ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün2489
mod_vvisit_counterDün4283
mod_vvisit_counterBu Hafta10078
mod_vvisit_counterGeçen hafta35024
mod_vvisit_counterBu Ay15870
mod_vvisit_counterGeçen Ay183380
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar18113971

IP'niz: 3.235.227.117
Bugün: 04 Ağu 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12689505

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam
Reklam

MESİH BEKLENTİSİNİN İSTİSMARI VE KONUYA YENİ BİR BAKIŞ AÇISI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 60
ZayıfMükemmel 

 

MESİH BEKLENTİSİNİN İSTİSMARI

VE

KONUYA YENİ BİR BAKIŞ AÇISI

        

EHL-İ KİTAP VE MESİH BEKLENTİSİNE FARKLI BİR YAKLAŞIM

Ehl-i Kitap: Lûgat manası, Allah’ın gönderdiği kitaplara onları değiştirip bozarak inanan... Yahudi, Hristiyan ve Müslümanlardan Kitaplara tahrif ve tağyir edilmiş olarak uyan... Hakiki Hristiyanlık veya Musevilikten uzaklaşmış bulunan demektir.

Istılahi, yani ilmi ve icmai anlamı ise: Allah’ın gönderdiği, Tevrat, İncil ve Kur’an’ın asıllarıyla değil, bunların yorumlarıyla ve yozlaştırılmış durumlarıyla meşgul ve meşhur olan kimselerdir. Yani orijinalleri zaten bulunmayan, Tevrat ve İncil’in, insan eseri olan mevcut bâtıl ve bozuk şekilleriyle oyalananlar “Ehl-i Kitap” sayıldığı gibi, Kur’an’ın çeşitli zamanlarda yazılmış tefsir ve te’villeriyle uğraşıp avunan, ama Kur’an’ın aslına dönmeye ve mesajını öğrenip amel etmeye yanaşmayan Müslümanlar da, Ehl-i Kitap kavramı içindedir.

“Mesih” ise, Hz. İsa (AS)’ın ismi olup; bir şeyin üzerinde el sürüp gezdirmek, meshetmek; ve bir nesnedeki veya kimsedeki, sonradan musallat olmuş kötülükleri silmek ve gidermek anlamına gelir. El sürdüğü ve meshettiği hastalardaki arızaları Allah’ın izniyle iyileştirdiği için Hz. İsa’ya Mesih dendiği rivayet edilir. Ahir zamanda Yahudiler içinden çıkacak ve Hristiyanlığı da bozup yozlaştıracak ve bütün dünyada haksızlık ve ahlâksızlığı yaygınlaştıracak yalancı ve fesatçı şahsiyet ve zihniyete de “Mesih-i Deccal” denmiştir.

Bediüzzaman Hz.leri: Sapkın Yahudi Hahamlarının Hz. Musa’nın şeriatındaki bazı ağır teklifleri kaldırıp, şarap gibi nefsin iştahını kabartan şeyleri caiz kıldığı gibi, Büyük Deccal’in de, şeytanın azdırmasıyla, mevcut Hristiyanlık inanç ve istikametini dejenere edip, tüm ahlâki ve ailevi bağları bozacağından ona Mesih-i Deccal dendiğini, ve İslam Deccali olan Süfyan’ın da, Şeriat-ı Muhammediye’nin hükümlerini gereksiz ve geçersiz gösterip, iman ve ibadet etmenin yeterli olacağını söyleyip, halkı ifsat edeceğini bildirmektedir.[1] Hatta; “nakşı silinmiş eski para, çok gezen ve reklam edilen adam, sadece dünyevi amaçlar edinen, ahireti düşünmeyen nâdan” anlamlarına gelen bu İslam Deccalı için Elmalılı Hamdi Yazır:

“Varit olan hadisi şeriflerde, Deccal: bir yalancı ve halkı aldatıcı ve çok maharetli bir sahtekârdır ki, -aslında kâfirlere yanaştığı ve anlaştığı her halinden belli olduğu halde- birtakım hizmet ve hareketleri, harika işlermiş gibi gösterip, hâşâ Peygamberin bile üstünde manevi bir yetkisi ve etkisi olduğu vehmedilir.” demektir.

Aynı zamanda; Hristiyanlıkla Müslümanlığı birleştirmek ve barıştırmak rolüyle, Hz. İsa’ya özeneceğini de söylemektedir.[2]

Nisa Suresi: 171 ve 172. Ayetler:

        

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

يَاأَهْلَ الْكِتَابِ لَا تَغْلُوا فِي دِينِكُمْ وَلَا تَقُولُوا عَلَى اللَّهِ إِلَّا الْحَقَّ إِنَّمَا الْمَسِيحُ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ

رَسُولُ اللَّهِ وَكَلِمَتُهُ أَلْقَاهَا إِلَى مَرْيَمَ وَرُوحٌ مِنْهُ فَآمِنُوا بِاللَّهِ وَرُسُلِهِ وَلَا تَقُولُوا ثَلَاثَةٌ انتَهُوا خَيْرًا

لَكُمْ إِنَّمَا اللَّهُ إِلَهٌ وَاحِدٌ سُبْحَانَهُ أَنْ يَكُونَ لَهُ وَلَدٌ لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ

وَكَفَى بِاللَّهِ وَكِيلًا(171) لَنْ يَسْتَنكِفَ الْمَسِيحُ أَنْ يَكُونَ عَبْدًا لِلَّهِ وَلَا الْمَلَائِكَةُ الْمُقَرَّبُونَ

وَمَنْ يَسْتَنكِفْ عَنْ عِبَادَتِهِ وَيَسْتَكْبِرْ فَسَيَحْشُرُهُمْ إِلَيْهِ جَمِيعًا(172)

        

“Ey Kitap Ehli! Dininiz konusunda taşkınlık (ve istismarcılık) etmeyin, Allah’a karşı (O’nun hakkında) gerçek olandan başkasını (Kitabına aykırı uydurmaları) söylemeyin. Meryem oğlu Mesih İsa, ancak Allah’ın Elçisi ve kelimesidir. (Kudret delili ve hikmet dilidir ki, o kelimeyi) Meryem’e (manen aşılayıp) yöneltmiştir ve O’ndan bir Ruh’tur. Öyle ise, Allah’a ve Resullerine iman ediniz; “(Allah) Üçtür” demeyiniz, buna son verip (Teslis’ten) vazgeçiniz ki, sizin için hayırlı (olan böyle hareket etmektir). Allah, ancak bir tek İlahtır, O çocuk sahibi olmaktan Yücedir. Göklerde ve yerde her ne varsa O’nundur. Vekîl olarak Allah kâfidir.” (Nisa: 171)

“Mesih ve yakınlaştırılmış melekler, Allah’a kul olmaktan, kesinlikle çekinmezler. Kim O’na ibadet etmeye (kulluğun gereğini yerine getirmeye) karşı, çekimser davranır ve büyüklenmeye kalkışırsa, (biliniz ki) onların hepsini, huzuruna haşredecek (ve hesaba çekecektir).” (Nisa: 172)

        

يَاأَهْلَ الْكِتَابِ = “Ey Ehl-i Kitab”

Kur’an, İsrailoğullarından başkasına kavim olarak hitap etmez. İçerisinde “Ey Nasara” diye bir hitap da yoktur. Kur’an; “Ey iman edenler, Ey Ehl-i Kitab, Ey Nâs, Ey Ademoğulları” diye hitap etmektedir. Kendilerine kitap verilenlerden bahsetmektedir, ancak onlara doğrudan “Ey Yahudiler, Ey Nasara (Hristiyanlar)” şeklinde bir hitabı geçmemektedir.

