KASİDE-İ BÜRDE
ve
Hz. Peygamberimizin Hırkasını Verdiği Şair
Medine civarındaki Müzeyne kabilesinden olan Ka’b bin Züheyr, içinden 11 şair çıkan bir ailede yetişmişti. Babası Züheyr bin Ebî Sülemî ve kardeşi Büceyr de şair idi. Kâ’b bin Züheyr’in babası, Hristiyan ve Yahudi âlimlerinin yanlarına gider, onları dinlerdi. Onlardan, ahir zamanda bir Peygamber gönderileceğini işitmişti. Ayrıca Kâbe’ye asılan muallaka şairlerindendi. Züheyr; bir gece rüyasında, gökten bir ip uzatıldığını, o ipten tutmak için elini uzattığı hâlde yetişemediğini görmüşlerdi. Bu rüyasının, ahir zamanda gelecek olan Peygambere yetişemeyeceğine ve ömrünün o gönderilmeden biteceğine işaret olduğunu sezmişti. Fakat oğulları Kâ’b ve Büceyr’e, ahir zaman Peygamberi gönderilince, Ona iman etmelerini vasiyet etmişti.
Büceyr Medîne’ye gidince, Peygamberimiz ona, İslamiyet’i tebliğ etti ve Müslüman olmasını söyledi. O da hemen kelime-i şehadet getirerek Müslümanlığı seçti… Kâ’b bin Züheyr, kardeşi Büceyr’in Müslüman olduğunu öğrenince, ona çok gücendi. Hemen bir şiir yazıp Peygamberimize ve İslamiyet’e karşı hoş olmayan sözler söylemişti. Kardeşi Büceyr, buna tahammül edemeyip, durumu Peygamberimize arz etti. Bunun üzerine Peygamberimiz buyurdu ki:
“Kim, Kâ’b’a rastlarsa, onu öldürsün!”
Çünkü onun talihsiz ve terbiyesiz tavrı, İslam’ın izzetine ve Müslümanların haysiyetine karşı kışkırtıcı bir hakaretti.
Kardeşi Büceyr, Kâ’b’a bir mektup yazıp gönderdi. Mektupta, “Başının çaresine bak!” diye yazarak durumu bildirdi. Ayrıca Kâ’b’ın yazdığı kötüleyici şiire karşılık bir de İslâm’ı ve Resulüllah’ı methedici şiir yazdı. Bu şiirinde özetle şöyle dedi:
“Ey Kâ’b! Kabul etmeyip, yerdiğin bu İslâm dininden daha gerçek ve daha sağlam bir din olamaz. Sen de kurtulmak istiyorsan putları bırak, bir olan Allah’a iman et, Müslüman ol ki, saadet bulasın. Kıyamet gününde kaçılamayacak olan Cehennem ateşinden, Müslüman olup, iman edenlerden başkası kurtulamayacaktır.”
Kâ’b bin Züheyr, derin derin düşünmeye başlamıştı. Yavaş yavaş gönlü aydınlanmaktaydı. Nihayet Müslüman olma kararı aldı. Medine yollarına düştü. Peygamber Efendimizi metheden ve kendisinin de tevbe edip, Müslüman olduğunu bildiren uzun bir şiir yazdı. Medine’ye varınca, gizlice Cüheyni kabilesinden olan bir arkadaşının evine gidip, misafir kaldı. Ertesi gün sabah, evine misafir olduğu kişi, onu, Peygamberimizin yanına götürdü. Kâ’b bin Züheyr, devesini mescidin önüne çöktürüp, içeri girdi. Peygamberimizin yanına yaklaşıp, kendini tanıtmadan dedi ki:
Ya Resulüllah! Kâ’b bin Züheyr yaptıklarına pişman ve Müslüman olarak aman dilemeye gelmiş bulunuyor. Ben onu Sana getirsem, aman verip, Müslüman olmasını kabul eder misiniz? Peygamberimiz “Evet” buyurdu. Bunun üzerine Ka’b:
Ya Resulüllah, ben şehadet ederim ki, Allah’tan başka ilâh yoktur. Sen de O’nun Resulüsün!
Efendimiz: Sen kimsin? diye sorunca: “Ben Kâ’b bin Züheyr’im.” diye yanıtladı.
Ashab-ı Kiram onun Kâ’b bin Züheyr olduğunu anlayınca, Ensar’dan biri ayağa kalkıp: “Ya Resulüllah! Müsaade et, boynunu vurayım!” deyince Peygamber Efendimiz buyurdu ki: “Bırak, vazgeç ondan! O, içinde bulunduğu hâlden pişman ve Hakka dönmüş olarak gelmiştir.”
Bu sırada Kâ’b bin Züheyr, Müslüman olduğunu bildiren bir kaside okumaya başladı. Bu kasidesinde uzun bir girişten sonra, asıl mevzuya geçip, Müslüman olduğunu, tevbe ettiğini ve af dilediğini dile getirdi. Son kısmında da Peygamberimizi ve Ashab-ı Kiram’ı metheden beyitleri söyledi. Peygamberimiz, Kâ’b bin Züheyr’in, “Banet Suâdü = Sevgili uzaklaştı” sözleriyle başlayan bu kasidesini beğenip memnuniyetini belirtmişti. Onu affetti. Bürdesini (Hırkasını) çıkarıp, onun omuzlarına koydu. Bu sebeple Kâ’b bin Züheyr’in kasidesi, “Kasîde-i Bürde” ismi ile meşhur oldu. Hz. Kâ’b 645 senesinde Şam’da vefat etti.
Resulüllah’ın hediye ettiği bu hırka, Hz. Muaviye tarafından Kâ’b bin Züheyr’in vârislerinden satın alınıp, muhafaza edilmiştir. Sırasıyla Emevîlere, onlardan Abbasîlere, daha sonra da Mısır’ın fethinde Mekke Şerifi tarafından diğer kutsal emanetler ile birlikte Yavuz Sultan Selim Han’a teslim edilmiştir. Günümüze kadar korunan bu hırka, “Hırka-ı Saadet” ismi ile bilinmektedir. Bugün hâlâ İstanbul’da Topkapı Müzesi’nde “Hırka-ı Saadet” odasında muhafaza edilmektedir.
Hz. Peygamberimiz’in, Kaside-i Bürde’nin girişi olan “Banet Suâdü” bölümünde, edebe ve hürmete uygun düşmeyen ve kabaca kadın vücudunu tasvir eden bazı beyitlere sabretmesi; İslam’ı, Resulüllah’ı ve Ashab-ı Kiram’ı öven sonraki bölümlerinin ve içindeki hikmetli dizelerin, dinlenmesi ve değerlendirilmesi içindir.
Sezai Karakoç’un Fransızca tercümesinden dilimize çevirdiği Kaside-i Bürde’de, kafa karıştıracak ve yanlış yorumlara yol açacak ifade ve benzetmeler vardı. Belki bunların bir kısmı Fransızca çeviriden kaynaklıydı. Ama Kaside-i Bürde’nin Arapça aslına uygun ve çok hikmetli teşbih ve benzetmelerle uyumlu bir açılımı daha doğru ve yararlı olacaktı. Özetle biz bu tercümeyi birebir manasıyla değil, verilmek istenen mesajıyla aktarmaya çalıştık.
KASİDE-İ BÜRDE – (HIRKA KASİDESİ)
Ey gönül, Habibullah’ı hatırlatan Selem ağaçlarını mı, oradaki dostları mı andın ki birden…
Böyle gözbebeğin kanlandı, gözyaşların aktı, kabardı yüreğinde hasret damarı!..
Yoksa bir yel mi esti Medine’nin Kâzime yönünden; Peygamber kokusu getiren
Yoksa Eden Dağı’nın üstünde, kapkaranlık gecede dünyayı aydınlatan Şimşek mi çaktı?..
Gözlerine ne oldu ki, “dur ağlama” desen de, coşar ırmak olur vuslata koşan;
Ya kalbine ne dersin, “yetiş ey huzur” dedikçe artar sevgilinin hasret acısı gamı…
Aşk gizli kalır mı kimseden, niçin aldatır kendini insan? Çün, gizledikçe gözlenir eseri
Gönül yanıp dururken ve gözden akarken çeşme gibi gözyaşı; gizlemenin olmaz faydası!..
Aşk olmasaydı döker miydin gözyaşını, böyle taze ve dert yüküyle toprağa?..
Gözünde uykuların kaçar mıydı, andığında Ban Ağacını, Alem Dağını ve Fahr-i Kâinatı…
Âşık inkâr etse ne çıkar, gerçek şahitleri var; derdine, hasretine
Yaşla bulanık gözler, sararmış yüzler, zayıf ten ve göz çukurları onun canlı tanıkları…
Aşktan değilse neden bu peki, bir yanağında kırmızı gül gibi, mahcubiyet terleri
Bir yanağında sarı gül döküntüsü, izi; Kızılırmak, Yeşilırmak yatağı…
Evet, o kutlu yârin hayali gelip, beni birden uyandırdı ve hasretiyle yandırdı
Evet zaten sevgi böyledir; gelir gamlarla, mahveder bütün vücut hazlarını…
Ey, aşkım sebebiyle bana dil uzatan ve kınayan gafil; utanır mıydın ki bilseydin,
Yanık aşklarıyla meşhur Özr oymağı gençlerinden daha mazurum, daha beterim açıkçası…
Gizlenir gibi değil ki bu sır, işte sen de öğrendin; gül iken küle dönme…
Şimdi, de diyeceğini, kat bu derde bir dert de sen. Zaten yok sonu, yok başı…
“Sakın, aşka düşme!” öğüdünü esirgemedin, sağ ol benden ama;
Tutamadım onları, çünkü tutuktur zaten sevenin kulakları…
Yaşlı adama, ağarmış saçına-başına utanmadan; “yalan söylüyorsun” dedim…
Oysa, nasıl inkâr ve itham edilebilir, ağaran saçın beyazlığı?..
Aşk tuzağına kapılmış kimseler, öğüt mü dinler a canlar
Kendi karanlığına gömülmüş ak saç, nasıl ışıtsın bu karanlığı?..
Güzel fiillerle bir karşılama ve buluşma şöleni hazırlayamadı nefsim Sevgiliye…
Garip misafir ise apak ve ansızın çıkageldi, karşılayan bile olmadı…
Bilseydim ki, yok bende O sevgiliyle bir karşılaşma gücü bile,
Siyaha boyadığım bir panonun ardına saklardım kendimi ve bu sırrı…
Hidayet erişmezse kim çeker benim nefsimi bu hoyratlık ve fasıklık alanından?..
Nefsime gem vurmalıyım, çılgın atları zapt edip dört döndüren süvariler gibi tıpkı…
Günahları işleye işleye; bir yandan da, günahı bitireyim dersin belki içinden…
Ama Allah’tan utanarak, sabır ve sebat yoksa; yemek vücudu arttırır, günah da günahı…
Nefs; tıpkı memedeki çocuk gibidir, onu terbiye edip vaktinde kesmezsen sütten,
Koca adam olur da, hâlâ emzik ister, arar sütü mamayı; beceremez ayakları üstünde durmayı…
Nefsine sen hâkim ol! O olmasın sana hâkim; yoksa insanlıktan çıkarsın
Çünkü nefs neye hâkim olursa, onu ya öldürür, ya süründürür hâsılı…
Nefsi arzular sürüsü ve şehvet dürtüsü, bırakırsan yayılır her yöne; görmeli gözetmeli;
Otu çok tatlı gelen yaylalara başıboş bırakıp yaymazlar koyunları; çünkü onları gözetler yaban kurtları…
Nefsin tattırdığı hazzın çoğu, insanı katleden tatlı zehir gibidir;
Ağuyu altun tasta bal katıp da sunarlar, bunlar onun suç ortağı…
Açlığın ve tokluğun hilelerinden koru kendini, dizginle azgın nefsini
Evet çok yemek de azdırır, ama çok açlık, tokluktan da zararlı…
Gözünden yaşlar boşalt ki, ne haramlar doldurmuştun vaktiyle…
Ve sığın tövbe gölgelerine, odur en serin hurma altı ve bağışlanma fırsatı!..
Şeytana ve nefsine uyma! Onlara baş kaldır, yiğitçe isyan et ki kurtulasın;
Şeytanın akla yakınmış gibi gelen sözlerini bile dinleme, onlar çıbandır; deş ve bul püf noktalarını…
Şeytanlar ve caydırıcı şarlatanlar, bazan hasım kılığındadır, bazan hısım, bazan hakem,
Ama düpedüz hilekârdırlar, her fırsatta aldatırlar seni, hakemi, hasımı, hısımı!
Allah’ım sen affet bizi!.. Bizzat söyleyip de tutamadığımız sözlerimizden, gösteriş hallerimizden
Çünkü, diliyle ameli uyuşmayanlar ki andırır, kısırların nesliyle övünmesini tıpkı…
Başkasına “Yap!” dedim, ama ben yapmadım pek çok ibadet ve hizmeti;
Dostlara “yol işte bu yoldur” dedim, ama nefs, beni o yola bırakmadı…
Üstüme borç olan namazı kıldım, orucu tuttum; ama o kadar, bunlar da baştan savma
Ölüm, evet ölüm göz önündeyken, bir parçacık arttırmadım cihadı, takvayı…
Kendime zulmettim, ihmal ettim geceleri ihya sünnetini, olamadım teheccüt ehli
Oysa, can verdi gecelere namazla Efendimiz, öyle ki, şişerdi ayakları…
Boş midesinin üstüne taş kor, derisini büzüp düğümlerdi, açlık hissetmesin diye
Peygamberimiz, çekilen karnına kuşak bağlardı; yine azalmazdı açlığa sabrı…
Altundan ulu dağlar, Resulüllah’a sundular da kendilerini, minnetsiz harcasın diye
O reddetti, kolaycılığı ve fırsatçılığı; gösterdi onlara gerçek ululuğu ve gerçek altını…
Sürekli, zühd ve takvasını arttırdı, eksiltmedi o dağlarca zaruret ve mecburiyete rağmen
Evet, ne denli olsa da yok edemez ihtiyaç, gerçek insandaki temizliği ve pırıltıyı…
Dünya ne oluyor ki, Hakk Nebi, ona muhtaç olsun, gözünü ve gönlünü onunla doldursun…
Kâinat ve Dünya Ona muhtaç ki, onun için değil midir varoluşu, yokluktan çıkışı?..
Bu dünyanın ve öte dünyanın, göze görünür-görünmez tüm yaratıkların,
Acemin, Arabın, bölük bölük bütün insanlığın, Hz. Muhammed’dir Kutlu başı…
Bir eşi daha yoktur, Onun emir ve nehiy peygamberliğinde, devlet ve adalet düzeninde
“Evet”i tam evetti, “hayır”ı tam hayırdı; unutma O, gerçek ve örnek Halifetullah’tı!..
Bize her yönden hücum eden, korkunun ve kuşkunun her türlüsünden
Ancak O Sevgili kurtarabilir bizi, Onun merhameti, Onun şefaati ve şefkati…
Kim hürmetle döndüyse sesine, koşup yapıştıysa Onun eteğine,
Yapışmış oldu kopmaz bir ipe, O’dur sapasağlam sığınak ve tam kurtarıcı…
İçiyle ve dışıyla, ahlâk ve yaradılışta en üstündür, öbür peygamberlerden bile;
Zira hiçbirinin ilmi, keremi Onun gibi olamadı, Onunkine ulaşamadı…
Ve hepsi umar ve bekler, Allah’ın Resulünden; Hikmet ve Rahmet denizinden bir avuç su;
Ve hepsi umarlar Resulüllah’ın Rahmet yağmurundan bir damla su yollamasını…
Dururlar huzurunda hepsi yerli yerinde… Kimi Onun ilminden bir noktadır;
Veya hikmetinden bir hareke ve bir zerredir bir kısmı ve mahşerde Ona sığınacaklardı!..
