YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
698113108ba41
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 2 9 6
Bugün : 465
Dün : 48911
Bu ay : 107120
Geçen ay : 1625042
Toplam : 48810433
IP'niz : 216.73.216.146

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

Borsada yabancıların payı yüzde 70'i geçiyor

İMKB'deki hisse senedi pazarlarında yabancılar; 2008 Nisan ayında 6 milyar 155,2 milyon dolarlık alış, 6 milyar 73,3 milyon dolarlık satış yapmıştı. 9 Mayıs itibarıyla borsada yabancıların payı yüzde 70,87 seviyesine ulaşmıştı.

 

Türkiye'nin yüzde 74,1'i yoksulluk çekiyor

Yapılan Açlık ve Yoksulluk Araştırması'na göre, Türkiye nüfusunun yüzde 74.1'i yoksulluk sınırının, 15.4'ü ise açlık sınırının altında yaşadığı ortaya çıkmıştı. Türkiye nüfusunun sadece yüzde 25.9'u yoksulluk sınırının üzerinde gelir sağlamaktaydı.

Türkiye 52 milyon 278 bin 252 kişi yoksulluk sınırının altında, 10 milyon 871 bin 672 kişi ise açlık sınırının altında kıvranmaktaydı.

Ailelerin yüzde 15' i açlık sınırının altında gelire sahip

Buna göre, gelirden en az pay alan birinci yüzde 5'lik dilimdeki ailelerin aylık ortalama geliri 251 YTL'de, ikinci yüzde 5'lik dilimdeki ailelerin geliri 450 YTL'de ve üçüncü dilimdekilerin ortalama geliri ise 571 YTL'de kalmıştı. Söz konusu ilk üç dilimin ortalama aylık geliri 664.6 YTL olan açlık sınırını bulmamıştı. Toplam 2 milyon 595 bin aile 2007 yılında açlık sınırının altında bir gelirle yaşamını sürdürmek zorunda bırakılmıştı. Bu ailelerdeki nüfus ise 10 milyon 872 bin kişi civarındaydı. Buna göre, Türkiye'deki ailelerin yüzde 15'i, toplam nüfusun da yüzde 15.4'ü açlık sınırının altında gelire sahip olduğu anlaşılmıştı.

52 milyon 278 bin kişinin yoksul yaşadığı tahmin ediliyor

Araştırmaya göre, gelir dağılımı sıralamasında dördüncü yüzde 5'lik dilimdeki ailelerin 2007 yılı ortalama aylık geliri 667 YTL ile açlık sınırının çok az üzerine yer aldı. Nüfusun yüzde 4.9'unun yaşadığı bu dilimdeki aileler açlık sınırının altına düşme riskini en fazla taşıyan grup olarak öne çıktı. Beşinci dilimdeki ailelerin ortalama geliri 755 YTL, altıncı dilimdekilerin geliri 840 YTL, yedinci dilimdekilerin geliri 931 YTL, sekizinci dilimdekilerin geliri bin 23 YTL, dokuzuncu dilimdekilerin geliri bin 116 YTL, onuncu dilimdekilerin geliri bin 211 YTL kadardı. On birinci dilimdekilerin geliri bin 315 YTL, on ikinci dilimdekilerin geliri bin 430 YTL, on üçüncü dilimdekilerin ortalama geliri bin 555 YTL, on dördüncü dilimdekilerin geliri bin 715 YTL ve on beşinci dilimdekilerin geliri ise bin 876 YTL düzeyine çıkmıştı.

Buna göre gelir dağılımında 1-15'inci yüzde 5'lik dilimlerde yer alan 12 milyon 973 bin aile 2 bin 91,5 YTL olarak belirlenen 2007 yılı ortalama açlık sınırının altında aylık gelir kazanmıştı. Yoksulluk sınırının altında gelir elde eden ailelerde ise nüfusun yüzde 74.1'ini meydana getiren 52 milyon 278 bin kişinin yaşadığı anlaşılmıştı.

Araştırmanın sonuçlarına göre, Türkiye'deki ailelerin sadece yüzde 20'sinin aylık ortalama hane geliri 2 bin 91,5 YTL olan yoksulluk sınırının üzerine çıktı. Gelir dağılımında 16'ncı sıradaki yüzde 5'lik dilimin 2007 yılı aylık ortalama hane geliri 2 bin 94 YTL olarak hesaplanmıştı.

"Türkiye'deki Açlığın Boyutu Gizlenmeyecek Kadar Büyük" bulunuyor.

Türkiye'de hem açlığın hem de yoksulluğun boyutlarının istatistiklerle gizlenemeyecek kadar büyük olduğu ortaya çıkıyor. 8 milyon aileye kömür dağıtılmasıyla, milyonlarca aileye gıda yardımı yapılmasıyla övünülen bir ülkede "539 bin kişinin açlık sınırında, 12 milyon kişinin de yoksulluk sınırında yaşadığı"na yönelik bir istatistiğin hiçbir inandırıcılığı bulunmuyor.

Hesaplama sistemlerinde değişiklik yaparak kişi başına geliri 9 bin doların üzerine çıkarmak, ülkedeki aç ve yoksul insan sayısının azalmasına neden olmuyor. Son aylarda temel gıda maddelerinin fiyatlarında yaşanan artışlar Türkiye'deki açlık sorununu daha da büyütüyor.[1]

Zor bir dönemden geçiliyor

Türkiye'nin ekonomik, siyasi ve toplumsal olarak zor bir dönemden geçiliyor. Bu yıl 50 milyar doları bulması beklenen cari işlemler açığı yeni bir depreme yol açarsa, enkazın altında yüksek dış borçlanma nedeniyle önemli bir kur riski bulunan reel sektör firmaları kalacağa benziyor. Şirketler kesiminin dış borç ödemelerinde bir sorunla karşılaşmasının hem bankacılık sektörünü hem de kamuyu olumsuz etkilemesinin kaçınılmaz olduğu söyleniyor. Düşük döviz kuru ithal tüketim mallarına yönelik olarak yapay bir talep oluştururken, geliri reel olarak artmayan Türk halkı, bu tüketim harcamalarını giderek bankalara daha çok borçlanarak gerçekleştirmekte. Bankaların da tüketime özendirdiği Türk halkı, bugün gelirinin yüzde 30'una yaklaşan bir borç yüküyle karşı karşıya bulunuyor.

Kriz uyarısı yapılıyor

Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği'ne bağlı 10 Oda Başkanı Ankara'da toplanarak ekonomideki tehlikeli gidişata dikkat çekti.

Cari işlemler açığı ürkütüyor

Cari açığın,  kritik sınır olan ‘GSYİH'nin yüzde 4'ünün' üzerinde seyrettiği, milli gelir büyüme hızının yavaşlamasına rağmen, cari işlemler açığının büyümeye devam etmesinin sürdürülebilir bir durum olmadığı ifade ediliyor.

İşsizlik sorunu artıyor

Yüzde 20'yi aşan işsizlik sorunuyla karşı karşıya bulunan Türkiye bir çıkmaza sürükleniyor.

Yüzde11,3 olarak açıklanmasına karşın, ülkenin, "umudu kırıklarla" birlikte yüzde 20'yi aşan işsizlik sorunuyla karşı karşıya bulunduğu gizleniyor.

Mehmet Şimşek hayal görüyor!

Bütün bunlara rağmen Devlet Bakanı Mehmet Şimşek, kamu borçlanma gereğinin ortadan kalktığını söyleyerek hükümetlerinin bu konudaki başarısıyla övünüyor. Hem özel sektör borçlanmasının hem de tüketici kredilerinin artış gösterdiği bir dönemde bir bakanın böyle açıklamalarda bulunması şaşkınlıkla karşılanıyor.

Devlet Bakanı Mehmet Şimşek'in, "İlk defa son bir kaç yıldır Türkiye'de borçlanma gereği yok. Tam aksine borçları o anlamda azaltmaya başlıyoruz" sözleri hayretle karşılanıyor. Hem özel sektör borçlarının hem de tüketici kredilerinin büyük bir artış gösterdiği bir dönemde bakanın "borçlanma gereği"nin ortadan kalkmasıyla övünmesinin sorumsuzluktan mı cehaletten mi kaynaklandığı tartışılıyor. Bakanın aynı konuşma içinde hem kamu borçlanma gereğinin ortadan kalkmasıyla hem de banka bilânçolarında kredilerin payının yüzde 23'ten yüzde 50'ye çıkmasıyla övünmesi Şimşek'in hayal gördüğünü hatırlatıyor.

Borçlar giderek artıyor!

Önce gerçekten borçların inmiş mi ona bir bakalım; AKP iktidarı işbaşına geldiği zaman 2002'ye kadar 1920-2002 arası 219 milyar dolardı Türkiye'nin borcu. 5 yılda borç 408 milyar dolara çıktı. Böylece Türkiye, 2006 yılında 399,7 milyar dolar olarak gerçekleşen GSMH'nın yüzde 102'si oranında bir toplam borç yükü ile karşı karşıya kaldı. 2002 yılında 2.531 dolar olan her bir vatandaşın sırtındaki kişi başı toplam (iç ve dış) kamu borç yükü de AKP iktidarında, yüzde 55,2 oranında artarak Mart 2007 sonu itibariyle 3.929 dolara tırmandı. 2002 yılında 3.164 dolar olan her bir vatandaşın sırtındaki kişi başına (kamu+özel) toplam (iç ve dış) borç yükü (şahsi borçları hariç), AKP iktidarında, yüzde 76,7 oranında artarak (yani 2.427 dolar), Mart 2007 sonu itibariyle 5. 591 dolara tırmandı. O halde nasıl oluyor da, Türkiye'nin hem net hem de brüt olarak borcu azalmış. Yoksa borç gerçekten yiğidin kamçısı mı? Bu yiğitlikten neden sadece fakir fukara pay alıyor? Yoksa kamçı denen bu şey bazılarına yiğitlik verirken, bazılarına sadece acı mı veriyor? Yine, Şimşek'in dediği gibi gerçekten ödediğimiz faizde düştü mü? 2002 Kasım ayından 2007 yılı Mart ayına kadar geçen 52 aylık süre içinde AKP iktidarı; her gün ortalama 90 milyon dolar, her ay 2 milyar 700 milyon dolar, her yıl ortalama 32 milyar 400 milyon dolar, toplam olarak ise, 202,2 milyar YTL yani 141,3 milyar dolar, faiz ödemesini, büyük bölümü vergisiz gelir olarak, rantiye kesimine aktardı.

Kaynaklarımız yabancı ekonomilere akıyor!

Türkiye tarihinin en fazla satışını yapan hükümetin yeni satışlar ve yeni para girişleri olmadan yine Türkiye tarihinin en büyük borç stokunu nasıl çevireceği de bilinmiyor. Ayrıca, Bakan Şimşek, yabancı yatırımcıların, AKP'nin iş başında olduğu beş yılı aşkın sürede Türkiye'de doğrudan yatırımlar ve portföy yatırımlarından yüksek tutarda kar elde ederek, ülkelerine götürdüklerinden bahsetmiyor. Fakat, Merkez Bankası ödemeler dengesi istatistiklerinden yaptığı hesaplamaya göre anılan dönemde yabancılar, Türkiye'deki doğrudan yatırımlarından elde ettikleri karların 5 milyar 986 milyon doları ile; Borsa, devlet iç borçlanma senetleri gibi finansal araçlara yaptıkları portföy yatırımlarından kazandıkları 17 milyar 233 milyon doları yurt dışına taşınıyor. Böylece anılan dönemde Türkiye'de elde edilen 23 milyar 219 milyon dolarlık bir kaynak ülkeden çıkarak, başka ekonomilere akmış oluyor.

Özel sektörün dış borcu 160 milyar doları aşıyor!

Nisan sonu itibariyle özel sektör dış borcu 160 milyara yaklaştı. IMF de dâhil olmak üzere içeriden ve dışarıdan pek kurum ve kişinin sürekli uyarı yaptığı bir başlık haline özel sektör dış borcu, hem Hazine hem de bankacılık sistemi açısından en büyük risk kalemlerinden biri. Bankacılık sisteminin sadece kendi kullandırdığı kredilerin riskini taşımadığı, geçmiş krizlerden farklı olarak teminat mektupları üzerinde yurtdışındaki finans kuruluşlarından kredi kullanan özel sektörün riskini de taşıdığı ve bu riskin ilgili mercilerin bu konuda bir enstrüman geliştirmemiş olmasından ötürü ölçülemediği de kaydediliyor. Chicago Üniversitesi Finans Bölümü Başkanı Prof. Dr. Vefa Tarhan da, Türkiye'yi bekleyen tehlikelerden en büyüğünün özel sektörün dış borcu olduğunu kaydediyor. Tarhan, özel sektörün döviz riskiyle kumar oynadığını ifade ederek, 158 milyar dolar dış borcu bulunan özel sektörün herhangi bir kur değişiminde büyük zararlar alacağını belirtiyor. Tarhan şunları söylüyor: "Bunu Türk şirketleri dışarıdan para bulabiliyor, ne güzel diye de değerlendirebilirsiniz. Ama bu bir kumardır. Dış piyasalarda kredi bulmak iyi ama bu sürdürülebilir bir şey olursa iyidir. Adam ABD şirketine kredi verirken tereddüt ediyorsa, bunu da düşünmek lazım. Ayrıca bu şirketlerin aldıkları borcun vadesi dolduğunda, tekrar verecek mi, ileride bulabilecek mi bu krediyi?."[2]

Türkiye faiz ahtapotuyla sömürülüyor!

Mehmet Şimşek "faizle ilgili" yaptığı açıklamalar sırasında "doğruyu" söylemedi ve hala söylemiyor… Hatırlarsanız, Şimşek açıklama yapmış ve "Türkiye faizle soyuluyor" iddialarımıza karşı çıkarak, Türk Hazine bonolarının % 80'inin yerli yatırımcıların elinde olduğunu söylemişti! İşte bu veri kesinlikle ve kesinlikle doğru değil!

Bu noktada bazı detayları tespit edelim ve kendisine soralım; Türk Hazine bonoları takası "isme" değil! Türkiye'de bütün saklamalar isme yapılır, sistemler "elektronik olarak" gerçekten mükemmel çalışır ama "hazine bonosu" konusunda kimse oralı olmaz! Daha da ilginç olanı; hiçbir hükümet de bu düzenlemeyi yapmaya yanaşmaz! SPK'nın Doğan Cansızlar döneminde defalarca hükümetlerden istemesine rağmen bir türlü "isme saklama" ile ilgili düzenleme yapılmadı… "Hazine bonosu" gizlidir ve "isme saklama" yapılmaz. Bu noktada Mehmet beyefendiye soralım; hazine bonolarının % 80'inin yerlinin elinde olduğunu nereden biliyorsun canım abim!.. İddia ediyorum: Türk Hazine bonolarının % 91'i bir Alman ve bir İngiliz bankasında! Yani bu halkın "ödediği faizin % 91'i bu yabancı bankaların" kendilerine ve müşterilerine gidiyor! 72 milyon İnsanımız çalışıyor, çabalıyor ve "dolar bazında % 42'lere varan bir faizi" 5000 civarında gerçek-tüzel kişiye aktarıyor ve bunların % 90'ından fazlası yabancı![3]

Enflasyon tsunamisi geliyor

BM Kalkınma Programı Başkanı Kemal Derviş, finans piyasalarında tıkanıklıkları engellemeye çalışan sanayileşmiş ülkelerin genişletici politikaları nedeniyle Türkiye gibi ülkelerin "gerçek bir enflasyonist tehlike ve tsunami" ile karşı karşıya olduğunu söylüyor.

