Biz Milli Görüşçüler 35 sene önce: “Bu Ecevit ve Demirel, masonik merkezlerin sağ ve sol eli gibidir. Bunlar kendilerini iktidara taşıyan güçlerin emrinde danışıklı döğüş içerisindedir” dediğimiz zaman bugün zamanda saman öğüten kardeşlerimiz “yahu Allah’tan korkun, Nurlu Süleyman’la komünist Ecevit’i bir tutmayın” diye yırtınıyordu… Şimdi 35 sene sonra kuklaları tanıma basiretine ulaştılar… Ama maalesef hala Siyonist patronların peşindeler, işte 31 Ağustos 2005 tarihli Zaman’da Mustafa Ünal’ın yazısı:
Demirel’in solu, Ecevit’in sağı
Süleyman Demirel yıllar yılı sağ kitleleri arkasından sürükledi, Bülent Ecevit de solu… 1965’ten beri sağın sadece merkezi değil, çeşitli tonları Demirel’e omuz verdi; solun fraksiyonları da sürekli Ecevit’e Türkiye’de siyasi kavram olarak sağ ve sol klasik anlamıyla kullanılmıyor, teori ve pratik birbirinden farklı. Pratikte, Anadolu’nun yerli ve yerel değerleri, toplumun kutsalları, din ve tarihe bakış açısının belirleyici olduğu söylenebilir.
Sağ çizgi Anadolu’nun kutsallarına sıcak yaklaşırken sol gelenek biraz daha mesafeli. Siyasi yaşamımıza girdiği günden beri Demirel sağ kesimle bütünleşen değerlere inanarak ya da siyaset icabı sıcak ve yakın durarak geldi. Ecevit’in temsil ettiği çizgi ise yerelden ziyade evrensel değerleri bayraklaştırdı. Ta ki 28 Şubat sürecine kadar. Toplumun kutsallarını alabora eden bu süreç rolleri değiştirdi. Demirel yaslandığı siyasi zeminin duyarlılıklarını bertaraf ederek başka mecralara açılırken; Ecevit Anadolu’yu rencide etmeyecek, sağ kesimin hassasiyetlerini incitmeyen, aksine gözeten siyaset izledi. Demirel 28 Şubat’ın baş aktörü oldu, laikliği tehlikede gördü, başörtüsünü rejim krizi olarak algıladı, siyasete askerin müdahalesine cevaz verdi, ilerleyen yıllarda da Anadolu’yu yaralayan bu sürecin yılmaz savunucusu kesildi.
Ecevit ise çok daha insaflı davrandı, karşı tedbir geliştirenlere ‘samimi dindarları incitmeyin’ dedi. Laikliğin kutsallarla mücadele zemini olarak kullanıldığı zor günlerde, rüzgârın önünden gitmedi, tam karşısına geçti. Dine, dindara saygılı laikliği seslendirdi; hiç çekinmeden tasavvufun, tarikatların bir Anadolu gerçeği, bir sosyal vakıa olduğunu söyledi, düşmanca yaklaşmanın yanlışlığına vurgu yaptı.
Demirel’e yıllar yılı sempatiyle bakan kimi çevreler 28 Şubat’taki rolüne rağmen ‘şartların daha da ağırlaşmasını engellediğini’ söyleyerek bir izah tarzı bulabildiler, ancak bazı kırılmalar yaşanmadı da değil.
Osmanlı’nın bahtsız padişahı Vahdettin üzerine patlayan tartışma Demirel’i yine yaslandığı çizginin çok ama çok ötesine savurdu, en uzağa gitti. Yakın tarih üzerine çalışmalar yapan Bülent Ecevit, Vahdettin’in güç şartlar altında bazı hatalar yapmış olabileceğini, ancak kesinlikle hain olmadığını söyledi. Demirel tam aksini söyledi, hem ‘hain’ dedi hem de 100 yıl daha hain kalmasında Türkiye’nin yararı olduğunu savundu.
Oysa iki liderin geleneksel siyasi çizgileri dikkate alındığında Vahdettin tartışmasında Demirel’in yerinde Ecevit’in, Ecevit’in yerinde Demirel’in olması gerekiyordu. Demirel’e yakın çevreler Vahdettin düşmanlığına dönüşen bu son duruşunu anlamakta ve bir yere oturtmakta güçlük çekti. Yıllarca başında taşıyanların bile artık Demirel’i savunamaz duruma geldiklerini gördüm. Bunun üzerine o günlerde ‘Demirel’i hiç bu kadar çıplak görmemiştim’ diye yazmıştım.
Bütün bunları durup dururken anlatmıyorum, dün Zaman’ın manşetinde Ecevit vardı, son günlerin sıcak konusuna ilişkin olarak ‘Demokrasi işler hale geldi, artık demokrasiye ters düşmek büsbütün sorunlar çıkarır. Olağanüstü hal gibi uygulamaları getirirseniz, arkasından sıkıyönetim ve daha başka şeyler gelir’ ifadesi yer aldı. Acaba Demirel ne düşünüyordur dersiniz? Terörle mücadele konusu, geçen haftanın Milli Güvenlik Kurulu toplantısında gündeme geldi. Siyasi irade güvenlik-özgürlük dengesini korumayı savunurken, güvenlik birimleri hak ve hürriyetlerden kısıtlamalar istedi.
Farklı yerlere çekilmeye müsait, Cumhurbaşkanı Sezer’in soğuk üslubunun yansıdığı MGK bildirisi çıktı ortaya. Demirel bunu dost bildiği bir gazete yazarına kısaca ‘28 Şubat’ın zarifi, kibarcasıdır, anlaşılıyor ki MGK diri’ diye yorumladı. Daha sonra “maksadını aşmış” şeklinde bir açıklama geldi, ancak Demirel güçlü bir tekzipte bulunmadı, bu son değerlendirmesiyle hemen herkese ‘Allah’tan Çankaya Köşkü’nde o oturmuyor’ dedirtti. Demirel hakkında da Ecevit hakkında da en doğru hükmü kuşkusuz tarih verecek, bu yazıyı tarihin hükmüne yardımcı olmak için yazdım…[1]
Bir zamanlar Türkçü geçinen Fetullah Gülen’in Zaman Gazetesi de Kürtçü oldu:
İşte Zaman Gazetesindeki saman gibi yorumlar:
Efsaneler ve tanımlar…
Rivayet muhtelif, ancak hakikat tek. Adına ne dersek diyelim, Türkiye’nin geleceğini belirleyecek esaslı bir sorunu var. Uzun yıllar bu soruna “Güneydoğu Sorunu” diyerek, bir bölge ile sınırladık. 1984’ten 1999’a kadar, 30 bin cana mal olmasıyla, ismini “Terör Sorunu” olarak değiştirdik. Başbakan’ımızın, geçtiğimiz ayın başında, aydınlarla görüşmesinde “Kürt Sorunu” tabirini kullanması ile sorun, Özal ile başlayan ve Demirel’in “Kürt realitesi” tanımıyla devam eden çizginin yeni bir safhası olarak koskoca bir “Etnik Sorun”a dönüştü.
Adını bir kenara koyarak, sorunun çok yönlü, acil ve öncelikli yönleri üzerinde ittifak edebiliriz. Öncelikle, bölgesel dengeler ve dış politikamızda bu sorun belirleyici bir önemi haiz. Bölgemizde taşların tamamı yerinden oynadı, Irak’ta ABD işgalinin sona ermesinden sonra, yepyeni bir Ortadoğu tablosu ile karşılaşacağız. Genişletilmiş Ortadoğu Projesi mesafe alacak. Adını koyamadığımız sorun, bu gelişmelerin temel itici güçlerinden birini teşkil edecek. Bir önceki Kara Kuvvetleri Komutanı geçtiğimiz günlerde, Apo’nun Türkiye’ye, Kuzey Irak’taki Kürt liderlerinin önünü açmak için teslim edildiğini iddia etti. Bu iddia doğru ise, PKK yeniden ısıttığı terör bahanesiyle tasfiye edilecek ve Türkiye, bu sefer “terör” sorununun izdüşümünü farklı boyutlara taşıyacak. Öbür yandan AB yolculuğumuz, bu soruna bakışımızı ve ele alış tarzımızı, reform paketleri şeklinde önümüze konulan ev ödevleri ile zaten değiştirdi. Gelişmelere göre, AB güzergâhında ilerlememizi belirlemeye devam edecek.
