Tanzimat fermanı, Sevr, Mondros ve Lozan… Hedefleri hep aynı:
“Böl, parçala, yok et” taktiği uygulanıyor
Bugün ülkemizdeki terörü besleyen zihniyet, 168 yıl önce ilan edilen Tanzimat Fermanı ile yapamadığını tekrar uygulamaya çalışıyor. O günlerde Avrupa milletleri ve özellikle İngilizler, yapılacak ıslahatla Osmanlı’da Avrupai bir idare tarzının olmasını, yani devletin masonlara bırakılmasını istiyorlardı. Böylece bazı azınlıklar ve masonlar devlet yönetiminde söz sahibi edilecek, parçalanma ve yıkılış çok daha kolay olacaktı.
Tanzimat Fermanı; Mustafa Reşid Paşa tarafından 3 Kasım 1839 tarihinde okunup, ilan edildi. İlan edildiği yerin Topkapı Sarayı’ndaki Gülhane Kasrı olması sebebiyle bu fermana Gülhane Hattı Hümayunu denildi.
Mustafa Reşid Paşa; daha önce Paris ve Londra elçiliklerinde bulunmuş, batı kültürü hayranı, millî meziyetler ve İslâm bilgilerinden önemli ölçüde uzak kalarak yetişmiş bir kişiydi. İstanbul’a dönüşünde İngiltere sefiri Lord Rading’in ısrarlı tavsiyeleri hatta tehdileri neticesinde sadrazamlığa getirilmişti. Lord Rading’in, Osmanlı Devleti’ni parçalamak için İngiltere’de kurulmuş olan “İskoç Mason Locası”nın önde gelen bir üyesi olduğu, tarihî kayıtlarla sabitti.
Osmanlı Devleti içinde yer alan başta Hıristiyan azınlıklar, kavmiyetçilik ve Haçlılık hisleri tahrik edilerek, devamlı surette taşkınlıklara, isyanlara, tahrik ve teşvik edildi. Bu hareketler günümüzde olduğu gibi düşman devletlerce maddî ve manevî yardımlarla desteklendi.
Avrupa milletleri ve bilhassa İngilizler; Osmanlı Devletinde yapılacak ıslahatın, devletin temellerini yıkmasını, Osmanlı müesseselerinin yerine masonik bir zihniyetin hakim olmasını, azınlıkların istiklâli temin edilerek, parçalanma ve yıkılışa yol açmasını istemekteydi. Bunu sağlamak için hususî teşkilâtlar kurarak bazı Osmanlı devlet adamlarını elde etmeye, ıslahat gayretlerini kendi planlarına uygun şekle çevirmeye çalıştılar. Mason locaları dahil, çeşitli isim ve şekiller altında yürütülen bu faaliyetler içerisinde, Gülhane Hatt-ı Hümâyûnu’nun hazırlandığı günlere gelindi.
Muhtevası, uygulanışı ve neticeleri itibariyle Osmanlı tarihinde, üzerinde en çok tartışılan konulardan biri olan bu Fermandan sonra ferdî hakların korunması bakımından önemli olan yeni bir ceza kanunu getirildi.
Yüzlerce yıl sulh içinde Müslümanlarla beraber yaşayan Ermeniler, fermanın ilanından sonra teşkilâtlanıp, devlete yüz yıldan fazla bir süre bela kesildi.
Tanzimat’ın hazırlayıcısı Reşid Paşa, malî saha ile ilgili teferruatlı bir programa sahip olamadığından, beklenilen netice elde edilemedi. Buradan da, Reşid Paşa’nın asıl hedefinin sosyal bünye olduğu anlaşılıyor. Toplumu içten içe çürütmeye yönelik bu ferman bir halk hareketi neticesinde halktan gelmeyip yukarıdan aşağıya, yani idare edenlerden geldi. Bunun içindir ki halk tarafından kolaylıkla benimsenemedi.
Fermanın okunmasında hazır bulunan halkın, dağılırken fikrini; “Bundan sonra gâvura gâvur diyemeyeceksiniz!” şeklinde belirtmesi, duyulan tepkinin en meşhur ifadesiydi. Ancak unutulmasın ki, bazı Ermeni grublar, sadece piyon ve taşeron yerindeydi. Asıl kışkırtanlar emperyalist ve Siyonist güçlerdi.
Emekli Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş:
‘ABD-AB, Türkiye’nin bölünmesini istiyor’
Doğan Güreş: “Türkiye için bölünme riski var. Bunu ABD de, AB de istiyor. Hedefleri, Türkiye’nin küçülmesi. Benim korkum, bir gün birisi, ‘Bunlar başımıza bela, verelim gitsin’ diyecek.”
Doğan Güreş Paşa, Körfez Savaşı’nın tam ortasına düşmüştü. Org. Necip Torumtay’ın istifası üzerine Genelkurmay Başkanlığı’na getirildiğinde tarih 3 Aralık 1990’dı. Doğan Güreş’le konuştuk:
“36. Paralel’in kuzeyini korumak için Provide Comfort kuruldu. Önce, ‘Çekiç Güç’ denildi. Sonra bu ismi beğenmediler. Silopi’ye kurulan taburun komutanı ABD’li, yardımcısı Türk. Bu taburun içinde bizim de bir mekanize bölüğümüz var. Şimdi baktım duruma, ne oluyor, diye.”
“İncirlik’ten uçaklar kalkıyor, koalisyon güçlerinin uçakları, Kuzey Irak’ı denetliyorlar. BM kararına da uygun. İngiliz uçakları var, ABD uçakları var. Biz de Kuzey Irak’ta PKK varlığını biliyoruz. Saddam onları destekliyor. Irak ordusunun silahlarını veriyorlar. İstihbaratımız var.
Saddam’dan kaçan Kürtler arasında PKK’lı var, diye düşünüyoruz. Fırsattan istifade bunlarla birlikte belki Türkiye’ye de PKK’lı teröristler giriyor. Kuzey Irak’taki durumdan yararlanıp silahlanıyorlar. Bu bilgiler geliyor bize. Ben de Provide Comfort uçuşlarını fırsat bildim. Dedim ki, ben de uçaklarımla 36. Paralel’in kuzeyinde uçabilirim. Keşif yapabilirim.”
“Türkiye için bölünme riski var. Çünkü, geçmişten gelen bir hedef var. Her ne kadar Abdullah Öcalan 1993’ten sonra, “Bizim Türkiye’nin bölünmesi hedefimiz yok” dediyse de o konjonktürel olarak sıkıştığı için sarf ettiği sözlerdir. Yakalandıktan sonra da böyle konuşmayı sürdürdü, ama bence hedefleri değişmiş değil. Barzani ve Talabani de aynı hedefin peşindeler. Bunu ABD de istiyor.
İşte ellerinde haritalar (Türkiye’yi bölünmüş gösteren haritalar) var. Cheney de istedi bunu. Kim Cheney? ABD Başkan Yardımcısı. “Batıdan başlayıp doğuya gidinceye kadar tek dostumuz Kürtlerdir” dediler.
Bunu söyleyen Amerika. Buna dikkat etmek lazım. AB de bunu istiyor mu? Evet, istiyor. Hedefleri var? Nedir hedefleri? Türkiye’nin küçülmesi. Bir gün gelecek, birisi ne diyecek biliyor musun, benim korkum o: “Bunlar başımıza bela, verelim gitsin”, diyecek ve bakacaksınız Hakkâri gitmiş, Barzani’nin olmuş.”[1]
Amerikan mandası, sonradan Kemalist kesilen sahtekarlarca tek çare sayılıyor!..
Mustafa Kemal Samsun’a çıkıp Kurtuluş Savaşı hazırlıklarına başladığında İstanbullu aydınlar bağımsızlık savaşına inanmamaktadır. Ahmet Emin Yalman, Halide Edip gibi Amerikan okullarından mezun aydınlar bir üçüncü yol olarak Amerikan mandasını görmekte, onlarla birlikte Bekir Sami, Albay Kara Vasıf, Refet Bele, İsmet İnönü gibi askerler de Amerikan mandasını İngiliz sömürgesi olmaya ya da bağımsızlığa yeğ tutmaktadır.
