Latince, diktatörlükle idare edilen ülke rejimlerine “diktatur” düzeni denildiği gibi; halkın, çeşitli seçim hileleri ve “mecburi istikamet” yönlendirilmeleri sonucu, sömürü düzenlerine alet edilmeleri ve işbirlikçileri seçmeye mahkûm hale getirilmeleri şeklindeki, demokrasinin yozlaştırılması haline de “demokratur” sistemi denilmektedir.
Bugün Amerika’da cumhuriyetçilerle demokratların; Almanya’da sosyal demokratlarla Hıristiyan demokratların; Türkiye’de AKP ile CHP’nin, yani sağcılarla solcuların temel zihniyetleri aynıdır ve hepsi aynı odakların güdümündedir. Almanya’daki “Yeşiller Partisi” gibileri ise arada yeşillik olsun cinsindedir. Toplum bunların hangisini tercih ederse etsin, aslında sadece aynı sömürü arabasının atlarını değiştirmektedir. Halkın kendi inanç ve ihtiyaçlarına uygun parti kuramadığı, milli amaçlarına yakın görüp oy verdiği ve iktidara getirdiği partilerin kapatıldığı bir düzende, demokrasi ve seçimler elbette göstermeliktir ve tam anlamıyla bir hile rejimidir.
AKP’nin umulanın en az 10 puan altında oy almasının, bize göre başlıca nedenleri:
Dış güçlerinin ve Siyonist merkezlerin AKP’yi avuçlarında tutup daha rahat kullanabilmek için % 40’ların altında kalması kararına varmışlardı.
İşte Goldman Sachs’ın 29 Mart yerel seçim raporunun sonuçları şöyleydi:
AKP % 40-45 arası oy alırsa: Piyasalar olumlu bakacak. IMF ile yapılacak anlaşmanın yolu açılacak.
AKP % 35’in altında oy alırsa: Ekonomik durgunluk uzayacak ve 2010’a kadar erken seçim kararı alınacak.
AKP %50’nin üzerinde oy alırsa: AKP’ye ihtilaflı reformlar için cesaret kazanacak ve riskler artacak!
Dünyanın en büyük bankalarından Goldman Sachs, Türkiye’deki 29 Mart’taki yerel seçimler için öngörülerini içeren bir rapor hazırlamıştı. Raporda AKP’nin rakiplerine göre 3 üstün yanı ve seçim sonrası AKP’nin alacağı oy oranına göre oluşabilecek senaryolar tartışılmıştı.
AKP yüzde 50’den fazla oy alırsa bu ciddi sıkıntılar yaratır” denilmekteydi!?
“Bu arada AKP’nin oylarındaki sert yükseliş, örneğin yüzde 50’nin üzerine çıkması da birtakım riskler taşıyor. Böyle kuvvetli sonuç, AKP’yi aşırı kendine güvene ve kayıtsızlığa itebilir. Daha da önemlisi AKP’ye ihtilaflı siyasi reformları gerçekleştirmek için cesaret verebilir. Bu da laik cephe ile daha fazla güç mücadelesi riskini getirir. Laik cephe, 2007’deki cumhurbaşkanlığı seçimleri ve genel seçimler öncesindeki taktik savaşları kaybetmesi, AKP’nin kapatma davası ve Ergenekon nedeniyle kötü bir şekilde yaralandı. Ancak hala hükümeti laiklik, azınlıkların siyasi ve kültürel hakları gibi hassas konularda sıkıştırma kapasitesi var”[1] tavsiyeleri Türkiye’deki seçim sonuçlarının hangi dış odaklar tarafından tayin ve tespit edildiğini ortaya koymaktaydı.
1. Ve yine AB ve ABD’nin teşvikiyle, Sevr’in gereği Kürdistan Federasyonuna zemin hazırlamak maksadıyla, AKP’nin Güneydoğu’da ki illeri DTP’ye peşkeş çektiğini bu maksatla sevilmeyen silik adaylar gösterdiğini bunları da oldukça geciktirdiğini öncesinde dostlarca paylaşmıştık. Ve zaten seçim sonuçları üzerine kiralık yazar ve yorumcuların sözbirliği etmişçesine;
“DTP’nin oy patlaması Kürt yurttaşlarımızın tercihinin ve beklentilerinin ekonomik ve psikolojik olarak değil, siyasi ve sosyolojiktir” tespitleri de toplumu demokratik federasyona ve PKK’nın siyasi bağımsızlığına hazırlama niyetlidir.
3. Ergenekon Davası üzerinden yürütülen kahramanlık propagandalarının olumlu etkilerine rağmen AKP’nin oy kaybı anlamlıdır.
4. Ve yine Davos’taki horozlanması oya tahvil edildiği halde AKP’nin bu oranda kalması ve yaklaşık 10 puan kaybı doğru okunmalıdır. Bu kayıpları sadece küresel finansal krizine bağlamak yanlıştır.
Ve zaten Recep T. Erdoğan’ın Davos dayılanmasının, sadece seçim yatırımı ve toplumun ayranının kabarması için tezgâhlanan bir danışıklı dövüş olduğu yolundaki yorumlarımız aynen ortaya çıkmış ve 29 Mart 2009 yerel seçimlerinin hemen ertesi gün, İsrail devlet radyosu, Türkiye ile İsrail’in Akdeniz’de çok büyük ve kapsamlı bir ortak askeri tatbikat yapacaklarını açıklamıştır. Yani AKP iktidarı, sanıldığı gibi Hamas’ın ve Filistin halkının değil, Siyonist İsrail’in yandaşı ve payandasıdır.
5. SP’nin yüzde yüzden fazla oy arttırarak, önümüzdeki genel seçimlerde önemli bir aktör olacağı anlaşılmıştır.
Seçim öncesi Erbakan Hocanın; “AKP eğer önemli şehirleri kaybederse, aldığı oy oranı yüksek de olsa, iktidar koltuğunda rahat oturamayacaktır” tespiti gerçekleşmiş ve AKP önemli illerde seçimi kazanamamıştır.
6. GKB Sn. İlker Başbuğ’un, çok önemli ve gerekli tespit ve endişelerini toplumla paylaşacağı basın toplantılarını Nisan ayına ertelemesi de, “seçimleri etkilemek” veya “halkı ürkütüp AKP’ye yönlendirmek” ithamlarına fırsat vermemek için olduğu anlaşılmaktadır. Ve doğru bir yaklaşımdır.
7. Bu yerel seçimlerin en önemli mesajı halkımızın inancıyla uğraşmayı bırakıp, örneğin türbana, Kuran Kursuna sahip çıkan partilerin, iddiaların aksine, toplumdan ve tabandan destek bulmasıdır. 29 Mart 2009 seçimlerinde CHP ve MHP’nin tahminlerin üstünde oy alması ve belediye kazanması bunların ispatıdır.
Bu seçim sonuçları hangi gelişmelere yol açabilirdi?
a) AKP’de kırılımlar ve iç hesaplaşmalar başlayabilirdi. Hükümette yapılacak kabine değişiklikleri ve Azerbaycan’ın Ermenistan’a verilen tavizlere yönelik haklı tepkileri bu süreci hızlandırabilirdi.
b) Erken seçim senaryoları gündeme gelebilirdi.
c) Ülke tehlikeli bir “Türk-Kürt” ayrışmasına sürüklenebilirdi. Güneydoğuda DTP’nin yükselmesine tepki olarak Ege, Akdeniz ve İç Anadolu seçmenin MHP’ye yüklenmesinin doğru okunup değerlendirilmesi ve ciddi önlemlerin geliştirilmesi gerekirdi.
Yahudi kırması Melez Barak Obama’nın Türkiye ziyaretinde PKK temsilcisi Ahmet Türk’le görüşmesinde kendisine:
· Kürtlere özerklik tanınması
· Türkiye’nin 25 bölgeye ayrılması
· Bu özerk bölgelerin ayrı sembol ve bayraklarının bulunması gibi hıyanet kokan ve Sevr’i hatırlatan tekliflerin sunulması ve Obama’nın da PKK ağzıyla “Kürt azınlık” kavramını kullanması bu endişelerimizde haklı olduğumuzu göstermişti.
d) Bölgesel dengeleri değiştirebilecek müdahale ve girişimleri Obama’nın teşvik ve tazyikiyle İran’a yönelik bir harekâtla AKP’nin ABD ile işbirliğine gitmesi de, çok ciddi sonuçlar doğurabilirdi.
Ergenekon iddiaları karmaşık ve karanlık ifadeler içermekteydi. Ne olduğunu ve kimlerin neyin peşinde koştuğunu anlamak mümkün değildi.
Karmaşık olaylar ve oluşumlarla ilgili olarak, ehil ve emin bilge şahsiyetlerin, bir cümlelik imalı ifadesi, bir kaş göz işareti, o konudaki ciltler dolusu yorumlardan daha anlamlı ve açıklayıcıydı.