Toplumsal barışın koordinatları…
PKK’nın 3 Ekim’e kadar ilan ettiği eylemsizlik kararı sona ererse, yeni tekniklerle farklı bir boyuta tırmanan terör, yeni kurbanları listesine ekleyecek. Cenaze törenleri ve gerginliklerle toplum sarsılacak. Öfke ve nefret karşılıklı olarak yeniden tırmanacak. Kuşadası ve Çeşme’de yaşandığı gibi sivil halkı hedefleyen propaganda terörü tırmanırsa, toplumun her kesimine yayılan dehşet, gündelik hayatın parçası haline gelecek. Artan terör, güvenlik ihtiyacını artıracak. Artan güvenlik ihtiyacı ise özgürlükleri parantez içine alacak. Demokrasi, akan kanın yanında bedeli çok ağır bir lükse dönüşecek ve sınırlandırılacak, hatta rafa kaldırılması bile tartışılacak. Elinde silah bulunanların hâkim olduğu, kuralları belirlediği ve gücü kullandığı bir ülkede yaşayacağız. Siyasi kimlikler, parti politikaları arasındaki farklılıklar ve kutuplaşmalar bu sorun karşısındaki tutumlara, hatta tutumlar arasındaki nüanslara göre belirlenecek. Ekonomi, hem terörün artırdığı maliyetlerle, hem de terörün önlenmesi için ayrılan devasa bütçelerle baş etmeye çalışacak. Bıçak sırtında giden dengeler, kuvvetle muhtemeldir ki bozulacak.
Kısaca Türkiye, bölgesinde güvensiz, kendi içinde kavgalı, ekonomisi zayıflamış ve başını kaldırıp çevresine bakamayacak kadar bataklığa gömülmüş bir ülke haline gelecek. Tanımlayamadığımız sorunun önümüze koyduğu tehdit bu. Bu tablo, Tanrı’nın bize çizdiği kader değil; bizim bugün verdiğimiz kararların, aldığımız tedbirlerin ve yapıp-ettiklerimizin sonucu olarak değişebilecek bir heyuladan ibaret.
Bu sorunu çözecek sihirli bir değnek yok. Kısa vadede bu sorunu bütünüyle çözecek kesin ve nihai bir çözümden bahsetmek de gerçekçi değil. Gerçekçi bakıldığı zaman bu sorun, kısa vadede ancak katlanılabilir boyutlara indirilebilir veya yönetilebilir düzeyde tutulabilir. Bunun için ise, öfkenin ve nefretin uzağında, sorunu sömürerek beslenenlerin burnunu sokamadığı; aklın, sağduyunun hâkim olduğu bir alanın yaratılması ve bu alanda güçlü ve kalıcı bir konsensüsün inşa edilmesi gerekir. İnşa edeceğimiz şeyin adı; toplumsal ve siyasal barıştır. Barış dışında çözüm olduğunu iddia edenler ya art niyetli ya da gözünü kan bürümüş olanlardır. Bu barışın tesis edilmesinin ise bazı ön şartları var. Bunlardan ilki sorunun adını doğru koymaktır. Geri kalanı ise, kavganın iki tarafının da savaşta cephane olarak kullandıkları içi boş inançları, önyargıları gözden geçirmeleri, sığındıkları ve kendilerini ifade ettikleri mevzileri yeniden ölçüp biçmeleridir.
Sorunun kökeni ne? Önce ona bakalım!
Sadece ezberlenmiş, üzerinde hiç düşünülmeden tekrarlanagelen ve “kutsal” ilan edilen alanların aslında hurafelerden ibaret olduğunu fark etmemiz ve hepsi üzerinde yeniden düşünmemiz gerekiyor. Sorunun adını, bizi çözüme yaklaştırmanın ön şartı olarak doğru koymalıyız. Arkasından, “Milli birlik ve bütünlük” mitinin, gerçekten birleştirici ve bütünleştirici, üstelik barışçı bir yorumuna ihtiyacımız var. Son olarak, etnik kimlikleri, alt ve üst kimlikleri uyumlu kılacak, farklılıkları barış içinde yaşatacak, tarihe ve gerçeklere saygılı izahlar ile üzerimizde dolaşan kara bulutları dağıtacak bir rüzgâr estirebiliriz.
Bir soruna koyduğunuz isim veya tanımın, bu sorunu ortaya çıkaran sebebi açıklaması gerekir. Aksi takdirde sonuçları sebep saymak gibi telafisi mümkün olmayan bir mantık hatasının içine düşeriz. Türkiye’nin yaşadığı sorun bir etnik sorundur. Her ülkede olduğu gibi, Türkiye’de de farklı etnik gruplar bulunuyor. Bunların içinde farklı bir dil konuşan, sayıca da oldukça fazla bulunan bir etnik grup olan Kürtler, içinde bulundukları şartlardan, çoğunluk ve devlet karşısındaki durumlarından şikâyetçi olduklarını söylüyorlar. Sadece söylemekle kalmıyorlar, örgütleniyorlar, siyasi parti kuruyorlar, bazen mevcut yasaların sınırlarını da zorlayarak, “hak” talep ediyorlar. Yine bu etnik grubun içinde bulunduğu şartları bahane eden, özgürlük, özerklik, federasyon, hatta bağımsız devlet kurmayı bir hak olarak gören birileri ayaklanıyor ve terör eylemlerine girişiyor. Şayet sorunu karşımıza çıkan “terör” ile sınırlayıp, onunla mücadele etmekle yetiniyorsak, terörün yeşerdiği bataklığa ulaşma fırsatımız hiç yok demektir. Tanımlamak için sormamız gereken soru şudur: “Etnik bir sorun olmasaydı, terör var olabilir miydi?” Bu soruya demagoji yapmadan cevap veriyorsak, çıkartabileceğimiz tek sonuç var: Türkiye’deki sorunun adı “Kürt Sorunu”dur.
“Kürt Sorunu” tanımından kaçanların, bu kapıdan girildiği zaman karşılaştıkları manzaradan korktuklarını biliyorum. Bu kapıdan, başta dil olmak üzere “kültürel haklar” dünyasına giriliyor. Ancak bu korkunun hiçbir şeye faydası yok. Zira Türkiye aslında bu kapıyı açtı ve evinin içini de bu istikamette epeyce düzene soktu. 1999’dan itibaren AB’nin önümüze koyduğu ve bizim de hızla geçirdiğimiz reform paketlerinin ağırlıklı konusu, bu sorunları çözmekti. Ekim ayı başında yeniden gözden geçirilecek Katılım Ortaklığı Belgesi’nde, Kürtlere azınlık statüsü verilmesi ihtimalinden bahsediliyor. Bütün dünyayla birlikte, Türkiye’yi de içine alıp sürükleyen gelişmelere 1923’te Lozan’da edinilen mevzide direnemezsiniz. İsteseniz de, ısrarlı ve kararlı olsanız da direnemezsiniz. Türkiye’nin de taraf olduğu uluslararası sözleşmeler ve özellikle AB sürecinde üstlendiği değişiklikler, Lozan’ın azınlıklarla ilgili hükümlerini devlet düzenimiz için uzak bir nostalji haline getirdi. Lozan’da sadece gayrimüslimlerle sınırladığımız azınlık tanımımızla yer alabileceğimiz bir dünya artık yok. En son bizim de tarihsel olarak model aldığımız Fransa’nın, ülkesinde azınlıklar olduğunu reddetmekten vazgeçmesi ile ortaya çıkan durumu anlamamız gerekiyor. Azınlık haklarını tanımak için azınlıklarınızı tek tek tanımanız gerekmiyor. Azınlık hakları, dünyanın çözdüğü biçimde, azınlık mensubu bireylerin bireysel hakları olarak düzenleniyor ve insan hakları içinde başköşeyi işgal ediyor.
“Kürt Sorunu”nu tanımak demek, azınlık mensubu bireylere bütün dünyada tanınan hakların Kürtlere de tanınması anlamına geliyor. Bu haklar da, kendi kimliğini ifade edebilmek, dilini serbestçe konuşmak, kendi dilini öğrenme ve öğretme hakkı ile medya araçlarını kullanmak gibi kültürel hakları ve ifade ve örgütlenme özgürlüğü gibi siyasal hakları içine alıyor. Bunların çoğu “dil azınlığı”na tanınan hakları ihtiva ediyor. Türkiye’nin onayını bekleyen Avrupa Konseyi’nin “Avrupa Bölgesel veya Azınlık Dilleri Şartı” ile “Ulusal Azınlıkların Korunmasına İlişkin Çerçeve Sözleşmesi” bu hakları detaylı olarak düzenliyor. Bu haklar, ayrıntılar dışında AB reformları ile zaten tanınmış bulunuyor. Ayrıca, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne bireysel başvuru yolunun açılması ile yargı sistemimizin bu haklara dolaylı olarak uyma süreci kendiliğinden işliyor. Öyleyse sorun ne? “Kürtlere bu hakları verirsek arkasından bağımsızlık isterler” korkusunun ve buna dayalı savunmanın maddi bir temeli kalmadığına, yani bu hakların önü açıldığına göre, neden sadece “terör sorunu” demekte ısrar ediliyor? Neden hiç olmazsa “terör sorunu” yanında bir de “Kürt sorunu”nun varlığı kabul edilmiyor.
İki sebep akla geliyor: İlki, öfke ve nefret ile gölgelenmiş cehalet ve akılsızlık. Efsanelerle yürüyen alışkanlıklardan kurtulmayı akıl edemeyenler arkaik bir mevzide direniyor. Birileri de alışkanlıkların yarattığı cehenneme odun taşıyarak göz doldurmaya çalışıyor. İkincisi ise “terör”den beslenenlerin hesabı olmalı. Sadece silahların konuştuğu yerde elbette elinde silah olanlar dışında herkes susacaktır. Anayasamızın “Türkiye Devleti ülkesi ve milleti ile bölünmez bir bütündür” hükmüne, hangi tanım hizmet edecektir? “Milli birlik ve bütünlük” düsturunun alışkanlıklar ve efsaneler dışında çağa uygun yeni bir yorumunu yaparak bu sorunun cevabını verelim.”[2]
Ve Ali Bulaç, nihayet içini kustu:
“Önemli”, ama yetersiz!
“Başbakan R. Tayyip Erdoğan’ın “Kürt sorunu”nu telaffuz etmesi önemliydi, ama yeterli değildi. “Önemli”ydi zira hâlâ böyle bir sorunun mevcudiyetini kabul etmeyen, olup biten her şeyi salt “terör” veya bu ülkeye ihanet çerçevesinde ele alanlar seslerini yükseltiyorlar. Mesele ekonomik ise İç Anadolu çok daha fakir” deyip ya sorunun özünü hiçbir şekilde kavramadığını ortaya koyuyor veya mugalâta yapıyor. Bir felaketi minimize etmek, onun vahametini ortadan kaldırmaya yetmez.
Diyarbakır’da nüfusun yüzde 55’i işsizdir. Üç bin köy boşaltılmıştır, üç milyon insan birkaç sene zarfında şehirlere göç etmiştir. 70-80 metrekarelik mekânlarda 20-30 kişi yaşamaktadır. Rahat evlerinde televizyon seyredip, Türkiye’nin sorunları konusunda ahkâm kesenler için bunlar bir şey ifade etmiyor olabilir. Ateş düştüğü yeri yakar. Boşaltılan köyler, terör, faili meçhuller, göç, yoksulluk, işsizlik ve umutsuzluk suç üretiyor, bütün ülkeye kapkaççı ihraç ediyor ve elbette terörü tetikliyor. Elbette terörün mazereti yoktur. Ancak iş güç sahibi, evli barklı ve kendi dilinde türküsünü, şarkısını özgürce dinleyebilen hiçbir Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı Kürt, eline silah alıp dağlara çıkmaz.
Bir hususun altını çizelim: Bölgede tarihi gelişmeler yaşanıyor. Siyasi rejimler yanında coğrafyalar, sınırlar değişiyor. “Kürt faktörü”nün bu gelişmelerde belirleyici rol oynamaması eşyanın tabiatına aykırı. Yarın öbür gün -geç kalındığında- Türkiye ve diğer bölge ülkeleri kendilerini derin bir krizin, arzulanmayan ve nerede duracağı bilinmeyen çatışmaların içinde bulabilirler. Yapılacak ilk şey, hoşumuza gitmese de bazı gerçekleri kabul etmek, yeni bir perspektif geliştirip bölgenin içinden geçmekte olduğu süreci doğru okumak olmalıdır.
Bence Başbakan büyük bir “siyasi risk” alarak “Kürt sorunu”ndan bahsetti ve önemli mesajlar vermek üzere Diyarbakır’a gitti. Gel gör ki Başbakan, ancak 600 kişiye hitap edebildi. Herkes kendine göre bunun bir açıklamasını yapıyor. Ama ben olsaydım, Diyarbakır ve Mardin milletvekillerine sorardım: “-Arkadaşlar, anladık PKK veya DEHAP yandaşlarına engel oldu. Pekiyi, bize oy veren AK Partili seçmen nerede? Onlar niçin yok? Onlarda mı PKK’nın direktifiyle hareket ediyor? Eğer PKK’nın direktifiyle hareket ediyorlar idiyse, bize nasıl oy verdiler? Bize PKK’ya rağmen oy verdilerse, pekiyi neden meydanda değiller?” Ankara’ya dönüşünde Başbakan bir soru daha sormalıydı: Bizim Türkiye Cumhuriyeti yurttaşımız olan Kürtlerimiz nerede? Yoksa onlarda mı PKK ile Barzani-Talabani arasında bölüşüldü? Öyle değilse -ki elbette öyle değildir-, “Kürt sorunu” ile PKK’yı özdeşleştirmeyi bir kenara bırakıp sorunu kendi asli bağlamında ele almak gerekir. Bu yönde hükümet canibinden işe yarar bir açılım gelmiyor. Bu yüzden Başbakan’ın attığı adım “önemli”, ama “yeterli” değildir.[3]
İsrail Elçisinin Beyanları
İSRAİL’in Ankara Büyükelçisi Hürriyet gazetesine (19 Ağustos) beyanat vermiş. Yazının tamamını okumadım, birinci sayfadaki üç başlık altını okudum. Birincisinde şöyle diyor:
“KÜRT DEVLETİ OLMAZ. Sizi temin ederim ki, İsrail, Kuzey Irak’ta Türkiye’nin çıkarlarına aykırı hareket etmemektedir. Biz, Kuzeyde Kürt devleti kurulmasına karşıyız.”
Acaba öyle mi? İsrail elli yıldan beri Kürt meselesini incelemekte, planlamakta ve kurcalamaktadır. Kürt milliyetçilik hareketini Yahudiler sahneye koymuşlardır. (Türkçü (!) Moiz Kohen, nâm-ı diğer Tekin Alp’i hatırdan çıkartmayalım…) Politikacılar ve diplomatlar bazen gerçeklere taban tabana zıt şeyler söyleyebilirler.
“SÖZDE SOYKIRIM. Sözde Ermeni Soykırımı ile Yahudi soykırımı arasında benzerlikler kurulması yanlış. Yahudi soykırımı, bir milleti dünya yüzünden kaldırmak üzere verilen siyasî bir karardı.”
Birinci Dünya Savaşı’nda Yahudiler gönüllü toplayıp, İngiliz ordusunun saflarında Türkiye’ye karşı savaşmışlardır. Bunlara “Siyonist Lejyonlar” adı verilmişti. Gelibolu’da ve Filistin cephesinde… Tarihte kendilerine en fazla iyilik eden bir devlete ve millete karşı minnet ve teşekkür borçlarını bu şekilde ödemişlerdi. Hitler’in Yahudi soykırımı meselesine gelince:
Bu konuda planlı bir soykırım olmadığı, konuyu Siyonistlerin abarttığı, Batı dünyasındaki revizyonist tarihçiler tarafından ileri sürülmektedir. Revizyonistler şimdiye kadar hayli kitap ve ilmî makale yazmışlar ve araştırma dergileri çıkarmışlardır. Asıl soykırımı, 1945’te Siyonistlerin kontrolü altındaki ABD yapmıştır. Savaş sonunda esir alınan Alman askerlerinden 1,5 milyonu (bir buçuk milyon) aç susuz, barınaksız, tıbbî tedavisiz bırakılarak kasıtlı olarak öldürülmüştür. Bu konuda bilgi almak isteyenler batılı tarihçi ve araştırıcı James Bacque’nin “Other losses. An investiga-tion into the Mass Deaths of German Prisoners at the Hands of the Freneh and Americans After World War II. Toronto, Stoddart, 1989, xxi-248 s.” kitabına müracaat edebilirler. Askerler dışında sivil Alman halkına, mültecilere de çok zulm edilmiştir. Aynı tarihçi 10 milyon civarında Alman’ın savaş sonrasında öldüğünü yazıyor. Siyonistlerin ve müttefiklerinin, Alman esirlerine ve halkına tatbik ettikleri soykırım abartılmış Yahudi soykırımından daha fazladır.
Büyükelçi üçüncü olarak şunu demiş:
İKİ ELÇİNİZ VAR. İsrail, Türkiye’nin AB üyeliğini destekliyor. İsrail büyükelçisi olan her yerde, Türkiye’ye hizmet eden iki büyükelçi vardır: Türk ve İsrail Büyükelçisi…
Doğrusu bu cümleler üzerinde derin derin düşünülmesi gerekir. Eskilerin bir sözü var: “Allah söyletti… İn-tak-ı Hakk…” Evet, Büyükelçi doğru söylüyor. Türkiye’nin her yerde iki büyükelçisi var. Türkiye Büyükelçisi ve İsrail Büyükelçisi… Meşhur Pembe romancı bundan beş-altı yıl önce New York’ta ne demişti? “Biz Yahudiler yirminci yüzyılda iki devlet kurduk…” Şu anda Türkiye, dış politika konusunda tamamen İsrail’in dümen suyuna girmiş vaziyettedir. İsrail devleti yüzölçümü ve nüfus bakımından küçüktür. Ama kocaman Türkiye’yi parmağında çevirmektedir. Borç batağındaki Türkiye faiz ödeyemez hale düşmüşken, milyarlarca dolarını uçak tamiri, tank tamiri, gibi bahanelerle İsrail’e göndermektedir. Hem İsrail deyip geçmeyelim. Bu cirmi küçük devlet, dünyanın sayılı nükleer güçlerindendir. İki yüz kadar nükleer bombaya ve füzeye sahip olduğu iddia ediliyor.
Halide Edip Adıvar’ın “Türkiye’de Şark, Garp, Amerikan Tesirleri” adlı kitabını duymuşsunuzdur. Ciddî bir araştırmacı çıksa ve “Türkiye’de Yahudi Tesiri” adında ilmî bir kitap yazsa ne iyi olur.
Böyle bir kitapta ne gibi konular incelenmeli, ne gibi bölümler bulunmalıdır?
(1) 16’ncı asırda İstanbul’da Müslüman ve Yahudi lobisi… Müslüman lobisini temsil eden Sadrazam Sokullu Mehmed Paşa, Yahudiliği temsil eden Yasef Nassi. Nassi, Müslümanlığı (Yalancıktan da olsa) kabul etmiş olsaydı, sadrazam olabilecekti.
(2) Fatih Sultan Mehmed Han’ın Roma’yı fethe giderken, Gebze’de sözde Yahudilikten dönme tabîb Yakup Paşa (Maestro lacobo) tarafından zehirlenerek şehid edilmesi.
(3) Tanzimat’tan bu yana yenilik, ihtilal, darbe, değişim, batılılaşma hareketlerinde Yahudilerin (Açık ve Gizli Yahudiler) rolü.
(4) Sultan İkinci Abdülhamid’in tahttan indirilmesinde Yahudilerin rolü.
(5) Lozan anlaşmasının arka planı. Başhaham Hayim Nahum’un kulisleri, diplomasi mekiği hareketleri. Lozan’ın gizli protokolları.
(6) Rusya’daki Bolşevik hareketinin planlayıcılarının yüzde doksanının Yahudi olması gibi Türkiye’deki yenilik hareketlerinin aktörlerinin yüzde doksanının Yahudi veya Gizli Yahudi olması.
(7) Yahudiler ve Türk milliyetçiliği, Türkçülük hareketi. Moiz Kohen Tekin Alp ve diğerleri. Tekin Alp’in bir kitabında “Kahrolsun Şeriat!” diye haykırması.
(8) Türkiye’yi İslâm’dan uzaklaştırma cereyanında ve aksiyonunda Yahudilerin rolü.
(9) ABD’de yayınlanan haftalık The Forward adlı Yahudi gazetesinde Türkiye ile ilgili çok önemli haberlerin, ifşaatın listesi ve tahlili.
(10) Kürt milliyetçiliğinde Yahudilerin öncülük yapması, ideoloji ve doktrini hazırlanması. Müslüman görünen, aslında Yahudi kökenli olan Kürt milliyetçilerinin listesi.
Ve saire ve saire…
Sırası gelmişken İsrail devletinin bazı özelliklerini de saymak istiyorum:
BİR: İsrail bir din devletidir. Kesinlikle laik değildir. Halkın ancak yüzde onu veya on beşi dindardır ama geri kalanlar da, ateist olsalar bile Musevî şeriatına uymak zorundadır.
İKİ: İsrail, kendi millî İbranî yazısını değiştirmemiş, bizim gibi Latin-Grek yazısını kabul edip, eski yazısını yasaklamamıştır.
ÜÇ: İsrail’de hafta tatili, Musevî dininin kutsal günü olan cumartesidir.
DÖRT: İsrail’de, dindar Yahudilerin yaşadığı bölgelere sefer yapan otobüslerde erkeklerle kadınların yerleri ayrıdır.
BEŞ: İsrail’de evlenme boşanma işleri Hahambaşılıklara ve hahamlara bırakılmıştır. Orada medenî ve laik nikâh kıyılmaz.
ALTI: İsrail dine dayalı bir devlet, ülke ve halk gibi görünür ama Musevilik dinine ve şeriatına aykırı ne kadar ağır, büyük, çirkin günah varsa hepsi de işlenir. Dindar ve Ortodoks Yahudiler bu durumdan son derece şikâyetçidir.
YEDİ: Eskiden İsrail’de domuz beslemek yasaktı. Rusya’dan gelen Yahudiler yasağı deldiler.
SEKİZ: Seks bakımından bu ülke eski Sodom ve Gomore’ye taş çıkartacak bir bozukluk içindedir.
Hürriyet gazetesi Türkiye halkına İsrail’i sevimli, sempatik, dost olarak göstermek istiyor. Acaba gerçekler böyle midir?
Ne Kadar Dindar Olabiliriz?
Bir Farmasonun radikal, kökten, yüzde yüz Mason olmasına kimse karışmaz. Öyle ya, hürriyet var, adam ne kadar Mason olacağını bize mi soracak. Canı isterse ılımlı Mason olur, canı isterse tavizsiz (ödünsüz) Mason olur.
Sabataycılara da kimse karışmaz. Bu cemaate mensup birisi radikal Sabataycı ise bu onun bileceği bir iştir. Türk ve Müslüman isminden başka bir de Yahudi ismi vardır. Cumartesi günleri, canı isterse İstanbul’daki ve başka yerlerdeki gizli sinagoglara giderek kendine göre ibadet eder. Öyle ya hürriyet var, kim karışabilir ona.
Ateistin ılımlı veya radikal olmasına da karışılmaz.
Lakin iş Müslüman’a gelince durum değişir. Müslüman’ın dindar, koyu, tavizsiz olması kötüdür. Derin birileri ona “Müslüman olmana, Müslümanlığına bir itirazımız yok ama bizim istediğimiz kadar Müslüman olabilirsin, daha ileriye gidemezsin…” derler. Bunu açıkça söylemezler ama yaptıkları, siyasetleri bunu gösteriyor.
Bugün Türkiye’de öyle kurumlar vardır ki, onun mensupları beş vakit namaz kılamazlar. Kılarlarsa, isimleri şüpheliler listesine yazılır ve bir punduna getirilip işten atılır.
Yine öyle memuriyetler vardır ki, oraya tayin edilecek vatandaşın karısının başının açık olması gerekir. En ehliyetlisi ve liyakatlisi o olsa bile, karısı tesettürlüyse tayin edilmez. Çünkü o laik rejim için yakın bir tehdit ve tehlike oluşturur. Kim veriyor bu hükmü? Pembeler Pembeler Pembeler…[4]
Irak Anayasası örnek olur mu?
Irak Anayasası’nı en az 10 kez ve Arapça orijinalinden okudum.
Her seferinde bazı cümlelerin altını çizdim ve virgül ile noktalarının neden nerede kullanıldığını anlamaya çalıştım.
Sonuç olarak bu anayasanın ‘ilginç’ ve bir o kadar tehlikeli bir belge olduğu kanısına vardım.
Elbette bunun ne anlama geldiğini burada detayları ile sizlere anlatmayı düşünmüyorum.
Ancak bu anayasa içinde önemli gördüğüm bazı ilginçlikleri sizlere aktarmak istiyorum.
Çünkü bunlar Irak’ı olduğu kadar son günlerde Kürt sorunu ile ilgili farklı tartışmalar yaşayan Türkiye’yi ve dolayısıyla bölgeyi yakından ilgilendiriyor.
1- Giriş bölümünde ‘Irak halkının tüm kesimleri kendi irade ve kararları ile birlikte yaşamayı seçmiştir’ deniyor.
Kürtler birinci metinde var olan ‘sekiz yıl sonra referandum ile ayrılma hakkımız var’ cümlesinden vazgeçince bu cümleyi metine koydurmuşlar. Yani kendi iradesi ile Araplarla birlikteliği seçen Kürtler gerektiğinde yine kendi iradeleri ile ayrılabilirler.
2- Birinci maddede Irak’ın federal bir cumhuriyet olduğu söyleniyor. Bu federal yapı bölgedeki tüm ülkeler için emsal yani örnek olabilecektir. Bölge ülkelerinde yaşayan Kürtler, Şiiler ya da diğer etnik ve mezhepsel gruplar bu örneği göstererek benzer taleplerde bulunabilirler.
3- İkinci madde’de ‘Irak’taki Arap halkı Arap ulusunun bir parçasıdır’ deniyor. Buna dayanarak Kürtler de kendilerini Kürt ulusunun bir parçası olarak tanımlayabilir ve bölgedeki diğer Kürtlerle birlikte yaşama isteğinde bulunabilirler.
4- Kürtçe ve Arapça’nın resmi dil olduğu söyleniyor. Oysa Kürtler Irak nüfusunun %15’i kadardır.
Bu durum Türkiye ve diğer ülkelerdeki Kürtler için emsal oluşturabilir.
5- Anayasanın birçok maddesinde Şiiler için kutsal olan yerler ve kavramlara sık sık vurgu yapılmaktadır. Irak’ın Şiiliği ön plana çıkarılıyor.
6- 25. maddeye göre Irak’ta siyasi mülteci hakkını kazanan her hangi bir kişi (örneğin PKK’lılar) asıl ülkesine hiçbir şekilde iade edilmez.
7- 90. maddede Yüksek Federal Mahkeme’nin görevleri anlatılmaktadır. Bu mahkemenin üyeleri yargıç, din uzmanları ya da adamları ile hukuk uzmanları arasından seçilecek.
Türkiye’deki Anayasa Mahkemesi’nin görevlerini üstlenecek bu mahkemenin en ilginç görevi tüm yasaların İslam’a aykırı olup olmadığına bakmak. Bundan böyle tüm yasalar İslam’a uygun olarak çıkarılacak. Oysa Kürtler baştan beri bunu kabul etmiyorlar.
KDP kollanıyor
8- 109. maddede merkezi hükümetin görevleri arasında dış su kaynaklarının (Fırat ve Dicle) sağlanması ve bunun uluslararası hukuk ve uygulamalar çerçevesinde yapılmasından söz ediliyor.
9- 111. maddede gümrük gelirlerinden söz ediliyor. Bu maddeye göre federal bölgeler bu gelirlerini merkezi hükümetle paylaşırlar. Bu gelirlerden söz edilirken öncelikle 14 yıldır Habur’u kontrol eden Mesut Barzani’nin KDP’si kollanmaktadır.
10- 116. maddede federal yapının oluşumu ile ilgili bilgi verilmektedir. Buna göre her bir ya da birden fazla il (vilayet) bir araya gelerek federal bir eyalet oluşturabilirler. Bunun için il ya da illerin nüfusunun üçte ikisi onaylarsa federal eyaletler kurulabilir. Örneğin Türkmenler de yoğun olarak yaşadıkları bir il ya da illerde federal bir eyalet oluşturabilirler. Ama o il nüfusunun üçte ikisi Türkmen olması koşuluyla…
11- 123. maddede ise anayasanın değiştirilmesi ile ilgili bilgi veriliyor. Bunun için hep referandum ve üçte iki çoğunluk gerekiyor. Ancak önemli bir detay var. Bu anayasa ile federal eyaletlere sağlanan haklar asla geri alınamaz. Örneğin yeni anayasa ile Kürtlere verilen haklar geri alınmak istenirse bunun için Kürt federal eyaletinin parlamentosunun ve Kürtlerin üçte ikisinin onayı gerekir. Yani kazanılan haklar hiçbir şekilde geri alınamayacak.
12- 118. maddeye göre merkezi hükümet ile federal eyalet arasında anlaşmazlıklarda hep federal eyaletin sözü geçer.
13- Aynı maddeye göre federal eyaletler Irak’ın dışardaki elçilik ve konsolosluklarına kendi temsilcilerini atarlar. Yani Kürdistan’ın Ankara’daki Irak Büyükelçiliği’nde resmi temsilcisi olacak.
14- Yine aynı maddeye göre her federal eyaletin kendi polisi, güvenlik güçleri (istihbarat dâhil) ve jandarması olacak.
15- 136. madde ise Kerkük ile ilgilidir. Bu maddeye göre Kerkük sorunu Aralık 2007 tarihine erteleniyor. Bu süre içinde doğal olarak Kürtler şehrin demografik yapısını istedikleri gibi değiştireceklerdir. Bu tarihten sonra Kerkük’te yapılacak referandum Kürtlerin istediği biçimde sonuçlanacaktır.
16- 137. maddede 1992 yılından bu yana Kürdistan Federal Eyaleti’nde alınan tüm kararlar ve çıkarılan tüm kanunların geçerli olduğu belirtilmektedir.
17- 110. maddede petrol ve doğalgazın tüm Irak halkının malı olduğuna dikkat çekiliyor ve nüfus oranlarına uygun olarak paylaşımdan söz ediliyor. Saddam zamanında ihmal edilen bölgelere (Şii ve Kürt bölgeleri) belirli bir süre için ek paylar verilecektir.
Maddede ‘şimdiki petrol ve doğalgaz’ yataklarından söz ediliyor. Bazılarına göre bu cümle özellikle konmuştur.
Şiiler ve Kürtler kendi bölgelerinde bundan sonra keşfedilecek petrol ve gazın kendilerine ait olduğunu anayasaya dayanarak savunacaklar.