Erzurum ve Sivas kongrelerine bu baskılar altında gidilir… Manda isteklerine Mustafa Kemal’in koyduğu nokta şu sözlerde ifadesini bulur:
– Şu size okuttuğum telgraflara, mektuplara, tavsiyelere bakınız… Öyle bir manda istenecek ve verilecekmiş ki, hukuku hükümraniyeye, hariçte temsil hakkımıza, kültür istiklalimize, vatan bütünlüğümüze dokunulmayacakmış. Buna ve böylesine Amerikalılar değil, çocuklar bile güler. Her şeyin başında Amerikalılar kendilerine hiçbir menfaat temin etmeyen böyle bir mandayı niçin kabul etsinler? Amerikalılar bizim kara gözlerimize mi âşık olacaklar? Bu ne hayal ve gaflettir?
Ne var ki Atatürk’ün bu soruları ölümünden sonra çabuk unutulur… Ülkenin yönetimi adım adım ABD’ye bırakılır. İktidara ABD’nin seçtikleri gelir. Günün birinde ABD’nin “Bu topraklarda Türklerin yaşaması benim stratejik çıkarlarıma uymuyor” diyeceği, yeni haritalar çizeceği düşünülmez. Amerika ülkemiz üzerinde oyunlar oynarken hâlâ ABD’den medet umulur. Gaflet artarak sürmektedir…[2]
Bush, Türkleri Ye’cüc Me’cüc görüyor
Bush Türklerin de Yecüc- Mecüc ırkından olduklarını daha da açıkçası şeytan ile bağlantılı olduklarını düşünmektedir.
Başbakan Erdoğan, Washington’a gitmiştir. Başkan Bush ile göz göze bakıp geleceği görüşmüşlerdir. Bush, Leo Strauss’un bütün felsefesine inanmakta ve onu uygulamaktadır. Felsefe okudu mu bilmiyorum ama yine de ona birileri anlatmış olmalı bunları. Üstüne üstlük Başkan Bush durumunda düzensizlik ve şok tedavisine politika aracı olarak inanmanın yanı sıra dini bir takım tuhaflıklar da eklenmektedir. Bush yakında kıyametin kopmasına inanmaktadır. Temelde sadece buna dayanarak İran’la savaş çıkarmak ve işin içine İsrail’i de katmak istemektedir. Ve çok doğal bir şeymiş gibi durmadan Üçüncü Dünya Savaşı’ndan bahsetmektedir. Üstüne üstlük Bush Türklerin de Yecüc- Mecüc ırkından olduklarını daha da açıkçası şeytan ile bağlantılı olduklarını düşünmektedir. Şaka etmiyorum bunlar gerçekten var. Dünyanın en güçlü, en etkili ülkelerinden bir tanesinin başında bu fikirlere sahip bir insanın olabilmesi gerçekten tuhaftır, dünya için önemli bir şanssızlıktır bu. Başbakan Erdoğan, Bush’a mantıki bir öneriyi anlatabilip kabul ettireceğine inanıyorsa; hala gaflet içindedir Bu görüşmede Amerika’dan bir yardımın gelmeyeceği sonucu zaten başından belliydi.[3]
Dost Görünen Düşman Kahpe Amerika’nın yurt dışındaki ilk misyoner okulu Robert Koleji, (ne masonlar yetiştiriyor)
1890’dan itibaren ülkede Ermeni olaylarının çatlak vermesi, Amerikalı misyonerlerin kurduğu bu kolejin hangi amaca hizmet ettiğini açıkça ortaya koyuyor.