“Ehl-i Kitab”a hitap ederken, bunların içinde kendilerine kitap verilen herkes gibi, Yahudi ve Hristiyanlar da vardır. “El-Kitab” marife olunca, “Ehl-i Kitab” da marife olur. Buradaki “Kitap” ahd içindir ve “İncil” demektir. Bununla beraber hitap Yahudileri ve Müslümanları da içine alarak hitap etmektedir. Hazreti İsa hakkında ifrat ve tefrite gidilmemelidir. Resul olduğu inkâr edilmemeli, ama -hâşâ- “Allah’ın oğludur” da denmemelidir.

        

لَا تَغْلُوا = “Ğuluv etmeyiniz. (Taşkınlığa ve aşırılığa yönelmeyiniz.)”

Galeyan etmek” demek, kaynayan kazandan taşmak demektir, kaynayıp kabarmak demektir. “Dininizde taşkınlık yapmayınız. Din kazanını kaynatmayınız. Köpürtüp aralarına buhar sokuşturmayınız” (Yani, ifrat ve tefritten sakınınız!) anlamlarını içerir.

Bununla beraber, “galeyan etmek”, çapulculuk yapmak, yani vurgun ve soyguna kalkışmak manasına da gelir. “Dininizden soygunculuk yapmayınız. Çıkarınız için dinden olmayanları din içinde göstermeye çalışmayınız!” manası da verilebilir.

        

فِي دِينِكُمْ = “Dininizde (ifrat ve tefrite düşmeyiniz.)”

Buradaki “DİN”; Hristiyanlık ve Yahudiliği, hatta İslamiyet’i belirttiği gibi, aynı zamanda düzen, sistem anlamındadır. “Düzeninizde galeyan ve aşırılıktan sakınınız.” Düzende yolsuzluk, rüşvet, hortumculuk yapmayınız manasınadır. Çünkü dinsiz ve dengesiz yönetimlerin en büyük hastalığı hortumculuk ve hırsızlıktır. Bunu Sovyetlerde ve bizde rahatlıkla görürsünüz. Herkes fırsat düştükçe devleti nasıl soyabileceklerini düşünür ve ona göre amel eder. Aslında kamu taşınmazlarının alınıp satılması yasaktır; ancak, alenen alıp satarlar. Kira değeri ile alıp satarlar. Bizde de KDV’yi kaçırma alenen yapılmaktadır. Eğer bir düzenin kuralları uygulanmıyorsa, o düzenin kuralları artık eskimiştir, fiilen geçersiz kılınmıştır. Maalesef: İslamiyet’te içtihat kapısı kapatılınca, mevcut şeriat fetvaları sosyal yapıya cevap veremez konuma taşınmıştır.

Bununla Allah İnsanlara Ne Emretmektedir?

a- Kendi yaşama kurallarınızı (Adalet ve Hakkaniyet esaslarına göre) kendiniz koyunuz. Kuralları seçmekte, hatta yetersiz olduklarında değiştirmekte de serbestsiniz. Kendi koyduğunuz kurallarınıza ve içtihatlarınıza uyunuz. Yani düzen içinde yaşayınız, düzeninizi dejenere etmeyiniz.

b- Sözleşmeleri de siz istediğiniz gibi yapınız. Sözleşme yapmakta serbestsiniz. Gerekirse sözleşmeleri tek taraflı olsa da sona erdirebilirsiniz. Ama sözleşme yürürlükte iken ona riayet ediniz. Sözleşmelerde karışıklık yapmayacak, delik deşik etmeyeceksiniz.

c- Yaşama yörenizi ve prensiplerinizi kendiniz seçiniz. İstediğiniz zaman oradan çıkabilirsiniz. Ancak genel ve yöresel kanunlara ve görevli memurlara kurallar içinde itaat edeceksiniz. Yetkileri dahilindeki emirlere karşı gelmeyeceksiniz. Çıkacak ihtilaflarınızı ise seçeceğiniz hakemlere çözdüreceksiniz. Hakemleri siz seçeceksiniz, ama hakemlerin verecekleri kararları kabul edeceksiniz.

İşte Kur’an; vicdan ve akıl kaynaklı bu düzenin, “DİN”in aslına uyması gerektiğini emretmektedir. “Galyetmek” demek, Dini yozlaştırmak ve Hak düzeni bozmak demektir.

Allah bunu bütün Ehl-i Kitaba emretmektedir. Kanunları olan her topluluğa emretmektedir. Sözleşmesi olan her cemiyete emretmektedir.

        

ا تَقُولُو وَلَا = “Kavletmeyiniz. (Öyle söylemeyiniz.)”

Her Dinde ve Düzende, emir ve nehiyler vardır. Bunlar fiilî emir ve nehiylerdir. Bir de kavlî (sözlü) emir ve nehiyler vardır.

‘Ben müslimim’ demek farzdır. ‘Ben kâfirim’ demek de haramdır. ‘Müşrikim’ demek yasaktır. Bazılarının iddia ettikleri gibi; ‘Fikrî suç olmaz’ gibi kuru laflar İslamiyet’te yoktur. Bazı sözleri söylemek yasaktır. Ne var ki bu sözlerin sayılı olması ve halka duyurulması lazımdır. Mesela her Türk vatandaşı, ‘Ben vatanıma ve devletime bağlıyım’ demek zorundadır. Hiç kimse devletin bölünmesini istemeye kalkışmamalıdır. Ama emirler ve yasaklar ancak kanunlarla belirtilir ve açıklanır. Zan ve tahminlerin söylenmesi ise, kişisel haklara tecavüz olmamak ve toplumda fitne çıkarmamak şartıyla serbest bırakılır. Yeminli sözler de yanlış olmamalıdır.

       اللَّهِ عَلَى = “Allah üzerinde (O’nunla ilgili asılsız ve yakışıksız iddialar dile getirmeyiniz.)”

Allah üzerinde rastgele söz söylemek” yasaklanmıştır. Aklen ve naklen kesin olarak sabit olmayan hususlarda “Allah üzerinde söz söylemek ve ayetleri kendi keyfine göre eğip bükmek” haramdır. Başka şeyler üzerinde zannî ve tahmini şeyler anlatılır, yazılır ama Allah üzerinde kat’î olanları söyleme zorunluluğu vardır. Bu sebepledir ki imanla ilgili kısımlarda zannî deliller geçersiz sayılmıştır. Aklen ve naklen kesin olan şeylere iman edilir. Onun dışında olanlara iman nehy edilmiştir.

Bugün ilmen kesin olarak bilinmektedir ki 13.7 milyar yıl önce Kâinat yoktu. Asgari zaman ve mekân yoktu. Yer de 5.5 milyar yıl önce yoktu. Canlı 2.5 milyar yıl önce yoktu. İnsan 100 000 yıl önce yoktu. Bizi ve Kâinatı var eden yüce varlığın adı Allah’tır. O’nun varlığını, kâinatı var etmesi ve bize kitaplar göndermesi ile biliyoruz. Ama zaman ve mekân dışı olduğu için (çünkü zaman da mekân da sonradan yaratılmıştır, O yaratmıştır.) O’nun künhüne vakıf olamıyoruz, Zatını bilemiyoruz. Nasıl Allah’tan başkasını tanrılaştırmak şirkse, Allah’a (uydurma ve layık olmayan) sıfatlar izafe etmek de şirktir. Allah hakkında kesin bilmediğiniz konularda bir şey söylenmesi yakışıksızdır ve yanlıştır.

Allah’ın halifesi olan kurumlar ve topluluklar hakkında da kesin bilmediğiniz şeyler konuşulmamalıdır. Bundan dolayıdır ki herkesi bağlayan kanunlar ancak icma ile çıkan kanunlardır. Yoksa (bazı grupların kendi arasında aldığı) istişarî kararlar başkalarını bağlamaz.

        

إِلَّا الْحَقَّ = “Hak dışında (beyanlar etmeyiniz. Kur’an’ın ve Resulüllah’ın öğrettikleri şekilde konuşabilirsiniz.)”

Rabbinizle ilgili ve Allah üzerinde Hak dışında bir şey söylemeyiniz. Zan ve Hak, Kur’an’da birbirine karşı kullanılır. Biz konuşurken kat’î ve zannî deriz. Kur’an ise Hak ve zan der. İlim ve içtihatta zanna göre amel edilir, ama Hakka göre iman edilir. İnsan ancak hakları iddia edip savunur. Zanlarla amel edilir, ama bu bana göre doğrudur, mutlak doğrudur denmez. Kimse kimseyi zanna davet edemez, ancak Hakka davet edebilir.

Toplulukta kişilere ittifakla doğru kabul edilen şeyler emredilir. Allah, Kur’an, Peygamber, melek, ahiret hakkında, kat’iyet vardır. Ama mahiyetleri hakkında fazla bilgimiz bulunmamaktadır. Bundan dolayı delilsiz iddialardan sakınmalıdır.

        

إِنَّمَا الْمَسِيحُ = “Muhakkak ki Mesih”

Kur’an, Hazreti İsa için “Mesih” demektedir. Hazreti İsa’nın özel ve önemli sıfatı “Mesih”tir. Çünkü Kur’an’da önce Mesih, sonra İsa zikredilmektedir. Önce İsa, sonra Mesih hiç geçmemektedir. Hazreti İsa hem tek başına Mesih olarak zikredilmekte, ayrıca Meryem oğlu Mesih olarak da zikredilmektedir. “Meryem oğlu İsa” da denmektedir. Burada olduğu gibi “Meryem oğlu İsa Mesih” de denmektedir. Özel isim olduğu için manası üzerinde fazla zorlama yapmamız gerekmemektedir. Bununla beraber peygamberlerin isimleri kendi özellikleri ile de ilgilidir.

“Mesih” “seyahat edilmiş” manasında seyahat kökünden gelebilir. Peygamberler içinde cemaatleri tarafından en çok yüceltilen bir peygamberdir. Doğuşu ve ölümü birer mucizedir. Doğuşunun mucize olması o tarihin bütün beşeriyet tarafından yılbaşı olarak kabul edilmesi ile de sabittir denilebilir. Hazreti İsa göğe çekildiği için (ki kesinlikle öyledir), onun mucizeliği, tekrar yeryüzüne indiği zaman perçinlenecektir. Belki de bir füze ile yeryüzüne gelip konacak ama o füze yeryüzünün mamulü olmayacaktır. Hazreti İsa anlattıkları ve yaptıkları ile Kendisinin İsa olduğu beşer tarafından onaylanacaktır. Mesela; Hazreti Meryem’in kemikleri ile DNA testi yapılarak onun oğlu olduğu sabit olacaktır. Ömürler ise arada bin yıldan fazla geçmiş olarak ortaya konacaktır. İşte “Mesih” böylece ziyaret edilen kimse anlamını taşıyacaktır. “Mesih” fail vezni üzerinde olarak “mesh”den gelmiş de olabilir. Sıvazlamak demektir. Çünkü Hazreti İsa, Hazreti Yahya tarafından veya onun talimatı ile vaftiz edilmiştir. İsmi de “Mesih” olarak takılmıştır.

Tevrat Melahya (Malaki) Bölümünde şöyle anlatılmaktadır.

“1- Zira, işte fırın gibi yanan gün geliyor. Mütekebbirlerin cümlesi fasitlerin kaffesi saman gibi olacaktır. Gelen gün onları yakacak. Onlarda ne kök ne de dal bırakacaktır. Orduların Rabbi böyle buyuruyor. 2- Siz isminden çekinenlere salah güneşi doğacaktır. Ve kanatlarında şifa bulunacaktır. Ve siz ahırda besili buzağılar gibi dışarıya sıçrayacaksınız. 3- Ve şerleri ayakaltına alacaksınız. Zira bunu yaptığım günde onlar ayaklarınızın altında kül olacaklar deyu buyurdu orduların Rabbi. 4- Kulum Musa’nın şeriatını Horubda bütün İsrail için emreylediğim kanun ve ahkâmı hatıra getiriniz. 5- İşte, ben Rabbin azim ve heybetli günü gelmezden evvel size İlya peygamberi irsal edeceğim. 6- O dahi pederlerin kalbini oğullara ve oğulların kalbini pederlere döndürecektir. Olmaya ki ben gelip zemini lânetle vurmayayım.”[3]

Hazreti Yahya İsrailoğullarına gelen bir peygamberdir. Kendisinden sonra Hazreti İsa gelmiştir. Bu satırlar Eski Ahit / Tevrat’ın son sözleridir. Burada Peygamberimiz Hazreti Muhammed’den de haber verilmektedir. “Azim ve heybetli gün gelmezden o gelecek” denmektedir. Hazreti İsa ise, “azim ve heybetli gün gelmeden” önce gelecektir. O azim ve heybetli gün, Kur’an’ın geldiği gün olan Kadir gecesi olabilir. Veya Kıyamet dehşetidir. Hazreti İsa vaftizli doğmuş, havrada vaftize gerek görülmemiştir, belki de bunun için Ona “Mesih” denmiştir. Çünkü o henüz beşikte iken konuşmuş birisidir.

        

عِيسَى = “İsa”

Bugün “Mesih”ten daha çok “İsa” ismi yaygın haldedir. Kur’an’da da “İsa” kelimesi daha çok geçmektedir. “İsa” beklenen demektir. Hazreti Yahya peygamberin müjdecisi anlamında olduğu gibi, bütün dinlerde beklenen kimsedir. Hazreti İsa’yı tanımamalarına rağmen, bir Mesih’in geleceğini Yahudiler de beklemektedir.

Hristiyanlar ve Müslümanlar da Hazreti İsa’nın nâzil olacağını bilmekte ve beklemektedirler. Bunun için onun adına “İsa” denmiştir. Genel olarak Hazreti İsa’nın kıyamete yakın nüzul edeceği görüşü hakimdir. Bu nedenle Hazreti İsa inşaallah bu yakınlarda gelecektir. Belki bir uzay aracı beklenen yere inecek, içinden Hazreti İsa çıkacak, “Gökten geldim. Kırk yaşındayım.” diyecek ve araç kontrol edilecek, Dünya yapısı bir araç olmadığı görülecektir. Yüksek hızla seyahat etmiş ve aradan binlerce sene geçmiştir, ama onun yaşı sadece iki sene büyüyecek demektir. Hazreti İsa’nın bu gelişinin mucize olması için ışık hızına yakın bir hızla hareket etmesi gerekir. İnsanlar henüz böyle bir aracı keşfetmemiştir. Bundan önce de gelemezdi. Çünkü kimseye kendisinin Hazreti İsa olduğuna inandırıp ispat edemezdi. Ancak şimdiki ilimlerin karşısında Hazreti İsa olduğunu bilmek kolay hale gelmiştir. Bütün bunlar Hazreti İsa’nın geleceğine dair emarelerdir. Elbette bu kanaatler ayetlerin işaretlerine ve hadislerin beşaretlerine dayalı tahlil, temenni ve tahminlerdir. Ve yine kim bilir; belki de Hz. İsa’nın aziz ruhu, asil vücuduyla, ama kimsenin fark edemeyeceği şekilde teşrif edeceklerdir... Öyle herkesin bilmesi de gerekmeyecektir, bu nedenle gelmiş de olabilir!.. Bu gibi ayetler “ğaybi ve müteşabih” olduklarından hakkaniyetlerine ve haberlerine iman edip bekleriz, ama mahiyetlerini tam bilemeyiz.

Diğer ayetlerle birlikte düşünüldüğünde bunlar da müteşabih sayılabilir. Sadece ismin beklenen olması onun geleceğine tek başına delalet etmez. Ama “O beklenen” hale gelmiştir ve “İsa” isminin mucizesi gerçekleşmiştir.

        

ابْنُ مَرْيَمَ = “Meryem oğlu”

Kur’an’da Hazreti İsa’dan bahsederken hep “Meryem oğlu İsa” denmektedir. İncil’de nesebi Yusuf’a bağlanmışken, Kur’an’da hep “Meryem oğlu İsa” veya “Mesih”ten bahsetmesi, Hazreti İsa’nın babasız olduğuna işarettir ve (bu durum ayetlerle ve hadislerle sabittir.) Hazreti Meryem, Hazreti Zekeriya peygamberin yanında manastırda yetişti; bir peygamberi yetiştirecek şekilde eğitildi. Hiç kimsenin etkisi altında kalmadan tam şeriata ve takvaya göre yetiştirildi.

Hazreti İsa Hazreti Meryem’in eseridir ve onun özel terbiyesinde yetişmiştir. Hazreti Meryem de Hazreti İsa kadar Hristiyanlığın oluşmasında etkindir. Bundan dolayıdır ki Hristiyanlar hep Hazreti Meryem’i Hazreti İsa ile yan yana tasvir ve takdis etmişlerdir. Kur’an’da da birkaç yerde ondan bahsedilmektedir. “Meryem oğlu” derken, Hazreti Meryem’in yetiştirdiğine işaret etmektedir. Hazreti Meryem tüm hayatı boyunca onun yanında olmuş ve onunla birlikte risalet görevini desteklemiştir. Hazreti Meryem Hazreti İsa’nın göklere çekilmesinden sonra vefat etmiştir. “Meryem” mef’al vezni üzeredir, “RaVaMe”den gelir. “Rum” kökünden gelmiş olabilir. Rum, çanak demektir. İlim dolu, bilgi dolu anlamında bir isimdir. “Meram” kelimesi de buradan gelir. “Allah’ın bir meramıdır, iradesidir” anlamını içerir.

Hazreti Adem, Hazreti Havva ile insanoğluna hem ebeveynlik hem öğretmenlik etmişlerdir. Günahı da beraber işlediler, beraber tevbe ettiler. Hazreti Hacer Mısırlı kültürlü köle idi. İsrailoğullarından uzak Mısır terbiyesi ile Hazreti İsmail’i terbiye etti. Hazreti Musa’nın annesi saraya girdi ve orada öğrendikleri ile oğlunu yetiştirdi. Bunun gibi Efendimiz Hazreti Muhammed aleyhisselam, kendisinden yaşlı eşi Hazreti Hatice tarafından desteklendi ve teskin edildi. Hazreti Muhammed’den önce onun peygamberliğini fark edip inanıverdi. Demek ki, kadınlar da erkekler kadar vahyin insanlara ulaşması için rol üstlenmişlerdir. Hazreti Meryem’den özellikle bahsedilmesi bu yüzdendir.

      

رَسُولُ اللَّهِ = “Allah’ın Resulüdür.”

Meryem oğlu İsa Mesih” sadece “Allah’ın Resulüdür”, İlahlık sıfatları asla yakışık değildir. Hâşâ, Allah’ın oğlu demek şirktir. Hazreti İsa havarilere başkanlık etmiştir. Demek ki adalet ve istikamet ehli her aşiret ve teşkilat başkanı da bir nevi “resul” görevindedir. Yani, tebliğle görevlidir. Bunlar yani bu havariler sonra yeryüzüne dağılacaklar ve resul olarak gittikleri yerlerde siteler ve cemaatler meydana getireceklerdir. Halefleri resulün halefleridir. Hazreti Muhammed aleyhisselam da Medine’de hem böyle bir Peygamberdi, hem de her yana elçiler ve resuller göndermişti.

Tevrat bütün insanlar için hidayettir, ama Hazreti Musa yalnız İsrailoğullarına peygamberdir. Diğer bütün İsrailoğullarından gelen peygamberler sadece kendi kavimlerine peygamber olarak gelmişlerdir. Oysa “Hazreti İsa” ahir zamanda bütün insanlara yönelik bir rehberdir ve Hz. Peygamberimizin tâbisi ve elçisidir.

        

وَكَلِمَتُهُ = “Ve O’nun (Allah’ın) kelimesidir. O’nun (hikmet dili ve kudret delili) sözleridir.”

“Kelime”: Ağaçlarda budanmada kesilen parçadır. Başkasını aşılamak için kullanılır. Cümlelerin kelimesi de, bir şeyi anlatmak için kesilip yerleştirilen sözlerdir. Diğer peygamberlere Cebrail gelmiş ve vahyetmiştir. Oysa Hazreti İsa’ya vahyedilenlerin çoğu annesine bildirilmiş ve annesi tarafından oğluna öğretilmiştir. Annesine ilham edildiği içindir ki daha çocukken öğrenmekteydi. Bu vahiy normal bir ilham da olabilir, yahut Hazreti Meryem’in karnında iken Hazreti İsa’da meydana gelen genetik değişiklikle de ilgili olabilir. İnsan genetiğinde kapalı genler olduğu bilinmektedir. Bir işaretle açılabilir ve insan olağanüstü hallere ulaşabilir.

        

أَلْقَاهَا إِلَى مَرْيَمَ = “Onu Meryem’e ilka etmiştir. (Aşılayıp yüklemiştir.)”

“O kelimeyi Meryem’e yerleştirmiştir.”

Hazreti İsa Allah’ın kelimesidir. Onu Meryem’e yüklemiştir. Yani ilka etmiştir. Hazreti Musa’ya yazılı ayrı kitap verilmiştir. Oysa Hazreti İsa kendi cümleleri ile Allah’ın sözlerini nakletmiştir. İncil, lafız olarak, hat olarak, ne Tevrat’a, ne de Kur’an’a benzer. Adeta Hazreti İsa’nın sözleri gibidir. Bir bakıma Müslümanların sünnetine benzemektedir. Onun için “O Allah’ın kelimesidir” denmektedir. Yani, söyledikleri Allah’ın sözleridir. Ama o sözler Hazreti İsa’nın ağzından dökülüvermiştir. Hazreti İsa Romalılara Allah’ın gönderdiği görevlisidir. Vücudu ile imparatorları, ruhu ile kiliseyi kendisine halef bırakıvermiştir. Zaten teslis kavramı da buradan zuhur etmiştir. Kilise ve imparatorluk, kendilerinin etkilerini yüceltmek için Hazreti İsa’yı tanrılaştırmış ve sapıtmışlardır.

        

وَرُوحٌ مِنْهُ = “Ve Kendisinden bir ruhtur.”

Hz. İsa; hem Allah’ın Kelimesidir, hem de Kendisinden bir ruhtur. Kelime, sözü ve parçayı ifade eder. Buradaki “Min” de cüz’iyeti ifade eder. Allah Hazreti İsa’yı böylece yüceltmektedir. Ne var ki, bütün insanlar da O’ndan (Allah-u Teâlâdan) bir ruhtur.

Allah ile insan arasındaki ilişkiyi tam olarak kavramamız mümkün değildir. İnsan Allah’ın yeryüzündeki halifesidir. Allah’ın tezahürü ve bir görüntüsüdür; her yönüyle tecellisidir. Allah’ın ne olduğunu yine insan insana kıyas ederek anlar, başka anlama gücü olan varlık da görünürde yoktur. En güzel ve en mükemmel tecelli ise Hz. Peygamber Efendimizdir.

Bu ayette onun Mesih olduğu, İsa olduğu, O’nun kelimesi olduğu, “O’ndan ruh” olduğu ifade edilmiştir. Hâşâ Allah yaratılmamıştır. O Ezeli ve Ebedi olan mutlak varlıktır. Ama Allah Kendi gücünü görünür hâle getirmiş ve kâinatı yaratmıştır. İnsanı ise bilen varlık olarak yaratmıştır. Melek, cin ve ruh olarak da başka varlıklar da vardır.

RUH” kelimesi ise “RİH”ten gelir. Reyhan, kokulu bir çiçeğin adıdır. Rüzgâr koku getirdiği için kokuya da rüzgâra da “RİH” denmiştir. “Ruh” ise bilinç gücüdür. O’nun Kendisinden sayılmıştır. Çünkü ruh ve şuur İlahi kaynaklıdır.

        

فَآمِنُوا بِاللَّهِ وَرُسُلِهِ = “Allah’a ve resullere iman ediniz.”

Gerçekten inanarak ve gereğini yaparak “Allah ve resuller ile” insanlığı güven altına alınız. Asil topluluk ve Adil yönetimle insanlığı güven altına alınız. Devleti oluşturunuz ve hükümetleri teşkil ediniz. Hazreti İsa ile beraber bütün resullerden örnek ve ibret alınız.

Bugün yeryüzünde mevcut olan dört büyük dinin: Hristiyanlık, İslamlık, Budistlik ve Brahmanlık dinlerini (aslında Hak olan ve vahye dayanan, ama sonradan kaynağından uzaklaştıkça bulanan su gibi, kirli ve kötü şeyler karıştırıldığını bilin, birlikte değerlendirin) ve yeryüzünü bir Allah’ın mülkü olarak güven altına alınız; Ey Kitap Ehli olanlar, ey devletleri ve kanunları olanlar ve ey Müslümanlar; ülkenizde ve yeryüzünde Barış ve Bereket nizamını kurmaya çalışınız!

      

وَلَا تَقُولُوا ثَلَاثَةٌ = “(Hâşâ, Allah) Üçtür demeyiniz!”

Üç olan” nedir? Burada mahzuf edilmiştir: (İlmi bir teşbihe yanlış anlamlar yüklenmiştir.) Haçlı Batılılar Allah’ın şefkat ve merhametini ve kullarına inayet ve nimetini ifade etmek üzere bazı Havarilerin mecazi anlamda kullandıkları (ALLAH BABA) kavramını gerçek zannederek Baba-Oğul-Ruhul Kudüs gibi safsatalar uydurup sapıtmışlar ve Teslis=Üçleme sapkınlığına kaymışlardır. İşte Allah, sakın “bunu söylemeyin” demektedir. Yasama, yürütme ve yargı olarak üç kuvvetin olduğunu ve bunların ayrı ayrı olduğunu söylemek de, hatalı söylemdir. Önce, kuvvet üç değil dörttür; yasama, yürütme, yargı ve denetim. Devlet başkanı ve yargı bunların üstündedir. Devlet tektir. Kuvvetler ayrı ayrı değil, birlikte ve dengededirler. Allah ve resuller ile insanlığı güven altına alın, parçalamayın demektir. Allah ve resul yargıyı ifade eder kabul edersek, hakemlerden oluşan yargıyı üstün tutup birlikteliği koruyunuz anlamını içerir.

      

انتَهُوا خَيْرًا لَكُمْ = “Sizin hayrınıza olmak üzere intiha ediniz. (Bu şirkten vazgeçiniz!)”

“İntehu kâne hayran leküm” şeklinde de manalandırılabilir. Yani böyle söylemezseniz (hâşâ, Allah üçtür demeyi terk ederseniz) sizin için iyidir.

Dünyayı kapitalist ve sosyalist olmak üzere ikiye ayırarak, üçüncü dünya ülkelerini sömürülen geri ülke kabul etmek de bir nevi teslis, yani üçlük demektir. Tekrar edelim: Hristiyanlar Hazreti İsa’nın bedenini imparatora, ruhunu ise kiliseye verdiler. Tanrı’yı da göğe gönderdiler. Böylece Hak dini ve düzeni parçalayıverdiler. Zaten şirk çok tanrı ve çok yönetici sonucunda meydana gelmiştir. Her kabile kendisine tanrı edindi ve aralarındaki savaşları tanrılar arasındaki savaşlara dönüştürdüler.

Bugün de ülkeler şirk içindedir. Örneğin, Türkiye’yi kim yönetiyor, belli değildir. Yargıtay çıkıyor, ‘ben yönetiyorum’ diyor! Danıştay, ‘ben yönetiyorum’ diyor. TÜSİAD, ‘ben yönetiyorum’ diyor! Baro, ‘yönetme bana ait’ diyor! YÖK zaten fiilen yönetiyor. Ordu, sessiz sedasız yön veriyor. Devlet Başkanı zaten resmen yetkili bulunuyor. Zavallı hükümetler de şamar oğlanı olarak kendi yönettiğini sanıyor. Meclis göstermelik hale gelmiş ama hâlâ kendisini yetkili sanıyor. (Oysa gerçekte Türkiye’yi dış Siyonist güçler ve yerli sabataist-masonik çeteler yönetiyor.)

Böyle kırk başlı devlet olur mu? Oysa bakınız, Mustafa Kemal’in temel ilkelerinden biri Vahdet-i Kuvva’dır, Kuvvetler Birliğidir. Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir. Milletin yegâne mümessili Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Bu ayet işaret ediyor ki: “Bu çok başlılıktan vazgeçiniz, sizin için hayır olur” diyor, Allah elbette doğru söylemektedir.

        

إِنَّمَا اللَّهُ إِلَهٌ وَاحِدٌ = “Yalnız ve ancak bir İlah olan Allah vardır.”

Burada “İLÂH” nekire gelmiştir. Bu ifade ve işarete göre: Devlet ve Millet tek vücut olabilmelidir. Ama bağımsız oldukları için her ocağın, bucağın, ilin ve ülkenin başkanı Allah’ın adalet kurallarını uygulamakla görevlidir ve Devlet Başkanının ayrı ayrı temsilcileridir. Bir topluluk içinde ayrılık ve çok başlılık felakettir. Ama her toplulukta tek olan Allah ve O’nun halifesi olan insanlık ayrı ayrı temsil edilir ve o birdir. Birdir ama ayrı ayrı yerlerde birdir. Aynı bir, başka yerlerde başka bir olarak yetkilidir. Bir dağa değişik yönlerden bakarsan farklı görünür ama o bir tanedir.

        

سُبْحَانَهُ = “O (Allah CC) Sübhan (her türlü kusur ve ihtiyaçtan münezzeh olan)dır.”

“SeBeHa” uçmak veya yüzmek anlamındadır. O’nun; (hareket ve hâkimiyet) alanı manasındadır. Yani, Kâinatın tek sahibi vardır. O’nun sahasına (ve saltanatına müdahale edecek hiçbir kimse yoktur. Var zannetmek şirktir) başkaları giremez. Bunun gibi her millet ve devlet topluluğunun da kendi varlığı vardır. Başka topluluklar onun sahasına karışmamalıdır. Yerinden yönetime de fırsat tanınmalıdır. Ama devletin genel düzeni ve milletin birliği ve dirliği açısından ortak ve temel kanun ve nizamları, genel ve geçerli hukuk kuralları, elbette bulunacaktır. Bir toplulukta tek şeriat (yani hukuk düzeni) vardır. Tek şeriat tek şir’a demek değildir. Yoksa çoklu sistem, çoklu yargı demek değildir. Çoklu sistemde herkesin kendi mezhebine ve hayat felsefesine göre özel dayanışması olabilir. Bir kimsenin iki dayanışma ortaklığında olması uygun değildir. Hepsi de bir başkanın yönetimindedir.

        

أَنْ يَكُونَ لَهُ وَلَدٌ = “O’nun evladı olması (imkânsızdır, akıl dışıdır!)”

Bundan anlıyoruz ki, her topluluk bir bütün olmalıdır. Herkesin bir görevi ve yetkisi vardır. Allah’ın halifesi ayrı ayrı kişiler değil; topluluğun ve Devletin kendisi Allah’ın halifesi konumundadır. Bu topluluk içindeki görevliler Devlete ait bazı yetkilerini kötüye kullanmazlar. Yargı denetiminden kimse ayrıcalığa sahip olmamalıdır. Hakemler de hakemlerin ve genel hukuk kaidelerinin denetiminde bulunmalıdır. Hristiyanlığın yozlaşmasıyla Hazreti İsa Allah’ın oğlu olarak sorumsuz yapılmış, onun halefleri olan papa ile imparator da sorumsuz kılınmış ve sapmışlardır.

        

لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ = “Semâvâtta olanların hepsi (tüm kâinat ve mevcudat) O’nundur.”

Canlı cansız O’nundur. O’nun dışında O’nun bir ortağı yoktur, evladı da yoktur. O’nun yeryüzündeki halifesi de Devlet ve topluluktur. Kişiler başkan da olsalar keyfi hareket edemez. Herkes şeriata, kanunlara göre hareket etmekle yükümlüdür. İmtiyazlı kimse yoktur. Kralın da, papanın da şeriat ve hukuk karşısında diğer insanlardan ayrıcalığı yoktur.

          

وَمَا فِي الْأَرْضِ = “Ve yerde olanlar (canlı ve cansız bütün varlıklar da Allah’ındır.)”

“Doğal düzen için nasıl her söz Allah’ın ise, yerdeki insanlar için de hüküm aynıdır. Yeryüzünü insanın halifeliğine bırakmışsa da, bu halife her şeyi keyfince yapabilecek anlamında sanılmamalıdır. Yeryüzündeki İlahlık ve hükümranlık da O’na aittir.”

          

وَكَفَى بِاللَّهِ وَكِيلًا(171) = “Allah kefil olarak yeter.”

Herkes Allah’a dayanmalıdır ve O’na karşı sorumlu tutulmaktadır. Başka kimseden korkmamalı ve O’na sığınmalıdır. İnsan yalnızca ve Allah’ın adalet ve merhameti adına kamuya dayanmalıdır. Sadece O’na ve Adil Devlete karşı sorumludur. Kişi kişiye kul olamaz; ne İsa’ya, ne imparatora, ne de din adamlarına…

          

لَنْ يَسْتَنكِفَ الْمَسِيحُ = “Mesih asla istinkâf etmeyecek (kibirlenip Allah’a kulluktan çekinmeyecek ve asla gevşeklik göstermeyecek)tir.”

Ayet: “Mesih’in istinkâf etmediğini” değil de “etmeyeceğini” söylemektedir. Tekrar gelişinde de istinkâf[4] etmeyecek (Allah’a şükürden ve zikirden vazgeçmeyecek, böbürlenmeyecek) anlamı verilebilir. Bunun işareti şudur ki, ahirette (de bir nevi gönüllü) ibadet vardır. “Cennette olanlar ibadet ederek derecelerini yükseltirler. Melekler için de durum böyledir. Cehennemde de ibadet edip azaplarını hafifletirler, hatta oradan çıkabilirler.” iddiaları asılsızdır, yanılgıdır. Bu kanaat, Kur’an ayetleriyle çelişmektedir. Zoraki bir yorum ve geçersiz bir te’vildir. Çünkü: “(Mü’minler) Onda (cennette) ebedi olarak kalıcıdırlar. Ondan ayrılmak istemezler.” (Kehf: 108) “(Kâfirler cehennem) İçinde temelli kalıcıdırlar. Onların azabı hafifletilmez ve onlar gözetilmez.” (Al-i İmran: 88) “(Orada) Ateşten çıkmak isterler, ama asla çıkacak değildirler.” (Maide: 37) “(Cehennemde) ona her yandan ölüm (acısı) gelecek, ama (asla) ölmeyecek de... Ardından daha katı ve sıkıntılı bir azap olacak.” (İbrahim: 17) ayetler sarihtir ve kesinlik ifade etmektedir. Bir başka manası, bu dünyaya tekrar, Mesih geldiği zaman da kulluk görevlerinde istinkâf etmeyecek gevşeklik göstermeyecektir. Zaten şimdi de uzayda yaşadığına göre, bir şekilde ibadet etmektedir. Sadece onun için zaman çok çabuk geçmektedir.

İstinkâf“NeKeFe”nin istif’al bâbındandır. “İstirkâb”, diz çökmek oturmak demektir. Verilen bir emre itaat etmeyip oturup direnmek, hareket ve gayret etmemektir. Yapmamak için direnmek, kaçınıp çekinmek demektir.

      

أَنْ يَكُونَ عَبْدًا لِلَّهِ = “Allah’ın abdi olmaktan (O’na kulluk yapmaktan) istinkâf etmez.”

“ABD” kelimesi, “AMD” kelimesi ile akrabadır. Amd, direk demektir. Kapının önünde dikilip verilecek emri beklemek ibadettir. Bir tür bekçilik gibidir.

Allah, Hazreti İsa’ya ne emir vermişse onu yerine getirmiştir, keyfi ve nefsi hareket etmemiştir. Bu dünyaya tekrar geldiğinde, kendisine verilen emri yerine getirecektir. Belki şimdi de uzayda füze içinde verilen görevleri yürütmektedir. Ahirette cennette de öyledir. Mesih, hâşâ Allah’ın oğlu değil, abdidir, kuludur. Kulu demek, görevlisi demektir.

Osmanlılardaki kamu görevlilerine “kul” denmektedir. Kul ise kamu görevlisidir.

        

وَلَا الْمَلَائِكَةُ الْمُقَرَّبُونَ = “Mukarreb olan melekler de istinkâf etmezler. (İlahi emirleri yerine getirmekten çekinmezler.)”

Meleklerin de organize olmuş toplulukları, iş bölümü ve yetkilileri vardır. Bu ayette; “Mukarrabûn” kelimesinin kullanılması yani “kurallı çoğul getirilmesi” bunu ifade eder. Mukarreb, Allah’a yaklaşanlar anlamına geldiği gibi birbirine yakın olmak demektir. Mü’minler de birbirine takarrub ettikçe, birbirine yaklaştıkça Allah’a yaklaşmış olur. “Mukarreb olmak” demek, topluma bağlı ve sadık-yakın olmak, birlikte çalışmak, zekât vergisinden ve cihat görevinden kaçınmamak, yardıma koşmak, sosyal ve siyasal hizmetlere katılmak demektir.

Örneğin; birlikte market işletenler, buna katkıda bulunanlar mukarreb olmuş olurlar. Melekler bununla tavsif edilmiştir. “Ben kazanayım değil de, biz kazanalım” derseniz, mukarrebundan olursunuz. Ortaklıktan, birlikten kaçınan kimse ise (bir nevi Kur’an’ın hükmünden ve) Allah’a ibadetten istinkâf etmiş olur.

Peki, Hazreti İsa ile beraber neden meleklerden bahsedilmiştir?

Hazreti İsa şimdi uzayda semavatta olduğuna göre melekler gibi ibadet etmektedir. Cennette de insanlar melekler seviyesine yükselecektir. Dünyadaki gibi günah işleyip azabı istihkak etmeyeceklerdir. Ama sevap işleyip derecelerini yükselteceklerdir. Dolayısıyla, nasıl melekler ibadetten istinkâf etmezlerse, mü’minler de istinkâf etmezler. (Yani kulluktan ve Allah’a yakarmaktan çekinmezler.)

      

وَمَنْ يَسْتَنكِفْ عَنْ عِبَادَتِهِ = “O’na ibadetten kim istinkâf ederse, O’nun verdiği emirleri kim yerine getirmezse.”

Dünyada birbiriyle (hayırda yardımlaşıp) Allah’a ibadet ve dinine hizmet etmeyenler cezasını çekecektir. Bunlar cehenneme götürülerek, eğer mü’min iseler, belki de orada ona ibadet etme, takarrub etme öğretilecektir. İster peygamber olsun, ister kral olsun, herkes âbiddir ve şeriatın hükümleri içindedir. Kimse imtiyazlı değildir. Adil yargı sistemi herkes için gereklidir ve geçerlidir. Ama imtiyazlı insan yoktur. Herkes yaptıklarının hesabını yargı karşısında verir. Dokunulmazlık yoktur.

Oysa bugün devlet başkanının hiç kaldırılamayan dokunulmazlığı vardır. Milletvekillerinin dokunulmazlıkları vardır. Erler dahil, bütün askerlerin bir nevi dokunulmazlıkları vardır. Yargıçların dokunulmazlıkları vardır. Kapıcının bile -eğer kamu görevlisi ise- dokunulmazlığı vardır.

Peki, bu bâtıl düzende kimlere dokunulabilir? Kamu görevlisi olmayan herkese dokunulabilir. Çalışana dokunulabilir, esnafa dokunulabilir, çiftçiye dokunulabilir. Çünkü bunlar parya görülmektedir.

İşte, Hazreti İsa’nın tanrılaştırılması da bu imtiyazlı sınıfı oluşturmak içindir.

Fıkıhta (hukukta) dokunulmazlık yoktur. Herkes tarak dişi gibi eşit olarak doğar. Sultan Fatih, bir mimar onun dediği gibi yapmadı diye kolunu kestirmiş, mimar da kadıya başvurmuştur. Fatih duruşmaya gelmiş ve kadının yanında oturmuştu. Kadı; “Senin yerin orasıdır begüm.” demiş, onu sanık sandalyesine oturtmuş ve kolunun kesilmesine mahkûm etmiş, ancak yapılan fiil kamu adına yapıldığı için kısas diyete dönüşmüş ve hazineden mimarın diyeti ödenmiştir. Mimar Müslüman değildi ama hakkını padişahtan söke söke almıştı.

Ayette, “MEN” kelimesi kullanılmıştır. Kim olursa olsun; Hazreti İsa da olsa, (evliya da tanınsa), her kim istinkâf ederse, (Kur’an’dan ve kulluktan yüz çevirirse o kişi Allah’ın kahrına ve gadabına uğrayacaktır).

        

وَيَسْتَكْبِرْ = “Ve (her kim) istikbar ederse (kibirlenip kulluk ve kamu görevlerini yerine getirmezse).”

“İbadetten istikbar etme” tembellikten ileri gelirse, onun cezası belki sevaptan mahrumiyettir. Ama isyan olmadığı, şirk olmadığı için cezası hafiftir. “Ben bu kadar basit işleri nasıl yaparım? Ben kralım, kral soyundanım! Ben (seçkin kavimdenim, Evliyadan Allah’a Ermişlerdenim), ben kilise mensubuyum!” der de Allah’ın emirlerini yerine getirmezse, bu durum kibirlenme ve kendisini Tanrı ile eşleştirmedir. Kendini devlet zannetme ve topluluktan üstün görmedir. Bu yerilmektedir, çünkü şirktir.

Kamu görevlisi kamunun hizmetçisidir, ama kamunun temsilcisi değildir, halifesi değildir. Başkan topluluğun elçisidir, Allah’ın adalet ve merhamet görevlisi-halifesidir. Elçi demek, kendisi bir şey katmadan sadece onun söylediklerini yapan veya aktaran kimsedir. Halife ise, onu halef yapan kimsenin yetkili vekilidir. Onun adına karar alma yetkisine sahiptir.

Peygamberler Allah’ın Elçileridir. Onlara küçümseyip “postacı” demek edepsizliktir ve tehlikelidir. Çünkü mesela Hz. Muhammed (SAV) Cenab-ı Hakkın gerçek ve en yüksek vekili ve halifesidir. Başkanlar dahil, kamu görevlileri de halkın hizmetindedir. Kendileri şeriat vazedemezler, sadece şeriatı uygulamakla görevlidirler.

        

فَسَيَحْشُرُهُمْ إِلَيْهِ = “Onları Kendisine haşredecektir. (Allah, kibirlenip kulluk görevlerini yerine getirmeyenleri mahşere toplayıp hesaba çekecektir.)”

Öldükten sonra herkes dirilip huzura gelecektir. Allah onları bir ortamda ve aynı safta toplayıverecektir. Devlet başkanı da, köylü vatandaş da aynı sıraya girecektir. Peygamberler de orada şahitlik edecektir. Ahirette insan insana soru yöneltemeyecektir. Ahiretin görevlileri insanlar değil, sadece meleklerdir. Krallar da kullar da aynı sandalyede davalı ve davacı aynı yerde dikilecektir. Ve Allah herkesi sorguya çekecektir.

“Haşere” sürü hâlinde yürüyen böceklere denir. Halkı, hesaba çekmek üzere böyle bir araya toplamak “haşretmek” demektir.

        

جَمِيعًا(172) = “Cemian. (Hepsini ve herkesi huzuruna toplayıverecektir.)”

İnsanların hepsi bir araya toplanacaktır. Adem aleyhisselamdan kıyamete kadar bütün insanlar birlikte haşrolunacaktır.”[5]

Hz. Adem’den son sülalesine bütün insanlar ister karada ister deryada olsunlar, hepsi yeniden diriltilip hayatlarının hesabını vermek üzere Allah’ın huzuruna ve mutlak adalet divanına toplanmış olacaklardır. Bütün varlıklar ve insanlar birbirinden haklarını alıp, sonra müstehak oldukları cennete veya cehenneme yollanacaklardır. İşte Hz. Peygamber Efendimizin (SAV)’in buyurdukları gibi; “Akıllı ve hayırlı adam bu akıbete ve ahirete hazırlanan ve özellikle kul haklarından sakınandır!..”

 


[1] Bak: Şualar / Yeni Lûgat – Mesih maddesi

[2] Bak: Hak Dini, Kur’an Dili – C.5 sf.4172

[3] Tevrat, Melahya (Malaki) / 4. Bab

[4] İstinkâf: İbadet ve mesuliyetten kaçınmak, kendini müstağni saymak ve kulluğa tenezzül buyurmamak demektir.

[5] Kur’an ve İlim Semineri – 335. Ders (Bazı düzeltme ve eklemelerle)

Abdullah AKGÜL -

Karşılaştırmalı İslam ve Batı Hukuku araştırmacısı.

El-Ezher Üniversitesi Usuliddin Fakültesi Mezunu.

Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Mezunu

Devami
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

KUR’AN’IN TEKNOLOJİK MÜJDELERİ VE SİYONİST SİSTEMİN AKIBETİ
Rahmetli Erbakan Hoca sohbet, seminer ve konferanslarında: Haksızlık ve ahlaksızlık üzerine...
Devami
TARİKAT, CİHAT OCAĞIDIR
 Cenabı Hakkın değil, halkın ve iktidarın rızasını aramak, şirktir! Radyoya, televizyona...
Devami
Uyuşturucu ve uyumsuzlukla;NESLİMİZ KURUTULUYOR!
  Ahlâk tahrip olunca lise gençliğinde alkol kullanımı yüzde 66'lara...
Devami
KUR'ANDA İŞÇİ HAKLARI
  İslam helal ve meşru yollardan çalışıp kazanmaya büyük önem vermiş, ...
Devami
HZ. PEYGAMBERİMİZİN EĞİTİM VE ÖĞRETİM METODU
  Sünnet metodunu iyi anlamalı:             Efendimiz (sav) hayatının her...
Devami
SN. HAYRETTİN KARAMAN’IN KARARTMALARI… EL İNSAF!..
  SN. HAYRETTİN KARAMAN’IN KARARTMALARI… EL İNSAF!..          Bir insanın siyasi kanaat ve...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 510

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR