ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün2792
mod_vvisit_counterDün4283
mod_vvisit_counterBu Hafta10381
mod_vvisit_counterGeçen hafta35024
mod_vvisit_counterBu Ay16173
mod_vvisit_counterGeçen Ay183380
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar18114274

IP'niz: 3.235.227.117
Bugün: 04 Ağu 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12689579

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam
Reklam

SİHA’LAR VE İHA’LAR ERBAKAN’IN TEKNOLOJİK MİRASI VE STRATEJİK DEHASIDIR

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 43
ZayıfMükemmel 

 

SİHA’LAR VE İHA’LAR ERBAKAN’IN TEKNOLOJİK MİRASI

VE

STRATEJİK DEHASIDIR

        

22 Nisan 2021’de Beyaz TV’de yayınlanan “Ne Var Ne Yok?” programına katılan Mete Yarar çok önemli ve gizemli bilgiler aktarmıştı!

“Bu hafta iki tane çok güzel kitap okudum; bunlardan bir tanesi Devrim arabalarıydı. Olayın başlangıcı itibariyle bugün yaşadığımızın aynısı o zaman da yaşanmıştı. Yıl 1961’de ve Devrim arabaları işinin içinde ismi hiç konuşulmayan başka biri daha vardı; bu zat Necmettin Erbakan’dı. Yani Devrim arabalarının yapılması için teşvik edenlerin başındaydı. Farkında mısınız; 74 Kıbrıs Harbi diyoruz Necmettin Erbakan akla geliyor, D-8 diyorsun Necmettin Erbakan akla geliyor, 1961 Devrim arabaları diyorsun Necmettin Erbakan akla geliyor, şimdi başka bir şey diyorum; SİHA diyoruz yine Necmettin Erbakan akla geliyor ve hem de nasıl geliyor biliyor musunuz? Bunu sosyal medyada paylaştım burada da paylaşmak istiyorum. Bu konuyu da bana Necmettin Erbakan’a şikâyete giden grupta olan birisi anlatmıştı. Rahmetli Necmettin Erbakan’a (Selçuk Bayraktar’ın babası) Özdemir Bayraktar’ı şikâyet etmeye gidiyorlar. 1990'lı yıllar ve şikâyete gidenler Hoca’ya diyorlar ki; “Hocam; biz askerlerle çok iyi değiliz, çünkü bizimle çok uğraşıyorlar… Ama Siz sürekli askerlerle görüşüp irtibat kuran ve onlarla içli dışlı olup arası iyi olan Özdemir Bayraktar’la çok sık görüşüyorsunuz!?” diye şikâyetlerini ve endişelerini söylüyorlar. Erbakan Hoca şikâyete gelen ekibe dönüyor; “Onlarla uğraşmayın. Çünkü onlar Türkiye'nin önünü açacak SİHA projesini hayata geçirecekler ve Türkiye'nin kaderini değiştirecekler” diyor. Şimdi; düşünebiliyor musunuz, yıl 1990'ların sonu ve ortada henüz SİHA diye bir şey yok ve Erbakan Hoca’nın SİHA’dan haberi var, projeyi de biliyor!.. (Aslında bütün bu teknoloji harikası projeleri bizzat Erbakan üretiyor ve belli kişilere öğretiyor.) Ve “Dokunmayın onlara ve bir daha bana, onları şikâyete gelmeyin.” diyor!.. Çok ilginç olan şu; o yıllarda daha hiçbir yerde SİHA’ların adı geçmiyor iken ve belki daha çizim aşamasında bile değilken böyle bir şeye inanç göstermek ve hele 28 Şubat gibi siyasetin en sert döneminde bile siyasete değil de başka bir şeye odaklanabilmek ve Türkiye’ye bir şey kazandırabilmek adına birilerinin bir şey üretebilmesine vesile olabilmek… Bu ne kadar büyük bir şey, ne kadar büyük bir değer biliyor musunuz, siyaset ötesi düşünebilmek!? Hani biz bazen kızar ve bağırırız ya ona buna, o yaşadığımız 28 Şubat döneminde bile Erbakan Hoca kimseye kızmıyor ve herkese bir hedef veriyor ve verdiği o hedefe doğru yürümeleri için her bir sahada onlar için ayrı ayrı mücadele ediyor, destek oluyor, projeler üretiyor!.. (Ve Milli Çözüm yıllardır bu gerçekleri yazıp duruyor.)

Rahmetli Erbakan 1961 yılında bir rapor hazırlıyor ve raporunun içerisinde Devrim arabaları gibi otomobil sektörünün geleceği ile ilgili bir konuşması geçiyor. O konuşmasının içerisinde ben, Türkiye'deki hain bir grubun hiç değişmeden birbirlerine el verdiğini anladım. Hatta babadan oğula bile geçebiliyor ve bir aşağılamadır gidiyor. Yani Türk Milletini ve manevi değerlerini aşağılayarak iş yapmayı seven çok adi ve ciddi bir grup bulunuyor.

1961 yılında Cemal Gürsel bir konuşma yapıyor kongrede ve diyor ki; “Bazı gruplar var ve bizim Tarım Ülkesi olarak kalmamızı istiyorlar. Tabi ki tarımdan ülke olarak vazgeçmeyeceğiz. Ama bu gruplar asla sanayileşmemizi istemiyorlar” diyor. Hatta başka bir şey daha söylüyor; “Saman ihraç ederek ayakta kalacağını zannediyorlar. Bir gemi dolusu saman sattığımızda yedi tane otobüs alabiliyoruz, onlar bunun farkındalar mı? Biz buna ülke olarak nasıl dayanacağız?” diyor.

Peki Rahmetli Necmettin Erbakan ne diyor? Devrim arabaları engelleniyor, “Türkiye boşuna zaman kaybediyor ve niye yapılamadığını” soruyorlar. Çok net bir şey söylüyor ve bugünün fotokopisi ve bugünün zihniyetinin aynısı… Erbakan Hoca diyor ki; “Türkiye'de ülkenin sanayileşmesini istemeyen üç grup vardır:

Bunlardan bir tanesi karamsarlar grubudur. Türk insanına ve Türk devletine güvenmeyen bir gruptur. Bunlar asla bizim bir şey yapacağımıza inanmazlar. Ve her defasında bir şey yapmaya kalktığınızda; ‘Biz beceremeyiz, bizden daha önce becerenler var, biz niye bu işe giriyoruz?’ diye söyleyen bir grup vardır.