İşte 54 TC Hükümetinin Başbakanı Prof. Dr. Erbakan Hocamızın Zaman gazetesinden Emine Dolmacı’nın Ergenekon ile ilgili sorusunda;
“Ne olduğunu bilmiyorum. Bilmediğim ve yargıya intikal etmiş bir şey hakkında konuşmam doğru sayılmaz.
Ne olduğu bittiği anlaşılmayan bir konuda, sadece izlemekle bir mana çıkarmak mümkün olmaz.
İddianame diye okuduğumuz metin, roman gibi bir şey siz alıp okuyun bakalım, bir mana çıkarmaya çalışın. (çıkmaz)[2] Yanıtı;
a) Bu davanın karmaşıklığına ve kafa karıştırdığına
b) Kapalı ve kasıtlı ithamlar ve karalayıcı ve kışkırtıcı iddialar barındırdığına
c) Hukuki mesnetlere dayanmadığına ve ahlaki prensiplere uyulmadığına dair şüphe ve endişeler içerdiğine yönelik tereddütler taşıdığı şeklinde okunmalıydı.
Ve hele Zaman Gazetesi muhabirinin Milli Çözüm Ekibini kastederek:
Ulusalcılar mı Milli Görüşçü oldu, yoksa siz mi onlara yaklaştınız? Sorusuna Erbakan Hoca’nın:
“Ulusalcılar Milli Görüş’e yaklaştılar. Memleketini vatanını seven her insan, doğru bir teşhis yaparsa Milli Görüş’e yaklaşır. Ulusalcı dediğimiz arkadaşlarımız Türkiye’nin sorunlarıyla ilgili doğru tespit ve teşhisler yapmaktadır. Ancak bunları görmek yetmiyor, önemli olan doğru tedavi yollarını bulmak ve uygulamaktır. Onların bu konuları yeteri kadar dinlemeleri lazımdır. Yeteri kadar dinlemedikleri için şimdilik sıralarını bekliyorlar” yanıtı ve ayrıca Star, Fox ve Kanal 5’te söylediği;
“Komünizmin çözülüp çökmesinden sonra insanları suni olarak, sağcı mısın, solcu musun? şeklinde ayırmak ve tanımlamak dönemi kapanmıştır. Artık bir kimseye doğrudan veya dolaylı, bilerek veya bilmeyerek, siyonist sömürüye ve emperyalizme hizmet eden bir “işbirlikçi misin”?
Yoksa her türlü haksızlığa ve hırsızlığa karşı çıkan Milli Görüş istikametinde misin? diye sorulmalıdır” sözleri oldukça anlamlıydı ve “Milli Görüş evrensel bir kavramdır” tespitlerinin izahı makamındaydı.
Ve hele, ABD’deki Siyonist merkezlerin tertiplediği; Türkiye’deki Masonik medya, rantiyeci sermaye, kiralık sendika ve satılık siyaset erbabı gibi işbirlikçiler eliyle gerçekleştirdiği ve dolayısıyla bazı askerlerin de etkilendiği ve sahneye çekildiği, 28 Şubat süreciyle ilgili olarak yönetilen sorulara:
“Bu dış mihraklı senaryonun başaktörü, dönemin ABD Dış Bakanı Siyonist Warren Christopher’dir. Başta Ankara olmak üzere, dünyanın önemli başkentlerindeki büyükelçiliklerine gönderilen, devletini ve milletini seven dostlarımızca bize iletilen çok gizli ibareli bir kriptodaki şu satırlar, bu iddiamızın ispatıdır.
“Türk Hükümetinin Milli ve Müstakil eğilimlerinden ve Erbakan’ın D-8 gibi endişe verici ve evrensel yönelimlerden ABD yönetimi oldukça rahatsızdır.
Bu nedenle, DYP’nin desteğinin çekilmesi ve Refah-Yol iktidarının mutlaka düşürülmesi lazımdır.
Bunun gerçekleşmesi gayesiyle, Türk Silahlı Kuvvetleri daha etkin ve keskin bir tavır almak için sürekli kışkırtılmalı ve kafaları karıştırılmalıdır.
Türkiye, bölgedeki çıkarlarımızın korunması amacıyla, Birleşik Devletlerin mecburi müttefiki kalmak zorundadır”!?