Peygamber ruhu alıp Peygamber vücudunu, son ve mükemmel Peygamber olunca,
Onu Sevgili edindi seve seve kâinatı yaratan ve insanı donatan Rabbi Mutlak’ı…
Üstünlüğünde eşit ve ortak yoktu Ona kimse, olamazdı; O Kelime-i Tevhid’de Rabbiyle zikredilen Zat’tı
Güzelliğiyse parçalanmaz bölünmez bir ahsen-i takvim aynasıydı, ne çıkacak, ne eklenecek bir şey vardı…
Hristiyanların kendilerine gelen Resul için dediklerini dememek şartıyla,
Öv övebildiğin kadar… Yücelt yüceltebildiğince, zira O Hakkın ve halkın Kahramanıydı!..
Korkmadan istediğin ölçüde her türlü şerefi bağla Ona; layıktır…
İstediğin ölçüde Onun değerlilik hakkını tanı; sözlerin sadıktır…
Erginliğine son yok ki, orada durup kalsın; Onu övmekle, sadece sözlerine kıymet katarsın.
Bu aciz dil, bu asi kul, nereden cesaret ve feraset bulsun da, Onu anlatmayı başarsın…
Ey gafil! Resulüllah’ın mucizeleri bile Onun gerçeğinin yanında sönük kalır;
Yoksa ismi anılınca, çürüyen kemikler bile canlanıp ayağa kalkmalıydı…
Aklın yetişmeyeceği tekliflerle, etmedi bizi imtihan; acıyıp şefkatle davrandı…
Bizi sevdiğinden elbet… Biz de şükür inandık Ona… Şükür en ufak şüphe bize yaklaşmadı…
Aleyhisselatü Vesselam’ın gerçeğine ermekte ve hakikatini bilmekte, cümle âlem aciz kaldı;
Evet, uzak aciz kaldı, yakın aciz kaldı, acizlik çepçevre sardı dört yanı…
Güneş de küçük sanılır, uzaktan bakılınca; oysa dünya Onun yanında, deryada damla
Göz dayanmaz amma, çıplak gözle bakıldı mı; Efendimiz de en yüce tecelli makamıydı!
İnsan nasıl anlar bu dünyada Onun gerçeğini, ki rüyada görsen Onu, sana yeter ömür boyu
Bu mutluluk ve Onun nurlu bakışları, ve ruhumuzu okşayışları; biz mü’minlere Allah’ın ikramı!..
İnsanlığın bilip bileceği sınırlıdır, bilgilerinin sonu vardır ve oldukça kısıtlıdır
Şu kadar bil ki, Nebiyyullah’tır; yaratılmışların en iyisi, en güzeli, en hayırlısı…
Ve bütün Peygamberlerin, halklarına gösterdikleri mucizeler Efendimizin hatırınaydı…
Hepsi Ondandı, Onun nurundandı, Onun habercisi, Onun öncü ışıklarıydı…
Çünkü Resulüllah erdemlik güneşidir; öbür peygamberlerse yıldızlardır,
O yıldızlar ki; Güneş’ten aldıklarıyla aydınlatırlar karanlıkları; kaynağı Aleyhisselatü Vesselam’dı!..
Gel gör ve anla ki, Rabbim Habibine neler verdi, nasıl destekleyip süsledi Onu…
Ahlâkını güzellikle sardı, müjdeyle, güler yüzlülükle Onu benek benek noktaladı…
Nebi’nin Latifliği bir çiçek gibi, şeref ve değeri dolunaydır; Onu anlamak ve anlatmak haddimizi aşar…
Onun cömertliği bir derya, yardımı ve ikramı tıpkı bahardı; Onu çıkarsan zuhurattan ne kalırdı?..
Tek başına bir yerde Onu görsen, heybetinden korkar ve donakalırdın
Sanırsın arkasında sıra sıra asker vardı… Sanki özel ve gizli, bir ordu saklıydı…
Resulüllah’ın tebessümünden ve terlerinden doğmaktadır; Onun nurunun yansımalarıdır
Sanki, sedefte saklı bütün inciler, mercanlar… Zaten inciler hep aynı sedefte saklıydı!..
Onun ayağının bastığı toprağın kokusundan daha güzel rahiya var mıdır?
Öyleyse, ne mutlu o kişiye ki, koklamış ve öpmüş ola o kutlu toprağı!
Doğuşundaki tarihi ve talihli değişimler, açıklar bize her bakımdan her açıdan Fahr-i Kâinat’ı
Başlangıcı da iyi Onun, sonu da; hoştur doğuşu ve asla batmayışı!..
O doğum günü ki, hemen farkına vardı İran’daki Mecusiler’in uluları
Kendileri için korkunun yaklaştığını, kendilerine cehennem azabının dokunacağını…
Göçtü, darmadağın oldu Kisra’nın saray duvarları o gece yıkıldı…
Küfür ve zulüm devleti de, bu duvardan başlayarak yarıldı, çatladı ve dağıldı…
Son nefesini verdi, korkudan Mecûsi Meş’alesi; söndü Şeytanın ateşi…
Ve kurudu Yahudi nehri, bilinmeyen bir yere alıp gitti, dert yuvası başını…
Ve sapık Save halkı, her günkü gibi; su aldıkları göle gittiklerinde; bu da nesi?..
Kurumuş kül olmuş gördüler ve döndüler elleri boş, kızgın kudurmuş ve çatlamıştı dudakları…
Sanki doğmuştu ateşte su, suda ateş duygusu!.. Karanlığı delen Yıldız hatırına.
Tabiat, o gün yoldan çıkmışları, tabiatından çıkararak karşılamış ve şaşırtmıştı!..
Sanki, sapıkların ve çarpıkların ateşi, sıkılıp terledi de sulanıp söndü üzüntüden;
Sularıysa hüzünlerinden, ateş gibi kızıp kaynadı ve buharlaşıp kaynadı ve havaya dağıldı…
Ah görülebilseydi; Cinler çığlık atarlardı, Nurlar ve Ruhlar, saçarlarken havaî fişeklerini
Hak böyle tantanayla çıkıyordu ortaya, muhteşemdi Hakk’ın sesi ve ihtişamı…
Ama nasipsizler; kör oldular, sağır oldular, felç oldular, bu muştuları duymadılar,
Kutlu haberleri almadılar; hakikati görmediler, sezmediler korkutuş yıldırımlarını…
Müşrikler; “Bundan sonra o eğri dinimiz, belini doğrultup ayağa kalkamaz” dediler…
Çöküş haberini verdiler kâhinleri, ozanları ve Şeytanın uşağı şarlatanları…
Görenler, gökte yıldızların aktığını görürlerdi, açıkça kutlu bir değişim yaşanmıştı
Ve aynı anda, yerde putların devrildiği, tağutların yıkıldığı mucizeler ortaya çıkmıştı!..
Ve vahy yolundan çekilip gitti, bozgun Şeytanların şahı; İblis şaşkındı
Bozgun askerleri ve Şeytanın şakirtleri yerinde çakılıp kala kalmıştı!..
Nasıl ki, Kâbe’yi yıkmaya gelen Ebrehe’nin ordusu çil yavrusu gibi dağılmıştı;
Ki, kuşlarca iki avuçtan atılan taşlarla bir ordu kör olmuş, yere saplanmıştı…
Sonsuz kudret sahibi Allah diledikten sonra, o taşların atılışı ve zalimleri yere batırışı
Rabbine yalvarır yalvarmaz balığın karnından atılan Yunus’un çıkışını andırmıştı…
Yemin ederim Hz. Nebi’nin bir işaretiyle ikiye bölünen Ay’a, Mi’rac’ta peşine takılan kayaya…
And içerim Şems-i Ezeli’den nurunu alan Dolunay’a, ki ancak nasipsiz ve nesepsizlerdir Ona karşı!..
Ve hicret sürecinde, o Habibullah’ı içine alan kutlu mağaraya and içerim ki…
Kâfirlerin gözleri, içerideki sırdan ve ışıktan kör oldu da bakamamışlardı, Hak saklamıştı nur yoldaşları!..
And içerim ki, Muhbir-i Sadık mağaradaydı ve Sıddık mağaradaydı…
Ama görmediler ve sandılar ki, orada, kimsecikler yoktu ve olamazdı…
Ne bilsinler ki, örümcek Resulüllah için örmüştü ağını, ve Allah bağlamıştı kâfirlerin ayağını
Güvercin, Onun için yuva yapmış, yumurta bırakmış başında uçup durmaktaydı…
Allah isterse; bir güvercin yuvası, bir örümcek ağıyla da korurdu kutlu kullarını
Öyle kat kat zırhlara ve yüksek kaleler kurmaya gerek duymazdı!..
Ve bir örnek daha: Çağırınca Peygamber, ağaçlar gelip eğilirdi huzurunda;
Dallarıyla, kökleriyle yürüyüp Efendimizin emrine uyarlardı, oysa yoktu ayakları…
Çizgiler bırakarak yol ortasına, yazılar yazarak dalları budaklarıyla…
Hz. Nebi’nin çağrısına koşarlardı, çünkü, O Fahr-i Kâinat’tı…
O bulut gibi ki, O Sevgili nereye giderse üstünde o da oraya giderdi;
Daima Ona, gün ortasında yakan Güneş’e karşı gölge yaparlardı…
Dünyanın sıkıntısı binince boğazıma, hemen sarılır, sığınırım Resulüllah’a…
O da şefkat ve merhametiyle hemen kucaklayıp kurtarır bu zavallıyı…
İki dünyaya ait hiçbir şey yok ki, o hayır saçan Nebiyyullah’tan
Samimiyetle istemiş olayım da, almamış olayım, meramımı muradımı!..
Ey gafil! Aklın ermeyince hemen inkâra kalkma rüya vahiylerini;
Belki gözleri uyurdu Resulüllah’ın, ama kalbi asla uyumazdı; O en seçkin ve en yetkin varlıktı!..
Nübüvvetiyle O, tecelli gerçeğinin doruğuna çıkmıştı, tezahürün son noktasıydı
Nasıl inkâr olunabilir kutlu elçilerin ve erginlerin rüya durumları…
Bu durum, Allah’ın kudret ve hikmet alanıdır; vahiy çalışmakla olur sanmayın…
O’nun mucizesidir, Peygamber’in gâibi çizip anlatışı; asırlar sonrasını aktarışı!..
On binler şahit, bir dokunmakla nice hastayı iyi edip sağlığına kavuşturmuşlardı…
Nice azgınlık ve çılgınlık zincirlerini kırıp, mahkûmlarını kurtarmış ve selamete ulaştırmıştı!..
Kara kıtlık yılları olduğunda, Onun duasıyla bereketli yollar açılmıştı
Öyle ki, sanki gecenin ortasında ansızın bir dolunay çıkmıştı ve bereket dağıtmıştı!..
İhtiyaç duasıyla bulutlar akıtıp durdu sularını öylesine ki, o kurak vadilerde;
Sel olan sular bereket, çaylar çağlayıp mü’minlere nimetler taşımışlardı!..
Bırakın da konuşayım, anlatayım O Resulün mucizelerini ve ahlâki güzelliklerini
Geceleri dağlarda yakılan şölen ateşleri gibi zulüm ve zulmet karanlıklarını aydınlatmıştı!..
İnciyi işlersen daha da değerlenir şüphesiz; ama işlemesen de inci incidir;
İncilikte farksızdır işlenmişi de hamı da, hiç paslanıp kıymeti azalır mı, altın her halde altındır!..
Ama nasıl uzanabilir benim hayali övüşüm O kutlu Nebi’nin yüceliklerine
Ki orada hüküm sürer, olgun aklın ve ahlâkın harikalar mantığı…
Dikkatle oku, şu Kur’an’ı ki Hak’tır hepsi, Allah’tan gelen hüküm ve hikmet esaslarıdır.
Allah Kelâmı ezelî ve ebedîdir, bize yeni ulaşmıştır, fakat yoktur öncesi başı…
Zamanla kayıtlı değildir Kur’an’ın getirdiği kutsal haberler ve hükümler
Geçmiş kavimlerden kıyamete, Odur mutlak haber ve hakikatlerin kutlu kaynağı…
Devam edip gidiyor Onun hükmü; üstündür öbür peygamber mucizelerine ki;
Onların tesirleri ve hükümleri ebedî olmadı; oysa İslam kıyamete kadar kalacaktı!..
Öyle muhkemdir ki Kur’an’ın ayetleri, bir hamlede yıkar inkârı ve şüpheyi
Asla tartışma kabul etmez; Kur’an’ın hâkime ve hakeme yok ihtiyacı…
Kimse karşı çıkamadı Ona; bazı ahmaklar ve ahlâksızlar yeltendiler ama.
Sonunda en düşmanı bile, Ona sığınmakta buldu var olmayı ve saygı duyulmayı!..
Kur’an’ın belâgatı, düşmanlarının ve Şeytanların davasını uzaklara fırlatır;
Kötü niyetlinin elini hareminden ırakta tutmaktır zaten, akıllı ve ahlâklı yiğide yaraşanı…
Kur’an’daki anlamlar; kemiyette deniz dalgalarından büyük ve kapsamlı
Keyfiyette ise; güzellikte ve değerde cevahirden üstün ve san’atlı…
Madem okuyunca gözün gönlün nur doldu, aydınlandı, sana kutlu ufuklar açıldı…
Huzur ve zafer buldun her vakit. Öyleyse bu sağlam ipe iyi yapış, sarıl sımsıkı!..
Okuyuşun, şayet korkusundansa, alev alev yanan cehennem ateşinin
İtfaiyesi sadece Kur’an’dır, ateşi söndürmenin yanık yürekle Mevlâ’yı çağırmaktır tek şartı…
Kur’an; sanki şöyle bir pınardır ki; yüzü simsiyah olanlar dahi
Gelip bir yıkanmakla bembeyaz olur; çünkü budur nur ve huzur pınarı…
Ve O Kur’an; adalette sırat gibi kıldan ince; hak ve eşitlikte de, hassas ve şaşmaz mizan gibidir…
Ve İslam, insanlar ve kâinatlar arası Hak ayarlı adalet nizamıdır!..
Bakmayın bilmezlikten, görmezlikten gelişlerine, yüreği karaların inkâr ve itirazlarına…
Onlar öyle bilir, öyle anlarlar ki Kur’an’ın gerçekliğini; ama mâni olur imana kıskançlıkları ve kötülüğe tutsaklıkları!..
Eh! Öyleyse şaşı ve hastalıklı gözler inkâr etsin, göremiyor ya, Kur’an’ın gerçekliğini,
Güneş’i, gün ışığını; yaralı ağız da, alamadığından bal şerbetinin lezzetini, tadını…
Çölde hızlı hızlı giden kafileler; develeri iz bırakarak giden dilek sahiplerini görürsün.
Yön tektir; O Hayr kaynağının, Resulüllah’ın ve Kur’an’ın felah kapısı!..
Sen ey Nebi! Anlayanlar için, bizzat varoluşunla ne büyük işaret ve mucizesin…
Nimetin kadrini bilenler için ne büyük nimetsin, Sen en büyük Hakk armağanı…
Ne hesabı mümkün, ne kitabı yazılır harikalarının ve zuhurat sırlarının
Ama yine de usanmaz insan bir bir anmaktan onları… Ki Sensin yaratılış şahikası!..
Uyanıp kalktın bir gece, yaslı bir yürekle kutsal bir yere gittin, sonra Kâbe’den Kâbe Kavseyn’e yöneldin…
Kapkaranlık gecelerde dolunay nasıl ilerlerse alımlı alımlı ve artık Mi’rac başlamıştı…
Çıktın, boyuna çıktın, kâinat katmanlarını aştın…Yükseldin Kâbe Kavseyn’e kadar,
Ki, daha önce ne kimse çıkmıştı oralara, ne de hayal ve ümit etmişti; dünyada iken Mevlâ’ya varmayı!..
Seni hürmetle öne geçirdi her yerde peygamberler, resuller,
Seni öne geçirip arkada durdular kendileri, hizmet geleneği icabı…
Delip yedi kat göğü geçip gittin ötelere; Sen o üstün varlıklarla bölük bölük yükseldin
Ey Resul, başlarında Sendin, başlarında sallanan sancak Senin sancağındı…
Öyle çıktın yükseldin ki, yarışanların hepsi kaldı yarı yolda;
Yakınlıkta ilerisi, daha ötesi kalmadı; bu kutlu vuslat sırrıydı…
Bütün makamlar geride kaldı ey Nebi, Senin Makamından
Çağrıldığın o an, tektin vahdet sırrına ermiştin; artık nasıl tekse; gök ve kale sancakları…
Devşirmek için yaratılış mucizesi yemişlerini, gözlerden saklı, gönüllerde sevdalı
Bir kutlu buluşmanın hâlâ çözülmedi gizliden gizli sırları, hâlâ çizilmedi sınırları!..
Topladın övülesi gök çiçeklerini ve âlemlerin üstünlüklerini tek başına;
Ey Nebi, aştın bütün menzilleri, yalnız, ıssız, kalabalıksız, hızlı hızlı…
Tayin edildiğin iş nice ulu; nice kutlu ve Sana tâbi olanlar nice mutludur Ey Nebi!
Bunları idrak ise hidayet nurudur, ne kutlu Sana mahsus nimetler alanını mü’minlerin fikren dolaşması!..
Günler geçer, geceler geçerdi; kâfirler ve gafiller gün ne, gece ne, ömürlerinin kıymetini bilmezlerdi
Ancak haram ayı geceleri yaparlardı uyku bayramı; çünkü korku ve kuşku içinde yaşarlardı!..
Sonra, kutlu kurtarıcı atandı; yüzen atlar denizinin üstünden, akardı maneviyat orduları
Atlar dalga dalga geçti okyanusları, Ashab-ı Kiram’ın coşkun kahramanları!..
Onlar ki, koşar Allah’a doğru, yaşar Allah için, tatlı canları Dost’a kurbandı
Mahveder, kökünden söküp atardı küfrü, Ensar ve Muhacirin şimşekten kılıçları…
Ne mutlu sana-bana ey Ulu İslam Milleti, şuurların örgüsü, huzurların kutlusu
Bize Yaratan verdi o sağlam, o yıkılmaz yapıyı; İslam inancını ve ahlâkını!..
Allah, bizi Kendisine çağıranı, Cebrail ile çağırınca Kendisine,
O Peygamberlerin başı oldu, bizse ümmetlerin en şanslısı!..
Nasıl ürkerse koyunlar bir aslanın sesinden, heybetinden kaçacak delik ararsa
Öyle perişan etti, O Nebi’nin çıkış haberi, inkâr yobazlarını, zulüm odaklarını!..
Hazreti Peygamber ve sadık sahabeleri, hiç terk etmedi savaş alanını, cihad meydanını!..
Şeytani düşmanlar, kasap çengellerine asılı, hayvan gövdelerine dönünceye kadar saldırırlardı!..
Düşmanların gözü hep kaçışta olurdu savaşlarda; kâfirler ve hainler hep korkak olurlardı…
Sadıklar ise; leş kargaların kapıp kaçtığı, savaş alanında bıraktıkları kol ve bacaklarını kıskanırlardı!..
Onlarla kurtuldu yalnızlıktan, İslam Milleti ve Hakk Dini;
Sanki yad ellerden dönmüştü hakikat, tekrar yurdunu bulup, sıla yapmıştı!..
Allah, kudret ordusuyla koruyacak, varlık var oldukça Resulüllah’ı ve Kur’an’ı
Ve İslam, sürekli garip ve yetim, hamisiz ve sahipsiz bırakılmayacaktı…
Ashabın her biri bir dağdır savaşta, onlara çarpan, onlarla çarpışanlara sormalıydı
“Savaş meydanında ne gördün?” diye düşmanları onların kahramanlığını anlatmalıydı!..
Bedir’e sor, Huneyn’e sor, Uhud’a sor… Sor bütün savaş alanlarına;
Kesin sonuç alışta ve zafere ulaşmada onlar mı üstündü, yoksa melek orduları mı?!
Onlar kanlı kıpkırmızı çıkaranlardır, haramla kararmış vücutlara sokularak…
Yıldırımdan da çabuk çıkarıp, çelikten kılıçlarla destanlar yazanları!..
Cesur sahabiler sanki birer kâtipti, kılıçlar da kalemleriydi; “Hak geldi Bâtıl zail oldu” yazıyorlardı.
Onlar, müşrik zalimlerin vücutlarına, İlahi intikam mührünü kazıyorlardı!..
Ashab cihadla ve silahla donanmışlardı ve yüzlerindeki iman nurundan tanınırlardı…
Seçilirken ilk bakışta, nasıl hemen bilinirse ağaçlar içinde misk kokulu gül ağacı…
Onların her biri, silahları içinde saksı içindeki gonca gibi dururlardı;
Zafer rüzgârları yollarını gözleyenlere armağan ederdi, onların Ahmedi Gülden aldıkları kokularını…
Dağlarda fışkıran çamlar gibi, birden zuhur ederler atlar üstünde; iman kahramanları…
Kolanların ilmeklerin sıkılığı değildi dimdik tutan onları; yüreklerin, bileklerin sağlamlığıydı!..
Kafaları karışır dudakları uçuklardı, onların korkusundan düşmanların;
Ayıramaz olurlardı kahramanı koyundan, karanlığı kardan ve kargadan kartalı…
Onlara çölde rastlayan bir aslan bile, uslanır ve uysallaşırdı;
Çünkü Ashabın beraberlerinde Peygamber’in himmeti ve duası vardı!..
Kutlu Nebi’nin dostluğundan, yardımını görmeyen tek kişi kalmamıştı;
Düşmanından ise tokadını tatmayana ve belasını bulmayana rastlanmamıştı!..
Resulüllah, şefkat kanatlarını gerdi ümmet üstüne, Dinin adalet kanıtlarını yaydı;
Elbette kem gözlerden saklardı orman, aslan yuvalarını ve kıymetli yavrularını!..
Ne felsefe ne mantık dayanamadı Kur’an’ın karşısında; karanlık fikir gecelerini ışıttı İlahi kaynaklı aydınlığı…
Anlayana yeter Peygamber mucizesi, okumamışken ve ümmi bir Zat iken; tüm ilimlere vâkıf olması!..
O “cahiliyet” çağında, öksüzlük ve yetimlik ortamında, o yüksek terbiye ve ahlâkı aklım erdikçe överim;
Affa sebep olur umarım itirafım; Şairlikle ve şirkin yönetim kademelerinde geçen ömrün bütün suçlarını…
İnkâr ve isyanım boynuma boyunduruk; korkulu son hazırlar insana günahlar
Sürükledi nefis ve Şeytan beni; sanki ben kurbanlık bir deve, onlar ipi ve halkasıydı…
Eyvah! Cahillik ve çocukluk etmişim, boşa harcamışım kendimi bir ömür boyu:
Yazıklar olsun ki toplayıp devşirmişim, utandırıcı nice suç ve pişmanlıkları…
Bir de düşünün nefsimin ticaret zararını ve ömür sermayemin iflasını…
Fani dünya için Dinini ve insaniyetini satanların perişanlık ve pişmanlığını!..
Ismarlama ve özel malzeme yerine, hazır ve muzır eşya düşkünü konumundayım;
Nasıl olur, parayı peşin alıp yiyen, malı üretmek yerine, zevküsefa süren ahmak imalatçı!..
Gerçi çok günahlar işledim ama, dönecek değilim Resulüllah’a verdiğim sözden,
Artık Onun sadık hizmetkârıyım, öyle kopar cinsinden değildir gönlümün bağı!..
Söz vermiştir kurtaracaktır adıyla çağrılanı… Ve umarım beni Onun adıyla hatırlarlar…
Ve insanlık içinde kim olabilir, Ondan daha çok sözünde duranı…
Yarın hesap gününde O tutmazsa elimizden; senin için de benim için de vay halimize…
Artık durul ve doğrul, hey sonsuz kayan adam, uçurumlar kurbanı!..
Hâşâ! O, mahrum etmez yardım isteyeni; “Allah-Resul-Muhammed” mührünün sırrıyla
Kovmaz dostunu komşusunu, soğuk karşılamaz Kendine sığınanı ki, başka sığınak var mı?..
Düşüncemi ve şiirimi Onu övmeye araç kıldığım günden beri,
Resulüllah oldu benim hayat rehberim, kurtarıcılar kurtarıcısı…
Lütfunu esirgemez en suçlu kişiden, çünkü Rahmeten lil Âlemin’dir.
Hiç yağmur ihmal eder mi çiçekleri, ki süslemekte su tutmaz yalçın dağ uçlarını…
Gözüm yok bu dünyanın parasında pulunda, zerresinde; istemem ballı zehirleri…
İki avucunu açıp toplar ancak, şehvet ve servet tapıcısı şair Züheyr takımı!..
Ey Nebiler Nebisi, insanların en iyisi! En üstünü! Ve en yetkini!.. Yalnız Sana sığınılıp Şefaat umulur;
Herkesi kuşatacak ve hiç kimsenin kurtulamadığı, o dehşetli vakit kapıyı çaldı mı!..
Ey Allah’ın Resulü, beni de bürümeye, örtmeye yeter; şu kutlu ve kurtarıcı örtün…
Mahşerde göründüğü o gün, intikam alan adıyla Yüce Yaratıcı. Adalet terazilerinin kurulacağı!..
Bu dünya ve öte dünya, Senin bağış bolluğunun örnekleri, sonsuz nimetlerinin eserleridir…
Levh ve kalem sırlarının hepsi bilgindedir, Sensin tüm ilmin ve hikmetin kaynağı…
Düşme umutsuzluğa, büyük günahlar işlemişlik yüzünden; haddini aşıp itiraz ve isyanın nedeniyle
Mutlak bağışlayan, Rahim-u Rahman olan yanında, değildir büyüğü küçüğünden farklı!..
Günahların büyüklüğüne göre gelir, Rabbi Kerim’in afvu mağfireti, lütfu inayeti
Umutsuz olma umulur ki, dağıtılırken kullara Yüce Yaratan’ın acıyışı, bağışlayışı…
Ey Yüce Rabbim! Yalvarışlarımı döndürüp çevirme bana geri; bizi mahrum ve mahcup eyleme
Sonsuz Rahmetinden yeterli rakamlar eklemeden, kapama hesabımı; Cehenneme atma bu zavallıyı!..
Ey Kerim ve Rahim Rabbim! Bu kuluna yardım et, bu dünyada ve öte dünyada, yalnız ve yardımsız bırakma
Çok zaif ve çaresizim, korkulu olaylar ve durumlarda yok bu zavallı kulunun bir parçacık olsun dayanıklığı…
Rabbim! İzin ver çözülsün ve bizi bürüsün, ebedî salavat bulutları bir kez daha, Hidayet ve Şefkat nurları…
Boşansın Resul üstüne sicim sicim, “Selam yağmurları…” Açılsın Ebabillerin zalimleri kahreden kanatları!..
Zafer ve galibiyet muştuları yağsın Ehl-i Beyt’i, sahabesi ve sadık ümmeti üzerine, taze ve tatlı!..
Yaşasın her an huzuru, o Sana en yakın, eli açık, O Hakk yolunun uluları ve Resulünün Ashab-ı Kiram’ı…
Ban (uzun ömürlü yabani incir) ağacının yaprağını, gövdesini titrettikçe Bâd-ı Sabâ, (serin seher yeli)
Kızgın çöllerde ve ıssız gecelerde ürperttiği sürece develerin kıllarını ve devecinin şarkılarını!..

GERÇEK TEVBE…
Hz. Kâ’b Bin Züheyr’in affedilmesinin sırrı;
Peygamber Efendimiz buyurdu ki: O, içinde bulunduğu hâlden pişman ve Hakka dönmüş olarak gelmiştir.”
Buyurmuşlardı, evet çok büyük günah işlemiş ve öldürülmesi Efendimizce emredilmiş bir insan..
Gerçek ve samimi bir tevbe ile Efendimizin hırkasını almaya nail olmuş ve yazdığı mükemmel şiiri ise günümüze kadar gelmiş..
Şeytanın büyük hilelerinden biri ise “ben artık affedilmem” tuzağıdır. Rabbimizin merhameti geniştir. Samimi pişmanlık ve Hakka dönmek, zalimlikten Âlimliğe terfi ettirebilirmiş.
Bu mükemmel şiirin açılımını yapan yazarımıza teşekkür ediyoruz.
Hz. Kâ’b Bin Züheyr’in dualarına “Amin” diyor. ve günahlarımızdan vazgeçerek;
Rabbimizden mağfiret, Efendimizden ve Ashanından şefaat diliyoruz.
Rabbimize, Peygamber Efendimizin yolunu en iyi şekilde anlamış olan, Erbakan Hocamızın davasına sadakat göstermeyi, bu kutlu davayı sürdüren Milli Çözüm’e gönül vermeyi nasip ettiği için binlerce kez şükrediyoruz.
Yaptığımız hata ve günahlara Nasuh tövbesi ile tövbe etmek geçmişte yaptığımız tüm büyük yanlışları affettiirir. Efendimizin kendisinden sonra ümmete örnek olacak Büceyr’e sabredip onu kazanması Hz. Peygamber’in merhameti, İslam’ın yüceliğini ve dönüştürücü gücünü gösterir. Bizlerinde günümüzde Hak dava önderine davaya verdiğimiz zararlardan tövbe edip bir daha asla bu hataları yapmamak ve davanın şahsi manevisinden özür dilemek belkide ahiretimizin mahvu perişan olmasına engel olacaktır. İnsanız eksiğiz hata yaparız. Ancak bilinçli olarak kasten bile isteye yapılan yanlışlar geri dönüşü olmayan ebedi huzurumuzun elimizden gitmesine neden olacaktır. Yol yakınken tövbe etmeli hatalarımızdan dolayı Allaha yalvarıp afv dilemeliyiz.Kur’anda bunlarla ilgili bir çok kıssalar anlatılmaktadır. Ve insan açıkca uyarılmaktadır.
Her kim de bir hata (veya kasıtla) bir günah işler de sonra bunu bir suçsuz (insanın) üzerine (yıkıp iftira) atarsa, gerçekten o (ağır) bir bühtanı ve apaçık bir günahı sırtına alıp yüklenmiştir.
https://www.mealikerim.com/4/nisa/112
Nisâ 112
Ey iman edenler! “Tevbe-i Nasuh” ile (yani kesin bir niyetle, günahlara geri dönmemek azmiyle, samimi ve halis bir pişmanlık üzüntüsüyle, açılan bir yarığı en sağlam bir iple ve bir daha kopmaz biçimde diker gibi) Allah’a tevbe edin (ve kötülüklerden vazgeçin. Günahına sevinmenin, günahıyla övünmenin, günahını küçümsemenin ve günahlarda ısrar etmenin Allah’ın kahrına uğratacağını bilin!). Umulur ki (böyle tevbe ederseniz), Rabbiniz sizin kötülüklerinizi örter ve sizi altından ırmaklar (ve havuzlu şelaleler) akan cennetlere sokuverir. O gün (mahşerde) Allah, Peygamberi ve (kıyamete kadar) Onunla beraber iman edenleri (asla) utandırıp küçük düşürmeyecektir. (Mevlâ, sadık mü’minleri asla mahcup ve mahrum da etmeyecektir.) Nurları, önlerinde ve sağ yanlarında koşar-parıldar (vaziyette huzurla yürüyecekler ve): “Rabbimiz nurumuzu tamamla, bizi bağışla. Şüphesiz Sen, her şeye güç yetirensin” diyeceklerdir.
https://www.mealikerim.com/66/tahrim/8
KASİDEDEN AŞAĞIDAKİ BEYİTLERİ PAYLAŞMAK İSTEDİM;
Aleyhisselatü Vesselam’ın gerçeğine ermekte ve hakikatini bilmekte, cümle âlem aciz kaldı;
Evet, uzak aciz kaldı, yakın aciz kaldı, acizlik çepçevre sardı dört yanı…
************
Güneş de küçük sanılır, uzaktan bakılınca; oysa dünya Onun yanında, deryada damla
Göz dayanmaz amma, çıplak gözle bakıldı mı; Efendimiz de en yüce tecelli makamıydı!
*********
İki dünyaya ait hiçbir şey yok ki, o hayır saçan Nebiyyullah’tan
Samimiyetle istemiş olayım da, almamış olayım, meramımı muradımı!..
******
Ey gafil! Aklın ermeyince hemen inkâra kalkma rüya vahiylerini;
Belki gözleri uyurdu Resulüllah’ın, ama kalbi asla uyumazdı; O en seçkin ve en yetkin varlıktı!..
Nübüvvetiyle O, tecelli gerçeğinin doruğuna çıkmıştı, tezahürün son noktasıydı
Nasıl inkâr olunabilir kutlu elçilerin ve erginlerin rüya durumları…
******
Dikkatle oku, şu Kur’an’ı ki Hak’tır hepsi, Allah’tan gelen hüküm ve hikmet esaslarıdır.
Allah Kelâmı ezelî ve ebedîdir, bize yeni ulaşmıştır, fakat yoktur öncesi başı…
Zamanla kayıtlı değildir Kur’an’ın getirdiği kutsal haberler ve hükümler
Geçmiş kavimlerden kıyamete, Odur mutlak haber ve hakikatlerin kutlu kaynağı…
********
Kur’an; sanki şöyle bir pınardır ki; yüzü simsiyah olanlar dahi
Gelip bir yıkanmakla bembeyaz olur; çünkü budur nur ve huzur pınarı…
Ve O Kur’an; adalette sırat gibi kıldan ince; hak ve eşitlikte de, hassas ve şaşmaz mizan gibidir…
Ve İslam, insanlar ve kâinatlar arası Hak ayarlı adalet nizamıdır!..
********
Allah, bizi Kendisine çağıranı, Cebrail ile çağırınca Kendisine,
O Peygamberlerin başı oldu, bizse ümmetlerin en şanslısı!..
Cesur sahabiler sanki birer kâtipti, kılıçlar da kalemleriydi; “Hak geldi Bâtıl zail oldu” yazıyorlardı.
Onlar, müşrik zalimlerin vücutlarına, İlahi intikam mührünü kazıyorlardı!..
**********
Ashab cihadla ve silahla donanmışlardı ve yüzlerindeki iman nurundan tanınırlardı…
Seçilirken ilk bakışta, nasıl hemen bilinirse ağaçlar içinde misk kokulu gül ağacı…
Onların her biri, silahları içinde saksı içindeki gonca gibi dururlardı;
Zafer rüzgârları yollarını gözleyenlere armağan ederdi, onların Ahmedi Gülden aldıkları kokularını…
********
Bu dünya ve öte dünya, Senin bağış bolluğunun örnekleri, sonsuz nimetlerinin eserleridir…
Levh ve kalem sırlarının hepsi bilgindedir, Sensin tüm ilmin ve hikmetin kaynağı…
EFENDİMİZCE ÖLDÜRÜLME EMRİ VERİLEN BİRİSİNİN, EFENDİMİZCE HIRKASI İLE ÖDÜLLENDİRİLMESİ. RABBİM BİZLERİ DE BÖYLE BAĞIŞLANMAYA NAİL OLMAYI VE ÖDÜLLENİDİRİLMEYİ LÜTFEYLESİN. AYAKLARIMIZI VE KALBİMİZİ SABİT KILSIN. AZİZ ERBAKAN HOCAMIZI VE ÜSTADIMIZ AHMET AKGÜL HOCAMIZI TANIMAYI VE TÂBİ OLMAYI LÜTFETTİĞİ İÇİN RABBİMİZE SONSUZ ŞÜKÜRLER OLSUN, AZİZ ERBAKAN HOCAMIZA VE ÜSTADIMIZA LAYIK TALEBE OLMAYI LÜTFEYLESİN. AMİN.
Müslüman bir delikten iki kere ısırılmazmış yani bir kere ısırılması doğalmış, ama mü’min ise hiç ısırılmazmış. Daha henüz Müslümanlığı kabul etmemiş olan biri yani Kafir Ka’b bin Züheyr 1 (bir) kez HATA yapmış ve öylesine bir özür ve tevbe de bulunmuş ki bizlere büyük ders niteliğinde…Ama hata yaptıktan sonra kardeşi Büceyr onunla ilgilenmiş hatasını aklına yatırmaya ve Ka’b’ın hatasından dönüp doğruya yönelmesi için mektup yazarak düzelmesini sağlayıcı icraatta bulunması bizlere ders niteliğinde… Hemen birden dışlamak – suçlamak – şikayette bulunmak yerine önce tedavi etmeye aklını yatırmaya anlamasını kolaylaştırmaya çalışmak dersi.. Özellikle HATA diyorum çünkü hata bilmeden yapılır, yanlış ise bilinçli – hatırlatıldığı halde – yapmamaya söz verildiği halde tekrarlamak – inadına tekrar etmek vb. durumlarla yapılır. Hatanın affı mümkündür ama yanlış bile bile tekrarlanan bir davranış olduğu için çok iyimser davranamayız yanlışlık yapanlara ve affı genelde mümkün olmaz… Genel de….
Üst üste aynı yanlışı tekrarlamak hele ki müslümana ve mü’mine hiç yakışmaz…
HELE HELE;
Aziz Erbakan Hocamız gibi bir zata talebe olmamıza vesile olan, Onun yolunun yolcusu, hizmetkârı olabilmemize vesile olan. Onun Adil Düzen projelerine, Onun Milli Görüş projelerine, Onun siyonizmi alt üst edecek bütün harika teknolojilerinin gerçekliğine, inanmak ve bu yolda sabit karar olabilmemiz için vesile olan, Milli Çözüm’e ve Şahsi Manevisini tanıyan kavramaya anlamaya çalışan bu nimete sahip olan bizlere Ne büyük! Ne ele geçmez! Ne mükemmel! Ne muhteşem bir nimettir. Bu nimete bile bile nankörlük etmek hainlik etmek ihanetlerde iftiralarda yalan yanlış ithamlarda bulunmak ne büyük bir bedbahtlıktır. Mehdiyet ve Mesihiyet gerçeği olsun-Tevhit Tecelli konuları olsun farkında olduğumuz bu nimetler, artık dünyadaki zaferler, makamlar, başkanlıklar, paralar, imkanlar bu nimetin yanında nimet olarak anılmaya bile değer olmadığı…. İşte biz, ancak bu şuur ve huzurla, böyle bir nimet ve faziletin ve böyle bir davanın ve Şahsi Manevisinin yolunda, yanında, hizmetkarlığında olmanın ve bu nimete Allah’ın layık görmesinin ne muhteşem bir inayeti ilahi olduğunun farkına varmanın huzuruyla hareket edersek o zaman hem manevi itminan bulacağız, doyuma ulaşacağız. Hem dünyalık sıkıntılara daha rahat ve kolay katlanacağız hem de Allah’a ve Onun Sadık Temsilcilerine nankörlükler etmeyiz inşaallah…
A’RAF SURESİ 6. AYET
Andolsun, Biz kendilerine (peygamber) gönderilenlere (niçin elçilere düşman olduklarını) soracağız ve onlara gönderilenlere (peygamberlere) de elbette (nasıl karşılandıklarını) soracağız.
(BAK: http://www.mealikerim.com/7/araf/6 )
Ne mükemmel örnek bir tövbe ve iman, karşılığında bugüne kadar uzanan bir hediyenin hikayesi…
İnsana ilahi aşk nasip oldu mu gözü ve gönlü açılır, kaleme dökülür. İnsanın nasibi de kapanırsa üzerinde gezen buluta bile bahane uydurur.
Rabbim sahabe efendilerimizin algı ve imanından nasip eylesin.
ESAS TÖVBE , GERÇEK HEDİYE
İnkarı ve düşmanlığı dolayısıyla katl fermanı olan bir insanın esaslı samimi tövbesiyle affedilmesiyle kalmamış tarih boyunca pek az kişiye nasip olmuş muazzam hediyelere mazhar olmuştur .
Biz aciz kullara da devirler boyunca en mükemmel örnek teşkil ediyor…
İşte bizlere gerçek bir tevbe nasıl olması gerektiğini anlatan mükemmel bir olaydır. Hatasından ve yaptıklarından pişmanlık duyarak ve gereğini yerine getirerek, hatasını telafi etmeye çalışan bir kişi ve bunun karşısında da gerçek tövbeyi gören bilen Efendimiz onu gerektiği şekilde ödüllendirip hırkasını hediye ederek şereflendiriyordu.
Efendimiz öncelikle katledilmesini emrediyordu ama gerçek bir tövbe ile O’nun karşısına çıkınca af ediliyor ve övgüye layık görülüyor. Mekke Fethi sırasında ise katledilmesi gereken yine başka bir şair ve eski vahiy katibi vardı ama o ise canını kurtarmak derdinde ve islama ve Resullaha ihanet derdinde idi. Evet oda müslüman oluyordu amma islam devletine en büyük zarar ve sıkıntıların yaşanmasına sebep oluyordu. İşte bizlerede Rabbimiz Ka’b bin Zübeyr gibi tevbe etmeyi nasip etsin.
Gerçi çok günahlar işledim ama, dönecek değilim Resulüllah’a verdiğim sözden,
Artık Onun sadık hizmetkârıyım, öyle kopar cinsinden değildir gönlümün bağı!..
Söz vermiştir kurtaracaktır adıyla çağrılanı… Ve umarım beni Onun adıyla hatırlarlar…
Ve insanlık içinde kim olabilir, Ondan daha çok sözünde duranı…
Yarın hesap gününde O tutmazsa elimizden; senin için de benim için de vay halimize…
Artık durul ve doğrul, hey sonsuz kayan adam, uçurumlar kurbanı!..
Hâşâ! O, mahrum etmez yardım isteyeni; “Allah-Resul-Muhammed” mührünün sırrıyla
Kovmaz dostunu komşusunu, soğuk karşılamaz Kendine sığınanı ki, başka sığınak var mı?..
……………………….
Düşme umutsuzluğa, büyük günahlar işlemişlik yüzünden; haddini aşıp itiraz ve isyanın nedeniyle
Mutlak bağışlayan, Rahim-u Rahman olan yanında, değildir büyüğü küçüğünden farklı!..
Günahların büyüklüğüne göre gelir, Rabbi Kerim’in afvu mağfireti, lütfu inayeti
Umutsuz olma umulur ki, dağıtılırken kullara Yüce Yaratan’ın acıyışı, bağışlayışı…
Ey Yüce Rabbim! Yalvarışlarımı döndürüp çevirme bana geri; bizi mahrum ve mahcup eyleme
Sonsuz Rahmetinden yeterli rakamlar eklemeden, kapama hesabımı; Cehenneme atma bu zavallıyı!..
Yıllardır çeviri eksikliğini ve yanlışlığını dahi fark edemeden dinlendiğimiz bu muhteşem eseri daha anlaşılır hale getiren hocamızdan Allah razı olsun. Bu eser hikayesi ile birlikte öğrenilmesinden kaynaklı inşallah şuurumuzun artmasına vesile olur. Peygamber efendimize olan aşkımızı, hasretimizi arttırır. İnşallah..
ZUHUR-U AHMED
“Levlâke” sırrının, eşsiz manası,
Gönül aynamızın, nurdan cilası,
Cihanın bitmeyen, büyük sevdası,
Ruhumun ebedi, davası Sensin.
Adem’in balçığı, Senle doğruldu,
Melekler secdeye, emir buyruldu,
İblis de kıskandı, nâra savruldu,
O secde sırrının, mânâsı Sensin.
Yasak meyve yendi, libas soyuldu,
Dünya zindanına, Adem koyuldu,
Seninle o tövbe, kabul buyruldu,
Adem’e affının, imzası Sensin.
Habil’in göğsünde, Nurun parladı,
Kabil’de kalbinde, nârı harladı,
Toprak o gün ilk kez, kana ağladı,
Kardeşlik bağının, vefası Sensin.
Dokuz yüz elli yıl, tebliğle geçti,
Kör olan o gözler, azabı seçti,
Sultanı taşıyan, Gemi beşikti,
Kurtuluş yolunun, rotası Sensin.
Nemrut’un dumanı, gökleri sardı,
Halilullah’ı nâr, nasıl yakardı?
Sülbünde emanet, Nurun akardı,
Gülizar bağının, goncası Sensin.
Keskin bıçak değdi, İsmail tene,
Cemalin göründü, o pak sinede,
Cebrail kurbanla, yetişse yine,
Canların kurbanı, fedası Sensin.
Yakup’un gözüne, perdeler indi,
Hüzünler evine, matemin sindi,
Gömleği alınca, figânı dindi,
Kumaşın özünde, o koku Sensin.
Kenan’dan Mısır’a, bir güneş kaydı,
Yusuf’un cemali, alemi sardı,
Görenler o yüzde, Seni arardı,
Güzeller güzeli, hünkârı Sensin.
Bir Davudî seda, gökleri deldi,
Yumuşadı demir, kıvama geldi,
Zebur ayetinde, müjdeni verdi,
Okunan kitabın, makamı Sensin.
Süleyman tahtını, yele kurardı,
Belkıs o heybeti, görüp şaşardı,
Karınca, Hüdhüd, Cin, ona uyardı,
Mülkün de gizemi, esrarı Sensin.
Musa Tur Dağı’nda, kelama daldı,
Tecelli nurundan, bayılıp aydı,
O dağlar o taşlar, yerinden kaydı,
Tur’daki o nurun, ziyası Sensin.
İncil müjdesinde, adın Ahmed’di,
Ahad’dan Ahmed’e, sırr-ı vahdetti,
Körler ve ölüler, Hakk’ı gösterdi,
Dirilten sözlerin, nefesi Sensin.
Adem’den süzülen, o Nur paklandı,
Gelen her kitapta, adın kutlandı,
Doğduğun o gece, alem aklandı,
Nebiler Sultanı, Hatemi Sensin.
“Bir çiçekle bahar, gelmezmiş” derdi,
Siyonist planları, yıkar sererdi,
Adil Düzen için, göğsün gerendi,
Bu asrın lideri, burhanı Sensin.
Milli Çözüm Eri, nöbeti tuttu,
Sanmayın davayı, bir an unuttu,
Hakk’ı haykırarak, küfrü korkuttu,
Sadık orduların, zaferi Sensin.
Yalçın aciz kuldur, haddini bilsin,
Senin şefaatin, yaşını silsin,
Gönül aynasında, tek açan Gül’sün,
Garip şu Yalçın’ın, sahibi Sensin.
Literatürde hiç duymadığımız (en azından şahsımın duymadığı) bu Sahabe Kasidesininin çeviri düzeltimi çalışmanızdan ötürü için Cenabı Hakk sizden razı olsun.
İyi ki varsın Milli Çözüm.
Kâ’b bin Züheyr’in kardeşi Büceyr, Kâ’b’ın sergilediği tutumlara tahammül edemeyerek durumu Peygamber Efendimize arz etti. Bunun üzerine Resûlullah (sav) şöyle buyurdu:
“Kim Kâ’b’a rastlarsa, onu öldürsün!” Çünkü onun talihsiz ve terbiyesiz tavrı, İslam’ın izzetine ve Müslümanların haysiyetine karşı kışkırtıcı bir hakaretti.
Evet, böylesine ağır bir emir karşısında dahi Büceyr’in Hz. Peygamber’e olan sadakati ve bağlılığı, ibretlik ve örnek alınması gereken bir tavırdı.
Son olarak, şiirin ruhunu bizlere yansıtan ve bu kıymetli esere emek veren Şairimize sonsuz şükranlarımızı sunuyorum.
Üstüme borç olan namazı kıldım, orucu tuttum; ama o kadar, bunlar da baştan savma
Ölüm, evet ölüm göz önündeyken, bir parçacık arttırmadım cihadı, takvayı…
Kendime zulmettim, ihmal ettim geceleri ihya sünnetini, olamadım teheccüt ehli
Oysa, can verdi gecelere namazla Efendimiz, öyle ki, şişerdi ayakları…