Yeni Şafak’taki türbanlı yazarın, eşcinsel Cemil İpekçi hayranlığı:
Yeni Şafak’ta köşe kapan Özlem Albayrak isimli türbanlı genç bayan “Sinan Çetin, Cemil İpekçi, AK Parti” başlıklı yazısında:
“‘AK Parti’yi seviyoruz, destekliyoruz’ ana temalı itirafçılar listesine hayırlısıyla Sinan Çetin de eklendi. Hoş tabii, durmak istediği koordinatın ‘merkez’ olduğunu söylemekten dilinde tüy bitmiş, ama laikçi zevatı bir türlü mutmain edememiş hükümet için, her görüşten, çevreden gelen bu destek mesajları, ‘merkez’ deklarasyonunun altını dolduran tuğlalar olduğu için, hoş.
Kapitale odaklı dünya görüşünü her fırsatta dile getiren Sinan Çetin açısından da, hükümetin liberal ekonomi politikaları, özelleştirme icraatları, içe kapanmacılık yerine açılımcılığı teşvik eden hamleleriyle birleşen bu ‘ne olursan ol, gel’ sevecenliği; hoş…” diye seviniyor ve şöyle devam ediyordu:
“Ve yine tamam kimseyi, dindar bir hayat sürmediği halde AK Parti’ye yakınlık duyduğunu beyan etti diye suçlamayalım ama “Neden bu yakınlaşmalar 2002’de ya da 2007 seçimlerinden önce değil de, şimdi sökün ediyor?” istifhamının oluşturduğu huysuzluğu da saklımızda tutalım.
Bunun AKP ‘nin 2002 yılında ‘iktidar olup muktedir olamaması’yla, ama şimdi tüm devreleri tam güç çalışır vaziyetteki bir ‘mutlak güç’e evrildiği gerçeğiyle ilgisi olduğunu bilelim.” Yorumunu yapıyordu. Yani türbanlı genç bayan yazara göre, “AKP tüm devreleriyle artık mutlak ve muktedir bir güç olmaya ve tarihi evrimler yapmaya başladığı için, Sinan çetin bile AKP’li görünmek ve yağ çekmek zorunda kalıyor!? Ve bu türbanlı bayan, Sabataist Yahudi dönmesi Cemil İpekçi’yi, türbanı savunduğu için öve öve bitiremiyor ve şunları söylüyordu:
“Sinan Çetin’le AK Parti arasında sermayenin serbest dolaşımı dışında hiçbir ortak payda yok çünkü. Oysa ‘Muhafazakâr eşcinsel’ Cemil İpekçi öyle mi ya? O’nda dindarlık’tan bağımsız da olsa muhafazakârlık, özgürlükçülük, eşitlikçilik ve insani olandan yüz çevirmeme gibi ‘haslet’ler var. Az şey mi?”[1]
Hiç şaşırmadık bayan Albayrak, dinlerarası diyalog çerçevesinde, zaten “eşdinsel”siniz!…
Oysa AKP başörtüsü konusunda sahtekârlık yapıyordu. Cemil İpekçi gibi ibneler de AKP’nin bu tavrını destekliyordu
1- AKP yönetimi “Başörtüsü yasağı kamuda kalkmalı” diyen Hüsnü Tuna’yı disipline veriyordu
2- Açık öğretim sınavındaki yasağın ardından Hüseyin Çelik’in “ivedi” imzalı genelgesi çıkıyordu.
3- Isparta’nın AKP’li Belediye Başkanı Hasan Balaman da, “Başörtülü bir kadın Belediye Başkanı veya daire başkanı da olabilmeli” dediği için partisinin hışmına uğrayıp Balaman hakkında inceleme başlatılıyordu.
Yani AKP İkili oynuyordu
“Hedefimiz, kamu hizmeti veren personelde de böyle bir yasağın olmamasıdır…” şeklinde açıklama yapan Konya Milletvekili Hüsnü Tuna, AKP Grup Yönetim Kurulu tarafından disiplin kuruluna sevk ediliyor. AKP yönetimi, Tuna’nın parti disiplinine aykırı hareket ettiği için hakkında inceleme başlatılması kararı alıyordu.