İçerikli tarihi bir belgeyle yanıt vermesi, bu konudaki komploları ve karalamaları boşa çıkarmıştır.
Ve herkesin aksine, askeri suçlayıp sorumlu tutmak yerine dış güçlere ve işbirlikçilere dikkat çekmesi ve “Bizim Hükümetimiz bağımsız ve milli çıkarlarımıza uygun hareket ederdi. Askerle hiçbir sorunumuz söz konusu değildi. Ferdi ve fevri çıkışlar dışında, askerler her zaman, duyarlı ve tutarlı hizmetlerimizi tebrik ve teşekkür için gelmişlerdir.
Malum MGK toplantısında da, 5 saat askerler dinlenmiş, ardından 4 saat sunulan tekliflerin yanlışlığı, haksızlığı ve Anayasanın temel esaslarına aykırılığı tarafımızdan dile getirilmiştir.
Ancak Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in de hatırlatması üzerine, bu 18 maddenin Anayasaya aykırılığının izahı çok zaman alacağından, bunların hukuk komisyonlarınca incelenip Anayasaya uygun olup olmadığının değerlendirilmesi için, bu tekliflerin Bakanlar Kuruluna iletilmesine karar verilmiş ve sadece bu sevk yazısı tarafımızdan tabii olarak imza edilmiştir. Yoksa temel insan haklarına ve bizzat Anayasamızın genel kurallarına aykırı olan bu 18 maddeyi imzalayıp kabullendiğimiz şeklindeki iddialar, tamamen gerçeği çarpıtmaktan ibarettir. Ve zaten bundan sonra aylarca hükümetimiz devam etmiş, çok hayırlı ve başarılı tarihi atılımlar gerçekleştirmiş ve bu 18 maddelik teklifler, yetersiz ve gereksiz bulunarak asla hayata geçirilmemiştir” sözleri O’nun devlet adamlığını ve Türkiye sevdasını yansıtmaktaydı.
GKB ORG. İLKER BAŞBUĞ’UN BASIN TOPLANTISI VE MESAJLARI
Sn. İlker Başbuğ’un 14 Nisan 2009’da Harp Akademilerindeki basın toplantısında bize göre şu mesajları anlamlıydı ve öne çıkmaktaydı:
a) Bu konuşmalarında dört tarihi ve talihli tespit yer almaktaydı.
b) İki konudaki değerlendirmeleri ise, “konjüktürel tahliller ve taktiksel yönlendirmeler” şeklinde okunmalıydı.
a) Başbuğ’un tarihi ve talihli tespitleri:
1- Fiili mesaj: Sn. İlker Başbuğ’un Harp Akademilerindeki ve bütün basın önündeki açıklamalarını yaparken yanında eski Genel Kurmay Başkanları olan ve isimleri Ergenekon’a bulaştırılmaya çalışılan Sn. İsmail Hakkı Karadayı, Sn. Hüseyin Kıvrıkoğlu ve Sn. Yaşar Büyükanıt’ın da bulunmaları, Ergenekon üzerinden orduyu yıpratmaya çalışan dış merkezlere ve işbirlikçi çevrelere, oldukça anlamlı ve önemli bir mesaj niteliği taşımaktaydı. Ve zaten konuşmasına başlarken, geçmişte de, bu gün de; ülkesine, milletine ve devletine yönelik her türlü saldırıya karşı büyük bir fedakârlıkla ve kahramanca mücadele vermiş TSK mensuplarının, asılsız iddialar ve ithamlarla töhmet altına sokulmalarını ve bunlar üzerinden orduyu yıpratma kampanyalarını ibret ve dikkatle izlediklerini açıkça vurgulamıştı.
2- Sn. Başbuğ’un: Atatürkçülüğün; kalıplaşmış ve dayatmacı bir ideoloji olmadığını özellikle vurgulaması, Kemalizm istismarcılığı yapan ve devrim yobazlığıyla toplumu Mustafa Kemal’den soğutup uzaklaştırmaya çalışan kesimlere çok kesin ve keskin bir yanıt ve uyarıdır.
G.K.B’mızın:
“Atatürkçü düşünce sistemi, ne yapılmasını emreden bir ideoloji değildir. Tam aksine akıl ve bilim ışığında, milli amaç ve ihtiyaçlar doğrultusunda, sorunların nasıl aşılması gerektiğini gösteren bir düşüncedir” anlamındaki tespitleri, ordumuzun sağlam ve sağduyulu kanaatini yansıtmaktadır.