İşte Irak’ın yeni anayasasını incelerken dikkatimi çeken bazı noktalar…
Elbette anayasayı ille de kötü niyetle okumak gerekmiyor…
Anayasa emsal olacak
Eğer Kürtler ve Şiiler anayasadaki benim tespit ettiğim boşlukları bahane ederek farklı hesaplar peşine düşmezlerse hiçbir sorun yok ve olmayacak…
Bir de başta ABD olmak üzere dış güçlerin Kürtleri kullanma heves, istek ve alışkanlıklarını da hatırlatmakta yarar var.
İran’ın ise Irak’ta ve bölgede Şiilerin güçlü bir konuma gelmesini istediğini bilmeyen yok.
Kendi sınırları içinde Kürtlerin (hatta Azeri ve Arapların da) yaşadığını bilen İran belki de tehlikeyi kendi sınırlarının dışına taşımak istiyor…
ABD ise bölgede ne tür demokrasiler istediğini netleştirdikten sonra Irak federal sistemini diğer bölge ülkelerine yaymak isteyip istemeyeceğini zaman gösterecek.
Ancak ABD’nin baskısı ve onayı ile hazırlanan Irak Anayasası’nın bölge ülkeleri için bir emsal temsil edeceği kesindir.
Bölgenin son 100 yıllık tarihine bakanlar bu gerçeği yakından göreceklerdir.
Üstelik Amerikalılar Irak benzeri bir anayasayı ‘Sudan’a da kabul ettirmişlerdi.’
Temmuz başında yapılan anlaşma gereği Sudan federal bir devlet oldu. Güneyde yaşayan ve 21 yıldır merkezi hükümete karşı silahlı mücadele eden 4 milyon kadar Hıristiyan ABD ve Batı’nın desteğiyle 28 milyon Müslüman ile birlikte federal bir cumhuriyet kurdular. Yeni anayasa güneydeki Hıristiyan federal eyaletine inanılmaz haklar tanıyor ve Hıristiyanlar 6 yıl sonra isterlerse Sudan’dan ayrılacaklar.
Tıpkı Irak’taki Kürtler gibi…
Üstelik Sudan’da olduğu gibi Kürtler de merkezi hükümette çok önemli görevler üstleniyorlar.
Yani oralarda artık üst ve alt kimlik tartışmaları yok!
Sonuç olarak Sudan ve Irak bölge ülkeleri için orta ve uzun vadede çok önemli iki emsal teşkil edecektir.
Önemli olan ister Irak’ta ister Sudan’da çoğunlukla yaşamakta olan azınlık Kürtler ve Hıristiyanlar ABD ve Batı’nın desteği ile sağladıkları kazanım ve avantajları olumlu bir şekilde değerlendirmeleridir.
Yine önemli olan Irak, Sudan ve diğer bölge ülkelerinin de geleneksel politikalarla değil faklı yaklaşımlarla var olan sorunlarını çözmeye yönelmeleridir.
Tartışılan sorunların artık çok karmaşık ve tüm bölge için tehlikeli bir hal aldığını herkes görmelidir.
Umarım bu notlar bazılarının işine yarar!!!
Üstelik Irak Anayasası’nı yazanlar her nedense ülkelerinin Amerikan işgali altında olduğuna ve bu işgalin ne zaman sona ereceğine dair bir kelime ile bile işaret etmemişken!!![5]
İsrail Gazze Şeridi’nden neden çekildi?
Son iki haftada dünyada olduğu gibi Türkiye’de de medya İsrail’in Gazze’den çekilişini en detaylı bir şekilde yansıtmaya çalıştı. Haberlerin büyük bölümü neredeyse Şaron’a Nobel Barış Ödülü’nü getirecek kadar olumlu idi.
Oysa orada bazı gerçekler vardı:
1- Gazze yaklaşık 500 kilometrekare yüzölçümü olan bir bölge. Bu bölgenin %40’ında 10 bin kadar Yahudi yerleşimci yaşıyordu. Geri kalan topraklarda 1,5 milyon Filistinli yaşıyor.
Yahudi yerleşimciler ABD, Avrupa Asya, Afrika ve bölge ülkelerinden getirilerek buralarda ve Bat Şeria’da yerleştiriliyor.
2- İsrail 38 yıldır işgal altında tuttuğu Filistin toprağının bir parçasından yani Gazze’den çekildi.
3- İsrail Gazze’den çektiği yaklaşık 12 bin kadar Yahudi’yi yine Filistin toprağı olan Batı Şeria’ya yerleştirdi. İsrail İçişleri Bakanlığı’nın önceki günkü açıklamasında Batı Şeria’da 246 bin Yahudi yerleşimci yaşamaktadır. Bunların 12 bin 800’ü son 8 ayda Gazze’den geldi.
4- Yaklaşık 5 bin 500 kilometrekare yüzölçümü olan Batı Şeria’nın % 60’ında ayrıca 2 milyon Filistinli yaşıyor.
5- Batı Şeria’dan asla çekilmeyeceğini söyleyen Şaron, İsrail’in su ihtiyacının % 50’ni bu bölgeden sağlıyor. Batı Şeria’daki geri kalan su kaynaklarının % 80’i Yahudi yerleşimciler, %20’sini 2 milyon Filistinli kullanıyor.
6- Gazze’den çekilen İsrail bu bölgeyi havadan, karadan ve denizden abluka altında tutuyor. İsrail izni olmadan hiçbir şey ve hiç kimse Gazze’ye giremez ve çıkamaz.
7- Gazze’den çekilen İsrail’in tüm nükleer, kimyasal ve biyolojik atıklarını buralarda gömdüğü rapor ediliyor.
Bu da Yahudi yerleşimciler için tehlike oluşturmaya başlamıştı. Aynı tehlike şimdi burada yaşayan yaklaşık 1,5 milyon Filistinli için geçerli.
8- 12 bin Yahudi yerleşimciyi korumak İsrail için hep pahalı olmuştur. Üstelik Gazze’de Hamas ve Cihad gibi radikal İslamcı gruplar giderek güçleniyordu.
İsrail ile balayı!
Mart 2004’te Hamas lideri Şeyh Ahmet Yasin öldürüldüğünde Başbakan Erdoğan İsrail ile Şaron’a ‘terörist’ dedi.
Geçtiğimiz mayıs ayında Başbakan Erdoğan İsrail’e gitti.
Şaron, Erdoğan’ın Ortadoğu barışı konusunda arabuluculuk tekliflerini hep reddetti.
Başbakan Erdoğan ise Amerika’daki Yahudi lobilerinin baskısı sonucu giderek İsrail’e yanaşıyor.
Bu çerçevede birbirini tanımayan iki ülke Pakistan ve İsrail Dışişleri Bakanları dün İstanbul’da buluştu…
Erdoğan arabulucu…
Bu ay içinde 4 İsrailli bakan Türkiye’yi ziyaret edecek.
Erdoğan ise Ariel Şaron ile New York’ta buluşacak…
Tüm bunların ne anlama geldiğini yakında öğreniriz!..[6]
Recep Tayyip İslam ülkelerini İsrail’e Pazarlıyor:
İsrail ve Pakistan’ı barıştırıyor
Türkiye, Siyonizm’in hedefleri istikametinde yürütülen bölgesel ve evrensel barış sürecinde yeni bir aracı rol üstlenerek 57 yıldır birbirine düşman olan İsrail ile Pakistan dışişleri bakanlarını İstanbul’da buluşturdu. İsrail Dışişleri Bakanı Silvan Şalom, başta Arap ülkeleri olmak üzere tüm İslam ülkeleri ile açık diplomasi başlatmak istediklerini ifade ederken, Pakistanlı meslektaşı Hurşit Kasuri de ülkesinin Gazze’deki gelişmelerin ardından İsrail devletiyle ilişki kurma yönünde karar aldığını söyledi. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın teşvikiyle gerçekleşen toplantıda;
İsrail ve Pakistan dışişleri bakanları Four Seasons Oteli’nde Devlet Bakanı Mehmet Aydın başkanlığında bir araya geldi. Görüşmelerin ilk fikrinin Pakistan Devlet Başkanı Pervez Müşerref’ten geldiğini belirten Aydın, Ortadoğu’da barış süreci açısından önemli bir adım atıldığını söyledi.
