Hafize Gaye Erkan!..
“DİŞİ KEMAL DERVİŞ” OLAYIYDI…
VE
DEVLET BAHÇELİ YİNE İKTİDAR ORTAĞIYDI!?
Sn. Erdoğan’ın, dışarıdan (yani Siyonist Sermaye Bankalarından) hem de çok yüksek FAİZ oranlı, üstelik yine IMF’nin yüksek kefalet payı ile borç alırken… Ve yine içeride %40’ları aşan oranlarla vatandaşa kredi sağlanırken, Merkez Bankası’nın faiz oranını %8,5’ta tutması tam bir aldatmaca ve dayatmaydı. “Hakkında NASS (kesin ve yasaklayıcı ayet hükmü) var!.. Faiz sebep, enflasyon sonuçtur!..” sözünü sürekli geveleyip kendi tahribatını ve riyakârlığını, DİNDARLIK kılıfıyla örtmeye çalışan Erdoğan için artık istismar yolları tıkanmış ve ABD’deki küresel Faiz Lobilerinin “güvenilir elemanlarından” Hafize Gaye Erkan’ı TCMB’nin başına atamaya ve faiz oranlarının artırılmasına mecbur kalmıştı.
Ülkemizde bazılarının kökenini ve Pakradun (Yahudi asıllı Ermeni) kimliğini gizlemeye çalışmaları kötü niyetlerini yansıtmaktaydı!
Hiç beklenmedik şekilde ve anlaşılan, küresel sermayenin teklifiyle Merkez Bankası’nın başına atanan Hafize Gaye Erkan, 1982 İstanbul doğumluydu, ama kimine göre ailesi Malatyalıydı. Kimileri Elazığlı olduğu iddialarını yaymışlardı. Bu durum; “Acaba Pakraduni kökeni saklanmaya mı çalışılmaktaydı?” kuşkularını uyandırmıştı.
Hafize Gaye Hanım’ın, meşhur Hafize Hanım’ın oğulları Turgut-Korkut Özal’ların kuzeni olduğu iddiaları doğru ise, bu gerçek niye gizlenmeye çalışılmaktaydı? Gayesi ve niyeti doğru ise saklanmaya gerek kalmazdı. Yeni MB Başkanı 41 yaşındaydı, malum Boğaziçi Üniversitesi mezunlarındandı ve ABD’nin en genç finans proflarındandı. Siyonist Sömürü Sermayesinin özel kuruluşu, FIRST REPUBLIC BANK’ta idareci konumundaydı. Üstelik bu sene iflas eden bu First Republic Bank’la ilgili, “yanlış beyanlar vermek ve görevini suiistimal etmek” suçlamasıyla Sn. Hafize Gaye Erkan hakkında toplu dava açıldığını, Hürriyet’in ABD temsilcisi Razi Canikligil haber yapmıştı. Bu arada Boğaziçi’ni bitirme tezi olan: “NATO Helikopter Projesi”ne güya bilim adamları hayran kalmıştı! Ve kendisinin kıymetini bilmeyen Türk yetkililer için ettiği sitemlerden dolayı 5 Temmuz 2001 yılında dönemin STAR gazetesinde ilk sayfada: “Türk, Övün Çalış, (ama) Güvenme!” diye manşete taşınmıştı. Kocası Batur Biçer de, önce Tarsus Amerikan Koleji’nden, sonra Boğaziçi’nden mezun olmuşlardı. O da Amerika’da Küresel Sömürü Baronlarının Dünya Piyasalarını Yönlendirme ve Siyonist Yahudilerin Gizli Dünya Hâkimiyetini sürdürme amaçlı FİNANS KURUMLARI’nın birinde idareci konumundaydı… Herhalde Hafize Gaye Hanım MB Başkanlığına teklifle (daha doğrusu direktifle) atanıncaya kadar, Sn. Erdoğan da kendilerini tanımamaktaydı!.. Artık anlayın, 21 yıllık Erdoğan iktidarında, Türkiye aslında kimler tarafından yönetilmiş olmaktaydı!?
Kısaca; 21 yıldır, Türkiye ekonomisini -kendilerinin yüksek çıkarı ama ülkenin adım adım yıkımı ve iflası pahasına- perde arkasından yönlendiren malum ve mel’un odaklar, şimdi bizzat ve açıkça işbaşına geçme kararı almışlardı! ABD’nin “Gölge Dışişleri” olarak tanınan ve Siyonist Yahudi Baronların güdümünde çalışan CFR’nin (Dış İlişkiler Konseyi) üyesi olduğu ortaya çıkan Hafize Gaye Erkan’ı acaba Sn. Erdoğan mı, yoksa Amerika’nın derin devleti Siyonist kodamanlar mı Merkez Bankası’nın başına atamıştı?.. Tekrar soruyoruz, Türkiye’yi AKP mi, yoksa CFR mi yönetiyordu!?
Malatya asıllı, İstanbul kayıtlı bir bayanın, çok kısa süreçte ve hızlı asansörle yükselir biçimde Amerika’da küresel sermayenin güdümündeki stratejik finans merkezlerinde ve çok kritik görevlere taşınmasının, öyle sadece zekâsı ve çabası ile pek mümkün olamayacağını… Siyonist Baronların hiç kimseyi aslını astarını çok iyi araştırıp anlamadan ve güven duymadan böylesine etkin ve yetkin makamlara taşımayacağını, bir kez daha hatırlatmamız lazımdır.
İşte Hafize Gaye Erkan’ın Hızlı Tırmanış Macerası!
Merkez Bankası Başkanlığına Dr. Hafize Gaye Erkan taşınırken, eski Başkan Şahap Kavcıoğlu ise BDDK Başkanlığı görevine atanmıştı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın imzasıyla Dr. Hafize Gaye Erkan’ın Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) Başkanlığına atanmasına ilişkin karar Resmi Gazete’de yayımlanmıştı. Söz konusu atama ile Hafize Gaye Erkan, artık TCMB’nin ilk kadın başkanıydı. 1982 yılında İstanbul’da doğan Erkan, İstanbul Erkek Lisesi’nden mezun olmasının ardından Boğaziçi Üniversitesi Endüstri Mühendisliği Bölümünü 2001’de tamamlamıştı. Eğitimine ABD’de devam eden Erkan, 2005’te Princeton Üniversitesi’nde yöneylem araştırması ve finans mühendisliği alanında doktora derecesi almıştı. Erkan, Harvard Business School’da yönetim bilimleri ve Stanford Üniversitesi’nde liderlik üzerine iki eğitim programını da tamamlamıştı. Kariyerine 2005 yılında Goldman Sachs’ta başlayan Erkan, 2014’te First Republic Bank’ta çalışmaya başlamıştı. Burada kaldığı yaklaşık 8 yıl süresince eş icra kurulu başkanı (Co-CEO), başkan, yönetim kurulu üyesi, yatırım direktörü, mevduat direktörü ve risk eş direktörü olarak görev yaptı. Merkezi ABD’de bulunan mücevher şirketi Tiffany&Co’da 2 yıl yönetim kurulu üyesi olan Erkan, 2022’de, Fortune 500’de yer alan küresel finans danışmanlığı şirketi Marsh McLennan’ın yönetim kuruluna katılmıştı.
Bu arada Ekonomi Uzmanları; “MB faiz oranlarının artırılacağı, doların baskılardan kurtulup fırlayacağını, altının gramının 1700 TL’lere ulaşacağını” söylemeye başlamışlardı!?
Kısaca, Hafize Gaye Erkan’ın MB Başkanlığına atanması ikinci Kemal Derviş vak’asıydı. Hatırlayınız, 2001 Mali Krizi’nin ardından Başbakan Bülent Ecevit’in daveti, aslında IMF ve Dünya Bankası’nın özel marifetiyle, Kemal Derviş kurtarıcı Mesih rolüyle Türkiye’ye yollanıp Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı yapılmış ve her şeyi bin berbat edip bırakmıştı. Unutmayınız, Ecevit Hükümetinin diğer ortağı ise yine Sn. Devlet Bahçeli ve MHP olmaktaydı!?
Bu arada; “HAFİZE” ismi bizde; Kur’an’ın lafzını ve manasını ezberleyip hafızasında tutan hanım anlamındadır. Ama Pakraduni (Yahudi asıllı Ermeni dönmelerinde) ve Sabataist (Müslüman görünen Yahudi) ailelerde ise; “Muharref Tevrat’ın esaslarını ve Siyonizm’in ve ırkçı emperyalizmin Dünya Hâkimiyeti amaçlarını gizlice kalbinde ve beyninde taşıyan” manasındadır.
Erdoğan’ın NASS (Ayet-Hadis Hükümleri) İstismarının İflası!
Sn. Erdoğan sonunda; Mehmet Şimşek’in ve MB Başkanı Hafize Gaye Hanımefendi’nin Merkez Bankası’nın faiz artırımı kararlarına razı olacağı şeklinde yorumlanan laflar etmeye başlamıştı. Bu NASS (Ayet-Hadis hükümleriyle faizin yasaklanması) konusundaki istismar edebiyatının iflası anlamını taşımaktaydı. Damat Berat Albayrak döneminde MB’nin 128 milyar dolarının arka kapıdan kimlere ve hangi gerekçelerle peşkeş çekildiği? soruları hâlâ yanıtlanmamışken, şimdi Nurettin Nebati döneminde 199 milyar doların aynı şekilde uçup gittiği ortaya çıkmıştı. Merkez Bankası’nın, bu gariban millete ait toplam 427 milyar dolarının nasıl eritildiğini soranlar bile artık vatan hainliği ile suçlanırken, son beş yılda Kur Korumalı Mevduat Hesabı’na, ayrıca Merkez Bankası’ndan 200 milyar dolar aktarıldığı… Yani günü kurtarmak ve birkaç ay daha iktidarda kalmak hatırına geleceğimizin karartıldığı gerçeği toplumdan özenle saklanmaktaydı.
ABD+AB ile ÇİN Rekabeti mi Yaşanmaktaydı, Yoksa Hepsi Siyonizm’in bir Planı mıydı?
28.05.2023 tarihinde TRT 1’de Gurbet Ece Zorba’nın sunduğu Enine Boyuna programına konuk olarak; Murat Yeşiltaş, Burhanettin Duran ve Nebi Miş katılmışlardı. O süreçte yapılan “G-7 Zirvesi ve ÇİN’in çevrelenmesi” konuları tartışılmıştı. G-7 Zirvesi’nin amaçları ve sonuçları ve Batı dünyasının ÇİN’le ilgili kuşkuları üzerinde güncel ve görünen sorunlar saptanmış ve yorumlanmış olsa da, aslında Küresel Siyonist Sermayenin ve Yahudi’nin Gizli Dünya Devleti’nin ÇİN’i de kontrolüne aldığını… Ve bir tarafta ABD+AB+Japonya+Güney Kore… Diğer yanda ÇİN+Rusya+Hindistan şeklinde; güya görünüşte birbirinden ayrı ve aykırı, ama gerçekte aynı odaklara bağlı, iki yeni blok oluşturup, dünyayı yönetme ve sömürme çarkını ve küresel köleleştirme diktasını sürdürmeye çalıştığını bilmiyor gibi davranmaları bizi hayal kırıklığına uğratmıştı. Çünkü SAĞ ve SOL zihniyetlerin, Kapitalist ve Komünist (Sosyalist) sistemlerin, ABD+AB ile Rusya+ÇİN çekişmesinin, aslında Siyonizm’in saltanatı için tezgâhlandığının artık aklı yeten herkes farkındaydı.
2023 Mayıs sonunda G-7 Zirvesi toplanmıştı. Türkiye kendi seçim gündemini konuşurken, aslında dünyada da birçok konuda hareketlilik vardı. G-7 Zirvesi Hiroşima’da yapılmıştı.
G-7 Zirvesi, aslında uluslararası siyasetteki aktörlerin pozisyonlarının belirlenmesi açısından önem taşımaktaydı. Tarihsel olarak biz ekonomik bir zirve gibi değerlendirsek de, her zaman ekonominin yanı sıra, diğer siyasi gelişmelerin ve askeri gelişmelerin de masaya yatırıldığı ve katılan ülkelerin de bu anlamda pozisyonlarını ortaklaştırmaya çalıştıkları bir zirve sayılmaktaydı. Çünkü buradaki ülkeler, dünya ekonomisinin lokomotifi durumundalardı. ABD, Fransa, İngiltere, İtalya, Kanada gibi ülkeler vardı ve Japonya bu zirvede ev sahipliği yapmıştı. Ve aynı zamanda AB de, adeta AB üyesi ülkelerinin bütününü temsil edecek şekilde bu zirvede o koltukta yer almıştı. Onun yanı sıra tabi ki bu ülkelere yakın diyebileceğimiz, tam manasıyla bir ittifak içerisinde olmasa da genel küresel politikaları açısından bazı ortaklıkları olabilen, yani bir cephe oluşturmaya katkı sunabilecek Hindistan gibi, Güney Kore gibi, Vietnam gibi aktörler de vardı. Pek gündeme taşınmasa da, aslında G-7 platformu Dünya Siyonizmi’nin kontrolünde bir yapıydı.
Bu zirvede hem pandemi sonuçları, hem ABD ile Çin arasındaki ticaret savaşları ve jeopolitik kapışmaları, hem de Ukrayna’daki savaş ve tahribatları masaya yatırılmıştı. Tedarik zincirlerinde çok büyük problemler başlamıştı. Ama bunun da ötesinde, Dünyanın Devleri diye tarif edilen ülkelerde ciddi resesyon riski artmıştı. Yani ekonominin durağanlaşması problemi vardı. Bu duraklama ABD’de daha sık bir şekilde konuşulmaktaydı ve Avrupa’nın da artık ana gündem maddelerinden bir tanesi olmaya başlamıştı. Bu ülkeler de dünya ekonomisinin neredeyse yarısına sahip konumundalardı. Yine bu G-7 Zirvesi’nin arka planına baktığımızda, ABD ile Çin arasında, Batı ile Çin arasında ne tür bir rekabet olacaktı? ABD, Çin’e karşı mücadelesinde Avrupa’yı arkasına alacak mıydı? Ve tabi ki Ukrayna Savaşı ki, bu noktada Zelenski de zirveye telekonferans yoluyla katılmıştı.
ABD’nin ve Avrupa’nın, resesyonu (ekonomik duraklama ve tıkanmayı) durdurmanın bir yolu olarak Amerikan Merkez Bankasındaki faiz artırımı dünyayı sarsmıştı. Evet, sadece ABD’yi değil, Türkiye’yi dahi etkiliyordu buradaki alınacak kararlar. Bu agresif faiz kararının artırılması noktasında çok daha fazla politika araçlarının kısıtlandığı anlaşılmış, bunun fayda getirmediği ortaya çıkmıştı. Dünya ekonomisinde daha başka bir problem vardı. Bütün merkez bankalarının yanında Avrupa Merkez Bankasının, özerk diğer ulusal bankaları ki bu ulusal bankalar da hem Avrupa Merkez Bankasını hem ABD’nin Merkez Bankasının kararlarını takip etmek durumunda kalıyorlardı. Çünkü “senkronizasyon” dayatmalı bir Siyonist Sermaye bağımlılığı toplumlardan özellikle saklanmaktaydı. Tabi ki burada yine Çin’le ilgili bir sorun yaşanmaktaydı. Yani ekonomi bağlamında Çin’le çok sert bir kavgaya girişilmeyeceği anlaşılmaktaydı. Yani o Trump döneminde bizim hatırladığımız ticaret savaşı araçlarından biraz daha alt seviyede, daha ılımlı, müzakereye dayalı bir yöntemi bir müddet daha ilerletmek zorundalardı. Çünkü aslında ÇİN de Küresel Siyonizm’in bir parçasıydı!
