların ve dış güçlerin isteği doğrultusunda yasa çıkarmaya başladı. Kısacası Türkiye Cumhuriyeti izlediği dış politikanın etkisini iç politikaya hissettirerek tam bir manda zihniyetini uygulamaya geçirdi. Bunun sonucu olarak da gerek ekonomi, gerek kültür, gerek ise maddi ve manevi anlamda Türkiye tam bir çöküntü içerisine girdi.

AKP Hükümeti dış politikadaki istikrarsızlığını önce Afganistan'da ABD'nin katliamlarına sessiz kalarak, hatta destekleyerek gösterdi. Diğer yandan 1 Mart Tezkeresi ile başlayan süreçte her geçen gün ABD'nin boyunduruğu altına girdi. AKP Hükümeti, ABD askerinin Türkiye üzerinden Irak'ı işgaline geçit vermeyen TBMM'nin kararını bir kenara bırakarak, kararname ve değişik yöntemler ile ABD'nin işgaline yardımcı oldu.

Her gün onlarca Iraklı sivilin öldürüldüğü, bugün sayısı milyonları bulan katliamlara karşı sessiz kalan AKP Hükümeti, diğer yandan da Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulduğu günden bu yana izlediği Kuzey Irak politikası da yerle bir oldu. Musul ve Kerkük üzerinde oynanan oyunlara müdahale bile edemeyen AKP hükümeti, buradaki kırmızı çizgilerimizi de ABD'nin eline bıraktı. Kerkük'ün demografik yapısının değişmesi karşısında açıklamalardan başka hiçbir reaksiyon gösteremediler. Hatta yıllarca Türkiye'nin diplomatik pasaport verdiği Barzani ve Talabani'nin hakaretlerine de Türkiye'yi maruz bıraktılar.

İran'ın nükleer programını geliştirmeye başlaması ile bütün oklar İran'ın üzerine çevrildi. ABD'nin BOP çerçevesinde İran'a bu bahane ile baskı uygulaması karşısında AKP Hükümeti sayesinde Türkiye, yüzlerce yıllık komşumuz İran'ın yanında saf tutma yerine ABD'nin ve batılı ülkelerin sözcüsü haline getirildi.

ABD'nin Büyük Ortadoğu hayallerini hayata geçirmek için Irak'tan sonra Suriye'ye uyguladığı baskıya Türkiye yine ortak oldu. Dışişleri Bakanı Abdullah Gül yine Suriye'ye giderek ABD'nin taleplerini dile getirdi.

İsrail ile ilişkiler ise en sıcak dönemini yaşadı. Filistin'de ve Lübnan'da taş üstünde taş bırakmayan, çoluk çocuk demeden öldüren İsrail ile karşılıklı ziyaretler en üst düzeyde gerçekleşti. Bunun yanı sıra ABD ile ilişkiler de Cumhuriyet tarihinde görülmeyecek kadar yakınlaştı. Askeri ihalelerden başlayan işbirlikleri, stratejik vizyon belgesi adı altında gelişti ve Türkiye bölgede ABD'nin tam bir temsilcisi haline geldi. Bu arada Büyük Ortadoğu Projesi'nin eş başkanlığını da yürüten Türkiye, bu politika ile Ortadoğu'daki katliamların dolaylı da olsa ortağı oldu.

İsrail'in Filistin'de Gazze'yi işgal etmesinin hemen ardından iki tane askerini bahane ederek Lübnan'ı bombardımana tutmasına karşı da Türkiye kayıtsız kaldı. Bir ay boyunca süren katliamların arkasından Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, kaçırılan askerlerin aileleri ile görüşerek onların durumu hakkında bilgi alma sözü verdi. Bu arada Filistin'de bakan ve milletvekillerinden oluşan 100'e yakın kalabalık bir heyetin akıbeti hakkında Türkiye yine sessiz kaldı.

Avrupa Birliği'ne üye olmak uğruna taviz üstüne taviz veren AKP Hükümeti, TBMM'den sadece AB uyum paketleri ile halkın değil AB'nin istediği yasaları çıkarmış oldu. Bununla birlikte üyelik için her yıl azınlık hakları adı altında yabancıların istilasına yol açacak düzenlemelere de imza atan AKP Hükümeti, her yıl ilerleme raporları ile AB ev ödevlerini hayata geçiriyor. Bu arada tarih boyunca Türklere ve Müslümanlara düşman olan Haçlı Seferleri'nin açılmasında etkin olan Papa'nın heykeli altında Avrupa Birliği Anayasası imzalandı.

Bu arada Kıbrıs konusunda da yıllardır izlenen politikalar bir çırpıda çöpe atıldı. Avrupa Birliği'ne girmek uğruna Rumların ve Yunanlılar'ın talepleri yerine getirildi. Ek Protokol resmen imzalanarak Güney Kıbrıs Rum Kesimi, Kıbrıs'ın tamamını temsil eden Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanınmış oldu.[1]

İşte böyle bir ortamda bazıları suçu ve sorumluluğu hala Büyükanıt Paşaya yıkmaya çalışıyor!

"Büyükanıt Paşa Siyasete Müdahale Ediyor"

"Milliyet muhabiri mi Genelkurmay Başkanı'nı aramış, yoksa Genelkurmay Başkanı mı Milliyet'i aramış.. O da belli değil.. Bu ayrıntı çok önemli ama açıklanmıyor.. Kimin kimi aradığı haberde belirtilmiyor.. Gizleniyor..

Önce haberin veriliş tarzına bakalım.. Haber, Milliyet Gazetesi'nde yayımlandı.. Genelkurmay Başkanı, DYP lideri Ağar'ın PKK ile ilgili açıklamalarını şiddetle kınamış.. Ancak, Büyükanıt bu sözleri; Kime, Nerede, Ne zaman söylemiş, belli değil.. Haberde imza yok, ne tür bir görüşme olduğuna dair en küçük bir bilgi yok.. Sadece dikkat çekici bir cümle var; "Orgeneral Büyükanıt, Ağar'ın bu sözleri hatırlatıldığında rahatsızlığını gizlemeyerek ‘bunu çok talihsiz bir konuşma olarak görüyorum' dedi."

Peki, Ağar'ın sözlerini Genelkurmay Başkanı'na kim hatırlatmış? Niye hatırlatmış? Bir siyasi parti liderinin demecini, o ülkenin genelkurmay başkanına sormayı kim akıl etmiş? Buna niye gerek duymuş? Belli değil…

Acayiplik de burada başlıyor. Size soruyorum; Genelkurmay Başkanı muhalefet partisi liderinin sözlerini kınar mı? Muhalefet partisi başkanının sözlerini satır satır eleştirir mi? Eleştirirse.. Siyasilerin demeçlerine yanıt verirse.. Bunun anlamı, siyaset yapıyor demektir.. Daha da açıkçası, siyasete müdahale ediyor demektir.. Bırak, muhatapları yanıt versin.. Siyasete, siyaset karşı çıksın…"[2]

Umur Talu, Genelkurmay Başkanına sataşıyor;

Siyaseti Yaşatmak Gerekiyor" diyor!

Orgeneral Büyükanıt, kah iktidar, kah muhalefet, hep siyaseti azarlayarak, siyasetin nasıl yapılacağını belirlemekle mükellef değildir. "Terörle mücadele eden" Silahlı Kuvvetler'in komutanıdır; "devletin güvenlik, savunma politikası" nı etkileyebilir ama, "siyaset"in nihai ufkunu belirleyemez. Mecburiyeti olmadığı gibi, öyle bir görevi de yoktur. Siyasetin nerede, nasıl, hangi koşulda yapılacağı, devletin seçimden çıkan parlamento ve orada oluşan hükümet ile nasıl idare edileceği, "demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti" tanımı yapan Anayasa'da bellidir. Aksi; Anayasa'nın, kanunların, "İç Hizmet"in bile ihlalidir.[3]

Nuh Gönültaş, Amerikancı Ağar'a alkış tutuyor!

Genelkurmay Artık Muhalefete Bile Cevap Veriyor!

Genelkurmay artık sadece iktidar partisi sözcülerine değil muhalefet partileri sözcülerine de cevap vermeye başladı. Peki ya Amerikan elçisi Wilson'a niçin cevap vermediler? Büyükelçi Wilson askerin laiklik ve irtica ile ilgili konuşmaları için "kakafoni" demişti.

Yeni komuta kademesi sürekli açıklama yapıp duruyor. Sürekli açıklama yapmanın riskleri vardır. Bizce Genelkurmay Başkanlığı, Türkiye'yi kendinden çok düşünme makamıdır. Öyle olmalıdır ve bütün Genelkurmay Başkanları böyle davranmalıdır. Genelkurmay siyasilere cevap verme işini o noktaya kadar ilerletti ki, artık sadece iktidar partisi sözcülerine değil muhalefet partileri sözcülerine de cevap vermeye başladılar. Mehmet Ağar'a cevap verdiler. Sırada kim var, Erkan Mumcu mu? Deniz Baykal'a cevap vermeye gerek yok mu? Peki ya Amerikan elçisi Wilson'a niçin cevap vermediler? Büyükelçi Wilson askerin laiklik ve irtica ile ilgili konuşmaları için "kakafoni" demişti. O söz öylece havada asılı kaldı. Cevabını kim verdi, kim verecek? Cevap vermek için uygun bir zaman mı bekleniyor, yoksa hiç cevap verilmeyecek mi? Yoksa cevap vermemek Türkiye'nin çıkarları için daha mı uygun?[4]

Oysa 4 Ekim 2006 tarihli Zaman'ın şu haberi, bunların çıbanlarını deşiveriyor:

Büyükanıt Eleştirince TESEV'in Kitabı Kapışılıyor!?

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ın eleştirileri, Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etütler Vakfı'nın (TESEV) 'Almanak Türkiye 2005-Güvenlik Sektörü ve Demokratik Gözetim' adlı çalışmasına ilgiyi artırdı. ıÜüKitabı hazırlayan isimlerden Volkan Aytar, "Türkçesini 2 bin adet basmıştık. İlgiden dolayı yeniden basmayı düşünüyoruz." dedi. Büyükanıt'ın konuşmasından sonra kendilerini çok sayıda kişinin aradığına dikkat çeken Aytar, "Arayanlardan bir kısmı takdirlerini iletti, bir kısmı da tehdit etti." ifadesini kullandı. Aytar, kitabın tam metnine 'www.tesev.org.tr' internet sitesinden ulaşılabileceğini kaydetti. Raporun Türkçesi, 12 Haziran 2006'da The Marmara Pera Otel'de düzenlenen basın toplantısı ile açıklanmıştı. Dört aylık bir süre içinde Türkiye'deki yabancı misyon temsilcileri ve gazeteciler için İngilizcesi hazırlanan rapor, 22 Eylül 2006'da da Dedeman Oteli'nde tanıtıldı. Raporu içeren kitap, Bilkent Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü'nden Prof. Dr. Ümit Cizre başkanlığında hazırlandı. Her yıl yayımlanacak olan kitap, Cumhuriyet tarihinde güvenlik sektörüne ilişkin yayımlanan ilk almanak. 280 sayfadan oluşan almanakta, Güvenlik Sektöründe Demokratik Açılımlar Projesi, TBMM, Hükümet, Milli Güvenlik Kurulu, Askerî Yargı, Türk Silahlı Kuvvetleri, Polis, Jandarma, Özel Harekat, Milli İstihbarat Teşkilatı gibi konular ele alınıyor.

Ruşen Çakır bile demokrat kesiliyordu:

Nerden Çıktı Bunlar?

Türkiye bir Ramazan ayına daha "irtica" ve buna bağlı olarak rejim tartışmalarıyla girdi. Hep birlikte şu soruların cevabını arıyoruz:

Kara Kuvvetleri Komutanı Org. İlker Başbuğ'un konuşması neyin işaretçisiydi? Neden günler öncesinden, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in 1 Ekim'de TBMM'nin açılışında, Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt'ın 2 Ekim'de; yani Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın ABD Başkanı George W. Bush ile görüşeceği günde Harp Akademileri'nde yapacakları konuşmaları beklememiz tembihleniyor? Yeni bir 28 Şubat sürecine mi giriyoruz? Veya 28 Şubat süreci hiç bitmemişti de, belli bir duraklamadan sonra yeniden ivme mi kazanıyor? Yoksa bütün bunlarla, sadece Erdoğan Cumhurbaşkanı olma niyetinden vazgeçirilmek mi isteniyor? Cevaplar ne olursa olsun ülkeyi parlak günler beklemiyor. İçine girmekte olduğumuz süreçten en az zararla çıkabilmek için, herkes "28 Şubat Türkiye'ye ne getirdi, Türkiye'den ne götürdü?" diye sormalı. Ama "global 28 Şubat'ın tüm insanlığa hayrı ve zararı ne oldu?" sorusunu da mutlaka eklemeli.[5]

Nuh Gönültaş, malum merkezleri uyarmayı da ihmal etmiyordu:

Brifingler Dönemi Başlıyor…

Yeni komuta kademesinin atanmasıyla başlayan süreç yeni bir aşamaya giriyor. Önümüzdeki günlerde medyada saflar belli olacak. Kim demokrasinin işlemesinden yana, kim demokrasiye postmodern bir müdahaleden yana kendini belli edecek! Medyamız gerek kurumsal olarak, gerekse o medyada köşe başlarını tutanlar saflarını açık açık belli etmek zorunda kalacak. Hatta daha şimdiden bazıları sinyal vererek ne tarafa geçtiğini ya da geçeceğini ifade etmeye başladı bile denilebilir. Gerçi Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt'ın bazı gazetecilerle çok yakın ilişkileri var. Bu yüzden özellikle bazı gazetelerin Ankara temsilcileri daha şimdiden kendilerini Büyükanıt Paşa'nın sözcüsü gibi görmeye başladı bile. Gardroplarındaki apoletli elbiselerini çok yakında giyerler. Fakat asıl medyayı bilgilendirme adı altındaki uyarı brifingleri henüz başlamadı. Edindiğim bilgiler bu uyarı brifinglerinin eli kulağında olduğunu söylüyor. Türkiye'de demokrasiye müdahalenin post modern biçiminde medyanın çok önemli bir rolü olduğu iyice belirginleşti. Medyasız post modern darbe yapmak mümkün değildir. Çünkü 28 Şubat'tan da biliyoruz ki bu tür müdahaleler; yalana, abartıya, olmayanı olmuş göstermeye, biri bin ifade etmeye dayanıyor ve bunu da yapabilecek en iyi araç medyadır. Ayrıca ortama "dumanlı hava" imajı vermek de bu tür medyaya düşen görevlerdendir.[6]

Ve Zaman Gazetesinden Tamer Korkmaz, Mehmet Ağar'ın safında, Büyükanıt Paşa'ya savaş açıyordu:

"O Zat"

Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt, DYP lideri Ağar'ın hesabını kesmekte gecikmedi! "Benim dönemimde asker konuşamaz. Asker konuşuyorsa hükümet yok demektir." diyen Mehmet Ağar'a, "O zat iktidar da olsa, biz bunları konuşuruz." şeklinde çıkışarak adeta bir siyasi parti liderine dönüştü Büyükanıt… Gerçekten de, askerlerin konuştuğu yerde hükümet de yoktur, siyasetçi de, siyaset kurumu da… Böyle olduğunda, son çıkanın elektrikleri söndürdüğü bir demokrasi vardır ancak![7]

Ve aynı Zaman, Türkiye düşmanı Olli Rehn'in avukatlığını yapıyordu:

Avrupa'da Ordu, Sivil Kontrol Altındadır

AB Komisyonu'nun genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn, Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt'ın AB'ye yönelik açıklamalarına, "Avrupa demokrasilerinde ordu, sivil kontrol altındadır." diye cevap verdi. ıÜüFinlandiyalı Olli Rehn, Türkiye ile AB arasında tam üyelik müzakerelerine başlanmasının birinci yıldönümünde Ankara'da temaslarda bulundu. "AB Müzakere Sürecinde Avrupa Sosyal Modeli ve Sendikal Haklar" başlıklı sempozyuma katılan Rehn, basının sorularını cevaplandırdı. Rehn, Genelkurmay Başkanı'nın açıklamalarını hatırlatan ve "Türkiye'de irtica var mı?" ıÜüdiye soran gazeteciye; cevabına, "ortada bir yanlış anlama olduğunu" belirterek başladı. TSK ile diyaloğa açık oldukları mesajını veren Olli Rehn, TSK'nın profesyonelliğinden de kuşku duymadığını söyledi. Rehn, "TSK'ya çok saygımız var. Uluslararası barış gücü operasyonlarına destek veriyorlar. Türkiye'nin genel durumunu demokratik anlamda seçilmiş hükümetlerle ele alıyoruz. Türkiye, gerçekleştirdiği reformlarla gurur duyabilir. Özellikle sivil-asker ilişkilerindeki reformlarla gurur duymalı. Avrupa demokrasilerinde ordu, sivil kontrol altındadır." diye konuştu.[8]

Bu arada Gülay Göktürk önemli bir çelişkiye dikkat çekiyordu:

Dini Siyasete Alet Etmek!

Kürt liderlerini başbakanlığa davet ettiğinde nasıl karşılıyorsak, tarikat liderlerini davet ettiğinde de benzer tepki vereceğiz.

Din bu toplumun içindeyse, siyaset de toplum için yapılıyorsa, din elbette siyasetin içinde olacak. Dinin siyasetin içinde olması, ille de dinin kurallarının topluma dayatılması anlamı taşımaz. Laik bir ülkede karşı olunması gereken şey, ülke yönetiminde din kurallarının esas alınması ya da dini inançlar temelinde ayrımcılık yapılması, kin ve nefretin körüklenmesi, toplumsal barışı tehdit edici davranışlarda bulunulmasıdır. Bunun dışında, dini duyarlılıkların da diğer bütün duyarlılıklar gibi siyasete yansıması, siyasette karşılığını bulması doğal ve normaldir. Peki "laikçi" kamuoyumuz neden bunu bir türlü doğal ve normal karşılayamıyor? Anakronik bir korku nedeniyle… Siyasetçi, dindar kitleden gelen bir talebe cevap verdiği zaman şeriat geliyor diye hop oturup hop kalkmaktan kurtulup, konuyu tekil bir biçimde ele alıp, somut olarak o talebin anlamını, laikliği zedeleyip zedelemediğini, toplumun diğer kesimlerinin hak ve özgürlükleriyle çelişip çelişmediğini gönlümüz ferah bir şekilde tartışabileceğiz. Bunu yapabilsek, bir başbakan milliyetçi Türk ya da Kürt liderlerini başbakanlığa davet ettiğinde nasıl karşılıyorsak, tarikat liderlerini davet ettiğinde de benzer tepki vereceğiz. Ve o zaman bir şey daha olacak: Siyasetin doğal kontrol mekanizmaları devreye girecek. Sürekli olarak bir grubun hassasiyetlerini ön plana alan iktidar diğer kesimlerin tepkisini çekecek ve oy kaybedecek. Dinsel kökenli kimi taleplerin, diğer kesimlerin hak ve özgürlükleriyle çelişip çelişmediği demokratik tartışma içinde belirlenecek. Eşitliği ve toplumsal dengeleri bozan aşırı davranışlar bu yolla elenecek… Bu duyarlılıklara sahip çıkarak güçlenmeye, bu sorunları çözerek desteğini arttırmaya çalışır. Bunu oportünizm olarak algılamak, hayatında sandık derdi olmamış atanmışlara mahsus bir şeydir.[9]

Dr. Lütfü Özşahin ise, PKK koordinatörlüğü palavrası arkasında gizlenen asıl tehlikeyi; yani Kukla Kürdistan Devletini öne çıkarıyordu:

Asıl Tehlike PKK mı, Yoksa Burnumuzun Dibindeki Kürdo-Judaik Devlet mi?

ıÜüBiraz taktik ve strateji sahibi, tarihsel ve siyasal derinliği olanlar bilirler ki, bizzat kendisi terör, katliam, tedhiş yapan örgütler daha çok bir maşa ve enstrüman görevi yaparlar. Hakikatte bu örgütlerin arkasında kendilerini besleyen, eğiten, silah ve lojistik destek sağlayan büyük güçler yani global düzeyde dünyaya yön vermek isteyen emperyal güçler vardır. Bu bağlamda PKK sadece ve sadece bir maşadır. Çünkü PKK'nın sahip olduğu Marksist ve Leninist yapısıyla, yaptığı eylem ve söylemlerle Kürt halkının tarihsel, dini, kültürel ve sosyal yapısı ile bütünleşecek bir paradigması olmadığı gibi zaten amacı da son tahlilde Kürt halkının sağlık ve selameti değildir. Zira kendi milletinin masum bebeklerini acımasızca katleden bir örgütün esas amacının; Türkiye'nin her bölgesinde olduğu gibi fakirlik, yoksulluk ve ümitsizlik içerisinde çırpınan bölge halkının umudu olduğunu söylemek aklen ve siyaseten muhaldir.

PKK işlevi daha çok uzun bir tarihsel süreç içerisinde oluşan, resmi ideoloji ve tek partili dönemin jakoben, dayatmacı siyaset anlayışından kaynaklanan bir takım yanlış uygulamaları da malzeme yaparak ayrılıkçı ve şiddet yanlısı bir söylemle ABD, İsrail ve onların maşaları durumunda olan Talabani ve Barzani ikilisinin menfaatlerini korumaktır. Zira tarih boyunca Halepçe dahil hiçbir Kürt katliamına ve Müslüman Kürt annelerinin feryadına ses çıkarmayan Batı'nın ve hakeza ABD ve İsrail'in bazen resmi, bazen yarı resmi, bazen de el altından PKK'ya demokrasi, özgürlük ve insan hakları bağlamında sahip çıkmaları, hatta AB'nin yolunun Diyarbakır'dan geçtiğini deklare etmeleri bu yargımızın en büyük delilidir. Ayrıca Abdullah Öcalan'ın Papa II. Jean Paul'e yazdığı mektupta kendisinin, Papa'nın inancına ve misyonuna yakınlık hissettiğini söylemesi ve Vatikan'ında bazı durumlarda Med TV'ye yardım eli uzatması, bölücü Kürtlerin hamisi rolüne soyunması, olayın vahametini ve Türkiye'nin kuşatılmışlığını bütün boyutları ile gözler önüne sermektedir.

Kanımca Türkiye'de kamuoyu yanlış bilgilendirilmekte, yönlendirilmektedir. Zira esas tehlikeli olan PKK değil, Batı ajanslarının da açıkça yayınladığı gibi peşmergeleri eğiten, silah ve lojistik destek veren ABD ve İsrail'in güdümündeki, Barzani ve Talabani'nin kurdukları Kürdo Judea devletidir. PKK; hakikatte Batı, ABD, İsrail, Vatikan ve Ermenistan gibi ülkelerin ellerinde oyuncak olan, onların alî çıkarları için vatanımızda acımasızca eylem yapan, hedef saptıran, Türkiye karşısında masaya koz olarak sürülen ve buzdağının görünen kısmından başka bir şey değildir.

Şimdi İsrail'de bir takım siyasilerin tarihsel ve bilimsel gerçeklerin aksine Kürt milleti bizim kayıp kabilemizdir, biz aynı soydan ve semitik gelenekten geliyoruz demeleri ve Müslüman Kürt isimlerini kullanan Kripto Yahudiler yoluyla Harran Ovasından toprak satın almaları boşuna değildir.

Gerçek şu ki; ilerleyen zaman diliminde, ABD ve İsrail'in uygun gördüğü reel politik koşullarda, PKK ad olarak ortadan kaldırılsa, hatta göstermelik olarak bazı liderleri Türkiye'ye iade edilse bile -ki bu yakın bir gelecekte olabilir- PKK'nın, ABD ve İsrail'in sultasında güdümlü olan ve ileride çok büyük sorunlar yaşayacağımız Barzani ve Talabani'nin kurduğu Kürdo-Judaik devletin vurucu lejyonları haline dönüşmesi muhtemeldir. Öyle ki, günümüzde Türkiye'nin güneyinde defakto bir Kürt devleti kuruldu ise ve bu bölge kültürel ve ekonomik olarak cazibe merkezi haline getiriliyorsa bu devletin Kuzey'inin nerede olduğu kendiliğinden gündeme gelecektir. Zira Pentagon salonlarında dolaşan siyasi haritalarda bu devletin sınırları Hakkari, Van üzerinden Kars'a kadar uzanmaktadır. Ayrıca Ermenistan'ın hayallerini de bu işin içine katacak olursak meselenin vehameti daha da iyi anlaşılmış olur.

Halbuki Türkiye için esas sorun ve tehlike PKK değil, burnumuzun dibinde kurulan, Batı'nın ve Mesihi Büyük İsrail devletinin ileri karakolu durumunda olan Kürdo-Judaik devlettir. Çünkü kurulan bu kukla devlet bir gün Uluslararası platformda ve BM'de bağımsızlığını onaylattığı zaman PKK bu Kürdo-Judaik devletin meşru, resmi ordusu haline dönüşerek siyasallaşacak ve Türkiye'den toprak talebinin yanı sıra Diyarbakır gibi Kürt orijinli vatandaşlarımızın yoğun olduğu bölgelerde ve illerde, Güney'de kurulan devlete iltihak için referandum isteğinde bulunacaktır. Yani PKK gerçeğinin arkasında gizlenmeye çalışılan en önemli hedef budur.[10]

Ergun Babahan, ordunun nüfuz mücadelesi yaptığını söylemekten sakınmıyor:

Asker, Siyaset, AB ve Amerika

Genelkurmay Başkanı Büyükanıt ve komutanların tüm açıklamaları da siyasi niteliktedir.

Önce Büyükanıt'ın sorusuna bakalım. "Üst düzeyde laikliği yeniden tanımlamak isteyenler var. Her fırsatta Türk Silahlı Kuvvetleri'ne saldırı var. İnsanımızı çağdışı görünüme sokmak isteyenler var. Atatürkçülüğü sorgulayanlar var" diyor ve soruyor; "Bunlar yok mu?"

Ardından cevabı kendisi veriyor, "Öyleyse irtica tehdidi vardır."

Oysa aynı gerçeklik dünyanın birçok ülkesinde var. Demokrasinin ön koşulu bu. Sorgulamak, rahatsız olmak, devletin kurucularının koyduğu sınırlar içinde kendi doğrularını uygulamaya çalışmak.

Öyle olmasa, İsrail Meclisi kendi ordusunu yerden yere vurabilir miydi? Amerika'da insanlar kurucuların felsefesini sorgulayabilir miydi?

Düşünce ve ifade özgürlüğü, demokrasinin olmazsa olmaz koşuludur ve her kurum bundan payını alır.

Burada aslolan AB sürecinde ordunun bu kilit rolünün zedelenmesi olasılığının verdiği rahatsızlıktır.

Büyükanıt'ın konuşmasının önemli bölümünün AB'yi doğrudan hedeflemesinin nedeni de budur.

Hollanda Genelkurmay Başkanı'nın 2-2.5 sene önce yaptığı bir konuşmayı gündeme getiren Büyükanıt'ın neden NATO toplantısında ortaya çıkan ve Türkiye'yi Kürdistan ve Ermenistan olarak parçalara ayıran Amerikan haritasını sorgulamadığı sorusunun cevabı da buradadır.

Türkiye'nin stratejik ortak dediği, NATO'da müttefiki olduğu Amerika'nın bölgeye ilişkin farklı politikaları olduğu bir gerçek.

Ancak ne meşruiyetini Washington'da arayan hükümet, ne de Cheney ile görüşmeye hazırlanan Genelkurmay Başkanı bu politikaları sorguluyor.

Çünkü asıl kavga Türkiye içindeki güç dağılımı kavgası.

AB bu kavgada şamar oğlanı.[11]

Ve hızını alamayarak; askerin, halkımızın inancıyla savaştığını söylüyor:

Demokrasi ve Asker

Yüzde 99'unun Müslüman olduğu vurgulanan bir coğrafyadayız. Halkın inancıyla kavga ederek, baskı altına alarak bir yere varılamıyor. Varılsa, Rusya'nın şimdi dinsiz olması gerekirdi. Demokratik anayasasına rağmen bundan sonra ordunun bir kurum olarak iç siyasetteki rolünün arttığına tanık olduk. 1971 muhtırası ve faşist rejimi, bu rolü iyice ağırlaştırdı, ardından 12 Eylül darbesiyle asker, sistem içindeki rolünü iyice pekiştirdi. 28 Şubat bu rolün tam olarak açığa çıktığı dönem oldu.

Diyeceğim, 80 küsur yıllık cumhuriyetin önemli bir dönemi sivil iktidarların Kürt meselesi, dinle ilişkiler, din eğitimi gibi kritik konularda ağırlığını ve tavrını koyamadığı bir dönem oldu… Türkiye bugün dinle ilişkiler ve Kürt sorununda sıkıntı yaşıyorsa, bunda sivil iktidarların günahı silahlı bürokrasiye göre daha azdır. Demokratik dönemi karanlıklar çağı olarak niteleyenler bu gerçeği sürekli görmezden geliyor. Onların hayalindeki yönetim, Sezer'in cumhurbaşkanı, CHP'nin iktidar, ordunun strateji çizici olduğu bir model. Ama yaşamın gerçekleri böyle değil.

Demokrasiyi sorun olarak görüp devreden çıkarmak isterseniz bu sorunlar kar topu gibi büyüyerek önümüzdeki dönemde birlik ve beraberliğinizi ciddi biçimde tehdit edecek şekilde karşınıza çıkacaktır. Dünya tarihi, sorunların baskı yöntemleriyle çözülemediğini, baskı ve şiddetin sadece sorunları ötelemeye yaradığının örnekleriyle dolu. Her fırsatta demokrasiyi karalayıp bürokrasiyi yağlayarak bir yere varamazsınız.[12]

Şakir Süter bile konuyu çarpıtıyor:

Bu Ne Bu?

Darbe'yi ‘Devrim' diye takdim etmek gibi bir saptırmaya tevessül edilemez, edilmemeli, edilip de komik duruma düşülmemeli; tek kelimeyle insaf!

‘Muhtıra' desek, başbakan çok üzülüyor, sözcüsü küfrediyor; o halde demeyelim. ‘Post modern darbe' deseniz, denendi. Alınan sonucun ‘örnek' oluşturamayacağı görüldü; sanırız bir kez daha denenmeye çalışılmaz. Tek kelimeyle izah edemiyoruz, hakkını verelim:

– Aynı eşekten aynı yolda, iki kez düşülmez! Eşeğe de, semere de, düşene de, düşürene de yuh!

Kara Kuvvetleri Komutanı çıkıp sert bir üslupla esti, gürledi. Hava Kuvvetleri Komutanı, aynı doz ve mealde bir konuşma yaptı. Ardından Deniz Kuvvetleri Komutanı'nın, diğer iki komutanınkine çok benzeyen sözlerini işittik. Cumhurbaşkanı Sezer'in de Meclis'te yaptığı konuşmasında, paşalarla aynı doğrultuda hatta ‘bir-iki adım daha da ötede' sözler söylemesi dikatleri çekti. Paşalar'ın sıraya girip peşpeşe, ‘adresi' herkesçe malum hedefe ‘nokta bombardıman' yapması, normal midir? ‘Normaldir' derseniz, üç buçuk kelimelik soru hakkımız doğar:

– Millet çok mu aptal?![13]

Sezer'in Öngörüsü…

Sezer, Baykal'ın, "Erdoğan Cumhurbaşkanı olsun, ben ona muhalefet yaparak, üzerinden seçim kazanırım" taktiğinin yanlış olduğunu söyledi.

Cumhurbaşkanı Sezer, önceki gün Köşk'te Bağımsız Cumhuriyet Partisi Genel Başkanı Prof. Mümtaz Soysal ile parti yönetimini kabul etti. Prof. Mümtaz Soysal'a, dünkü sohbetimizde Sezer ile yarım saat süren görüşmesini sordum… Soysal durum tespitinde bulundu: "Erdoğan'ın hedefi Cumhurbaşkanlığı… Köşk'e çıktıktan sonra, genel seçime kadar çok şey yapabilir. Köşk'e çıktıktan hemen sonra, Anayasa değişikliği ile genel seçimi, başkanlık sistemine geçiş oylamasına dönüştürebilir…"

Sezer, Prof. Soysal'ın görüşlerine onay verdi. Hatta bununla yetinmeyip, AKP'nin rejime dönük uygulamalarını "kötü gidiyorlar" diye eleştirdi… Sezer, 9 BCP'linin önünde, Erdoğan ile ilgili öngörüsünü söylemekte de sakınca görmedi: "Erdoğan, Cumhurbaşkanı olma konusunda kesin kararlı…" Sezer, bunu engellemek için CHP'nin Meclis'te uyguladığı taktik ve siyasetini "uygun bulmadığını" da dile getirdi. Türk Silahlı Kuvvetleri komuta kademesinden son dönemde gelen "İrticai faaliyetlerin arttığına ilişkin" sert açıklamalara, Sezer'in yaklaşımı şöyle oldu: "Rejimi zorluyorlar. Tabii, birileri de rejime sahip çıkacak. Tek güvence de asker…"[14]

Orhan Pamuk AKP'yi kurtarabilir mi?

AK Parti, Nobel Ödüllü Orhan Pamuk'a 'Hocalık' Teklif Etti

AK Parti'nin, gençleri siyasete hazırlamak amacıyla kurduğu "Siyaset Akademisi", şöhretli konukları ile yeni döneme kapılarını açıyor. ıÜüBu yılki programa çağrılacaklar listesinde Nobel ödülü almış iki isim dikkat çekiyor. Parti yönetimi, ders vermeleri için Türkiye'ye ilk Nobel'i kazandıran yazar Orhan Pamuk ile, yoksullara yönelik mikro kredi projesi ile Nobel Barış Ödülü alan Bangladeşli Prof. Dr. Muhammed Yunus'a da teklif götürdü. AK Parti'nin davetli listesinde yönetmen Sinan Çetin ile ünlü şovmenler Yılmaz Erdoğan, Beyazıt Öztürk (Beyaz) ve Kadir Çöpdemir de bulunuyor.

AK Parti Ankara İl Başkanlığı'nın organizasyonu olan Siyaset Akademisi, 6. dönem derslerine 8 Kasım'da başlayacak. İlk dersi Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül, son dersi ise Başbakan Tayyip Erdoğan verecek. Akademi, bu yıl da ünlü isimleri konuk edecek. Listedeki en ilginç isim ise Nobel ödüllü tek Türk yazar payesini alan Orhan Pamuk. AK Parti Ankara İl Başkanı Nurettin Akman, Zaman'a yaptığı açıklamada Pamuk'un programa katılıp katılamayacağının kısa bir süre sonra kesinleşeceğini kaydetti. Akman, Pamuk'un yanı sıra Nobel barış ödülü alan Bangladeşli bilim adamı Prof. Dr. Muhammed Yunus'un da tekliflerini kabul etmelerinin kendilerini mutlu edeceğini söyledi.

Nobel ödülü tartışma konusu olan Orhan Pamuk'un Ermeni ve Kürtlerle ilgili açıklamaları kamuoyunda tepki toplamıştı. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, kutlamak için aramadığı Pamuk'u 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı resepsiyonuna da çağırmadı. AK Parti İl Başkanı Akman, bu tartışmalara değinirken, aykırı fikirlerin akademide tartışılabileceğini ifade etti. Akman; "Bu sene siyaset ve demokrasi başlığı ana konumuz olacak. Siyaset Akademisi'nde arkadaşlarımızı geleceğe hazırlamak istiyoruz. Aykırı fikirlerin tartışmasına da açığız." diye konuştu.

Siyaset Akademisi'nin başkanlığını bu dönemde eski parti yöneticisi olan Burhan Kayatürk üstleniyor. Şubat ayında bitecek program boyunca başbakan yardımcıları Abdüllatif Şener, Mehmet Ali Şahin, Devlet Bakanları Ali Babacan ve Mehmet Aydın, Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik ile Genel Başkan yardımcıları Dengir Fırat, Hayati Yazıcı'nın yanı sıra, Grup Başkan Vekili Salih Kapusuz da siyasi tecrübelerini gençlerle paylaşacak. Akademisyenlerden Liberal Düşünce Topluluğu Başkanı Prof. Dr. Atilla Yayla ile Prof. Dr. Naci Bostancı, eski bakan Hasan Celal Güzel ile gazeteci Nazlı Ilıcak da Akademi'nin bu yılki konukları arasında yer alıyor.

Erdoğan; Kimin Başbakanı?

ERDOĞAN, Anayasa Mahkemesi'ne karşı.

Erdoğan, Yargıtay'a karşı.

Erdoğan, Danıştay'a karşı.

Erdoğan, Cumhurbaşkanı'na karşı.

Erdoğan, Genelkurmay Başkanı'na karşı.

Erdoğan, YÖK'e karşı.

Erdoğan, bürokrasiye karşı.

Erdoğan, halkın yüzde 75'ine karşı.

Erdoğan'ın karşı olmadığı veya Erdoğan'a karşı olmayan başka hangi kurum var?

Erdoğan bir türlü 70 milyonun başbakanı olamadı… Olamıyor…

TÜRKİYE, ekonomi "iyi gidiyor" diye diye krize girdi.

Dolar bir anda nerelere fırladı! 1.50 YTL'yi geçti.

Derken Türkiye Cumhuriyeti AKP iktidarında laik, anti-laik kavgasının eşiğine geldi.

Kimin yanlış tutumu yüzünden?

AKP ve Tayyip Erdoğan'ın yanlış tutumu yüzünden. Evet, tekrar edelim; Erdoğan'ın yanlış tutumu yüzünden.

Bu yanlış tutum devam edemez. Etmemeli. Böyle gitmez, gitmemeli. Başbakan Erdoğan tutumunu değiştirmeli.

ERDOĞAN seçmenin yüzde 25'inin oyunu alarak tek başına iktidar oldu ya, her istediğini yapabilir zannetti. Peki yüzde 75 ne oldu, onları Erdoğan'ın yok sayması mümkün mü? Mümkün olmadığını son günlerdeki acı olaylar gösterdi.[15]

ABD Bile Tayyip İkilemi Yaşıyor!

"Süpürsek mi, Kullansak mı?"

1 Mart 2003 yılındaki tezkerenin reddedilmesiyle bozulan Tayyip Erdoğan-ABD ilişkilerinde yeni bir eşiğe gelindi. Edinilen bilgiler; ABD'nin, Başbakan Tayyip Erdoğan konusunda karar aşamasında olduğunu ortaya koydu.

Bir süre önce Erdoğan'ın beyin takımından Cüneyt Zapsu'nun ABD ziyaretinde dile getirdiği gibi; ABD Erdoğan'ı "Kullanacak mı, deliğe mi süpürecek?"

Bu konunun netleşmesinden önce ABD medyasında da Türkiye'ye ve özellikle Başbakan Erdoğan'a ilişkin ilginç tartışmalar başladı. Tayyip Erdoğan'la ilgili yapılan en ilginç yorum şu oldu:

"Sonrasında AKP yolsuzluk ve eşe dosta çıkar sağlama skandallarıyla sarsıldı… Bu arada uzun süredir suskun olan PKK, tekrar eylemlerine başladı. Erdoğan, 2003 yılında tezkere nedeniyle bozulan ABD ile ilişkileri düzeltmekte de başarısız oldu. Onun Suriye ve İran'a yönelik politikaları, NATO üyesi ülkelerde bile endişe yarattı…"

Bu satırlar, "Başbakan Tayyip Erdoğan'ı bazı anlaşmalara zorlanmadan önce bunun koşulları oluşturuluyor" diye yorumlandı. Bu yorumlara ise şu haberler yol açtı;

"Erdoğan Merkez Bankası'nın başına faizsiz bankacılık (İslami finans) sektöründen birini getirmek istedi.. Durumun önüne, laik Cumhurbaşkanı'nın müdahalesi ile geçildi. Bu arada AKP'li belediyeler alkol yasağı getirmeye çalıştılar (İstanbul'da bile). Hükümet, imam hatipler ve türban yasağının gevşetilmesine yönelik adımlar attı.

Erdoğan, her ne kadar batı tarzı bir demokrasiden yana olduğunu söylese de, askerler ve bürokrasi, başından beri AKP'ye güvenmiyorlar… Türkiye de giderek sert bir kamplaşmanın içine doğru sürükleniyor…"

Başkentin diplomasi koridorlarında şimdi, Tayyip Erdoğan'ın; ABD'nin, İran ve Ortadoğu planlarına daha da mahkum hale gelebileceği ifade ediliyor.


[1] Ebubekir Gülüm – Sadettin İnan – Ali Cura/ Milli Gazete / 04.11.2006

[2] Mehmet Tezkan / Vatan / 16.10.2006

[3] Sabah / 16.10.2006

[4] Bugün / 16.10.2006

[5] Vatan / 28.9.2006

[6] Bugün / 18.10.2006

[7] Zaman / 18.10.2006

[8] Zaman /04 Ekim 2006

[9] Bugün / 01.11.2006

[10] Milli Gazete / 30.9.2006

[11] Sabah / 04.10.2006

[12] Sabah / 01.10.2006

[13] Akşam / 01.10.2006

[14] Sabah / 01.10.2006

[15] Milliyet / 25.05.2006

0 0 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Subscribe
Bildir
0 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Picture of Ramazan YÜCEL

Ramazan YÜCEL

YORUMLAR

Son Yorumlar
0
Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
Paylaş...