İkili görüşmelerin ardından İsrail Dışişleri Bakanı Şalom, Pakistanlı meslektaşı ile yaptığı toplantıları ‘tarihî bir görüşme’ olarak niteledi. Görüşmenin bölgede yeni bir atmosfer oluşturacağına vurgu yapan Şalom, “Bu toplantı bir başlangıç olacak ve diğer toplantılara öncülük edecek.” dedi. Silvan Şalom, görüşmelerin yeri olarak Türkiye’nin seçilmesinin de önemli olduğunu vurgulayarak İsrail’in Türkiye ile ilişkilerinin diğer Müslüman komşularıyla karşılıklı ilişkiler kurabileceğinin bir kanıtı olduğunu kaydetti. Bir gazetecinin “Pakistan’da diplomatik temsilcilik kuracak mısınız?” sorusuna karşılık Şalom, amaçlarının Pakistan ile tam diplomatik ilişki kurmak olduğunu; ancak bunun adım adım gerçekleşeceğini belirtti. Şalom’un ardından konuşan Pakistan Dışişleri Bakanı Kasuri, ülkesinin Filistin konusundaki tutumunun değişmediğini ve İsrail’in Gazze’den sonra Batı Şeria’dan da çekilerek Filistin Devleti’nin kurulmasına yardımcı olmasını istediklerini ifade etti. Ortadoğu’daki barış atmosferinin İsrail ile Filistin arasındaki uzlaşmaya bağlı olduğunu belirten Kasuri, Filistin lideri Mahmud Abbas’ın bu toplantıyı memnuniyetle karşıladığını kaydetti.
Toplantıda Bakan Şalom, “Hindistan ile çok yakın ilişkilere sahibiz. Bu ilişkiler devam edecek” sözleriyle Pakistan’a gizli tehdit savururken Pakistan Dışişleri Bakanı da “Görüşmeler tanıma anlamına gelmiyor. Filistin sorununun çözümüne bağlı olarak İsrail’i tanımamız hızlanacak” yorumunda bulundu. Toplantının yapıldığı otelde sıkı güvenlik önlemleri alınırken, çevredeki araçlar bomba olma ihtimaline karşı tek tek arandı.
İstanbul’daki toplantı ile ilgili olarak Pakistan Devlet Başkanı Pervez Müşerref, Filistin sorununu çözene kadar İsrail’i tanımayacaklarını ifade etti. Öte yandan Pakistan’da muhalefetteki 6 parti, İsrail’in tanınması doğrultusunda atılan her adıma karşı geleceklerini söyledi. İstanbul’daki toplantı yabancı basında geniş yer bulurken Türkiye’nin ikili görüşmede ‘kilit’ bir rol oynadığının altı çizildi. AFP, Türkiye’nin, Pakistan-İsrail ilişkilerinin normalleşmesi için kilit bir arabulucu rolü üstlendiğini belirtti. Associated Pres ajansı, İsrail ile yakın ilişkileri bulunan Türkiye’nin tarafsız yer olarak seçildiğine dikkat çekti. Reuters da çoğunluğu Müslüman olan laik Türkiye’nin, iki ülke arasında ‘köprü’ olmaya çalıştığını kaydetti.[7]
Cömert Paşa Hizbullah’ı tartışmaya açtı
Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Faruk Cömert, Hizbullah tartışmasını yeniden başlattı. 30 Ağustos resepsiyonunda Milliyet yazarı Fikret Bila’ya konuşan Cömert Paşa, “Devletin Hizbullah’ı kullandığı söylentileri üzerine Çiller zamanında Vali Muzaffer Ecemiş’i uyardığını” belirtti. Açıklama, kamuoyunda yankı bulurken, ilk tepki Ecemiş’ten geldi. O dönemde Diyarbakır valisi olmadığını belirten Ecemiş, “Ben ve tüm valiler, herhangi bir örgütle temasa girmedik” dedi. Paşa’nın açıklamasının faydası veya zararı konusunda farklı düşünen terör uzmanları ise Hizbullah’ı devletin kullanmış olabileceğinde hemfikir. Hizbullah’ı ‘egemen güçlerin örgütü’ olarak gören MİT eski mensuplarından Mahir Kaynak, “Devlet de destekledi” görüşünü savundu. AK Partili Ersönmez Yarbay ise Uğur Mumcu Komisyonu başkanlığı yaptığı döneme atıfta bulundu: “Düşmanımın düşmanı dostumdur, politikasının izlendiğine dair emarelere ulaştık.”
Hizbullah’a yardımın; ‘çalışmalarına hoşgörü ile bakma ve göz yumma şeklinde olduğunu’ anlatan Ersönmez Yarbay, komisyon çalışmaları sırasında dinlenen itirafçıların verdiği bilgilere dikkat çekti. AK Partili vekil şunları kaydetti: “Hizbullah PKK’ya karşı olduğu için yaptığı eylemler görmezden geliniyordu. Fakat bir delil yok. Ama sempati ile bakıldığına dair emareler var. Korunup kollanıyor, gelişmesine olanak sunuluyor. Hava Kuvvetleri Komutanımız da bu emarelere istinaden böyle bir uyarıda bulundu zannederim.”
Eski Faili Meçhul Cinayetleri Araştırma Komisyonu Başkanı Sadık Avundukluoğlu ise, devletin içindeki yasadışı Hizbullahçı ve PKK örgütlenmesinin illegal işlere bulaştığını ifade etti. Orgeneral Cömert’e eleştiri gönderen Avundukluoğlu, “Valiyi uyarmıştım ifadesi kendisini aklamaz. Mademki resmi görevi vardı, gayri kanunu bir çalışma varsa, tedbirlerin alınması konusunda resmi çalışmayı yapması gerekirdi.” dedi. Açıklamaların devleti zan altına soktuğunu belirten Avundukluoğlu şu uyarılarda bulundu: “Devletin içinde ne kadar illegal örgüt varsa tamamının bu işte parmağı var. 10 sene önce söylemiştim, devletin röntgeninin çekilmesi lazım. Nerelerde lekeler varsa tespit edilip kanserli hücrelerin atılması gerekir. Terörün propagandası ve faaliyetlerini önceden kestirmek mümkün olmayabilir. Ayaküstü beyanatlarla Batman’daki olayları anlatmak teröre hizmet eder. Faili meçhul cinayetlerin arkasında devletin olduğu propagandası PKK örgütü tarafından körükleniyor. Türkiye Cumhuriyeti’ni devletini küçük düşüren bir ifadedir.”
Hava Kuvvetleri Komutanı Cömert, Milliyet gazetesinden Fikret Bila’ya şunları söylemişti: “(Batman’daki olaylar konusunda) Ben Körfez Savaşı’nda da, sonrasında da oradaydım. Ben daha o zaman bu Hizbullah konusunda uyarı yapmıştım. Çiller zamanında valiye söylemiştim. Sanıyorum Muzaffer Ecemiş’ti valimiz ve daha sonra içişleri müsteşarı da oldu. Bu Hizbullah olaylarıyla ilgili olarak, PKK’ya karşı kullanıldığı söyleniyordu. O zaman bunun yanlış olduğunu belirttim, devlet başka güç kullanmaz, kendi gücünü kullanır, demiştim. Şimdi Batman’daki olaylarda bunlar mı var, PKK mı tam izleyemedim?”[8]
Baro başkanları: Uyarmıştık, kimse duymadı
Hava Kuvvetleri Komutanı Org. Faruk Cömert’in açıklamalarına Diyarbakır ve Batman Baro başkanları ilginç bir yorum getirdi. Baro başkanları, kendilerinin bugüne kadar benzer uyarılarda bulunmalarına rağmen dikkate alınmamasından yakındı. Sezgin Tanrıkulu (Diyarbakır), Cömert Paşa’nın o dönemde 2. Taktik Ana Jet Hava Komutanı olduğunu belirtirken şöyle konuştu: “Kuvvet komutanının söylediğini biz yıllarca dile getirdik. Hizbullah’ı kurdular, güçlendirdiler ve görevlendiler. Bu görevi bitince de başka görevlerde kullandılar.” Zekeriya Aydın (Batman) ise, Hizbullah’ın bölgede terörle mücadelede kullanılan bir örgüt olduğunu savundu. Aydın şu görüşleri dile getirdi: “Meşru olmayan kişilerin kontrolü imkânsızdır. Meşru olmayan insanların sokaklarda devlet adına çalışması devlete olan güvenci sarsıyordu.”[9]
Demirel de Hizbullah’ı ‘halkı koruyan hareket’ diye tanımlamıştı
17 Ocak 2000 tarihinde Beykoz’da bir villaya düzenlenen baskınla çökertilen Hizbullah hakkında daha önce de iddialar ortaya atılmıştı.