Örneğin Tayvan krizi sadece jeopolitik bir kriz, bir toprak krizi veya ABD ile Çin arasındaki bir mücadele krizi sanılmasındı. Dünyadaki çip üretiminin %70’i Tayvan’da yapılmaktaydı. Ve çip üretimi, şu anki bütün teknolojik ürünlerin ana parçalarından en stratejik bir tanesini oluşturmaktaydı. İnsanlar çip olmadan araba üretemiyorlar, araba satın alamıyorlardı. Ve diğer bütün teknoloji alanına bunlar yansımaktaydı. Dolayısıyla sertlik yanlısı bir yaklaşımın bu tür mikro alanlarda çok daha hızlı yaşandığı, bunun da ekonomiyi durağanlaştırdığı, yavaşlattığı, bunun da ABD gibi küresel bir devi sarstığını, daha doğrusu resesyon riskiyle karşı karşıya kalmasına yol açtığını biliyorlardı ve bundan kaçınıyorlardı. Ancak Japonya başta olmak üzere, bölgeden katılan ülkelerin Çin’e karşı bir hassasiyeti vardı. ABD de bu hassasiyeti kullanıp, Avrupa’yı da yanına alıp Çin’e karşı daha bir ortada durabilen, ortak politikalar üretebilen bir cephe üretmeye çalışmaktaydı.
Bu nedenle Çin’den yayın yapan ve devletin bir şekilde perspektifini yansıtan yayın organlarında da bu G-7 Zirvesi’ne çok ciddi bir pozisyon alındığını, bu sertlik yanlısı yaklaşımını yumuşatıp daha müzakereye dayalı bir yaklaşımın ortaya konulması icabını… Yani Çin’i çevreleme politikasının yeni bir soğuk savaşa yol açacağını ve bunun Batı dünyasını daha da istikrarsızlaştıracağını gündeme taşımışlardı. Ama yine de özellikle Avrupa ile ABD arasında, Çin’e karşı yaklaşımda bazı farklılıklar vardı. Macron’un öne çıkmaya çalıştığı ve Avrupa’nın özerkliğini daha fazla inşa etmeye çalıştığı bir yaklaşım vardı.
Önemli bir konu da Rusya-Ukrayna Savaşı’ydı ki, en önemli sorun da Ukrayna’ya yönelik F-16’ların sağlanmasıydı. Burada tabi ki özellikle ABD çok dikkatli davranmıştı. Rusların kendi topraklarında F-16’lar tarafından hedef alınmaması bir kriter, bir şart olarak vurgulanmıştı. Ukrayna’daki savaşın artık bir Rusya’yı yıpratma savaşına döndüğü anlaşılmaktaydı. Ukrayna’ya F-16’ların verilmesi meselesine böyle bakmak lazımdı. Savaşın seyri açısından baktığımızda, Şubat 2022’den bu yana belli aralıklarla verilen silahların düzeylerini yükseltiyorlardı. Patriotlar verilmişti, şimdi de F-16’ların verilmesi konuşulmaktaydı. Buradaki kritik konu, bu uçakların, Ukrayna’nın hava savunmasını güçlendirmekten öte, Rusya’da bir saldırı için kullanılıp kullanılmayacağıydı.
Ukrayna’yı güçlendirdikçe aslında Rusya’nın onu yenmesini sağlıyor, hatta gerekirse karşı bir saldırı yapabilecek kapasitesini artırıyorsunuz. Bu, savaşın devam etmesi demektir. Ve anlaşılan o ki, hatta Medvedev bile söylemişti, bunun yıllar boyu bile sürebileceği anlamında laflar etmişti. Yani bu tabi şu anlama geliyor; Rusya burada pes etmeyecek, geri çekilmeyecek, istediklerini elde etmeden uzlaşmaya varmayacaktı… Rusya, bölgede bir nükleer tırmanmaya sebebiyet verebileceği gibi birtakım uyarılarda bulunmuşlardı. Batı’nın aslında çok açıkça Ukrayna’ya destek çıktıklarını, Batı’nın bir şekilde savaşa dahil olduklarını hatırlatmışlardı. Şimdi Ukrayna’ya F-16’lar verildikten sonra Ruslar ne yaparlardı?
Bir III. Dünya Savaşı Çıkar mıydı?
Batı İttifakı bu savaşı daha ileri bir aşamaya taşımaktan sakınırdı. Rusya da 3. Dünya Savaşı’na sıcak bakmazdı. Sonuçta Rusya’ya yönelik yapılan ekonomik ambargoların da Rusya’yı diz çöktürecek bir yerde olmadığı da anlaşılmıştı. Ancak öbür taraftan Ukrayna’daki savaşta Rusya’nın kendisinden hem beklenen o performansın çok gerisinde kaldığı ve çok kayıp yaşadığı da ortaya çıkmıştı. ABD, bunun 100 bin askere ulaştığını açıklamıştı. Tabi böyle bir ortamda Rusya, kendisine karşı güçlendirilen Ukrayna’yı daha da geriletebilecek ciddi bir saldırıya başlar mıydı? Baharda bekleniyordu, ama olmadı.