Günlerdir Açık öğretim Liseleri’nde yaşanan başörtüsü zulmünün arkasında Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in ‘ivedi’ imzalı genelgesi çıktı. 25 Nisan 2007 tarihli genelgede, Danıştay’ın kararına atıfta bulunularak, örgün ilk ve ortaöğretimde sınavlara ‘başı açık’ şekilde girilmesi gerektiği uyarısında bulunuluyordu.
AKP: “Gündemimizde kamu kesimi yok” diyordu
AKP Grup Başkanvekili Nusrettin Canikli, “Bizim türbanla ilgili tek bir gündem maddemiz var; o da yükseköğretim kurumlarındaki öğrencilerin sıkıntılarının giderilmesidir. Yükseköğretim dışında kamuda böyle bir sıkıntı yok. Böyle bir şey gündeme gelmeyecek” diyordu.
Tüm din karşıtları Türk’ün ortak düşmanı
Dönemin Erzurum mebusu Hüseyin Avni Ulaş kürsüye çıkıp tarihi bir konuşma yapmış ve haykırmıştı:
“Ey Kâbe-i Millet, sana da mı taarruz?
Ey arayı Millet, sana da mı taarruz?
Ey Milletin mukaddesatı, sana da mı taarruz?”
Bu sözlerin üzerinden 88 yıl geçti. Görüyoruz ki, meclise de, millete de taarruz devam ediyor.
Emekli olmasına rağmen, işini bırakmaya hiç niyetli görünmeyen Sayın Sabih Kanadoğlu, şimdi de, üniversitelerde başörtüsü yasağının kaldırılıp kaldırılmaması tartışmalarında boy gösteriyor.
Sayın Eski Başsavcı, yasağın kaldırılmasını engellemek için, “bütün Türk vatandaşlarını” göreve davet ediyor.
Türklerden kastı, Hıristiyan olan Gagavuz ve Yahudi olan Hazar Türkleri değilse, soralım:
Türk kime denir? Vatanına ve mukaddesatına saldıran, kâfirle savaşmayı göze alana Anadolu insanına Türk ismi verilir”
Peki, kâfir kimdir?
Maraş’ta, Müslüman hanımların örtüsüne uzanan eldir.
Sütçü İmam, kâfirle savaşmayı göze almış, maalesef Ermenilerin desteklediği Fransız askerine haddini bildirmiştir.
Peki, bu güzel, bu mümin, bu kahraman insan adına kurulan Maraş Sütçü İmam Üniversitesi’nin rektörünün, yani Prof. Dr. Osman Tekinel’in başörtüsü konusundaki tavrı nedir?
Maalesef, o da başörtüsü yasağının devam etmesini istemektedir. Açıklaması bu yöndedir.
Gördüğünüz gibi, işler karmakarışık. Ne oluyor, nasıl oluyor, niye oluyor, anlamak ve anlamlandırmak mümkün değil…
Bu insanlar kim, bizler kimiz?
Kurtuluş Savaşı’nda büyük vazife alarak Zonguldak, Bartın ve Havalisi Cepheleri komutanı olan, savaşın zaferle sonuçlanması üzerine ordudan ayrılarak yazı hayatına başlayan, Kemalizm’in mucidi İsmet Paşa devrinde 1942 yılında tutuklanan, 1952 yılında Adnan Menderes döneminde tekrar tutuklanan Cevat Rifat Atilhan’ın birbirinden kıymetli yetmiş dört eseri bulunmaktadır.
Bu eserlerden biri de, “Ey Türk, İşte Düşmanın” adını taşımaktadır.
Kitapta, Yahudilerin milletimiz üzerindeki oyunları deşifre edilip anlatılmaktadır.
Başörtüsünü yasaklayanlar da, yasağın devamını savunanlar da, bu yasağı sözde kaldırmaya çalışanlar da, biri diğerini göstererek, aynı şeyi tekrarlıyor: Ey Türk, İşte Düşmanın! Yani horoz dövüşü oynanmaktadır. Asıl düşman Siyonist ve emperyalist odaklardır.[2]
Gizli Yahudilerin Dinde Reform Plânları
Zaman zaman Gizli Yahudilerin gazetelerinde yaygaralar kopartılır. Neymiş efendim filan lisenin bodrum katında bir yer mescit yapılmış, birkaç talebe burada namaz kılarmış, hattâ daha fecii, din dersi öğretmeni de bazen imamlık yaparmış… Böyle bir şey Anayasa’ya aykırıymış, lâikliğe aykırıymış, bu işin sonu kötü olacakmış, rejimin kökleri, temelleri sarsılacakmış…
G.Y.’ler başörtüsü konusunda da böyle yaygaracıdır.
Onlar Türkiye halkına din, inanç, vicdan, inandığı gibi yaşamak, düşünce hakkı verilmesini laikliğe Cumhuriyete aykırı bulmaktadır.
Bu kafa ve zihniyet yüzünden ülkemizde uzun bir müddetten beri din ile devlet, din ile rejim arasında bitmez tükenmez, müzmin bir zıtlaşma ve kavga yaşanmaktadır. Bu kavga yüzünden Türkiye geri kalmıştır. Sosyal ve kültürel yapısı çürüyüp zayıflamıştır, parçalanacak ve dağılacak noktaya taşınmıştır.
Acaba G.Y.’ler niçin İslâm’a, dindar Müslümanlara, din ve inanç hürriyetini de içeren temel insan haklarına bu kadar düşmandırlar?
Yazar Hikmet Çetinkaya’nın, bir internet sitesinde çıkan (Erbakan Hoca tarafından da defalarca hatırlatılan) aşağıdaki satırlar dikkatle okunacak olursa yukarıdaki sorunun cevabı biraz olsun anlaşılacaktır. Çetinkaya diyor ki:
“Türkiye’de devletin hâkim sistemi iki şeyi aradı durdu. Mümkünse İslâm’ı değiştirmek, ona gücü yetmezse Müslümanların din anlayışını değiştirmek. (Atatürk’e rağmen uydurulup uygulanan M.Ç.) Kemalizmin en önemli özelliklerinden biri, dinde reformu amaçlaması idi. Bunda muvaffak olunamadı çünkü İslâm’ın kitaba bağlı karakterleri böyle bir reformasyona ve deformasyona izin vermiyordu. Bu, Müslümanlara da kabul ettirilemedi. Ağır baskı dönemleri yaşandı Türkiye’de ama dinde reform kabul görmedi.”
1939’da (Atatürk’ün hasta ve bitkin bulunduğu bir sırada) basılan “KAMALİZM: C.H.Partisi Programının İzahı” adlı kitabında Edirne Saylavı (milletvekili) Şeref Aykut bakınız Kemalizmi nasıl tarif ediyor:
“Kamalizm, bir dindir ki onun en büyük ve ana sıfatlarından birisi de devrimci olmasıdır. (…..) Bu sebepledir ki onu (gençliği) Kamalizm dininin hiç şaşmayan, şaşırmayan orunçlu ve coşkun tapkanı yapmak, ona bu kudsal, ulusal ve kurtarıcı dini olanca derinliği ve inceliği ile oydamlamak ister… ta ki, Kamalizm dinine inanı artsın. İşte disiplin altında gençlik böyle olacaktır. Parti bunu amaçlamış, hazırlamıştır.”[3]
Türk Dil Kurumu tarafından hazırlanan Türkçe Sözlük’te din hanesinde “Kemalizm Türkün Dinidir” cümlesi yer almaktadır.[4]
(Daha sonra, ülkemize biraz demokrasi ve biraz hürriyet geldikten sonra, protesto ve tenkitler karşısında Sözlük’teki bu cümle çıkartılmıştır.)
G.Y.’lerin İslâm’da reform, yenilik, değişiklik yapma planları bu gün de yürürlüktedir. Bu işi Müslümanların içinden seçtikleri birtakım kişilere ve zümrelere vermişlerdir.
Birtakım İlahiyatçılar. Bunların içinde o kadar aşırı gidenler vardır ki, İslâm’da tesettür olmadığını, bunun bize Yahudilikten geçtiğini iddia etmektedirler.
Bazı Dinî Gruplar. Bunlar ilâhî İslâm dininin fıkha ve şeriata ait hükümlerinde yüzde 90’a varan hafifletmeler, ılımlaştırmalar yapmak istiyorlar. Yani vahiye dayalı dinin yerine uydurulmuş bir İslâm türetmek sevdasındalar.
Diyalogçular. Bunlar İslâm’ın yegâne Hak din olduğu inancını sarsarak “Üç İbrahimi Din” kavramını ortaya atıyorlar, Hz. Muhammed’in risaletini inkâr eden Ehl-i Kitabın da ehli hakikat ve ehli necat olduğunu söylüyorlar.
G.Y.’lerin en çok kullandığı kelime ve kavram lâikliktir. Türkiye’de lâiklik var mıdır? Gerçek lâiklik yoktur, G.Y.’lerin anladığı ve dayattığı lâiklik, lâiklik değildir, din düşmanlığıdır.
Radikal gazetesi köşe yazarlarından birisi 25/01/2008 tarihli yazısının ilk iki paragrafında şöyle diyor:
“Türkiye’de gerçek anlamıyla lâiklik, düşünce, düşünceyi açıklama, din ve vicdan hürriyeti yoktur. Eğitim ve öğrenim hakkı da sınırlandırılmışştır. Bunun en bariz misali, başörtülü kız öğrencilere uygulanan üniversite yasağıdır.
Jakoben oligarşik azınlık, inançlarından dolayı başını örten öğrencileri yüksek öğrenim hakkından mahrum bırakmak için hukuka aykırı her türlü antidemokratik yola başvurmuştur.”[5]
Régis Debray, Le Monde’un 25/01/2008 tarihli nüshasında yayınlanan “Malaise dans la civilisation” başlıklı makalesinde “Türkiye’de olduğu gibi, devlete bağımlı bir İslâm…” demektedir.
G.Y.’ler Türkiye’deki lâikliğin “Bize mahsus, bize özel…” bir lâiklik olduğunu iddia ediyorlar. İnsan hakları, çoğulculuk ve demokrasi açısından böyle bir iddianın tutarlılığı yoktur.
Bir yandan lâiklik yaygaraları devam ettiriliyor, öte yandan tam gaz dinde reform, dinde yenilik, dinde değişim, ılımlı İslâm, light İslâm, dinlerarası diyalog faaliyet ve propagandaları sürdürülüyor.
G.Y.’ler ve yardakçıları acaba amaçlarına ulaşabilecekler mi?
Bir kısım câhil bırakılmış Müslümanları geçici bir süre, belki kandırabilirler, ama İslâm dinini değiştirebilmeleri, kendi istekleri doğrultusunda yeni bir İslâm türetmeleri mümkün olmayacaktır. Maalesef devlet-millet kaynaşmasını engelleyen bu din ve rejim kavgası Türkiye’nin temellerini sarsacak, varlığını tehlikeye atacaktır.
G.Y.’ler İslâm’da reform yapmak, dini değiştirmek emellerinden vazgeçebilirler mi? Hayır. Çünkü İslam onların korkulu rüyalarıdır.[6]
Atatürk’ten sonraki CHP kafası
Yıl 1941… Ankara Büyük Millet Meclisi kürsüsünde Antalya milletvekili Rasih Kaplan konuşuyor. Önce bu konuşmayı okuyalım. Bir değişiklik yapmadan aynen nakl ediyorum: “…Size bir misal (örnek) arzedeyim. Antalya’dayım… Müddeiumumînin (savcının) yanında müftüyü gördüm, ibticvab ediyordu (sorguluyordu). Hayret ettim… Çünkü Antalya’daki müftü, ta Millî Mücadele’den (Kurtuluş Savaşı’ndan) bugüne kadar müftümüzdür. Millî Mücadele’de çok çalışmış, karakterli bir arkadaştır. Kendisi cürüm (suç) ve ceza ile alakası olmayacak derecede sakin, iyi ahlaklı bir insandır. Binaenaleyh (müftü) gittikten sonra sordum… Müddeiumumî (savcı) dedi ki: Birisi bir ihbarname veriyor (jurnal ediyor), “dün öğle namazında camiye gittim, müftü camide idi, müezzin Türkçe kameti getirdikten sonra baktım, müftü namaza başlamadı, dikkat ettim, dudakları kıpırdıyor. Arapça kamet getiriyordu…” Müddeiumumî, bunun üzerine takibata (soruşturmaya) başlamış…”[7]
Yukarıda metnini verdiğim şu tek belge bile Türkiye Müslümanlarının yakın tarihte ne korkunç, ne insafsız, ne vahşi, ne ölçüsüz bir din düşmanlığı terörüne mâruz kaldığını isbata yeter. Yeter de artar…
Yıl neydi?.. 1941… Millî Şef İsmet Paşa’nın tek parti rejimi… Milletvekili seçimleri yapılsa ne yazar!.. CHP’den başka parti yok!