İstanbul Robert Koleji, ABD sınırları dışında kurulan ilk Amerikan okuludur. 1863 yılında Amerikan Protestan misyonerler Christopher Robert ile İstanbul’da zaten bir fırın, bir çamaşırhane ve bir de okul işleten Cyrus Hamlin tarafından Ermenilere eğitim vermek üzere kurulmuştu. Boston’da kurulan kilise kontrolündeki simsarlar birliğinde eğitilen ünlü misyoner Hamlin’in görev yeri olarak Osmanlı Devleti’nin merkezi İstanbul seçilmişti. Hamlin, İstanbul’a geldiğinde çalışmaları için en elverişli yer olan şehrin dışında, Boğaz manzarası, sahildeki yalıları ve köşkleri ile ünlü Bebek semtini seçti. Öncelikle Ermeni ailelere seminerler veriyordu. Daha sonra Christhopher ile birlikte Robert Koleji kurdu. Okula Robert Kolej denmesinin nedeni, zengin bir Amerikalı olan Christopher Robert’in, okula çok büyük miktarlarda yardım yapmasından kaynaklanmıştı. Robert, 1878’de ölene dek kolejin bütün harcamalarını üzerine almış ve servetinin beşte birinin koleje verilmesini vasiyet etmişti.
Boğaziçi’ne dönüşüyor
Öldüğünde koleje kalan 400 bin dolarla yeni ve mükemmel binalar yapılmış, bundan dolayı okul Robert Kolej adını almıştı. Cyrus Hamlin’in anısına ilk yapılan bina Hamlin Hall olarak adlandırılmıştı. Robert Kolej, Hamlin’in ölümünden sonra George Washburn ve Caleb Gates tarafından yönetilmişti.
Robert Kolej, 1971’e kadar Bebek’teki kampusünde eğitim verdi. Ancak 1971’de çıkarılan bir kanun nedeniyle Robert Kolej, eğitim verdiği seviyeyi, ‘kolej’den ‘lise’ye çevirmek zorunda kaldı. Kolej, kendi düşüncelerine uyan bir biçimde eğitim veren, 1890’dan beri varlığını koruyan Amerikan Kız Koleji’yle birleşti Robert Kolej, bu olayın ardından, Bebek’teki kampusünü, üzerinde bir üniversitenin kurulması şartıyla devlete bağışladı ve böylece Boğaziçi Üniversitesi’nin temelleri de atıldı. Robert Kolej, 1971’den beri Arnavutköy’deki kampusünde hem kızlara hem de erkeklere eğitim vermeyi sürdürüyor.
Maddi destek çığ gibi geliyor
Anadolu’daki misyoner faaliyetleri ve misyoner okulları açıldıktan belli bir süre sonraya kadar doğrudan ABD merkezli ABCFM misyoner örgütü tarafından desteklenmişti. Bilhassa okulların açılması sırasında ABD’nin çeşitli eyaletlerinde yürütülen kampanyalarda çok yüksek miktarlarda bağışlar toplanmış ve bunlar Anadolu’daki çalışmalar için harcanmıştır. Bazen okulların kurulmasında özel kişi ve fonların da büyük desteği oluyordu. Zamanla okullardaki sistemlerin oturması sonucu yerli halk da bu kaynakları belli oranda desteklemişlerdi. Bu destek okulların başarılarıyla orantılı şekilde artmıştı. WBM ve WBMI gibi kadın misyoner örgütleri de zamanla bilhassa kız kolejlerine maddi destek vermişti.
Dünü ve bugünü hep kafa karıştırıyor
Robert Koleji’nin, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethederken Boğaz kıyısında inşa ettiği Rumelihisarı’nda kurulması tesadüf değil. İstanbul Boğazı’na hakim bir noktada inşa edilen bu okulu ABD’li misyonerler uzun süre karargah olarak kullandı. Ekonomik darboğaz yaşayan Ahmet Vefik Paşa, okulun bulunduğu araziyi satmak zorunda kalmıştı.
Tanzimat dönemi tahribatını sürdürüyor
1820 yılında başlayan ve Kurtuluş Savaşı sonuna kadar süren zaman içerisinde Osmanlı Devleti’nde misyonerlik faaliyetleri çok hızlı bir şekilde gelişmişti. Misyonerlik faaliyetlerinin bu denli başarılı olmasında şüphesiz Osmanlı Devleti’nin Islahat Fermanı ile verdiği imkânlar, kapitülasyon anlaşmaları ile verilen ayrıcalıklar ve Osmanlı Devleti’nin bölgelerine ilgi göstermemesi etkili olmuştu. Bu imtiyazlarda, Osmanlı reformlarının babası sayılan; ismi Tanzimat Fermanı ve Tanzimat Dönemi ile özdeşleşen Sadrazam Mustafa Reşid Paşa’nın rolü de inkâr edilemez. Başlangıçta kendilerine Anadolu’da hedef bulamayan misyonerler daha sonra Ermenilere odaklanıp çalışmalarında başarılı olmuşlardı. Açtıkları okullardan mezun olanların başarılı olmaları bu okulların etkilerini artırmıştı. Hatta zamanla Müslüman Türkler dahi çocuklarını bu okullara göndermişlerdi.
Ermeni meselesi, ABD’nin eseri oluyor
Ermeni meselesinin ortaya çıkmasına önderlik eden devletlerden birinin ABD olduğunu tahmin etmek, hiç de güç olmasa gerek. TÜRKSAM Başdanışmanı Dr. Şenol Kantarcı, “Türkiye’nin yıllardan bu yana karşı karşıya kaldığı Ermeni meselesinde ABD’nin büyük rolü var. ABD, Osmanlı ile 7 Mayıs 1830’da imzalanan bir antlaşma ile ‘en çok kayırılan ülke’ statüsünü aldı. Bu gelişme, Anadolu’da Ermeni meselesinin filizlenmesinde etkili oldu. Böylece, Türkiye’de simsarlar kullanmaya başlayan ABD, bunların arasına Ermenileri de dahil etti. Ticari planında, Ermenilerden faydalandı. Bunun sonucunda Anadolu’da zengin bir Ermeni burjuvazisi ortaya çıktı” dedi.
İşte bu okuldan yetişenler (Türkiye bunlardan neler çekiyor!)
1890 yılına kadar kolejde Bulgar öğrencilerinin çoğunlukta olduğu görülmekteydi. Bu tarihten itibaren de Ermeni öğrenciler çoğunluktadır. Zira Robert Koleji Bulgarlarla ilgili hedefine kısmen ulaşmış, bir diğer misyonu olan Ermeni meselesini alevlendirecek mahiyette Ermeni öğrenciler tercih etmişti. 1890’dan itibaren ülkede Ermeni tedhiş hareketlerinin ortaya çıkması, kolejin hangi amaçlara hizmet ettiğini göstermekteydi. Kolejin eski müdürlerinden Protestan misyoner George Washburn, hatıralarında öğrencilerin okulu bitirdikten sonra memleketlerinin lideri olacak şekilde yetiştirildiğini ifade etmişti. Türkiye’de Başbakanlık yapan DSP’nin efsanevi lideri Bülent Ecevit ve Tansu Çiller’in de öğrenci olduğu Robert Kolej’den mezun olan ünlü isimlerin bazıları şöyle: Orhan Pamuk, İsmail Cem, Prof. Dr. Ayşe Soysal, Prof. Dr. Tosun Terzioğlu, Serdar Bilgili, Betül Mardin, Sedat Ergin, Yıldırım Türker, Hüsnü Özyeğin, Cem Boyner, Burhan Karaçam, İbrahim Betil, Halis Komili, Osman Kavala, Nejat- Şakir Eczacıbaşı, Ömer Madra, Emre Gönensay, Cem Kozlu, Haldun Dormen, Genco Erkal, Göksel Kortay, Nevra Serezli, Suna Kıraç, Feyyaz Berker.