İkinci grup ithalatçılardır; Türkiye'nin üretmesi yerine, dışarıdan alıp getirip satmaya çalışan insanlardır. Bunların çok ciddi parası vardır, lobisi vardır, dışarıdan destekleri vardır. Ve Türkiye'de de her zaman medyayı yönlendiren odaklardır.

Üçüncü grup ise; Türk sanayisini geliştirmek istemeyen hainler takımıdır. Bunların sayısı çok azdır. Fakat sayı azlığı etki azlığı anlamına gelmez. Bunların sayısı azdır ama sesleri çok çıkar ve Türkiye'deki birçok kişiyi etkilerler.” diyor. Ve yine Erbakan Hoca; “İnsanların azınlık olmuş olması güçlü ve etkili olmalarına engel sanılmamalıdır. Yani siz sayıca çok fazla olabilirsiniz, bu ülkeyi çok sevebilirsiniz, ama icraat yapmıyorsanız, çalışmıyorsanız ve yapanın yanında durmuyor ve ona sahip çıkmıyorsanız, bir şeyi icra etmeye çalışan azınlıkları etkin ve yetkin konuma taşımış olursunuz.” diyor.

Bakın Devrim arabaları yapılmadan önce Cemal Gürsel’e bir ekip gidiyor ve Gürsel; “Bu arabayı yapabilecek miyiz?” diye soruyor. Diyorlar ki; “Yapamayacağız! Bize yaptırmayacaklar! Hatta bunun yapılmaması için, bizim içimizdeki ulusalcıları kullanacaklar.” Ve gerçekten de o dönem ulusalcı bilinen ne kadar yazar varsa Devrim arabalarının yapılmaması için uğraşıyorlar. Buna bir örnek vereyim;

Devrim arabalarının yapımı sırasında birisi bir yazı yazıyor;

Türkiye'de otomobil sanayi yapılsın mı yapılmasın mı? Yazısında diyor ki; “Kağnı devrini bitirip (Türkiye için bahsediyor) atlı araba devrine bile tam olarak geçememiş (bunu yazan da Türk ve yıl 1960'lardan bahsediyoruz ve bu aşağılamanın boyutuna bakar mısınız!?) ve kalifiye eleman sayısının binlerin üstüne çıkamadığı, vatandaşlarının iş gücünün sınırlandığı ve henüz ağır sanayi alanında sağlam bir adımın dahi atılamadığı bir ülkede, otomobil imalinden bahsetmek hem ekonomik gerçekliği hem de sosyal gerçekliği kabul etmemek anlamına gelir.” Bunu söyleyen kişi Çetin Altan. Ahmet Altan’ın ve Mehmet Altan’ın babası… İşin ilginci şudur; bunları söyleyen kişiler büyük insanlar olarak anılıyorlar, ama Erbakan Hoca gibi insanlar bu uğurda canlarını verdiler ve hayatlarını adadılar, ama maalesef değerleri bilinmedi.

Şimdi; 1961’de söylenenler ile 2020'de söylenenler aynı. İlk İHA ürettiğimizde; “Pahalıya mal oldu. Pek işe yaramaz diyorlardı. Bunları niye yaptık diyorlardı. Niye İsrail Heron’larının yerini aldık ve Heron’lardan pahalıya geldi diyorlardı. Biz SİHA’ları üretmiyoruz, dolayısıyla yerli diyemeyiz, çünkü sadece montaj yapıyoruz.” diyorlardı. Bu söylenenlerin ve söyleyenlerin hepsi ve kimler olduğu arşivlerde var. İşin garibi bugün başta İsrail ve ABD olmak üzere dünyanın hiçbir yerinde %100 İHA üreten ülke yok. %93 yerlilikle yapılan bile yok. Ama bugün bazı kesimlerin tüm nefreti ve uğraşısı Türkiye’nin bu üstün teknolojik başarısını görmemek ve göstermemek üzerine kurulu. Ama bugün merak edip bu işlerin başındaki insanlarla ve Genel Müdürlerle konuşurken; “Ya arkadaşlar Amerikalılar yıllardan beri çalışıyorlar, Ruslar çalışıyorlar, İsrailliler çalışıyorlar ama bizim yaptıklarımızı başaramıyorlar, peki bizim onlardan farkımız nedir, şansımız nedir, ve bizim bu teknolojik atılım ve başarımızın altında yatan nedir kardeşim!?” diye soruyorum… Ve vatan sevdalısı inançlı ve kararlı yetişmiş gençlerimizi görüyorum.

Ve şu an Libya ve Karabağ’da kullanılan yeni bir teknoloji var ki henüz açıklanmadı, sahada oyun bozan bir teknoloji bu… Öyle ki sevenlerimizde hayranlık, istemeyenlerimizde şaşkınlık ve kıskançlık uyandırmaktadır. Ve bu yakın zamanda açıklanacaktır. Ve bunun aynı muadilinde başka bir şey yok şu an dünyada. Ayrıca arka arkaya gelecek çok gizli teknolojiler daha var ve biz şu an her hafta yeni bir şey görüyoruz. Türkiye’nin bu ürünlerinin en büyük özelliği; örneğin siz bugün bir ürün görüp onun aynını yaparsınız, ancak siz yaparken o ürünün teknolojisi eskimeye başlar ve yaptıktan sonra onun kullanım süresi 5 yıl sonra biter. Türkiye’nin ürettiği teknoloji ise bugünün değil daha ilerisinin, yani 10 sene sonrasında bile kullanılabilecek ileri teknoloji ürünleri olarak ortaya çıkıyor. Mesela Göktuğ projesi var 5 ülke yapıyor, SİHA 5 ülke yapıyor, ATAK helikopterleri 6 ülke yapıyor ve şu an Türkiye; ürettiği tüm teknolojik ürünlerin kalitesi ve niteliği ile dünyada ilk 5 ülkenin içerisinde bulunuyor ve birçoğunda başı çekiyor. Bu özelliği ile Türkiye bugün artık bölgesinde oyun kurucu ve oyun bozucu konumuna gelmiş bulunuyor. (Ancak tarihin seyrini ve kem talihimizi değiştirecek, Yeni Bir Dünya ve Adil bir Düzen inşa edecek inançlı ve kararlı bir yönetime şiddetle ve acilen ihtiyaç duyuluyor.)