3- Org. İlker Başbuğ’un:
“Ordu asla dine karşı değildir. Atatürk’ün dediği gibi: “Din çok gerekli ve önemli bir müessesedir!” Ordumuz, milletimizin moral değerlerine ve manevi dinamiklerine elbette saygılı ve sahiptir” anlamındaki sözleri de, halkımızın yıllardır duymak istediği ve gönülden desteklediği gerçeklerdir. Ve zaten, milletimizin en temel vahdet ve uhuvvet (birlik ve kardeşlik) bağını oluşturan Yüce Dinimiz ve dindar kesimleri tehdit ve tehlike olarak gören bir zihniyete halkımızın güven duyması ve halka rağmen huzur ve refah içinde kalkınmanın sağlanması mümkün değildir.
Bu gerçeğin, çok etkin ve yetkin konumdaki ve tüm ordumuzu temsil makamındaki bir şahsiyet tarafından dile getirilmesi ise, elbette tarihi ve talihli bir gelişmedir.
4- “Hangi gerekçe ve düşünce ile olursa olsun, Güneydoğu’da etnik amaçlı ve üniter yapımızı yaralayıcı yapılanmalara asla müsamaha ve müsaade edilmeyeceğinin ve gerekirse bu uğurda kan dökmekten çekinilmeyeceğinin” vurgulanması da alkışlanması ve sahip çıkılması gereken olumlu ve onurlu bir yaklaşımdı.
b) Başbuğ’un “Konjüktürel tahlilleri ve taktiksel taltifleri” olarak okunması gereken sözleri de vardır:
Örneğin terörle mücadele konusunda, sorunun asıl kaynağı olan dış etkenlere, yani PKK’yı kurdurup kullanan malum ve mel’un merkezlere hiç değinilmemesi ve hele terörün sona erdirilmesi için Kuzey Irak’ta ABD ile yapılacak olan ortak girişimlere güvenilmesi…
Ve yine ikide bir, Obama’nın Türkiye ziyaretindeki bazı yıldızlı ve gönül alıcı rüşveti kelam şeklindeki sözlerinden övgüyle bahsedip, O’nun milli birlik ve dirliğimizi açıkça ve küstahça tehdit eden talimat ve tavsiyelerini duymamış gibi hareket etmesi;
Bize göre çok özel ve gizlenmesi gereken bir stratejinin gereği olarak yorumlanmalı ve Başbuğ’un diğer şuurlu ve sorumlu açıklamalarının genel çerçevesine uygun biçimde okunmalıdır.
Yoksa Sn. Başbuğ’un; ekonomik alanda, medyada, hatta eğitim ve bürokrasi sahasında gittikçe gelişen ve sinsi-siyasi emelleri için orduyu bir engel görüp hücuma geçen “Dini bir cemaatin” ABD tarafından desteklenip beslendiğini bilmediğini sanmak saflıktır.
Ve yine, Sn. Başbuğ’un:
“Atatürk’ün: “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir” tanımı oldukça önemlidir. Bu milliyetçilik anlayışında, ırkçı ve kafatasçı bir yaklaşım asla söz konusu değildir. Farklı köken ve kültürden bu ülkenin her vatandaşı, Türk Milletinin saygın bir üyesidir. Çünkü ortak değerleri olmayan bir ulus devleti ayakta tutmak imkânsız gibidir.
Ulus devletin en temel harcı ise; eşit vatandaşlık esasına dayanan milliyetçilik düşüncesidir. Bu üst ve ortak kimliğe, herkesin, farklı dini etnik bütün kesimlerin öncelikle ve içtenlikle sahip çıkması gerekir. Kendi özel ve bireysel ikincil kimliklerini (Dini ve ırki mensubiyetlerini) öne çıkarma girişimleri ülkeyi ayrışmaya götürebilir” tespitleri yerindedir.
Ancak bu sözlerin: “Bizi asıl millet yapıp kaynaştıran ve hala ayakta kalmamızı sağlayan tartışmasız en büyük unsur olan İslam’ı ve inanç bağımızı ve doğal olarak bunun toplum hayatına yansımasını, milli birlik ve düzenimizi bozucu bir tehdit ve tehlike olarak algılamak, kısıtlamaya ve kısırlaştırmaya çalışmak” isteyenlerin ekmeğine yağ sürüyor ve onları haklı görüyor diye değerlendirmek yanlıştır ve haksızlıktır.