Antalya milletvekili Rasih Kaplan, 1920 ilk Meclisinde Antalya milletvekilliği yapmış bir ilim adamı. Sonra rejime tâbi olmuş ve milletvekilliğini korumuş. Lakin ne de olsa vicdanını bastıramıyor, ülkedeki zulüm ve terörü, biraz da olsa dile getiriyor.
Antalya’nın müftüsü öğle namazı için camiye gidiyor, o tarihte Ezan-ı Muhammedi okumak yasak, Türkçe tercümesi okutuluyor, farz namaz başlamadan önce çabukça okunan kamet de öyle… Müftünün suçu, cinayeti nedir? Müezzin “Tanrı uludur, Tanrı uludur…” diye Türkçe kamet okuduktan sonra, müftünün dudakları kıpırdamışmış… Her halde Arapça kamet getiriyor olmalıymış. Hemen jurnal edilmiş ve doğru savcının huzuruna çıkarılmış… “Müftü efendi, sen nasıl içinden de olsa, dudakların kıpırdayarak Arapça kamet getirebilirsin?” diye sorgulanıp hırpalanmış!.
Savcıya bir şey demiyoruz. O da emir kulu makamındadır.
İşte bu CHP kafasıdır. Ve maalesef Kemalizm kılıfına sokularak millete dayatılmıştır.
Bu devirde de böyle adamlar vardır, bilhassa cuma namazlarında camilere gidiyor ve hatiplerin laikliğe aykırı hutbe okuyup okumadıklarını kontrol ediyor…
Şimdi kalkmışlar, birtakım medya Don Kişot’ları, göğüslerini gere gere “Bu memlekette Müslümanlara baskı yapılmamıştır…” diyebiliyorlar. Yalanın daniskası!..
Müslümanlara yapılan baskılar bitti mi? Ne gezer… ‘Devam ediyor. Daha demokratik (!) şekilde…
Bizde sözde demokrasi var ama dinî dernek kuramazsın…
12 yaşından küçük çocuklara din ve Kur’an dersi aldıramazsın…
Okullara ve üniversitelere, kız çocuklarını başları örtülü olarak gönderip okutamazsın…
Atatürk’ün kapattırdığı Mason locaları açık ama Kur’an’ın pek çok ayetinin manasını açıklayamazsın..
İsmet Paşa’nın tek parti rejimi uzun yıllar boyunca Müslümanların hacca gitmesine de izin vermemişti.
Ülkedeki camilerin yüzde seksenini kapatmışlar, harap etmişler, yıkmışlar, satmışlar, kiraya vermişlerdi. Sultanahmet Camii bile 1943’te ibadete kapalıydı, asker sevk merkezi idi…
Mimarlık okutulan üniversitelerde ve yüksek okullarda cami mimarisi okutmamışlardır.
1940’lı yılların ilk yarısında Matbuat Umum Müdürlüğü (Basın Yayın Genel Müdürlüğü) bütün gazetelere bir tamim (genelge) göndererek dinî yayınların durdurulmasını emir buyurmuşlardır. Din alimini sürgüne yollamışlar, zindanlara tıkmışlardır. (İzzettin Nişbay imzasıyla)
O tarihteki anayasada din hürriyeti vardır diye yazılmaktadır!..
Yine yazımızın ana konusuna dönelim. Antalya milletvekili Rasih hoca ne diyor: Antalya müftüsü Kurtuluş savaşında büyük hizmetler etmiştir… Etmiş ama yine paçasını kurtaramamıştır.
Kurtuluş savaşı nasıl bir savaştır? İslâmî bir cihad hareketidir, ilk Meclis’te yetmişten fazla sarıklı hoca ve şeyh vardır.