Ancak Beykoz baskınında örgütün lideri Hüseyin Velioğlu’nun ölü ele geçirilmesi, Marmara bölge sorumlusu Edip Gümüş ve askerî kanat sorumlusu Cemal Tutal’ın da sağ olarak yakalanması, cinayet şebekesinin faaliyetlerini çorap söküğü gibi ortaya döktü. Kaçırıldıktan sonra öldürülerek evlerin bodrumuna gömülen onlarca ceset ortaya çıktı. Bu süreçte Umur Talu, Milliyet gazetesindeki köşesinde Soner Yalçın’dan naklettiği bir notu şöyle aktardı: “MİT Müsteşarı Teoman Koman’a emekli olmasından önce Hizbullah’ı sormuştuk. Şöyle bir açıklamada bulunmuştu: Hangi Hizbullah? Bir İran’daki Hizbullah vardır, bir de PKK’nın baskınlarına karşı kendini koruyan, dinî inançları kuvvetli vatandaşlar vardır.”
Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in de aynı çizgide olduğunu İsmet Berkan yazdı (24 Ocak 2000): “Başlangıçta PKK’ya karşı çıkan bir harekettir. Halkı korumaya yönelmiş bir harekettir.”
Uğur Mumcu ise kamuoyunun Hizbullah adını bile duymadığı 26 Eylül 1992’de aynı noktaya dikkat çekmişti: “Güneydoğu’da işlenen cinayetlerin arkasında kimler var? Bir sava göre ‘Hizbullah’. Bu savın sahipleri, Hizbullah örgütünün devlet tarafından desteklendiğini, bu cinayetlerin ‘Kontrgerilla’ örgütünce planlandığını, ‘Hizbullah’ adlı İslamcı örgütün bu amaçla kullanıldığını ileri sürüp, bu örgüte ‘Hizbulkontra’ adını takıyorlar.
…‘Kürt Hizbullahı’ özellikle son bir yıldır PKK’ya karşı saldırılar düzenliyor. Bu saldırılar, devlet içindeki örgütler, örneğin ‘Kontrgerilla’ olarak bilinen eski adı ile ‘Özel Harp Dairesi’ tarafından destekleniyor mu? Bunu, bugün için bilmeye imkân yoktur…”
Hizbullah gerçeğinin ortaya çıkmasından sonra ilginç bir tartışma yaşandı. Köşe yazarları Hizbullah’ın 28 Şubat sürecini haklı gösterip göstermediği konusunda tartışmaya girdi. Hürriyet’ten Ertuğrul Özkök, Sabah’tan Güngör Mengi ve Milliyet’ten Hasan Pulur başta olmak üzere bazı yazarlar, ortaya çıkan vahşetin 28 Şubat’ın haklılığını ispatladığını ileri sürüyordu. Özkök şöyle diyordu: “28 Şubat 1997 tarihindeki MGK kararları belli çevrelerce maksatlı olarak sürekli tartışma konusu yapılarak önlenmeye çalışılıyor. Ancak, son günlerde meydana gelen olaylar ve ortaya çıkan bazı gerçekler, TSK’nın bu konudaki hassasiyetinin ne kadar haklı olduğunu bir kez daha göstermiştir.”
Özkök’e destek verdiğini açıklayan Sabah başyazarı Güngör Mengi ise “28 Şubat devletin ve toplumun uyandırılması yolunda ordunun rejime yaptığı büyük bir hizmet olarak tarihe geçmiştir” diyordu. Bazı yazarlar ise bu iddialara cevap verdi.
Cengiz Çandar: Hizbullah’ı palazlandırıp, bir cinayet makinesine dönüşmesinde başrolü oynayanlar 28 Şubat’ta ne rol aldılar. Bir hafızanızı yoklayın bakalım. Susurluk, üzerine 28 Şubat’ın gelmesiyle örtbas edilmedi mi?
Taha Akyol: 28 Şubat’ın ‘irtica’ dediği türden bir olay değildir Hizbullah… Zaten irtica brifinglerinde; İmam Hatipler, Kur’an Kursları, Refah’ın oy tabanı gibi konular işlenmiştir.
Cüneyt Ülsever: Hizbullah’ın gecikmiş infazı tam tersine 28 Şubatçıların esas niyetlerini ortaya koyuyor. Neden daha ilk günden Hizbullah ve benzerlerinin dehşetini ortaya koyan tıpkı bugünkü gibi bir konsensüs peşine düşmediler? Neden Sincan’da 7 kişiyi potansiyel suçlu olarak gören demokrasi tankları Sincan yerine bu katillerin üzerine sürülmedi?[10]
[1] 31.08.2005 / Zaman / Mustafa Ünal
[2] 31.08.2005 / Zaman Gazetesi / Prof. Dr. Mümtaz’er Türküne
[3] 27.08.2005 / Zaman / Ali Bulaç
[4] 01.09.2005 / Milli Gazete / M. Şevki Eygi
[5] 02.09.2005 / Akşam / Hüsnü Mahalli
[6] 02.09.2005 / Akşam
[7] 02.09.2005 / Zaman
[8] 02.09.2005 / Zaman
[9] 02.09.2005 / Zaman / Emrullah Bayrak, Mithat Nebi, Diyarbakır
[10] 02.09.2005 / Zaman

CÜBBELİ AHMET “BEL’AM”CIK’I VE MAHMUT EFENDİ YAKINLARINA UYARI!
FETULLAH GÜLEN DOSYASI
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
Dünyanın Fikri Değişimi Türkiye’den, FİİLİ DEĞİŞİMİ İSE FİLİSTİN’DEN BAŞLAMIŞTIR!
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
OĞUZHAN ASİLTÜRK’ÜN ERBAKAN’A İFTİRALARI
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
Yine içimizi dışa döken, halimize ayna tutan bir yazımız olmuş, elhamdülillah!İnsan denen mahlûkatın kâinat ile,…
Makalenin içeriği son derece öğüt verici ders verici tefekküre boğucu uyanık olmamızı ve böylesi bir…
Dışına aldanmayın, bozuk içleri Derlenip def ederiz, soysuz hiçleri Kâfirler ürkütemez, Milli güçleri Eba Eyyub,…
Siyonist işbirlikçilerinin, "ABD'nin ırak'ta savaşan kahraman bay ve bayan askerlerin en az zayiatla ülkelerine mümkün…
Ahmet Hoca haykırır; duyarsız insan Anlamaz duygularım, ayarsız insan Akıl vicdan Kur’an’a, uyarsız insan Sultan…
MİLLİ ÇÖZÜME TAVIR ALANLARA KÜÇÜK BİR HATIRLATMA! Milli Çözüm; Kutuplaştırılmış toplumları barıştırarak yaşanabilir bir Dünya…
Siyonizm'in İran'a 4 bir yandan saldırdığı ve tüm vekil güçlerini bu yolda kullandığı şu dönemde…
Sivil Savunma = Kuvayı Milliye; yani Halkın Silahlı Gücü.Dünyada ve bölgemizde yaşanan çok tehlikeli olayların…
İnsanlar duymak istedikleri şeyler söylendiğinde, bunları yalan olarak görmeme eğilimine kaymıştır. İnsanların büyük bir kısmı…
Gerçeğe dönülmediği takdirde batılıların ülkemizi saha savaşı ile değil ekonomik savaşla,daha çok borca sokarak yeraltı…