Çünkü Yüce Dinimizi ve dindar kesimleri gericilik sebebi görüp, türlü bahanelerle sataşmak, aslında Aziz Milletimizin ve Türkiye Cumhuriyetimizin temellerine dinamit koymaktan farksızdır, bilerek veya bilmeyerek emperyalist güçlere figüranlıktır. Ve özellikle, laikliği, İslam’a düşman olmak ve Dini hayatımızın her safhasından dışlayıp sadece vicdanlara kapatmak” şeklinde anlayıp uygulamaya kalkışmak, hem temel insan haklarına, hem evrensel hukuk kurallarına, hem de doğal adalet ve ahlak anlayışına aykırıdır ve bu nedenle bütün dayatmalara rağmen asla tutmamıştır ve tutmayacaktır.
Yeri gelmişken Prof. Ali Fuat Başgil’in “Din ve laiklik” kitabından birkaç cümle aktarmakta fayda vardır:
“…Dini, herhangi bir kanaatten ayıran hususiyetlerden biri, dindeki imanın, amele dayanması, muayyen bir hareket tarzı emreden, insanlara vazifeler yükleyen ve bununla haricileşen bir inanç olmasıdır. Din, evvelâ iman, sonra ameldir. Amel de, Allah’a ibadet, dine hizmet, insani ilişkilerde hürmet ve ahlâklı davranmaktır. Bir dindar için mensup olduğu dinin akide ve esaslarını etrafa yaymak, bunları başkalarına duyurup, öğretmek, dini vazifelerin en mukaddeslerindendir. Çünkü dindarın nazarında, bu akide ve esaslar birer hakikattir; bunları bilmeyen insan helâk ve hüsrandadır. Hakikati göstermek, uçuruma kayan bir insanı tutup kurtarmak en büyük sevaptır. Demek din ve vicdan hürriyeti, serbestçe ibadet ve dua etme hakkını, dinini öğrenme ve öğretme, yayma, bu konuda yayınlar yapma imkânını da ihtiva eder.”
[1] http://haber.gazetevatan.com/29_Mart_sonrasI_IcIn_3_senaryo/229623/49/Haber
[2] 28 Mart 2008 / Zaman / sh: 23

CÜBBELİ AHMET “BEL’AM”CIK’I VE MAHMUT EFENDİ YAKINLARINA UYARI!
FETULLAH GÜLEN DOSYASI
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
Dünyanın Fikri Değişimi Türkiye’den, FİİLİ DEĞİŞİMİ İSE FİLİSTİN’DEN BAŞLAMIŞTIR!
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
OĞUZHAN ASİLTÜRK’ÜN ERBAKAN’A İFTİRALARI
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
Allah (CC) Kur'an-ı Kerimde şöyle buyurmaktadır! “Şeytan'ın sizin gerçekten apaçık bir düşmanınız olduğunu söylememiş miydim?"…
Bu reçeteleri bizlerin anlayabileceği şekilde şiir haline getiren muhterem Üstadımızdan Allah razı olsun.. Katmanlarını kavrayabilmeyi,…
Milletimizin artık bu Suriye yalanlarına kanmaması gerekiyordu. Şara'nın gelişinin ilk gününden bu yana sürekli olarak…
ADİL DÜZENE DAYALI YENİ BİR DÜNYA MUTLAKA KURULACAKTIR. "Feth-i Mübin gerçekleşecek!.. Eğer sana, ‘bunlar hayal,…
Hakk; değişmeyen, dönüşmeyen, özelliğini ve güzelliğini yitirmeyen doğrular ve değerler anlamını taşır. Bunlar, her zaman…
Şara yönetimindeki Suriye’nin Erdoğan Türkiyesi’nin değil, İsrail ve ABD’nin güdümünde yol alması ve elimizden kaymasını, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Gazze’ye konteyner…
ÜLKEMİZİN ACİLEN MİLLİ MÜTABAKATA İHTİYACI VARDI! Erbakan Hocamız iktidar ortağıyken 11 ay boyunca bir Filistinli…
Zafer sırrı inançta, sanma ki tankta imiş!.. "Bizim inancımızın ve davamızın %90'ı ahiret hazırlığı ve…
Yıkılışı görenler altında kalmamak için ben demiştim demeye getiriyorlar. Gerçi ne derlerse desinler o yıkıntının…
Kendi yapacakları melanetlere, Aziz Erbakan Hocamızın ismini kullanarak millet nezdinde meşruiyet kazandırma çabasına girişmeleri; asıl…