Tabi, G-7’nin en önemli meselesinden bir tanesi Çin olmaktaydı. Çin’in Rusya’ya yönelik politikası tartışılmıştı. Ekonomik görünümlü bu toplantı, aslında bir tür Batı ittifakının ve onun bir şekilde çalıştığı ülkelerin platformu gibi algılanmıştı. Yani ekonomiden ziyade, dünya siyasetinin gidişatını belirleyecek ana konu, “Çin nereye gidiyor?” sorusuna odaklanmıştı. The Economist’te 100 yaşını doldurmuş Siyonist stratejist Kissinger’la bir mülakat yapılmıştı. O da bu konular üzerine çok kafa yoranlardandı. Çin’in Rusya’dan, o dönemde Sovyetler Birliği’nden ayrılarak ABD ile farklı bir politika yürütülebileceğini söyleyen ve bunun için gayret gösteren bir şahıstı. Onun söylediği şeyler arasında Çin ve ABD rekabetinin illâ ki bir savaşla sonuçlanmaması gerektiği, bir arada yaşayabilecekleri ve Çin’in öyle zannedildiği ve ABD’de düşünüldüğü gibi ABD’nin yerini hızlıca almaya yönelmediği şeklinde yorumlarda bulunmuşlardı. Tabi ABD ve Çin rekabeti önemli bir olaydı. Aslında bugün dünyada konuşulan iki şeyden birisi; Batı İttifakı ile Rusya arasındaki Avrupa’nın güvenliği üzerinden yürüyen bir büyük güç siyaseti olmaktaydı. Diğeri de ABD ile Çin arasındaydı. Her ikisinin de dünyanın geleceğini şekillendirecek konumda olduklarını belirtmemiz lazımdı. Hatırlayacaksınız, Koronavirüs’ten sonra büyük bir güç rekabetinin hızlandığı konuşulmaktaydı. Ve şimdi Ukrayna Savaşı’yla beraber Çin’in Rusya’ya yakın davrandığı anlaşılmaktaydı. Bu, G-7’de şöyle vurgulanmıştı: Çin Rusya’ya Ukrayna’da toprak bütünlüğüne dayalı olarak hızlıca bir ateşkes ve barışa gidilmesi yönünde gücünü kullansın! Çünkü Rusya’ya destek verdiği tartışılmaktaydı. Tabi, Rusya ve Çin’in öyle birbiriyle çok da yakın davranabilecek, menfaatleri tümüyle örtüşen ülkeler olmadıklarını da unutmamalıydı. Aslında birbirlerinden çekiniyorlardı. Ama özellikle Rusya Çin’den daha çok çekiniyor durumdaydı.
Çünkü Çin’in nüfusu, teknolojik rekabeti ve ekonomisi çok daha ileride bulunmaktaydı. Ve Rusya, nüfusu azalan bir ülke olarak aslında o geniş coğrafyada özellikle Çin’le komşu olduğu bölgelerde artan bir Çin nüfusundan ve nüfuzundan (etkinliğini artırmasından) kaygı duymaktaydı. Yeni Çin Devlet Başkanı Xi (Jinping) döneminde de bu ticaret imparatorluğunu korumak için adımlar da atılmaktaydı. Mesela ÇİN Ortadoğu’daki dengelerde rol almaya başlamış, Suudi Arabistan’la İran’ın arasında bir denklem kurmayı başarmış ve onların normalleşmesini sağlamıştı. Şimdi acaba yakın gelecekte, 10, 20, 30’lu yıllarda Çin ABD’nin yerini alacak mıydı? Bu nasıl olacaktı? Bu rekabet savaşa yol açar mıydı? Ve Çin böyle bir durumda dünya sistemini kendi mi belirlemek arzusundaydı? Kendi değerlerini dünyaya empoze etmeye çalışır mıydı? gibi soruların yanıtı aranmaktaydı. Tabi bu sorunun altında şu vardı: Çünkü Batı hâkimiyetindeki bir liberal düzende de Batı değerlerinin insanlara empoze edildiğini, ülkelere empoze edildiğini, demokrasi promosyonu için birçok ülkenin işgal edildiğini bilmeyen kalmamıştı. Bu, Biden’in söylemiş olduğu gibi dünyada demokrasi ve otoriter rejimler arasında bir rekabet olarak görülmüyordu. Batı böyle sunuyordu, ama daha çok bir ABD ile Çin arasındaki hegemonya rekabeti olarak algılanıyordu. Çin zannedildiği kadar öyle zayıf bir pozisyonda sanılmasındı. Özellikle teknolojik rekabet alanında Batı’yı zorlayacak bir durumdaydı. Avrupa ise bu ticaret savaşına dönmeden, bir şekilde kendi ekonomilerimizi de güçlendirerek bu büyük güç rekabetine hazırlık yapalım hesabındaydı. ABD ise şunu amaçlamıştı; Çin’i sıkıştırayım, yoksa, eğer o büyümeye bu şekilde devam ederse, benim bir 10 sene sonra böyle bir fırsatım olmayacaktı!?
Bu konularda, yaşlı Siyonist Stratejist Kissinger, hakikaten dünya siyasetinde söyledikleri, analizleri, kitapları, yazdıkları, yorumları çok önemli birisi konumundaydı. Çünkü Yahudi asıllı bu siyaset ve strateji kurdu, dünya hâkimiyetine odaklanan Yahudilerin fikir babalarındandı. Ve aynı zamanda geçmişten bugüne Çin ve ABD arasındaki pozisyonunu da güncelleyen insandı. Geçmişte daha çok bir savaşın çıkabileceğine yönelik olarak şeyler söylerken, şimdi bunun daha barışçıl yollarla, rekabeti de düzenleyerek devam edeceğini konuşmaktaydı. Burada yeni bir Çin okuması vardı. Onun Çin okumasına baktığımız zaman diyor ki: “Çin, Rusya gibi veya Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi saldırgan değil, ticaret yoluyla büyüyor ve savaşı daha geri plana itiyor. Dolayısıyla Batı ve Avrupa, Çin-Rusya meselesinde Çin’i biraz yanlış okuyorlar. Yani Çin’in Rusya ile iş birliği yaparak Batı’ya bir saldırgan tutumu alacağı gibi bir durumun olmadığını, hatta Çin ile Rusya’nın bir şekilde birbirlerine yönelik olarak sürekli bir güvensizlik hali içerisinde olduklarını” vurgulamaktaydı. Aslında Kissinger’in söylediği şey, G-7 Zirvesi’nde de Çin ile ilişkinin nasıl sürdürülebileceği meselesi çokça tartışılmıştı. Belki de G-7’nin Çin meselesinde bir manşet atacak olsak, “Riskleri Azaltma veya Riskten Arındırma” şeklinde olmalıydı. Hem Batı’nın hem Çin’in, birbirlerine yönelik olarak farklı suçlamaları vardı. Batı: “Özellikle sen karşılıklı bağımlılığı bir şekilde veya Batı’nın ekonomik kırılganlıklarını bir şekilde kendi lehine kullanıyorsun!” diyorlardı. Aslında 1990’lardan itibaren Çin ile ticaret hacimleri, özellikle iş gücünün ucuz olmasından, Çin’in üretimde teknolojiye hızlı bir şekilde yatırım yapmasından dolayı Batı’nın, Avrupa’nın ve dünyanın geri kalan yerlerinin Çin’e giderek özellikle bağımlı hale geldiği endişesinden kaynaklanmaktaydı ve Çin’in bunu bir şekilde silah olarak kullandığı, Batı’nın ve Avrupa’nın da buna hazırlıksız yakalandığı en önemli sorunların ve kuşkuların başındaydı.
Zaten yakın dönemde, özellikle Avrupa’nın hatta ABD’nin Çin ile bu ticaret hacmini bir anda azaltması ve Çin’e mesafe koyması imkânsızdı. Baktığınız zaman Avrupa Birliği şu anda Çin’in en büyük ticaret ortaklarındandı, hatta birinci sıradaydı. 2022 verilerine göre 850 milyar euro bir ticaret hacmine ulaşmıştı. Nadir elementlerden tutunuz da otomobile kadar, farklı alanlarda, yani Avrupa’nın da göreceği, örneğin Almanya’nın üstün olduğu alanlarda bile Çin’e o üstünlüğü kaptırdığı anlaşılmaktaydı. Avrupa’nın nadir elementlerinin %98’ini Çin’den karşıladığı düşünüldüğünde, burada bir karşılıklı bağımlılık olduğu açıktı. Batı, Çin’e: “1- Sen ticaretini yaparken uluslararası kurallara uymuyorsun. Uluslararası ticaret kurallarına öncelikle uyman gerek. 2- Teknolojik meselelerde Batı ile iş birliği yapmıyorsun. Kendine göre bir teknoloji geliştiriyorsun ve bunun riskleriyle ilgili, ileriye yönelik iş birliğine yaklaşmıyorsun!” diyorlardı. Aynı zamanda birtakım iç meselelerle ilgili Batı, Çin’e hem demokrasi meselesiyle ilgili hem Tayvan meselesinden bir şekilde Uygur meselesine kadar Çin’in kendi bölgesiyle ilgili suçlamalar yöneltiyorlardı. Çin de burada: “Siz bir şekilde Çin’i çevrelemeye çalışıyorsunuz. Çevrelemeye çalışırken de aynı zamanda yeni bloklar oluşturarak uluslararası sistemi kendi lehinize manipüle etmeye çalışıyorsunuz!..” suçlamasında bulunmaktaydı.
ÇİN açıkça: “Uluslararası normlar dediğiniz şey, aslında ABD’nin menfaatini önceleyen ve ABD tarafından dikte edilen kurallardır” demekten sakınmamaktaydı.
Çin’i yönetenler; “Bloklar arası cepheleşme meselesini Batı’nın, özellikle ABD’nin çıkardığını, hatta Avrupa ile Çin’in arasını ABD’nin açmaya çalıştığını…” söylüyorlardı. “Avrupa’nın Çin’le ilişkilerinin yoğunlaşarak bir şekilde devam etmesi gerektiğini…” vurguluyorlardı. Ama burada en önemli tartışma, ABD’nin Avrupa’yı, özellikle Tayvan meselesinde yanında görmek arzularıydı. ABD’liler; “Eğer siz bizim yanımızda Tayvan’da olmuyorsanız, biz o zaman Ukrayna meselesinde neden sizi Rusya ile baş başa bırakmıyoruz?” demeye getiriyorlardı. Dolayısıyla Çin meselesinin, hem Avrupa-ABD hem de büyük güçler arasındaki o rekabetin farklı başlıklar üzerinden devam edeceği anlaşılmaktaydı. Batı, özellikle son 20-30 yıldır, karşılıklı bağımlılık anlamında, Çin’e daha fazla bağımlı hale taşınmıştır ve bunu bir anda durdurmanın zor olduğunun Batı da farkındadır. Örneğin baktığınız zaman Avrupa’da Hollanda’nın özellikle çok büyük bir ticaret hacminin olduğu ve Almanya’nın da aynı zamanda otomobil meselesinde Çin’le büyük bir rekabet içerisinde olduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla burada Çin’le ilişkileri bir anda frenlemek ve ticaret hacmini düşürmek imkânsızdır. Çünkü aynı zamanda siz bağımlısınız! Örneğin çip meselesinde, nadir elementler meselesinde Çin’le aranızı iyi tutmadığınız zaman, kendi ülkenizde de enflasyondan tutunuz da başka olumsuz sonuçlarla karşılaşmanız kaçınılmazdır.
Bu arada Çin, ucuz iş gücüyle ucuza üretiyordu ve bazı şeyler küreselleşme çerçevesinde ve Siyonist sermaye eliyle oraya ihale ediliyordu. Çin ekonomisinde siber casusluktan, teknoloji hırsızlığından kendi teknolojisini geliştirmesine kadar iddia edilen birçok alan oluştu. Ve bu çerçevede de artık kendi ekonomilerinin Çin’e çok bağımlı olmaya başladığını gören ABD başta olmak üzere Batı ülkeleri, hem o ucuz malı almayı bırakmak istemiyor, ama öbür taraftan da bunun giderek bir bağımlılığa döndüğünü ve gerektiğinde Çin’in hele böyle biraz iddialı bir siyasetçi yönetimindeki Çin’in, ki bence Xi (Jinping) öyle bir siyasetçi, başka bir yere gittiğini görüyor ve ürküyordu. Halbuki beklenti şuydu, Dünya Ticaret Örgütü’ne alırken de öyle düşünüyorlardı. Çin’i bir şekilde ehlîleştirip avuçlarına alacaklar ve uluslararası sistemin içine katacaklardı. Fakat Çin, gelirken bazı kuralları değiştirmek amacındaydı. Yani yeni baştan bir dünya düzeni kurmak için çabalamaktaydı.
ABD’de şu iki görüşün uzun süredir tartışıldığı anlaşılmaktaydı. Eğer Çin’le bir yol bulmadan onu baskılamaya çalışırlarsa, bu bir savaşa yol açacak ve bu savaştan hem ABD hem de bütün dünya zararlı çıkacaktı. Yani Çin’i bir erken savaşla zayıflatalım diye düşünenler, aslında bunun vaktinin çoktan geçtiğinin farkına varmışlardı. Bundan sonrasında Çin’le olabilecek bir savaşın gittikçe daha büyük bir tehlikeye sebep olacağını, 3. Dünya Savaşı’na yol açacağını ve ABD’nin de aleyhine olacağını görüyorlardı. Ama öbür taraftan da Çin, beklendiği gibi onların istediği kurallara uymamaktaydı. Bunun en yakın vadedeki ilk kaybedenleri elbette Avrupalılar olacakları için, Avrupalılar mümkün olduğunca bu ticari savaşı yumuşatmaya çalışıyorlardı. Ama şu kritik soru hâlâ yanıtsızdı: Çin’in bu yükselişinin, bu güçlenmesinin 10, 20, 30 sene sonra nereye gideceği ve bunun dünya düzenine nasıl etki edeceğini bilmiyorlardı.
Bugün 1,5 milyarlık bir ülkeden bahsediyoruz. ÇİN, kendisi başlı başına bir piyasa konumundaydı ve dünyanın çok önemli bir kısmını oluşturmaktaydı. Onlar: “Bu işin geleceği bizde. Hele hele teknolojik rekabette, yapay zekâ başta olmak üzere biz bu inisiyatifi elimizde tuttuğumuz sürece, gelecek bizimdir” diyorlardı. Ama ABD tarafında da, mesela son 20 yıldır Amerikan Düşünce Kuruluşlarında çalışılan en önemli konu Çin olmaktaydı. Xi Çin’in başına geldiğinde: “Orta büyüklükteki bir gücüm, daha önümde çok uzun bir süre var. Ben bu anlamda bir tehdit değilim”i anlatmaya çalışan Çin’den, “Ben gerekirse kendi haklarımı koruyabilmek için sert gücümü de kullanırım” diyen bir Çin’e geçilmiş durumdaydı.
Örneğin Afrika’da ve Orta Doğu’da Çin’in Kuşak Yol Projesi vardı. Hatta son zirvede, G-7 ülkeleri 600 milyar dolarlık bir finansmanla bunu dengeleyecek bir yatırımın peşine düşmüş durumdaydı. Çünkü ÇİN, tek başına bir ticari imparatorluktu. Bu ticari imparatorluğun stratejik çıkarları vardı ve bunun korunması gerekiyordu. Siz Afrika’da sadece ticari yanınızla kalamazsınız. İster istemez bunun getireceği güvenlik, askeri üsler vesaire sorunları karşınıza çıkıyordu. G-7 ülkeleri bunu gördükleri için: “Ekonomik müdahalede bulunuyorsun, iç siyasetlerine müdahalede bulunuyorsun, ekonomik baskı uyguluyorsun!” diye yakınıyordu!.. Hatta ÇİN, bazı ülkelere siyasi uzlaşma sorunu olduğunda, ekonomik baskı uyguluyordu. Bütün bunların hepsini bir araya getirdiğimiz zaman Çin’le baş etmek ABD ve Batılılar için artık gittikçe zorlaşan bir konuydu. Ve hele Rusya’yı da karşılarına aldıkları bir dönemde bunu yapmaları hiç kolay görülmüyordu.
İşte bu nedenlerle; artık Türkiye’nin, dünya dengelerinden yararlanacak, her yönden “irtibatlı ve bağımsız” ama barışçıl ve tutarlı politikalar izleyecek bir MİLLİ MUTABAKAT iktidarına acilen ihtiyaç vardı. Ve bu tarihi ve talihli adımları ancak Milli Çözüm’e inanan beyinler atacaktı.
Evet, önemli saptamalar ve yorumlar yapılmıştı… Ama “Siyonizm gerçeği ve Gizli Dünya Sistemi” hesaba katılmadan varılan kanaatler hep yarım yamalaktı ve sonuçta sadece Küresel Siyonizm’in işine yaramaktaydı. Artık insanlık bu zulüm ve sömürü çarkından iyice usanmıştı ve yeterince bunalmıştı. Rahmetli Erbakan Hoca’nın hazırladığı ve şimdi sadece MİLLİ ÇÖZÜM Dergimizin sahip çıktığı:
• İslam Birleşmiş Milletler Teşkilatı,
• İslam Ortak Pazarı,
• Müşterek İslam Dinarı,
• İslam Savunma Paktı,
• Ve İslam Bilim ve Teknoloji Müşterek Vakfı gibi evrensel kurumlar oluşmadan…
Ve yine, farklı köken ve kültürden, ayrı Din ve düşünceden bütün insanların temel haklarını garantiye alacak… Herkesin huzur ve refahını sağlayacak ADİL DÜZEN kurulmadan bu zulüm ve sömürü çarkı kırılmayacak, özlenen barış ve bereket ortamına asla ulaşılmayacaktır. Ve emin olun, ümitvar olun ki, o günler yakındır!..

CÜBBELİ AHMET “BEL’AM”CIK’I VE MAHMUT EFENDİ YAKINLARINA UYARI!
FETULLAH GÜLEN DOSYASI
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
Dünyanın Fikri Değişimi Türkiye’den, FİİLİ DEĞİŞİMİ İSE FİLİSTİN’DEN BAŞLAMIŞTIR!
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
OĞUZHAN ASİLTÜRK’ÜN ERBAKAN’A İFTİRALARI
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
Dergimizdeki şiirlerin genellikle en iyi dizelerini tekrar yazıyorum. Bu şiirimizin en iyi dizesi yok çünkü…
İnsanlığın sosyo politik, eko politik alanlar başta olmak üzere sayısız problem, sayısız tahrifat ve sayısız…
Çağımızın en büyük sorunları arasında depresyon ve mutsuzluk gösterilebilmektedir. Bu nedenle bu kavramlar üzerine ciltlerce…
Yazıda alıntısı yapılan makalede de belirtildiği gibi, Avrupa'nın liberal görüşleri ile güvenlik politikaları arasında çatışma…
DİKKAT! UYARISI VE MÜJDE... Prof. Dr Necmettin Erbakan Hocamız "Biz her taşın altında Yahudi var…
Makale Merhum Prf. Dr. Necmettin Erbakan Hocamız'ın tarihi bir sözünü hatırlattı. '' Kim ben mi…
İsrafil Balcı'nın Yüce Dinimiz İslamı yozlaştırmaya çalışması Din İstismarcılarının işini kolaylaştırmakta, makalede değinildiği üzere Cenab-ı…
BEL'AM TAKIMI NE OLACAK Kİ?! "Bel'am"lık bunların ruhuna işlemiş. İslam'a zarar verme adına yaptıkları girişimlere…
Harika bir yazı.. Konu, genel halktan ziyade teşkilatçılara özel. Bahsedilen şu kısmı asla unutmayalım: “...Ben…
Allah'ın rızası, Kur'an'ın anlaşılması, Müslümanların mazlumların ve tüm insanların huzura kavuşmasının şerefini sevabını almak aşkına…