Yüzde 25 daha yoksullaşma bekleniyor

Kemal Derviş, gelişmekte olan ülkelerde yükselen gıda ve enerji fiyatları nedeniyle kentlerdeki yoksul insanların "enflasyon tsunamisi" ile karşı karşıya bulunduğunu belirtirken, fiyat artışlarının, bu insanları, bir yıldan daha kısa bir süre içinde yüzde 25 kadar daha yoksul hale getirdiğini de itiraf ediyor.

Ekonominin çatısı yıkılıyor!

Ekonomide, 2001'i aratacak büyüklükte bir krizin sinyalleri veriliyor.

BM Kalkınma Programı Başkanı eski Devlet Bakanı Kemal Derviş, Türkiye gibi ülkelerin "gerçek bir enflasyonist tehlike" ile karşı karşıya olduğunu söyledi.

Kemal Derviş, Financial Times gazetesi ile yaptığı söyleşide kendi finans piyasalarında tıkanıklıkları engellemeye çalışan sanayileşmiş ülkelerin genişletici politikaları nedeniyle gelişmekte olan ülkelerde enflasyon ve para arzı kontrolünde ciddi sorunların yaşanacağını bildiriyor.

Tarım ve hayvancılık bitiyor!

Önümüzdeki 40 yılda gıdaya olan küresel talep iki ya da üçe katlanacak. Bu da beslenmeyi geleceğin en önemli sorunu haline getiriyor.

Beslenme sorunu ise bir başka sorunu derinleştiriyor: Beslenme sorunundan beslenenler! En temel insan hakkını kazanca dönüştürenler.

Belçika şu sıralar KBC bankasının yeni yatırım aracını tartışıyor. Banka 6 tarım ürününün (Buğday, kakao, kahve, şeker, mısır ve soya) fiyatlarındaki artışa endeksli bir hayat sigortası yarattı. Ve şu sloganla piyasaya sürdü: "Su sıkıntısı ve ekilebilir toprakların azalması nedeniyle besin maddelerinin fiyatları sürekli artacak. Bu fırsatı iyi değerlendirin!" Sol partiler ve sivil toplum örgütleri kıyameti koparıyorlar:

"Müthiş" bir fırsat!

"Dünyanın öbür ucunda insanlar açlıktan ve susuzluktan ölürken, felaketleri spekülasyon aracı yapmak ahlakla bağdaşır mı?"

Bağdaşır, bağdaşır… Finansal kapitalizm öyle azdı ki, doğal afetleri bile "Yatırım aracı" olarak görmeye başladı. Örneğin Avustralya'da kuraklık yığınla "Hedge fon" yöneticisine göbek attırıyor. Çünkü Chicago Borsası'nda tahıl fiyatlarını zıplatıyorlar. Myanmar'daki facia da onlara bayram yaptırdı. Çünkü pirinç üretiminin büyük bölümü mahvoldu. Myanmar yılda 600 bin ton pirinç ihraç ediyor. Bu yıl edemeyecek. Yani daralan piyasadan 600 bin ton daha eksilecek. Bu da spekülatörler için "Ekstra kazanç" olacak! Saygın İngiliz dergisi "New Statesman" şöyle yazıyor:

"Tarım ürünlerinin fiyatı arttıkça kazançlar şişiyor. Kazançlar şiştikçe başka yatırım fonları da piyasaya giriyor. Onlarla birlikte fiyatlar yeniden artıyor. Sorun şu: Günde 2 doların altında gelirle yaşayan ve dünya nüfusunun yarısını oluşturan 2.8 milyar kişi arasında yer alıyorsanız, bu kazançların bedelini hayatınızla ödüyorsunuz."

İnsanoğlu hiç bu kadar insanlıktan çıkmamıştı…[4]

Hububatta tehlike çanları çalıyor

Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB), Nisan ayı yağışlarının normalin altında kaldığı Doğu ve Güneydoğu'da hububatta yüzde 90'a varan zarar yaşandığını bildirerek,  çiftçilerin kayıplarının giderilmesi için önlem alınması çağrısında bulunuyor.

TZOB, Mayıs ayı Zirai Takvimi'ni yayınlarken Nisan ayı yağışları ve ekili alanlarla ilgili değerlendirmede bulundu. TZOB açıklamasında, Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde Nisan ayı yağışlarının normalin altında kaldığı ve bu bölgelerdeki buğday ve arpada yüzde 90, kırmızı mercimekte yüzde 60 kayıp yaşandığı bildiriliyor.

-Bayraktar: çiftçi hayvanını satıyor

Konuyla ilgili değerlendirmede bulanan TZOB Genel Başkanı Şemsi Bayraktar, kuraklığın il bazındaki etkilerini tespit amacıyla Ziraat Odalarıyla gerçekleştirilen bir çalışma sonucunda Mardin, Şanlıurfa, Diyarbakır, Batman, Hakkari, Muş, Siirt, Şırnak, Gaziantep, Elazığ illerinde buğday ve arpada zarar oranlarının yüzde 90'ı, kırmızı mercimekte yüzde 60'ı bulduğunu bildirdi. Ayrıca, bağlarda verim azalmaları beklendiği, özellikle Elazığ'a özgü şaraplık üzüm çeşitlerinden öküzgözü ve boğazkerede yanma olduğu ilk tespitlere göre yüzde 30'lara varan verim azalmalarının beklendiğini bildiren Bayraktar, bölgede ayrıca meraların yeşermemesi nedeniyle hayvancılığın da sıkıntıda olduğunu ifade etti. Bayraktar, "Bölgede kuraklık meralarda otlama imkanını ortadan kaldırdığı için çiftçilerimiz hayvanlarını satmaya başlamışlardır" diyor.

İşte son bir ayda peş peşe kapanan fabrikalar

Tekstilde son fabrika kapatma haberi Antep'ten ulaştı. 2001 krizinde dahi işçi çıkarmayan 33 yıllık fabrika kapandı.

Maraş, Denizli, Kayseri, Bursa derken Antep"te karıştı. 1975 yılında plastik ayakkabı toptancısı Nuri Tekerekoğlu ve üç oğlu tarafından kurulan Tekerekoğlu Tekstil şalter indirip, işçilerini ücretsiz izne ayırdı…

Uzakdoğu'nun ucuz ürünleri yanısıra artan girdi maliyetleri karşısında daha fazla dayanamayan tekstil devleri birer birer kepenk kapatmıştı. Ki bu şirketlerin çoğu en az çeyrek asrı geride bırakmış şirketler arasında sayılmaktaydı.

İstihdam deposu olarak anılan tekstilde üretim durma kararı alan şirketlerin ardı arkası kesilmiyor. Bursa'da Polylen, Maraş"ta Matesa, Denizli"de Denizli Basma, Günak ve Dempa, Kayseri'de Katartaş ve Mimataş'tan sonra Antep"te de 33 yıllık tekstil firması Tekerekoğlu Tekstil üretimini bıraktı. Gerekçe ise malum, Çin baskısı ve derinleşen finansal krizi, yani AKP ekonomisi herkesi vurmaktaydı…

Tekerekoğlu ailesinin ikinci kuşak temsilcileri Mustafa, Cemal ve Arif Tekerekoğlu tarafından yönetilen Tekstil firması, sektörde önemli bir yere sahipti. 65 milyon doların üzerinde yıllık ihracat yapan şirkette bin 800 kişi çalışmaktaydı. 45 bin metrekare alanda büküm, brode, gipür ve dokuma üretimi yapan firma piyasada Elegant markalı tül perdeleriyle tanınmıştı…

Antep'e de sıçrayan fabrika kapatma krizi daha önce tekstil merkezi olarak anılan illerde yaşandı. Denizli, Kayseri, Maraş, Bursa bunlardan bazılarıydı.

 

 

 

 


[1] ANKA

[2] 12.05.2008 / Necmettin Çakmak / Milli Gazete

[3] Yiğit ulut / Vatan

[4] 08.05.2008 / Erdal Şafak / Sabah

0 0 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Subscribe
Bildir
0 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Picture of Selman YÜCEL

Selman YÜCEL

YORUMLAR

Son Yorumlar
0
Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
Paylaş...