Zavallı Antalya müftüsü gibi binlerce Müslüman CHP cehenneminde daha önce Kurtuluş Savaşında canla başla hizmet etmelerine rağmen, sonra dudakların kıpırdadı diye savcılıklarda, karakollarda hakarete uğramışlardır. Şimdi CHP ve gizli Yahudiler yine aynı dönemi hortlatmak istiyorlarsa sonları hüsrandır.[8]
Yasağı kaldırmak başka, kökleştirmek başkadır
Başbakan Erdoğan’ın İspanya’da yaptığı açıklamanın arkasından yaptığımız değerlendirmenin başlığında “Başörtüsüne özgürlük demenin Tam Bağımsız Türkiye anlamına geldiğini” dile getiren bir yorum yapmıştık.
AİHM Başkanı’nın yaptığı değerlendirme bu tesbitin ne kadar yerinde olduğunu gösteriyor. Daha Türkiye bu konuda bir adım atmadan, mahkeme üzerine düşmeyen bir vazife hakkında görüş beyan ederek önceki içtihatlarının değişmesinin son derece zor olduğunu söylüyor.
Biz de işte bunun için Tam Bağımsız Türkiye’yi hatırlatıyor, bu tür efelenmelerin Türkiye’nin içişlerine doğrudan müdahale anlamına geldiğinden bahsediyoruz. Neden nüfusunun on’da, yirmi’de biri Müslüman olan ülkelerde Müslümanlığın bir emri serbest oluyor da, nüfusunun tamamı Müslüman olan bir ülkede bu yasaklanıyor?
Adamlar açıkça diyorlar ki, “Eğer bizim ülkelerimizde tanıdığımız hürriyetlerden faydalanmak istiyorsanız kendi ülkenizde de azınlık durumuna gelmeniz gerekir!”
Hiçbir insanın bırakınız kısmen, başörtüsüne tamamen serbestlik tanınsa bile böyle bir anlayışa en ufak bir sempatiyle bakmaması gerekir.
Zira İslâm, Yeni Bir Dünya kurmak gibi, tabiilerine ağır bir sorumluluk yüklemiştir ve bu, bağımsızlığı olmazsa olmaz bir şart olarak zorunlu görmektedir.
Çünkü İslâm, kölelik değil bağımsızlık dinidir.
Bu konuda beş yıldır parmağını kımıldatmadan duran hükümet, eğer bir şey yapacaksa bunu dikkate almak zorundadır.
Esasında ülkemizdeki başörtüsü yasağının hiçbir temel dayanağı yoktur. Günün konjonktürel gelişmelerine selam çakan bir kısım işgüzarın inisiyatifiyle getirilen bu keyfi yasak, yasama ve yürütmeyi elinde bulunduranların “Hayır” demesini bilmeleriyle ortadan kalkacak bir aykırılıktı. Sonradan, yasağa mesnet teşkil etsin diye uydurulan mahkeme kararları da bu kabilden kararlardır. Yasalarla serbest bırakılan bir şeyi yasak etmek için uydurulan mahkeme kararlarının kendisi yasaya aykırı olduğu için sorumlularından hesap sormak gerekirdi.
Bunların hiçbirisi yapılmadı. Şimdi yasalarda ve anayasada olmayan bir yasağı kaldırmak için yasal düzenleme yapılmak isteniyor.
Eğer niyet ciddi ve bu kez bir düzenleme yapılacaksa hiç değil başta hatırlattığımız şeyin bu sefer dikkate alınması gerekir.
Sadece üniversitelerde okuyan kızları kapsayacak bir serbestliği getirip anayasa sokmak demek, devletin hiçbir kademesinde kadınların başlarını örtemeyecekleri gibi aykırı bir şeyi getirip anayasaya yerleştirmek demektir. Bugün hiçbir yasal dayanakları olmadığı halde hastanelerden başörtülü olduğu için hasta kovan millet düşmanları, yarın bunu yapmak için anayasal düzenlemeleri ileri sürmekten geri durmayacaklardır.