Türkiye’yi karalamak için her yola başvuruluyor
ABD’nin elinde oyuncak olan Ermenilerin Osmanlı Devleti’ne çamur atma yarışı, daha sonra Türkiye Cumhuriyeti’ni karalama kampanyasına dönüştü
Amerikan Protestan misyonerliği, Anadolu’da üç merkezden yürütülüyordu. İlk önceleri eğitim ve dini hareketler yoluyla gerçekleşen misyonerlik faaliyetlerini, ABD’nin yetiştirdiği ve Türkiye’ye gönderdiği bin 200’ün üzerindeki Ermeni sürdürüyordu. Bunların 82 tanesi başrahip statüsündeydi. Anadolu’daki eğitim merkezleri İstanbul Robert Koleji ve Amerikan Kız Koleji, Gaziantep’te Merkezi Türkiye Koleji, Merzifon’da Anadolu Koleji, Urfa’da Harput Koleji, İzmir’de Uluslararası Kolej, Van’da Van Koleji, Talas’ta Amerikan Mektebi ve Tarsus’ta St Paul’un Koleji’ydi. Bu okullardaki öğrencilerin tamamına yakınını Ermeni öğrenciler oluşturuyordu. 19. yüzyılda, Osmanlı Devleti içerisindeki Ermeniler, ABD’ye göç etmeye başladı. Daha sonra bu Ermeniler Anadolu içinde kalan Ermenileri teşkilatlandırarak isyan eylemlerine yönlendirme operasyonuna girişti. Onların başlattığı Osmanlı Devleti’ni karalama kampanyası, genç cumhuriyetin kurulmasından sonra Türkiye Cumhuriyeti’ni karalama kampanyasına dönüştü. Bu arada, ABD dış misyoner örgütünün Sekreteri Judson Smith, Ermeni misyonerlere methiyeler düzerek, “Bütün bu asil hizmetlerimiz, Ermeni milletini bize karşı sonsuz sevgi ve şükran duygularına gark etti. Ermeniler yüreklerini çelik bir çengelle misyonerlere bağladı. Artık Ermeni milleti, bu koruyucularının ve velinimetlerinin ellerinde bir balmumu parçası gibidir” diye konuşuyor. Smith, bu sözleriyle, Ermenilerin ABD’ye artık bağımlı olduğunu aleni bir şekilde dile getiriyor.
Ve yabancı misyonerler İstanbul’un en işlek caddelerinde Hıristiyanlık propagandası yapmak ve İncil dağıtmaktan çekinmiyor.
“301 bir ayrıntıdır” (Bununla Ermeniler ve Kürt bölücülere rahat zemin hazırlanıyor)
Döndü dolaştı, Başbakan Tayyip Erdoğan’la o zamanki Adalet Bakanı Cemil Çiçek’in “Ha değişti, ha değişecek” türü oyalamalarıyla yedi-sekiz aydır rafta bekletilen meşhur 301’inci madde, Avrupa Birliği Komisyonu tarafından yayımlanan yeni “İlerleme Raporu” ile tekrar karşımıza çıkardılar.
Lafı dolandırmamışlar, kısaca “Türk Ceza Yasası’ndaki 301’nci madde ve benzer maddelerin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’yle (AİHS) uyumlu hale getirilmesi gerekiyor” buyurmuşlar.
Raporun böyle çıkacağını haber almış olmalı ki yeni Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin de önce gün “çalışmaları tamamladıklarını” belirterek, “301’le ilgili beş altı öneri var. Bunlardan herhangi birinin, 301’in değişikliğinde kullanılabileceğini düşünüyorum. Hükümet tasarısı olarak önümüzdeki günlerde parlamentoya göndeririz. Ama henüz içeriğine karar vermiş değiliz” (şeklinde kendisinin de anlamadığı bir açıklama yaptılar).
Ama aslında bilmeliyiz ki, 301’inci maddeyi değiştirmenin, çok göze batan Hrant Dink davası, Orhan Pamuk ile Elif Şafak hakkında soruşturma açılmış olması gibi birkaç örneği engellemekten başka bir yararı olmaz. Bu da kozmetik bir yarardır. Yani problemin özüyle ilgili değildir.
Problemin özü, devletimizin gerçekten bir hukuk devleti olmayışıdır. Oraya gelince karşımıza ciddi engeller çıkmaktadır.
Ciddi engellerden birincisi bugünkü siyasi iktidarın kendisidir.
İktidar “hukuk devleti” kavramını benimseyip yaşama geçirmeye karar vermedikçe, ister 301’nci madde değiştirilsin, ister yeni Ceza Yasası’nın özellikle ifade özgürlüğünü kısıtlayıcı öteki maddeleri yeni baştan yazılsın, sonuç fazla değişmeyecektir.