Bakın şimdi her türlü engele rağmen bugün geldiğimiz nokta şudur;

Önde F-16’lar gidiyor, onun arkasında yeni üretmeye başladığımız TİHA’lar gidiyor, onun arkasından da SİHA’lar gidiyor… Bugün Türkiye'deki SİHA’ların filo sayısı Avrupa'daki tüm ülkelerin filo sayısından daha fazladır ve bugün Türkiye’nin 130’a yakın SİHA’sı vardır. Bir alana girdiğinde, o alanın tamamını seyredip engelleri süpürebilecek kadar bir güce sahip konumdadır. Bunu biz söylemiyoruz, bunu İngiliz Savunma Bakanı söylüyor, bunu İspanya Savunma Bakanı söylüyor, bunu Yunanistan'daki gazeteciler söylüyor; ama nedense Türkiye’nin eriştiği bu gücü, Türkiye'de söyleyemeyen, buna sevinip sahiplik edemeyen gazeteci bir grup vardır. Yani birilerinin hâlâ görmezden geldikleri bir savunma sanayi vardır ve hâlâ görmezden geldikleri Türkiye'deki teknolojik devrim yaşanmaktadır. Bakın şu an Türkiye’nin ürettiği İHA’lar uçan bir robot durumundadır. Çünkü içinde 40 tane bilgisayar bulunmaktadır. Yani birbirinden farklı modelde 40 ayrı yazılımla, yani yapay zekâyla uçuyorlar. Şimdi bu üretimin içerisinde yazılımcılar var, motor bilimiyle uğraşanlar var, bunun içerisinde bunların alt yapı hazırlığıyla ilgili olan oluşumlar var, bunun aerodinamiği ile uğraşanlar var ve sadece bu projede (Bayraktar’da) üç yüz tane mühendis çalışıyor. Son olarak üretilen TİHA’nın 5000 km menzili var, mühimmatlı olarak ise 2500 km yani bir uçak kadar menzili vardır. Ayrıca F-16’ların attığı her mühimmatı atabiliyor, yani yedek F-16 sayılırlar.

Bir ülke bir savaşa girerken, stoklarında en fazla 10-15 günlük mühimmatı vardır. Daha fazlası yoktur. Mesela geçenlerde Hindistan; Çin ile olaylar kızışınca 10 günlük cephane stoklarını 15 güne çıkartmak üzere gerekli birimlerine emir verdi, ancak bu 5 günlük artı cephane birkaç günde olmaz, birkaç yıl ful çalışmanız lazımdır.

Peki Türkiye'nin durumu hangi noktadadır? Türkiye’nin bugün geldiğimiz noktada mühimmat sorunu kalmamıştır, çünkü Türkiye kullandığı tüm mühimmatını kendi üretmekte ve ne kadar mühimmat stoku olduğu tahmin edilememekte ve bilinmemektedir.

Ayrıca TCG Anadolu Uçak Gemisi bitti ve üzerinde şu an yüklemeler ve denemeler yapılmaktadır!

Savunma Sanayii Başkanı İsmail Demir, katıldığı bir televizyon programında TCG Anadolu Gemisi ve insansız hava araçlarına ilişkin yaptığı açıklamada, “Gemilere iniş yapabilecek İHA konusunda çalışma var. TCG Anadolu gemisini bir İHA gemisine çevirmek istiyoruz. Böylece denizlerde bir SİHA vurucu gücümüz olacak” müjdesini aktarmıştı.

Yunan basını Demir’in açıklamalarına geniş yer ayırarak, Türkiye’nin savaş gemisi TCG Anadolu’yu SİHA’larla donatacağını yazmıştı. 30 ila 50 arasındaki SİHA’nın TCG Anadolu’ya konuşlandırılacağı haberlerde yer almıştı. Haberlerde İHA’larla donatılan bir savaş gemisinin göz ardı edilemeyeceği vurgulanarak, “SİHA’larla donatılmış Türk amiral gemisinin Doğu Akdeniz’deki kabiliyetleri göz ardı edilemez. Geniş deniz alanlarını izleyebilir veya amfibi operasyonları destekleyebilir” vurgusu anlamlıydı.

Bu Türkiye’nin yaptığı en büyük savaş gemisidir ve aynı zamanda Donanmamızın Amiral gemisi olacaktır. TCG Anadolu Gemimiz dünyada bir ilk konumundadır. Nedir onu ilk yapan? Dünyanın ilk SİHA Uçak Gemisi olarak tasarlanmasıdır. Yani SİHA’ların inip kalkabileceği ve yine SİHA’ların taarruzi olarak kullanabileceği konsept olarak ilk gemiyi Türkiye başarmıştır. İşte Türkiye’nin ürettiği SİHA’ların bir özelliği de bu geminin pistine inip kalkabilecek şekilde, özel bir motor takatlerine göre üretilmiş olmalarıdır. Yani; Türkiye’nin ürettiği SİHA’lar, bilinen diğer ülkelerin SİHA’larından çok daha güçlü motorlara sahip bulunmaktadır.

İsrail, “Doğu Akdeniz'in en güçlü Donanması Türk Donanmasıdır!” diye uyarmıştır ve bunun iki sebebi vardır:

Birincisi: Doğu Akdeniz'deki kıyısı olan en büyük ülke konumundayız.

İkincisi: Coğrafyanın içerisinde en modern filoya sahip bulunmaktayız. Buna ek olarak gençleştirdiğimiz müthiş bir denizaltı filosu geliyor. Ayrıca Atmaca gibi yalnızca gemiden gemiye atılan füzeler gibi karadan denize atabilecek kabiliyetteki yeni bir sistemi çalışıyorlar. Yani şöyle düşünün, eskiden bir gemiyi vurmak için ya havadan atardınız ya da gemiden gemiye atardınız. Şimdi kıyıya koyduğun aynı çok namlulu roketatar sistemleri gibi oradan fırlattığımız platformlarla 250 km ile 300 km’lik bir hat içerisinde kimsenin yaşamasına müsaade etmeyecek güce ve teknolojiye ulaşmışsınız. İşte bunlar sizin bulunduğunuz coğrafyadaki teknolojik ve stratejik üstünlüğünüzün kanıtlarıdır. İsrail bu yüzden Türkiye en güçlüsü diyor ve sadece coğrafi olarak demiyor; jeopolitik mevki, donanma gücü ve teknolojik güç olarak bakıyorlar. Öyle baktığında da Türkiye’yi ayrı ve kuşku uyandırıcı bir konumda, yani herhangi bir ülkeyle karşılaştırılamayacak kadar farklı bir güç olarak görüyorlar." (Ve işte bütün bu başarılarımızı, caydırıcı ve üstünlük sağlayıcı konuma ulaşmamızı sağlayan asıl kahraman ise, bu projelerin gerçek sahibi Erbakan Hocamı 28 Şubat tezgâhıyla iktidardan indirmelerine rağmen Onun kutlu hedeflerinin hiç aksamadan adım adım gerçekleştiğini anlayıp kahroluyorlar!)

TUSAŞ-TAI Genel Müdürü Temel Kotil’in: “TUSAŞ rahmetli Necmettin Erbakan'ın kurduğu bir şirkettir!” itirafı!

"TUSAŞ rahmetli Necmettin Erbakan'ın kurduğu şirketlerin başındadır. 1973 yılında kanunu çıkarttı. Kurulma sebebi hiçbir konuda Amerika ve Avrupa’ya muhtaç olmamaktır. O yılları hatırlayanlar bilirler; Kıbrıs Barış Harekâtı’nda Amerikalıların Türkiye'ye uyguladığı ambargo nedeniyle, ‘Türkiye kendi Milli uçağını yapsın’ diyen Erbakan haklı çıkmıştır. 1974, 1986 yılında F-16'ların imalatıyla başlayan serüven, bugün kendi uçaklarımızın imalatıyla devam ediyor. İHA'mız olsun, Atak helikopterimiz olsun, Hürkuş'umuz olsun hizmetimizde. İnşaallah daha çok ürünler çıkartacağız. Milli Muharip Uçağımız için çalışıyoruz." diyen Türk Havacılık ve Uzay Sanayii AŞ (TUSAŞ) Genel Müdürü Temel Kotil, şirketin savunmaya dönük ihracatta Türkiye'de birinci sırada olduğunu belirterek, "İhracatımız inşallah daha da çok artacaktır. Yarım milyar dolar ihracat yapıyoruz. Hedefimiz yarımda kalmamak ve 2 milyar dolara ulaşmaktır."[1] şeklinde açıklama yapmıştı.

Temel Kotil’in: “Erbakan Hoca Sayesinde Mühendis Oldum” İtirafı!..

Necmettin Erbakan Hoca'yı çok iyi anlamak ve hayırla hatırlamak lazımdır. Kıbrıs Savaşı zamanında ABD'liler ambargo uygulamıştı. 1 dolarlık parçayı vermedikleri için uçamamıştık. Sayın Erbakan Hoca'nın başlattığı büyük bir kampanya vardı. İtalya'dan makinalarını alıp, yerli ve milli uçak fabrikasını kuracaktı. Ben o sevda ile uçak mühendisi oldum.

Erbakan’ın Zaferi, Yüksek Cesaret ve Stratejisi Pentagon’da Ders Olarak Okutulmaktaydı!

Maalesef Türkiye NATO’nun güdümlü müttefiki, Tanzimat’tan beri Batı'nın yörüngesine girmiş Haçlıların uydu ülkesi konumundaydı. Bu nedenle asıl mimarı Erbakan olan 1974’teki Şanlı Kıbrıs çıkarması ABD’yi şoka uğratmıştı. Çünkü adalara yapılan çıkarmalar genellikle sıkıntılı ve başarısız olmuşlardı. 1522’de Rodos alınırken 30 bin şehidimiz vardı. Kıbrıs Eylül 1571’de fethedildiğinde: 50 bin şehit verildiği anlaşılmıştı. Ardından Osmanlı donanmasının İnebahtı'da yakılmasında 30 bin şehidimiz vardı. Girit’te 24 yıllık kuşatma ile 1669’da Kandiye Kalesi alındığında 130 bin şehit bırakılmıştı. Ecdadımızın tam 403 yıl önce 50 bin şehit vererek aldığı Kıbrıs, 1974’te ve Erbakan Hoca’nın üstün yetenekleri, önerileri ve becerileri sayesinde bugüne göre o günkü TSK’nın kıt imkânlarıyla rahmetli Orgeneral Semih Sancar’ın komutasında nasıl sadece 498 şehit verilerek alındığına; müttefikimiz NATO’nun kışkırtmalarına Avrupa ve Amerika’nın askeri ambargosuna rağmen bu zaferin nasıl başarıldığına, Batılıların bir türlü akılları yatmamıştı.

Viyana’yı Çözen Gâvur Kafa, Kıbrıs’ı Bir Türlü Kavrayamamıştı!

1071 Malazgirt destanında, Kosova’da, İstanbul surlarında, Viyana’da ve Şanlı Çanakkale savunmasında Milli Görüş’ün ne olduğunu biraz bilen Haçlı Batı'nın; 1974 Kıbrıs çıkarmasını ve Erbakan’ın strateji dehasını bir türlü çözemediği anlaşılmaktaydı. Milli Gazete'den bir kardeşimiz, bir heyetle birlikte Kıbrıs’ı gezerken kendisine görevli rehber aktarmıştı. Daha önce gezdirdiği bir heyetteki, bizzat Amerikan ordusunda görevli bir subay da bu rehberimize anlatmıştı. ABD’li subaya göre; 1974 Kıbrıs Zaferi’nin başarısının sırları, perde arkası ve Erbakan’ın dehası, Pentagon’da askeri okullarda ders olarak okutulmaktaydı! Çünkü adalarda ve deniz sahasında yapılan savaşlar her zaman oldukça zor, kayıplı, meşakkatli olur ve de kesin zaferle sonuçlanmazdı. Çok sayıda asker hayatını kaybettiği halde, sonuç alınamazdı. Ancak 1974’teki Kıbrıs çıkarmamızda tersi yaşanmış, Batılıların ağızları açık kalmıştı. Amerikalı subaya göre, Amerikan Genelkurmay Başkanlığı Pentagon, Kıbrıs Barış Harekâtı’nı hem büyük bir siyasi kararlılığın, hem de askeri bir strateji dehasının ürünü olarak yorumlamıştı. Ve bunun nasıl gerçekleştiğini askeri okullarında ders olarak okutma kararı alınmıştı.

Kıbrıs’tan Sonra Dağlık Karabağ Savaşı da ABD İçin Bir İbret ve Eğitim Konusu Yapılmıştı!

Amerikan medyası yazmıştı: Dağlık Karabağ'da 44 gün süren savaşın yankıları ABD’de şaşkınlığa yol açmıştı. Uluslararası medyada kendine sıkça yer bulan bu stratejiyi Amerikan dergisi Foreign Policy de gündemine almıştı. Dergide Karabağ Savaşı örneği üzerinden İHA’ların kullanımına yönelik bir analiz yayımlanmıştı. Azerbaycan ordusunun Karabağ’daki tarihi zaferinin ardından, Türkiye’nin de Suriye’de uyguladığı, tank, piyade ve topçu gibi geleneksel birliklerin İHA/SİHA’larla birlik içinde hareket ettiği savaş stratejisi büyük ilgi ve hayranlık uyandırmıştı.

ABD ordusu eğitmenleri Karabağ Savaşı görüntülerini incelemeye başlamışlardı!

Yazıda, ABD ordusunun Asimetrik Harp Grubu'nun eski başkanı Albay Scott Shaw’ın ve ordunun eğitmenlerinin Dağlık Karabağ Savaşı’nın saatler süren görüntülerini inceleyerek öğrendikleri hakkında brifing vermekle meşgul olduğu vurgulanıp, Karabağ Savaşı’nın “ABD için bir okul” olduğu aktarılmıştı.

Analizde, Türk İHA/SİHA’larına da değinilerek şu ifadeler kullanılmıştı: "Azerbaycan, geçtiğimiz sonbaharda tartışmalı Dağlık Karabağ Bölgesi için Ermenistan ile mücadelesinde gökyüzünde hakimiyet kurduğunda, Türk insansız hava araçlarıyla hava savaşını kazandığında, ABD Ordusu stratejistleri için bir şey netleşmeye başlamıştır: Artık Türkler karşısında avlanmak daha kolay hale gelmiş durumdadır. Altı hafta süren çatışma sırasında Azerbaycan, savaş alanını daraltmak ve Ermenistan'ın zırhlı kuvvetlerini ve hatta cephe hattına bile ulaşmamış lojistik desteğini parçalamak için Türk İHA/SİHA’ları olan insansız hava araçlarını konuşlandırmıştır."[2]

Alman basını SİHA'ları böyle anlatmıştı: “Kaçmak için sadece 7 saniyeniz vardır!”

Dağlık Karabağ'da üstün performansı ile tüm dünyanın dikkatini çeken Türk SİHA'ları yine yabancı basının gündeminde tartışılmaya başlanmıştı. Alman basınında övgüyle bahsedilen SİHA'lara ilişkin, "Dronelar iş başındadır. Savaş esnasında kaçmak için sadece 7 saniyeniz vardır!" başlığı atılmıştı. Türk SİHA’larını gündemine alan Alman basını, “Biz SİHA’ların gerekliliğini tartışırken, Türkiye başarılı bir teknoloji oluşturmayı başarmıştır. Bu konuda çok yüksek bir teknik düzeye ulaşmışlardır” ve “Türk SİHA’larıyla Karabağ’da, tarihin ilk SİHA savaşı yaşanmıştır. Savaşın seyrini Türk SİHA’ları değiştirmeyi başarmıştır” yorumları yer almıştır.

İngiliz basınından Türk SİHA'larına övgü yağmıştı: “Bizim ordumuzun da bunları geliştirmesi lazımdır!”

İngiliz basınında Türk SİHA'ları gündeme taşınmıştı. Telegraph gazetesi, özellikle Azerbaycan tarafından Dağlık Karabağ'da elde edilen başarının arkasında Türkiye'nin SİHA'larının olduğunu yazmıştı. Telegraph gazetesinde yer alan "Ordunun büyüklüğünden ziyade, ölümcül savaş araçları daha çok önem kazanmıştır" başlıklı yazıda, savaşın doğasının hızla değiştiği vurgulanmıştı. Libya ve Ukrayna'dan Dağlık Karabağ'a kadar yakın tarihli çatışmalarda, Türkiye’nin üstün ve modern teknolojileri sayesinde savaş alanında hızlı başarılar kazanıldığı aktarılmıştı.

İngiliz Ordusu da İstemek Zorunda Kalmıştı!

Türkiye imzalı insansız hava araçlarının, operasyon kapsamında yüzlerce zırhlı aracı ve hava savunma sistemini yok ettiğinin altı çizilmişti. İngiltere Savunma Bakanı Ben Wallace'ın Azerbaycan'ın ortaya koyduğu performanstan son derece etkilendiği, Savunma Bakanlığı'ndan İngiliz ordusu için kendi SİHA programını geliştirmesini istediği söylenmişti. Türkiye'nin İHA ve SİHA'larının ayrıca Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti'ne destek amacıyla söz konusu ülkede kullanıldığı belirtilmişti.

Rus basınında Türk SİHA'lara övgü yağmıştı: “Hayranlıkla izliyoruz!” yorumları!

Türk yapımı silahlı insansız hava araçları, tüm ülkelerin ilgisini çekmeye devam ediyor. Azerbaycan'ın cephedeki başarısının önemli etkenlerinden biri olarak gösterilen Türk SİHA'larını, Rusya'nın önde gelen gazetelerinden Komsomolskaya Pravda manşetine taşıdı. Türk SİHA'larının Ermeni hedeflerini vurduğu görüntüleri hayranlıkla izlediğini anlatan yazar, olan biteni bilgisayar grafikleriyle süslenmiş bir video oyununa benzetti. Rusya medyası Türkiye'nin SİHA kapasitesini gündemine taşıdı. Rus gazetesi, 'Rusya SİHA savaşına hazır mı?' başlıklı haberine 'hayır' yanıtını verdi. BBC'nin Moskova muhabiri Rus medyasındaki SİHA öz eleştirilerini paylaştı. Rus gazetesi: Rusya'nın SİHA savaşına hazır olmadığını, ülkenin küçük yüzlerce insansız hava aracına sahip olduğunu ancak büyük insansız hava araçlarına sahip olmadığını yazdı.

Foreign Affairs: “5 milyonluk Türk silahı, 300 milyonluk Rus silahını imha etti” uyarısı!

Foreign Affairs internet sitesinde yer alan bir makalede Türk İHA'larının savaş seyrini değiştiren potansiyeli kaleme alınmıştı. Yazıda Dağlık Karabağ savaşıyla ilgili olarak, "5 milyonluk Türk silahı, 300 milyonluk Rus silahını imha etti" ifadeleri kullanılmıştı. “Dünyanın İHA savaşları dönemine girdiği” belirtilen yazıda, "Libya, Dağlık Karabağ, Suriye ve Ukrayna'da olanlar Türklerin silahlı insansız hava araçlarının baskın, belki de belirleyici bir rol oynadığını göstermiştir. Azerbaycan savaş esnasında 1940 üretimi An-2 hafif uçakları (tuzak gibi) havaya kaldırarak Ermeni güçlerinin hava savunma sistemlerinin yerini tespit etmişlerdir. Sonra Türk İHA'lar o sistemleri tek tek imha edip zaferi gerçekleştirmiştir." yorumları aktarılmıştı.

Bütün bunlara bakıp da; “Erdoğan’ın, Erbakan’ın devamı ve çok siyasi ve stratejik bir planı!” olduğu iddiaları tam bir safsatadır ve gerçekleri saptırmadır. Üstelik bu asılsız iddialar Erdoğan’ı aklama palavralarıdır. Ancak, aslında bir “Kabuk Yönetim…” olan AKP iktidarı boyunca, Milli Merkezlerin, Erbakan’ın tarihi plan ve programlarını uygulama ve kutlu dönüşüme zemin hazırlama ve zaman kazanma fırsatını iyi kullandıkları da bir vakıadır. Sn. Erdoğan’a İHA’lar ve SİHA’lar gibi teknolojik başarılarla övünme payesi verilmesi de onu mukadder akıbetinden kurtaramayacaktır.

Bu arada Şalom gazetesinin haberine göre, Tel Aviv´de İsrail-Arap barışı ve birliği için gösteri yapılmaya başlanmıştı!

Binlerce İsrail vatandaşı Arap ve Yahudi, Rabin Meydanı’ndan, “bir arada yaşama ve uzlaşma çağrısında” bulunarak, Habima Meydanı’na yürümüşlerdi. Göstericiler İsrail hükümetini barış aramaya davet etmişlerdi. Göstericiler, "Yahudiler ve Araplar düşman olmayı reddediyor", "Gazze ve Sderot'ta kızlar yaşamak istiyor" şeklinde slogan atarak, her iki lisanda "Burası herkesin evi" ve "İsrail-Filistin Barış" yazılı pankartlarla yürümüşlerdi. İsrail hükümetine, iki halk için gerçek güvenlik sağlayacak İsrail-Filistin barışına çaba göstermesi gerektiğini belirtmişlerdi. Aynı gece yüzlerce kişi de Kudüs'teki Başbakanlık konutu önünde Netanyahu'yu protesto etmek için bir araya gelmişti.[3]

İsrail katliama başladığında; Siyonist Haaretz gazetesi, Filistinlilere saldırıları meşrulaştırmak için "Gazze'den İsrail topraklarına 200'den fazla roket atıldığını" ileri sürmüşlerdi! Ama; şimdi ise; Siyonist Medya Katliam yapıldığını İtiraf Etmişti! "GAZZE'DE 67 ÇOCUK ÖLDÜRÜLDÜ"

Tüm dünyanın gözleri önünde Gazze'de 11 gün boyunca katliam yapan Siyonist İsrail 67 çocuğu şehit etmekten sakınmamıştı. Katliamı itiraf eden Siyonist İsrail medyası, "Gazze'de 67 çocuk öldürüldü" manşetini atmıştı.

Mescid-i Aksa ve Şeyh Cerrah olaylarının ardından 10 Mayıs'ta Gazze'ye saldıran Siyonist İsrail 67'si çocuk, 254 Filistinliyi şehit etmiş durumdaydı. 2 bine yakın evin enkaza döndüğü Gazze'de; daha yaşına girmemiş 5 aylık bebekler, tüm dünyanın gözleri önünde katledilmekten kurtulamamıştı. Çocukları öldürmeyi iyi bilen Siyonist teröristler, son 20 yılda 3 binden fazla Filistinli çocuğa kıymışlardı.

Gazze'yi hedef gözetmeksizin bombalayan Siyonist İsrail ise, hâlâ sivil ve çocuk katliamını reddetmekten utanmamıştı. Terörist İsrail'in Gazze'de yaptığı katliamı Siyonist İsrail gazetesi Haaretz açığa vurmuşlardı. Gazetenin birinci sayfasında Gazze'de şehit olan 67 çocuğun isimlerini ve resmini yayınlayan Haaretz, "Gazze'de 67 çocuk öldürüldü, savaşın bedeli budur” başlığını atmıştı.[4]

Bu arada kahraman Filistinli mücahitlerin İsrail’e fırlattıkları ve hezimete uğrattıkları füzelerin de, SİHA ve İHA gibi teknolojik gereçlerin de, onlara Milli Türkiye’nin yolladığının İsrail elbette farkındaydı. Ama bu payeyi İran’a vermek de, Siyonistlerin şeytani stratejilerinin icabıydı.

Çamur İttifakı mıydı, Mafya Kurtçuklarının İktidar Atakları mıydı?

Yazarımız Ufuk Efe’nin güzel benzetmesiyle; AKP iktidarı son evreye, kurtların birbirini yeme evresine gelip tıkanmıştı!

Hikâye bu ya:

“Bir zamanlar şehrin birinde kanalizasyon altyapısı olmadığından, foseptik kuyularla vaziyet idare edilirmiş. Bir sıkıntıdan dolayı o şehirdeki foseptik kuyuları tamamen dolmuş ve şehir yaşanmaz hâle gelmiş. Salgın hastalıklar baş göstermiş... Şehrin ileri gelenleri bu duruma çare bulabilmek için seferber olmuş. Tavsiye üzerine kendi hâlinde yaşayan bir adamın kapısını çalan heyet vaziyeti anlatmış... Adam heyete demiş ki;

-Bir büyükbaş hayvan ciğerini bu foseptik kuyularına atın... On gün sonra açıp bakın, meselenin çözülmüş olduğunu göreceksiniz... Lakin asla on günden önce açmayın!..