Böyle bir büyük yanlışa imza atanlar veballerinin karşılığını önümüzdeki yerel seçimlerde “kirli oy” olarak devşirebilirler. Ama, “Başörtüsüne serbestlik getiriyoruz” kılıfı altında gerçek yasağı anayasaya da taşımış olmanın vebalini de kıyamete kadar üzerlerinden atamazlar.[9]
Eski Yargıtay Başkanı Prof. Sami Selçuk bile hilekârlığa dikkat çekmişti:
Başörtüsünde ‘sanal yasak’tan ‘gerçek yasak’a gerileme (mi?)
A-Yasağın ortak adı: Üniversitede başörtüsü/türban yasağı
1-Bu yasak, ilkin ‘düşsel/hayali/imajiner bir yasak’tır: Çünkü Türk yazılı hukukunda yükseköğrenim düzeyinde genel nitelikte kapsayıcı bir başörtüsü/türban yasağı bugün yoktur, dün de, özel düzenlemeler dışında hiç olmamıştır…
‘Tanım tehlikelidir’ sözü, Latince bir özdeyiştir. Doğrudur. ‘Başörtüsü/türban’ tanımlandı. Hukukça sindirilmesi olanaksız bu yapay tanım, öneriye dönüştü, Yüksek Öğretim Kurumu Yasası’nın (YÖKY) ek 17. maddesine iliştirildi. Bu öneri de TBMM Anayasa Komisyonu’nca benimsendi. Eğer, bu tanım meclisten geçirildi, ontolojik olarak aslında olmayan yasak, yani ‘sanal yasak’; şimdi ‘gerçek yasak’ durumuna getirildi.
Bu da, ileri değil, geri gitmedir; gerilimi azdıran bir gerilim demektir. Türkiye’de asıl yasak ve sorun da o zaman yaşanacak gibidir. Kaş yapayım derken göz çıkarma ustalığının, yağmurdan kaçarken doluya yakalanmanın bu özrü kabahatinden büyük serüveni tehlikeli sıkıntılara gebedir.
Oysa: Bireylerin kanısı ve saplantısı oluşturmaz. ‘Sanal suç’ cezalandırılmaz. Evrensel kural şudur: Suç yasa ile ortaya konur.
Bir eylemin suç olup olmadığını yasa koyucu, dolayısıyla yasalar belirler. Zanna dayanan varsayımların, elbette hukuk dünyasında hiçbir değeri yoktur, bu tür sanal suçlamalar zulümdür.
Başörtüsü/türban yasağı, hukuk açısından tipik bir ‘sanal yasak’tır:
2-Bu eylemli yasak da, kesinkes bir ‘kurmaca/kuruntu yasak’tır. Çünkü:
a-Yanlış algılama: Anayasa Mahkemesi’nin (AYM), Danıştay’ın (D) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) kararları yanlış algılanmakta, uygulamaya yanlış yansıtılmaktadır…
b-Yanlış uygulama: Bir başka küresel kural şudur: Mahkemelerin kararlarının gerekçeleri asla bağlayıcı değildir. Sadece hüküm fıkraları bağlayıcıdır…
Sonuç: Özetle, Türkiye, yıllardır bir ‘sanal yasak’ üzerinde tartışıyor ve enerjisini boşuna tüketiyor.[10]
Üniversitede ateist dikta çağrısı
Sizi bilmem, ama ben ‘laikçi’lerin zevkli, çevik ve açık sözlü olanını seviyorum. Dünya çapında bir jeolog ve Türkiye çapında bir militarist olan Prof. Dr. Celal Şengör’i, bunlardan biri olarak görüyorum. Üniversitelere başörtüsünün kesinlikle sokulmamasını, aksi takdirde bu kurumların kapatılmasını” savunurken lafını hiç sakınmadığından dolayı kutluyorum…
Başörtüsü yasağının altında yatan ‘din düşmanlığı’nın bu şekilde dürüstçe ifade edilmesini olumluyorum. CHP’liler bu kadar açık sözlü olamadıkları için kırk dereden su getiriyorlar. Deniz Baykal en son ‘türbanın kültürümüzde yeri yoktur’ diye yeni bir argüman icad etti…
Bu zihniyetin felsefi kökenleri, Princeton Üniversitesi tarih profesörü Şükrü Hanioğlu’nun ‘Seçkinler, Modernlik ve Dindarlık’ başlıklı önemli makalesinde tüm açıklığıyla anlatılıyordu. Prof. Hanioğlu’na göre bazı son dönem Osmanlı aydınları ‘on dokuzuncu asır ortalarında Almanya’da gelişen vülger materyalizm’den fena halde etkilenmişler, modernleşmek için dinin ortadan kaldırılması, ara aşama olarak da ‘reforme edilmesi’ gerektiğine kanaat getirmişlerdi. Modernliğin yolunun düpedüz ‘dinsizleşmekten’ geçtiğini savunan bu düşünce, Hanioğlu’na göre ‘erken Cumhuriyet bilimciliği’ne miras kalıyordu…
Prof. Şengör’ün ‘ateist dikta’ çağrısı yapan mektubunda ‘bu konuda ne karşımıza çıkarılacak hukuk sistemleri, ne de dünyadan gösterilecek örnekler bizi ikna edebilir’ demesi boşuna değildi. Çünkü dünyada onun inandığı ilkelere uygun bir örnek bulunmuyordu. Belki bir tek Kuzey Kore var, orada da Müslüman yoktu. Eğer olsaydı, emin olun, oradaki ‘Kominist Lider’in ‘laik cumhuriyet’i, bizdeki Üniversiteler Arası Kurul’un istediğinden farklı bir şey yapmazdı.[11]
[1] 26.01.2008 / Yeni Şafak
[2] 28.01.2008 / İbrahim Tenekeci / Milli Gazete
[3] Adı geçen kitap, Muallim Ahmet Halil Kitap Evi, İstanbul
[4] Cumhuriyet Basımevi, İstanbul, 1944
[5] hcelalguzel@yahoo.com
[6] 27.01.2008 / Mehmet Şevket Eygi / Milli Gazete
[7] Kaynak: Türkiye Büyük Millet Meclisi Zabıt Ceridesi (tutanakları), İ,55, 23-5-1941, c. 1, s. 144
[8] 26.01.2008 / Mehmet Şevket Eygi / Milli Gazete
[9] 28.01.2008 / Milli Gazete
[10] Radikal
[11] Mustafa Akyol / Star

CÜBBELİ AHMET “BEL’AM”CIK’I VE MAHMUT EFENDİ YAKINLARINA UYARI!
FETULLAH GÜLEN DOSYASI
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
Dünyanın Fikri Değişimi Türkiye’den, FİİLİ DEĞİŞİMİ İSE FİLİSTİN’DEN BAŞLAMIŞTIR!
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
OĞUZHAN ASİLTÜRK’ÜN ERBAKAN’A İFTİRALARI
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
Milli Görüş ile Milli Çözüm’ün Manevi rezonansı yani frekans uyumu! Milli Çözüm; Yeni Dünya Düzeni‘nin…
Ya Rabbi; şirk ve şekavet bataklığından ellerimizi tutup Hidayete erdirdin, Hakk'a tâbi olmayı, Aziz Erbakan…
SÖYLENMESİ GEREKEN SÖYLENMİŞ, BAŞKA SÖZE GEREK VAR MI? Hakikat bu, halâ inanmayacak mısın?!. Kim bilir,…
Türkiye dört bir koldan kuşatılmıştır. Ortadoğu bölgesi, on yıllardır büyük bir katliam ve kaos ortamı…
Bazılarımızın durumu şuna benzemektedir: “Ol mahiler ki derya içredir, deryayı bilmezler.” Hakke’l-Yakin iman; şartsız sadakati…
ANLAYANA SİVRİ SİNEK SAZ, ANLAMAYANA DAVUL ZURNA AZ..
HÜNER; HAKK’A KUL OLMAKMIŞ!.. Bu hayat ki, imtihandır Dünya fani, bir cihandır İki kapılı…
Batılı ülkeler dahi ABD’nin hukuksuz savaşlarına mesafe koyarken, Türkiye’nin NATO karargâhlarıyla "koçbaşı" yapılmak istenmesi ve…
Mustafa Kemal'in “Ey Türk Gençliği! İstiklal (her bakımdan tam bağımsızlık) ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali…
Makale; olaylar ve kavramlar arasında örüntü kurarak tam bir bilimsel yöntemle ve yenikikçi bir bakış…