Oysa bugünkü iktidar sıra “yargı reformuna” gelince, örneğin yargıyı gerçekten bağımsız hale getirecek adımlar atması istenince, çeşitli bahanelere sığınarak direnmektedir. Nitekim parti programında ve bu parti tarafından daha önce kurulmuş iki hükümet programında açıkça “yargının bağımsızlaştırılması gerektiği” ifade edildiği halde, 5 yılı aşan AKP iktidarı döneminde bu yönde dişe dokunacak hiçbir adım atılmış değildir. Esasen bugünkü hükümetin programında da böyle bir taahhüde yer verilmiştir.
Hükümetin bu tutumuna karşılık Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Türkiye Adalet Akademisi’nin yeni eğitim yılı açılış töreninde yaptığı konuşmada “Yargı bağımsızlığını güçlendirecek, adaletin zamanında tecelli etmesini sağlayacak (…) yargı reformuna ihtiyaç olduğunu” söylemektedir.
Hükümetin tavrı bu olduğu için de İlerleme Raporu’nda en geniş yer verilen bölüm “Yargı Sistemi”, “Yolsuzlukla Mücadele politikası”; “İnsan Hakları ve azınlıkların korunması”; “Sivil ve siyasal haklar” başlıklarını taşıyor.
Tabii o başlıkların altında önemli saptamalar var. Örneğin Türkiye’de “yolsuzluğun yaygın ve yolsuzlukla mücadeledeki ilerlemenin sınırlı olduğu” bildiriliyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin son bir yılda verdiği 330 ayrı kararla Türkiye’nin, “insan haklarını ihlal ettiğinin ortaya çıktığı” ifade ediliyor”[4] diyen Oktay Ekşi bile hukuk-guguk edebiyatıyla, Avrupa Birliğinin yani Sevrcilerin ve dahi Ermenilerin dolaylı davulunu çalıyor.
[1] 4.11.2007 / Fikret Bila / Milliyet
[2] 28.10.2007 / Melih Aşık / Milliyet
[3] 28.10.2007 / Serdar Turgut / Akşam
[4] 08.11.2007 / Hürriyet

CÜBBELİ AHMET “BEL’AM”CIK’I VE MAHMUT EFENDİ YAKINLARINA UYARI!
FETULLAH GÜLEN DOSYASI
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
Dünyanın Fikri Değişimi Türkiye’den, FİİLİ DEĞİŞİMİ İSE FİLİSTİN’DEN BAŞLAMIŞTIR!
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
OĞUZHAN ASİLTÜRK’ÜN ERBAKAN’A İFTİRALARI
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
ADİL DÜZENE DAYALI YENİ BİR DÜNYA MUTLAKA KURULACAKTIR. "Feth-i Mübin gerçekleşecek!.. Eğer sana, ‘bunlar hayal,…
Hakk; değişmeyen, dönüşmeyen, özelliğini ve güzelliğini yitirmeyen doğrular ve değerler anlamını taşır. Bunlar, her zaman…
Şara yönetimindeki Suriye’nin Erdoğan Türkiyesi’nin değil, İsrail ve ABD’nin güdümünde yol alması ve elimizden kaymasını, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Gazze’ye konteyner…
ÜLKEMİZİN ACİLEN MİLLİ MÜTABAKATA İHTİYACI VARDI! Erbakan Hocamız iktidar ortağıyken 11 ay boyunca bir Filistinli…
Zafer sırrı inançta, sanma ki tankta imiş!.. "Bizim inancımızın ve davamızın %90'ı ahiret hazırlığı ve…
Yıkılışı görenler altında kalmamak için ben demiştim demeye getiriyorlar. Gerçi ne derlerse desinler o yıkıntının…
Kendi yapacakları melanetlere, Aziz Erbakan Hocamızın ismini kullanarak millet nezdinde meşruiyet kazandırma çabasına girişmeleri; asıl…
5375 Yıllık Siyonist Sömürü Düzeni, Kafirler ve Münafık Mücrimler istemese de yıkılacak , Tüm insanlığın…
Öncelikle belirtelim ki; Yahudiyi tanımadan dünyada olup bitenleri anlamak mümkün değildir. Makale bu anlamda çok…
Galiba tarihte hep böyle olmuş; Hakk uğruna mücadele edenler yalnız kalmışlar. Ne kadar kafir, münafık,…