Heyettekiler, tüm şehre bu bilgiyi yaymış... İnananlar buna uymuş... İnanmayanlar ise uymamış... Sonuçta on gün sonra foseptik kuyularını açanlar, gözlerine inanamamış... Çünkü kuyuların boş olduğunu görmüşler... Heyet yeniden adamın kapısını çalmış ve durumu izah ettikten sonra işin sırrını sormuşlar. Adam, heyete demiş ki;

-Foseptik çukuruna attığınız büyükbaş hayvan ciğeri çok çabuk kurtçuklanır... Kurtçuklar da foseptik yer... Çünkü kurtçuklar pislik yedikçe çoğalır... Beşinci gün kurtçuklar kuyudaki foseptiği yer ve bitirir... Eğer, kuyuları beşinci gün açsaydınız, kurtçuklarla dolu olduğunu görürdünüz... Bu defa kurtçuklarla hiç baş edemezdiniz...

Oysa, beşinci günden sonra kurtçuklar yiyecek bir şey bulamaz... Bu defa onların ikinci özelliği devreye girer, o da birbirlerini yemeleridir... Ve beşinci günden itibaren kurtçuklar birbirlerini yer... Onuncu gün kuyuların kapağını açtığınızda, iki tane kurtçuk kaldığını görürsünüz... Biri diğerini mutlaka yiyeceğinden, geriye bir tane kurtçuk kalır... Son kurtçuk da açlıktan ölür, hâliyle kuyular boşalmış olur... Heyet, şaşkın bir şekilde evlerine dönerler!”

Evet, dünya malı, hele hele haram mal, çok çabuk kurtlanır ve haram mala kurtçuklar çabucak üşüşür. Ne kadar bitmez gibi gelse de dünya malının da bir sonu vardır ve biter... Maalesef ülkemizin de ciğerlerine üşüşen bu kurtçuklar ciğeri yiyip bitirdiler ve son haberlerde de izlediğimiz gibi ortada yenecek ciğer kalmayınca da foseptiğe, yani necisin içine düştüler... Her gün bir haber çıkmasın ki birbirlerinin kirli çamaşırlarını ortaya saçmasınlar, ağızlarında sakız gibi çiğnemesinler…

Bu 3-5 vakit daha sürer ve artık ellerinde birbirlerine atacak, tehdit edecek, ağızlarında sakız gibi çiğneyecekleri pislikleri kalmayınca, hikâyeye göre birbirlerini yemeye başlayacaklar… Taaa ki son iki kurtçuğa kalana dek… Son kurdu biliyoruz da yanındaki kim olacak onu bilemiyoruz... Onun içindir ki zamanı gelene kadar bu "kabuk iktidara" el sürmemek, bu onca pisliğe bulaşmamak evladır... Yakınlarında, iyi(!?) niyetle dahi olsa dolaşmamak, beraber iş tutmamak akıllıcadır... Yani kapağı kaldırıp fazla da bakmamak lazımdır. Zira zamanı gelince, yani pisliklerini yiyip temizledikten sonra birbirlerini yiyecekler ve yazımızda da anlatıldığı gibi kabuk son kurtçukla beraber düşecek ve altında temizlenmiş ve pisliklerden arınmış bir halde yola devam edilecektir... İnşaallah...

Çok zıt ve karşıt kutuplarda oldukları sanılan Doğu Perinçek’le Devlet Bahçeli’nin, yıllarca saldırdıktan sonra şimdi Erdoğan’a sarılmaları, “Devletin Bekası” hatırına mıydı, yoksa çürümüş sistemin ayakta tutulması çabası mıydı?

Oysa Doğu Perinçek defalarca şu iddia ve ithamları tekrarlamıştı: Açık açık; “Cumhurbaşkanı’nın yolsuzluğuna dair 38 tane dosya elimde var, canımı sıkmayın açıklarım!” tehdidinde bulunmuşlardı. Ve hiç kimse onun hakkında dava açmamıştı. Herkesin susturulduğu bir ülkede bir tweet atanın, bir beğeni yapanın mahkemelerde süründüğü, hapislerde yattığı bir ülkede Cumhurbaşkanı hakkında böyle söyleyen bir insana neden kimse bir şey yapmamış, soruşturma bile açılmamıştı? Yoksa bu insanların, bu gibi dosyaları deşifre etmesinden mi korkulmaktaydı?

Kur’an ahkâmına ve ahlâkına sahip çıkmayan Erdoğan ailesinin, İstanbul Sözleşmesi kılıflı Eşcinsel ve Lezbiyen Hukukunu “Kutsal Metin” gibi savunmaları; acaba AB güvencelerinin mi, yoksa gizemli “GEN”lerinin mi icabıydı?

Sümeyye Erdoğan Bayraktar’ın Kutsal İnadı!

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın kızı, Kadın ve Demokrasi Derneği (KADEM) Başkan Yardımcısı Sümeyye Erdoğan Bayraktar, Yeni Şafak gazetesine konuşurken:

“Ne baskıcı ve kısıtlayıcı ön yargıların, ne de LGBT lobisinin uluslararası ölçekteki propagandasının, kadın hakları mücadelesine zarar vermesine razı olamayız!” ifadelerini kullanmıştı.

“İstanbul Sözleşmesi de dahil, aile içi şiddetle mücadeleye ilişkin mevzuatın tamamı önemli birer enstrüman. Kaldı ki İstanbul Sözleşmesi nihayetinde bir çerçeve sözleşmeydi. O sözleşmedeki şiddetle mücadele perspektifini gözeten ve daha önemlisi kendi toplumsal tecrübemizden faydalanarak oluşturduğumuz bir iç hukuk vardır. İç hukukumuzdaki ilgili yasa ve tüm düzenlemelerle birlikte, kadına karşı şiddetle mücadelenin güçlendirilerek sürdürüleceğine inanıyoruz. Bizim de çalışmalarımız bu minvalde devam edecektir. Fakat şu noktada çok dikkatli olmamız gerekiyor; İstanbul Sözleşmesi’nin feshini sanki kadına şiddetle mücadeleyi düzenleyen 6284 sayılı Kanun da iptal edilmiş gibi anlayan, böyle düşünmeye yatkın olan bir kesim bulunmaktadır ve bunlar yanılmaktadır. Özellikle sahada şiddetle mücadelenin uygulayıcılarında böyle bir algının görülmesi çok tehlikeli sonuçlar doğurur. 6284 sayılı Kanun’un uygulamasında hiçbir aksaklık olmaması için kamu görevlileri ve STK’lar özel bir duyarlılık içinde olacaklardır.” diyen Sümeyye Hanım tam bir Haçlı mücahide havasındaydı!

Erdoğan’ların Çelişkili Tavrı!

Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi (AKPM) bu konuyla ilgili bir kez daha “acil gündem maddesi” olarak Türkiye’yi tartışmışlardı. AKPM’nin Strasbourg’daki genel kurul toplantılarında tartışılan “Türkiye’de Demokratik Kurumların İşleyişi” başlıklı rapor ve beraberindeki karar tasarısı 16’ya karşı 89 oyla onaylanmış, oylamada 23 parlamenter çekimser kalmıştı. Oturumda söz alan AKP Denizli Milletvekili Ahmet Yıldız, “İstanbul Sözleşmesi’ni savunduklarını ve sahip çıktıklarını” açıklamıştı.

DW Türkçe’de yer alan habere göre; Oturumda söz alan AKPM Türk heyeti başkanı AKP Milletvekili Ahmet Yıldız; “İstanbul Sözleşmesi yanlısı olduklarını” vurgulamış, bununla birlikte, ülkeleri sözleşmeyi henüz onaylamamış Avrupalı parlamenterlerin Türkiye’nin sözleşmeden çekilmesini eleştirmelerinden yakınmıştı. Yoksa Sn. Erdoğan görünüşte İstanbul Sözleşmesi’ni feshettiğini söylerken, gerçekte bu mel’anet metninin uygulanmasına mı çalışmaktaydı?

Hayrettin Karaman’ın Kahramanlık Fetvası!

Devlet görevlerinde ehliyet ve emaneti hatırlatan Hayrettin Karaman şunları açıklamıştı:

“Ustanın yüzünü ak eden çıraklar ve kalfalardır, patronu maddi ve manevi olarak kazandıran istihdam ettiği elemanlardır, devleti yönetenleri muvaffak kılan ve atama sorumluğundan kurtaranlar da iyi seçilmiş devlet kadrolarıdır. Ustanın, patronun ve üst yöneticinin başarıdaki rolü elbette önde gelir, ancak eli ayağı, bir manada ‘ortak aklı’ olan bürokratlar, onun hem başarısına katkı sağlar ve hatalarına engel olurlar, hem de bazen bunun tersini yaparlar. Şu halde tayin ve nakillerde liyakati ön planda tutmak, olmazsa olmaz şart olarak uygulamak lazımdır.

‘Emaneti ehline vermek’ elbette gereklidir; ancak ehli nasıl bilinecek ve nasıl bulunacaktır? Bu sorunun cevabının üç tarafı vardır:

1- Atayanlar, 2- Atanan hakkında bilgi sunanlar, 3- Atanan elemanlar…

Atayanın bu konudaki başarısı, kendi ahlâkı, sorumluluk duygusu ve dünya görüşüne dayalı tercihlerine bağlıdır. En uygun (lâyık) olanı tercih ilkesine bağlı olan bir üst yöneticinin bu “en uygun olanı” bilmesi ve bulması için çok kere şahıslara ilişkin kendi bilgisi yeterli olmaz. Zorunlu olarak itimat ettiği kişilere danışır; işte bu, ikinci ayaktır. Bu kişilerin de dürüst, millet ve memleket menfaatini önde tutan, yaptığı iş ile ilgili olarak sorumluluk duygu ve şuuruna sahip insanlar olması gerekir. İyi niyetli yöneticiyi, ahlâki veya yeterince titiz olmayan beyanlarıyla yanıltan bu ayak da sonuçlardan sorumlu olacaktır, hatta atayandan daha ziyade sorumlu tutulacaktır.”

AKP iktidarının Faiz Politikasına, kumarı yaygınlaştırmasına, zinayı ceza almaktan çıkarmasına, Haçlı AB yasalarını ve ahlâksız dayatmalarını bir bir kanunlaştırıp uygulamasına hiç ses çıkarmayan Hayrettin Karaman gibi ulema(!) takımı, kendi önerdikleri bürokratlar atanmayınca, hemen “Kur’ani hükümleri” hatırlamışlardı!

 


[1] 28.10.2017 / www.aa.com.tr

[2] 31.03.2021 / www.yenisafak.com

[3] Şalom / 26.05.2021

[4] https://www.milligazete.com.tr/ 27.05.2021


Bu yazarin diger makaleleri

İSLAM’LA UĞRAŞAN, HALKIMIZLA UZLAŞAMAZDI!
  Bu Aydınlıkçı Ulusalcıların “Komünistlik, Kemalistlik ve Sosyalistlik” kılıfının altında asıl...
Devami
28 ŞUBAT, BOP'UN İLK ADIMIDIR!
  Saadet Partisi GİK üyesi ve İstanbul eski Milletvekili Bahri...
Devami
SİYONİSTLERİN SOROS'U VE AKP İÇİN HAZIRLANAN 03.KASIM.2005 OPERASYONU!
  Afganistan ve Irak müdahalelerinde kullanılan "önleyici vuruş" yöntemi (preemptive...
Devami
AKP, SURİYE VE İRAN’I SATTI MI? AKP, ABD’NİN TRUVA ATI MI?
İşte Aralık 2005 tarihli Milli Çözüm Dergisinde yayınlanan ve tüm...
Devami
HUDSON SENARYOSU VE AKP FİYASKOSU
  AKP senaristlerle kol kola bulunuyordu ABD'deki düşünce kuruluşlarında Türkiye hakkında...
Devami
İTTİHATÇI-ERMENİ İTTİFAKLARI VE ABDÜLHAMİD HAN
  İttihatçılar, iktidara Taşnak Cemiyeti'yle ittifak yaparak ulaşmışlardı. 2 bin...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 347

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR